terörizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
terörizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bolşevik Vahşetin Tarihi
Komünizm, bu "izm"lerin en kanlısı, en acımasızı ve en geniş çaplısıdır. 20. yüzyılda komünist rejimler veya örgütler tarafından öldürülen insan sayısı yaklaşık 120 milyondur...
20. yüzyıl insanlık tarihinin en kanlı dönemidir. Bu yüzyılda dünya savaşı, soykırım, toplama kampı, kimyasal silahlar, nükleer silahlar, bombardıman, gerilla savaşı, terör eylemleri gibi, daha önceki yüzyıllarda duyulmamış ve görülmemiş vahşet yöntemleri ortaya çıkmıştır. Bu yüzyılda saydığımız yöntemlerle öldürülen insanların sayısı, yüz milyonlarla ifade edilmektedir.
20. yüzyılın bu kadar kanlı olmasının iki önemli nedeni vardır. Birincisi, gelişen teknolojinin eski devirlerdeki silahlara göre çok daha öldürücü silahların yapımına izin vermesidir. İkinci neden ise —ki asıl önemli olan budur— bu silahların kullanılmasına, hem de korkunç bir acımasızlıkla kullanılmasına neden olan ideolojilerdir. Temelleri 19. yüzyılda atılan çeşitli "izm"lerin kanlı hasadı 20. yüzyılda olmuştur.
Komünizm, bu "izm"lerin en kanlısı, en acımasızı ve en geniş çaplısıdır. 20. yüzyılda komünist rejimler veya örgütler tarafından öldürülen insan sayısı yaklaşık 120 milyondur. 120 milyon insan, sırf bu ideoloji uğruna idam edilmiş, toplama kamplarında ölesiye çalıştırılarak katledilmiş, "sürgün" adı altında evlerinden toplanıp Sibirya steplerinde yok edilmiş, kasten oluşturulan kıtlıklarla açlıktan öldürülmüş, en korkunç hapishanelerde en korkunç işkencelere uğratılmış, beyni yıkanmış komünist militanlar tarafından kurşuna dizilmiş, boğulmuş, boğazlanmış, parçalanmıştır.
1917'de Rusya'da gerçekleşen kanlı Bolşevik Devrimi ile başlayan vahşet, önce yeni kurulan Sovyetler Birliği'nin geneline, ardından Doğu Avrupa'ya, Çin'e, Kore'ye, Vietnam'a, Kamboçya'ya, Latin Amerika ülkelerine, Küba'ya ve Afrika'ya yayılmıştır.
Lenin'in Kanlı Devrimi
Karl Marx, bir siyasi partinin veya hareketin lideri değildi. Sadece bir teorisyendi. İnsanlık tarihini diyalektik materyalizme göre kurallara oturtmaya uğraşmış, buna göre geçmişe yorumlar getirmiş ve gelecek hakkında kehanetlerde bulunmuştu. Marx'ın en büyük kehaneti ise devrimdi. Kapitalist düzenin ayaklanan işçiler tarafından yıkılacağını ve bu devrimle birlikte "sınıfsız toplum" doğacağını vaat etmişti.
Marx 1883 yılında öldü. Aradan yıllar, hatta on yıllar geçmesine rağmen, Marx'ın haber verdiği devrim bir türlü gerçekleşmedi. Avrupalı kapitalist ülkelerde, devrim gerçekleşmesi bir yana, işçilerin çalışma ve hayat koşullarında kısmen de olsa iyileşme yaşandı ve işçi-burjuvazi gerilimi azaldı. Devrim gerçekleşmiyordu ve gerçekleşeceği de yoktu.
Bu ortam içinde, Marx'ın ölümünden yaklaşık 20 yıl sonra, bir başka önemli isim Rusya'da ortaya çıktı. Marxistler'in kurduğu Rus Sosyal Demokrat Partisi içinde giderek yükselen Vladimir İlyiç Lenin, Marxizm'e yeni bir yorum getirdi. Lenin'e göre, devrimin kendi kendine olması mümkün değildi, çünkü Avrupalı işçiler burjuvazi tarafından kendilerine sağlanan imkanlar tarafından oluşturulmuştu, diğer ülkelerde ise zaten kayda değer bir işçi sınıfı yoktu. Lenin bu duruma militan bir çözüm önerdi: Devrim, Marx'ın öngördüğü gibi işçiler tarafından değil, işçiler (yani Marxist literatüre göre "proleterya") adına hareket eden, profesyonel devrimcilerden oluşan, askeri bir disipline sahip "Komünist Parti" tarafından gerçekleştirilecekti. Komünist Parti, silahlı mücadele ve propaganda yöntemlerini kullanarak devrim gerçekleştirecek, iktidarı ele geçirdiği andan itibaren Lenin'in "proleterya diktatörlüğü" adını verdiği otoriter bir rejim kurulacak, rejim muhaliflerini tasfiye edecek, özel mülkiyeti ortadan kaldıracak ve toplumun komünist düzene doğru ilerlemesini sağlayacaktı.
Lenin'in ortaya attığı bu teoriyle birlikte komünizm, eli silahlı terör gruplarının ideolojisi haline gelmiş oluyordu. Lenin'den sonra da dünyanın dört bir yanında kendilerini kan dökerek devrim yapmaya adamış yüzlerce "komünist parti" veya "işçi partisi" ortaya çıktı.
Peki komünist parti devrim için hangi yöntemleri izlemeliydi? Lenin bu soruyu hem yazılarıyla hem de eylemleriyle cevapladı: Komünist parti olabildiğince çok kan dökecekti...
Lenin, henüz 1906 yılında, yani Bolşevik Devrimi'nden 11 yıl önce, Proletari dergisinde şöyle yazıyordu:
Bizim ilgilenmekte olduğumuz olgu, silahlı mücadeledir; bu mücadele, bireyler ve küçük gruplar tarafından yürütülmektedir. Bir kesimi devrimci örgütlere ait iken, öteki kesimler (Rusya'nın belirli kesimlerinde çoğunluğu) herhangi bir devrimci örgüte bağlı değildirler. Silahlı mücadele, birbirlerinden kesinkes olarak ayrılması gereken, farklı iki amaca yöneliktir; önce, bu mücadele kişilere, liderlere ve ordu ve polisteki görevlilere suikast yapmayı amaçlar, ikinci olarak, hem hükümete ait, hem de özel kişilere ait para kaynaklarına elkoyar. El konulan paralar kısmen parti kasasına, kısmen özel silahlanma amacına ve ayaklanma hazırlığına, ve kısmen de tanımlamakta olduğumuz mücadeleye katılan kişilerin geçimine gider. Büyük el koymalar (Kafkasya'daki 200.000 rublelik, Moskova'daki 875.000 rublelik gibi olanlar) gerçekten de öncelikle devrimci partilere gitmiştir -küçük elkoymalar çoğunlukla, bazen de tümüyle "el koyucuların" geçimine gider. (Vladimir I. Lenin, 30 Eylül 1906, Proletari, Nr. 5, erisyay@kurtuluscephesi.com )
Lenin'in de yönetiminde bulunduğu Rus Sosyal Demokrat Partisi içinde, 1900'lü yılların başında önemli bir fikir ayrılığı yaşandı. Lenin'in önderliğindeki grup, şiddet yoluyla devrim yapmayı savunurken, diğer bir grup daha demokratik yöntemlerle Marxizm'i Rusya'ya getirmeyi savunuyordu. Leninistler, gerçekte sayıları az olmasına rağmen, çeşitli baskı yöntemleriyle "çoğunluk" haline geldiler ve Rusça "çoğunluk" anlamına gelen "Bolşevik" sözüyle anılmaya başladılar. Diğer grup ise "azınlık" anlamına gelen "Menşevik" sözüyle adlandırıldı.
Bolşevikler, Lenin'in üstteki alıntısında tarif edilen şekilde örgütlenmeye başladılar: suikastler, hükümete ait paralara el konması, resmi kurumların soyulması vs. Çoğu sürgünde geçen yıllar sonucunda, Bolşeviklerin planladıkları devrim 1917 yılında gerçekleşti. Bu yıl iki ayrı devrim yaşandı. Şubat ayında gerçekleşen ilk devrimde, Rus Çarı II. Nicholas tahtından indirildi, ailesiyle birlikte hapsedildi ve demokratik bir hükümet kuruldu. Ancak Bolşevikler demokrasi değil, "proleterya diktatörlüğü" kurmaya kararlıydılar. Ekim 1917'de bekledikleri devrim gerçekleşti ve Lenin ile en büyük yardımcısı Leon Trotsky'nin (Troçki) önderliğindeki komünist militanlar önce hükümet merkezinin bulunduğu Petrograd'ı, ardından Moskova'yı ele geçirdiler. Her iki şehirdeki çatışmaların sonucunda dünyanın ilk komünist rejimi kurulmuş oluyordu.
Ekim Devrimi'nin ardından Rusya büyük bir iç savaşa sahne oldu. Çar yanlısı generallerin topladığı "Beyaz Ordu" ile, Trotsky'nin önderliğindeki Kızılordu arasında geçen savaş tam 3 yıl sürdü. Temmuz 1918'de Bolşevik militanlar tarafından, Lenin'in emri üzerine, Çar II. Nicholas ve tüm ailesi (üç çocuğu ile birlikte) kurşuna dizilerek idam edildi. İç savaş boyunca Bolşevikler, rejim muhaliflerine karşı en kanlı cinayet, katliam ve işkenceleri uygulamaktan çekinmedi.
Gerek Kızılordu birlikleri, gerekse Lenin'in kurdurttuğu "Çeka" adlı gizli polis örgütü, devrime karşı gördükleri bütün toplum kesimlerine karşı büyük bir terör uyguladılar. Dünya çapındaki komünist terörü anlatan Komünizmin Kara Kitabı adlı eserde, Bolşevik terörü şöyle anlatılır:
Bolşevikler, mutlak iktidarlarına yönelen edilgen de olsa her türlü muhalefeti veya direnişi; sadece siyasi muhalif gruplardan kaynaklanmayıp, soylular, burjuvalar, aydınlar, din adamları gibi toplumsal ve subaylar, jandarmalar gibi mesleki gruplardan da gelse, gerek hukuki gerekse fiziki olarak ortadan kaldırmaya karar verdi ve bazen işi soykırım boyutlarına vardıracak kadar ileri götürdü. Daha 1920'de yürütülen "Kazaklardan arındırma" kampanyası önemli ölçüde soykırım tanımının kapsamına girmektedir: yeri yurdu tamamen belli bir topluluk olan Kazaklar, tüm erkeklerin kurşuna dizilmesi, kadın, çocuk ve yaşlıların sürgün edilmesi, köylerin yerle bir edilmesi ya da Kazak olmayanlara devredilmesi sonucu bir grup olarak varlığını sürdüremez duruma getirildi. Lenin, Kazakları Fransız Devrimi dönemindeki Vendee'yle bir tutuyor ve onlara modern komünizmin "mucidi" Gracchus Bubeuf'ün daha 1795'te populicide (soykırım) olarak tanımladığı yöntemi uygulamak istiyordu. (N. Werth, "Le Pouvoir soviétique et l'Eglise ortnodoxe de la collectivisation à la Constitution de 1936", Revue d'études comparatives Est-Quest, 1993, no.3-4, s.41-49 (Stéphane Courtois, Nicolas Werth, Jean-Louis Panné, Andrzej Paczkowski, Karel Bartosek, Jean-Louis Margolin, Komünizmin Kara Kitabı, Doğan Kitapçılık A.Ş., s. 22) )
Bolşevikler, girdikleri her şehirde kendi ideolojilerine ılımlı bakmayan kesimleri katliamdan geçiriyor, halka korku salmak amacıyla abartılı vahşetler gerçekleştiriyorlardı. Aynı kaynakta, Kırım'da gerçekleştirilen Bolşevik vahşetleri şöyle anlatılıyor:
Benzer şiddet uygulamaları Bolşevikler tarafından işgal edilen Sivastopol, Yalta, Aluşta, Simferopol gibi Kırım illerinde de gerçekleştirildi. Aynı uygulamalara Nisan-Mayıs 1918'den itibaren isyan komisyonunun hazırladığı dosyalarda "elleri kopmuş, omzu parçalanmış, kafası dağılmış, çenesi kırılmış, cinsel organları koparılmış cesetler" de yer almaktaydı... (Stéphane Courtois, Nicolas Werth, Jean-Louis Panné, Andrzej Paczkowski, Karel Bartosek, Jean-Louis Margolin, Komünizmin Kara Kitabı, Doğan Kitapçılık A.Ş., s. 84 )
S.P. Melgunov da, La Terreur rouge en Russie, 1918-1924 (Rusya'da Kızıl Terör, 1918-1924) isimli eserinde, Sivastopol şehrinin "hayatta kalanların tanıklıklarını bastırma harekatı" neticesinde bir "asılanlar şehri"ne dönüştüğünü ifade ediliyordu:
Nahimovski Caddesi, sokakta tutuklanan subayların, erlerin, sivillerin asılmış cesetleriyle doluydu. Şehir ölüydü, halk mahzen ve ambarlarda gizleniyordu. Tüm çit kazıkları, tüm ev duvarları, telgraf direkleri, mağaza vitrinleri 'Hainlere Ölüm' yazılı afişlerle kaplıydı. İnsanları ibret olsun diye sokakta asıyorlardı.
Bolşevikler, yok etmek istedikleri herkesi, belirli kategoriler altında damgalıyorlardı. Örneğin "burjuvalar", veya Bolşeviklerden farklı bir sosyalizm anlayışını savunan "Menşevikler", kurulan yeni rejimin önde gelen düşmanlarıydı. Sayısı en geniş ve en çok hedef alınan kategori ise, "kulak" kategorisiydi. Kulaklar, Rusça'da zengin toprak sahiplerine verilen isimdi. Lenin, devrim ve iç savaş boyunca, kulaklara karşı acımasız bir terör uygulanmasına dair yüzlerce emir yağdırdı. Örneğin, Penza Sovyeti Yürütme Komitesi'ne yolladığı bir telgrafta şöyle yazıyordu:
Yoldaşlar! Beş kazanızda cereyan eden kulak ayaklanması acımasızca ezilmelidir. Devrimin çıkarları bunu gerektiriyor, çünkü artık her yerde kulaklarla bir "ölüm kalım mücadelesi" başlamıştır. Bir örnek oluşturmak gereklidir. Daha az sayıda olmamak üzere; 100 kulak, para babası, kan içicinin asılması (insanların görebileceği bir şekilde asılması diyorum), isimlerinin açıklanması, bütün tahıllarına el konması... Bunu insanların yüzlerce fersah öteden görüp, titreyecekleri, anlayacakları... şekilde yapınız. Bu talimatları aldığınızı ve yerine getirdiğinizi bildirmek için telgraf çekiniz. Selamlar. Lenin. (RTHİDNİ (Rossiyskiy Tsentr Hraneniya I İzuçeniya Dokumentov Noveyşey İstorii – Rusya Çağdaş Tarih Belgelerinin Korunması ve İncelenmesi Merkezi), 2/1/6/898; Komünizmin Kara Kitabı, s. 98 )
Lenin'in talimatları Bolşevik militanlar tarafından büyük bir zevkle yerine getiriliyordu. Hatta militanlar, özel vahşet stilleri geliştirmişlerdi. Ünlü Rus yazarı Maxim Gorki, şahit olduğu bazı yöntemleri şöyle anlatıyordu:
Tambov'da komünistler, tutsaklarını sol el ve sol ayaklarından toprağın bir metre yukarısında ağaçlara demiryolu çivileri ile mıhlıyorlardı ve bu insanların acı çekmesini bilerek izliyorlardı. Bir esirin midesini açıp küçük bağırsağını alıyorlar ve bir ağaca çiviliyorlardı ve bağırsağın çözülmesini izliyorlardı. Yakaladıkları görevlileri soyup omuzlarından itibaren derilerini yüzüyorlardı. (Orlando Figes, A People's Tragedy, A History Of The Russian Revolution, Penguin Books Ltd, 1997, USA, s. 775 )
Bolşevikler, komünizmi benimsemek istemeyen herkesi tasfiye etmeye giriştiler. Lenin'in üstteki emrine benzer daha pek çok emir ve uygulama sonucunda, on binlerce insan hiçbir yargılama olmaksızın kurşuna dizildi. Pek çok rejim muhalifi de "Gulag" adı verilen ve tutukluların çok ağır şartlarda ölesiye çalıştırıldıkları toplama kamplarına gönderildi. Çoğu bu kamplardan sağ kurtulamayacaktı. Sonuçta, 1918-1922 yılları arasında Bolşevik rejime karşı ayaklanan yüz binlerce işçi ve köylü katledildi.
Tarihçi Richard Pipes, gizli Sovyet arşivlerine dayanarak yazdığı The Unknown Lenin (Bilinmeyen Lenin) adlı kitabında, Lenin'in Bolşeviklere verdiği sayısız cinayet, katliam, işkence emirlerini ortaya çıkarmakta ve sonuçta şu yorumu yapmaktadır: Mevcut delillerle Lenin'in idealist değil, ancak gerçek ya da hayali olsun sorunları çözmenin en iyi yolunun, onlara sebep olan insanları öldürmek olduğuna inanan bir toplu katliamcı olduğunu reddetmek imkansız hale gelmektedir. 20. yüzyılda on milyonlarca hayatın yok olmasına politik ve sosyal imha uygulamasını ilk olarak meydana getiren/başlatan kendisidir. (Richard Pipes, The Unknown Lenin: From the Secret Archive, Yale University Press, New Haven, London,s.?? )
20. yüzyılın bu kadar kanlı olmasının iki önemli nedeni vardır. Birincisi, gelişen teknolojinin eski devirlerdeki silahlara göre çok daha öldürücü silahların yapımına izin vermesidir. İkinci neden ise —ki asıl önemli olan budur— bu silahların kullanılmasına, hem de korkunç bir acımasızlıkla kullanılmasına neden olan ideolojilerdir. Temelleri 19. yüzyılda atılan çeşitli "izm"lerin kanlı hasadı 20. yüzyılda olmuştur.
Komünizm, bu "izm"lerin en kanlısı, en acımasızı ve en geniş çaplısıdır. 20. yüzyılda komünist rejimler veya örgütler tarafından öldürülen insan sayısı yaklaşık 120 milyondur. 120 milyon insan, sırf bu ideoloji uğruna idam edilmiş, toplama kamplarında ölesiye çalıştırılarak katledilmiş, "sürgün" adı altında evlerinden toplanıp Sibirya steplerinde yok edilmiş, kasten oluşturulan kıtlıklarla açlıktan öldürülmüş, en korkunç hapishanelerde en korkunç işkencelere uğratılmış, beyni yıkanmış komünist militanlar tarafından kurşuna dizilmiş, boğulmuş, boğazlanmış, parçalanmıştır.
1917'de Rusya'da gerçekleşen kanlı Bolşevik Devrimi ile başlayan vahşet, önce yeni kurulan Sovyetler Birliği'nin geneline, ardından Doğu Avrupa'ya, Çin'e, Kore'ye, Vietnam'a, Kamboçya'ya, Latin Amerika ülkelerine, Küba'ya ve Afrika'ya yayılmıştır.
Lenin'in Kanlı Devrimi
Karl Marx, bir siyasi partinin veya hareketin lideri değildi. Sadece bir teorisyendi. İnsanlık tarihini diyalektik materyalizme göre kurallara oturtmaya uğraşmış, buna göre geçmişe yorumlar getirmiş ve gelecek hakkında kehanetlerde bulunmuştu. Marx'ın en büyük kehaneti ise devrimdi. Kapitalist düzenin ayaklanan işçiler tarafından yıkılacağını ve bu devrimle birlikte "sınıfsız toplum" doğacağını vaat etmişti.
Marx 1883 yılında öldü. Aradan yıllar, hatta on yıllar geçmesine rağmen, Marx'ın haber verdiği devrim bir türlü gerçekleşmedi. Avrupalı kapitalist ülkelerde, devrim gerçekleşmesi bir yana, işçilerin çalışma ve hayat koşullarında kısmen de olsa iyileşme yaşandı ve işçi-burjuvazi gerilimi azaldı. Devrim gerçekleşmiyordu ve gerçekleşeceği de yoktu.
Bu ortam içinde, Marx'ın ölümünden yaklaşık 20 yıl sonra, bir başka önemli isim Rusya'da ortaya çıktı. Marxistler'in kurduğu Rus Sosyal Demokrat Partisi içinde giderek yükselen Vladimir İlyiç Lenin, Marxizm'e yeni bir yorum getirdi. Lenin'e göre, devrimin kendi kendine olması mümkün değildi, çünkü Avrupalı işçiler burjuvazi tarafından kendilerine sağlanan imkanlar tarafından oluşturulmuştu, diğer ülkelerde ise zaten kayda değer bir işçi sınıfı yoktu. Lenin bu duruma militan bir çözüm önerdi: Devrim, Marx'ın öngördüğü gibi işçiler tarafından değil, işçiler (yani Marxist literatüre göre "proleterya") adına hareket eden, profesyonel devrimcilerden oluşan, askeri bir disipline sahip "Komünist Parti" tarafından gerçekleştirilecekti. Komünist Parti, silahlı mücadele ve propaganda yöntemlerini kullanarak devrim gerçekleştirecek, iktidarı ele geçirdiği andan itibaren Lenin'in "proleterya diktatörlüğü" adını verdiği otoriter bir rejim kurulacak, rejim muhaliflerini tasfiye edecek, özel mülkiyeti ortadan kaldıracak ve toplumun komünist düzene doğru ilerlemesini sağlayacaktı.
Lenin'in ortaya attığı bu teoriyle birlikte komünizm, eli silahlı terör gruplarının ideolojisi haline gelmiş oluyordu. Lenin'den sonra da dünyanın dört bir yanında kendilerini kan dökerek devrim yapmaya adamış yüzlerce "komünist parti" veya "işçi partisi" ortaya çıktı.
Peki komünist parti devrim için hangi yöntemleri izlemeliydi? Lenin bu soruyu hem yazılarıyla hem de eylemleriyle cevapladı: Komünist parti olabildiğince çok kan dökecekti...
Lenin, henüz 1906 yılında, yani Bolşevik Devrimi'nden 11 yıl önce, Proletari dergisinde şöyle yazıyordu:
Bizim ilgilenmekte olduğumuz olgu, silahlı mücadeledir; bu mücadele, bireyler ve küçük gruplar tarafından yürütülmektedir. Bir kesimi devrimci örgütlere ait iken, öteki kesimler (Rusya'nın belirli kesimlerinde çoğunluğu) herhangi bir devrimci örgüte bağlı değildirler. Silahlı mücadele, birbirlerinden kesinkes olarak ayrılması gereken, farklı iki amaca yöneliktir; önce, bu mücadele kişilere, liderlere ve ordu ve polisteki görevlilere suikast yapmayı amaçlar, ikinci olarak, hem hükümete ait, hem de özel kişilere ait para kaynaklarına elkoyar. El konulan paralar kısmen parti kasasına, kısmen özel silahlanma amacına ve ayaklanma hazırlığına, ve kısmen de tanımlamakta olduğumuz mücadeleye katılan kişilerin geçimine gider. Büyük el koymalar (Kafkasya'daki 200.000 rublelik, Moskova'daki 875.000 rublelik gibi olanlar) gerçekten de öncelikle devrimci partilere gitmiştir -küçük elkoymalar çoğunlukla, bazen de tümüyle "el koyucuların" geçimine gider. (Vladimir I. Lenin, 30 Eylül 1906, Proletari, Nr. 5, erisyay@kurtuluscephesi.com )
Lenin'in de yönetiminde bulunduğu Rus Sosyal Demokrat Partisi içinde, 1900'lü yılların başında önemli bir fikir ayrılığı yaşandı. Lenin'in önderliğindeki grup, şiddet yoluyla devrim yapmayı savunurken, diğer bir grup daha demokratik yöntemlerle Marxizm'i Rusya'ya getirmeyi savunuyordu. Leninistler, gerçekte sayıları az olmasına rağmen, çeşitli baskı yöntemleriyle "çoğunluk" haline geldiler ve Rusça "çoğunluk" anlamına gelen "Bolşevik" sözüyle anılmaya başladılar. Diğer grup ise "azınlık" anlamına gelen "Menşevik" sözüyle adlandırıldı.
Bolşevikler, Lenin'in üstteki alıntısında tarif edilen şekilde örgütlenmeye başladılar: suikastler, hükümete ait paralara el konması, resmi kurumların soyulması vs. Çoğu sürgünde geçen yıllar sonucunda, Bolşeviklerin planladıkları devrim 1917 yılında gerçekleşti. Bu yıl iki ayrı devrim yaşandı. Şubat ayında gerçekleşen ilk devrimde, Rus Çarı II. Nicholas tahtından indirildi, ailesiyle birlikte hapsedildi ve demokratik bir hükümet kuruldu. Ancak Bolşevikler demokrasi değil, "proleterya diktatörlüğü" kurmaya kararlıydılar. Ekim 1917'de bekledikleri devrim gerçekleşti ve Lenin ile en büyük yardımcısı Leon Trotsky'nin (Troçki) önderliğindeki komünist militanlar önce hükümet merkezinin bulunduğu Petrograd'ı, ardından Moskova'yı ele geçirdiler. Her iki şehirdeki çatışmaların sonucunda dünyanın ilk komünist rejimi kurulmuş oluyordu.
Ekim Devrimi'nin ardından Rusya büyük bir iç savaşa sahne oldu. Çar yanlısı generallerin topladığı "Beyaz Ordu" ile, Trotsky'nin önderliğindeki Kızılordu arasında geçen savaş tam 3 yıl sürdü. Temmuz 1918'de Bolşevik militanlar tarafından, Lenin'in emri üzerine, Çar II. Nicholas ve tüm ailesi (üç çocuğu ile birlikte) kurşuna dizilerek idam edildi. İç savaş boyunca Bolşevikler, rejim muhaliflerine karşı en kanlı cinayet, katliam ve işkenceleri uygulamaktan çekinmedi.
Gerek Kızılordu birlikleri, gerekse Lenin'in kurdurttuğu "Çeka" adlı gizli polis örgütü, devrime karşı gördükleri bütün toplum kesimlerine karşı büyük bir terör uyguladılar. Dünya çapındaki komünist terörü anlatan Komünizmin Kara Kitabı adlı eserde, Bolşevik terörü şöyle anlatılır:
Bolşevikler, mutlak iktidarlarına yönelen edilgen de olsa her türlü muhalefeti veya direnişi; sadece siyasi muhalif gruplardan kaynaklanmayıp, soylular, burjuvalar, aydınlar, din adamları gibi toplumsal ve subaylar, jandarmalar gibi mesleki gruplardan da gelse, gerek hukuki gerekse fiziki olarak ortadan kaldırmaya karar verdi ve bazen işi soykırım boyutlarına vardıracak kadar ileri götürdü. Daha 1920'de yürütülen "Kazaklardan arındırma" kampanyası önemli ölçüde soykırım tanımının kapsamına girmektedir: yeri yurdu tamamen belli bir topluluk olan Kazaklar, tüm erkeklerin kurşuna dizilmesi, kadın, çocuk ve yaşlıların sürgün edilmesi, köylerin yerle bir edilmesi ya da Kazak olmayanlara devredilmesi sonucu bir grup olarak varlığını sürdüremez duruma getirildi. Lenin, Kazakları Fransız Devrimi dönemindeki Vendee'yle bir tutuyor ve onlara modern komünizmin "mucidi" Gracchus Bubeuf'ün daha 1795'te populicide (soykırım) olarak tanımladığı yöntemi uygulamak istiyordu. (N. Werth, "Le Pouvoir soviétique et l'Eglise ortnodoxe de la collectivisation à la Constitution de 1936", Revue d'études comparatives Est-Quest, 1993, no.3-4, s.41-49 (Stéphane Courtois, Nicolas Werth, Jean-Louis Panné, Andrzej Paczkowski, Karel Bartosek, Jean-Louis Margolin, Komünizmin Kara Kitabı, Doğan Kitapçılık A.Ş., s. 22) )
Bolşevikler, girdikleri her şehirde kendi ideolojilerine ılımlı bakmayan kesimleri katliamdan geçiriyor, halka korku salmak amacıyla abartılı vahşetler gerçekleştiriyorlardı. Aynı kaynakta, Kırım'da gerçekleştirilen Bolşevik vahşetleri şöyle anlatılıyor:
Benzer şiddet uygulamaları Bolşevikler tarafından işgal edilen Sivastopol, Yalta, Aluşta, Simferopol gibi Kırım illerinde de gerçekleştirildi. Aynı uygulamalara Nisan-Mayıs 1918'den itibaren isyan komisyonunun hazırladığı dosyalarda "elleri kopmuş, omzu parçalanmış, kafası dağılmış, çenesi kırılmış, cinsel organları koparılmış cesetler" de yer almaktaydı... (Stéphane Courtois, Nicolas Werth, Jean-Louis Panné, Andrzej Paczkowski, Karel Bartosek, Jean-Louis Margolin, Komünizmin Kara Kitabı, Doğan Kitapçılık A.Ş., s. 84 )
S.P. Melgunov da, La Terreur rouge en Russie, 1918-1924 (Rusya'da Kızıl Terör, 1918-1924) isimli eserinde, Sivastopol şehrinin "hayatta kalanların tanıklıklarını bastırma harekatı" neticesinde bir "asılanlar şehri"ne dönüştüğünü ifade ediliyordu:
Nahimovski Caddesi, sokakta tutuklanan subayların, erlerin, sivillerin asılmış cesetleriyle doluydu. Şehir ölüydü, halk mahzen ve ambarlarda gizleniyordu. Tüm çit kazıkları, tüm ev duvarları, telgraf direkleri, mağaza vitrinleri 'Hainlere Ölüm' yazılı afişlerle kaplıydı. İnsanları ibret olsun diye sokakta asıyorlardı.
Bolşevikler, yok etmek istedikleri herkesi, belirli kategoriler altında damgalıyorlardı. Örneğin "burjuvalar", veya Bolşeviklerden farklı bir sosyalizm anlayışını savunan "Menşevikler", kurulan yeni rejimin önde gelen düşmanlarıydı. Sayısı en geniş ve en çok hedef alınan kategori ise, "kulak" kategorisiydi. Kulaklar, Rusça'da zengin toprak sahiplerine verilen isimdi. Lenin, devrim ve iç savaş boyunca, kulaklara karşı acımasız bir terör uygulanmasına dair yüzlerce emir yağdırdı. Örneğin, Penza Sovyeti Yürütme Komitesi'ne yolladığı bir telgrafta şöyle yazıyordu:
Yoldaşlar! Beş kazanızda cereyan eden kulak ayaklanması acımasızca ezilmelidir. Devrimin çıkarları bunu gerektiriyor, çünkü artık her yerde kulaklarla bir "ölüm kalım mücadelesi" başlamıştır. Bir örnek oluşturmak gereklidir. Daha az sayıda olmamak üzere; 100 kulak, para babası, kan içicinin asılması (insanların görebileceği bir şekilde asılması diyorum), isimlerinin açıklanması, bütün tahıllarına el konması... Bunu insanların yüzlerce fersah öteden görüp, titreyecekleri, anlayacakları... şekilde yapınız. Bu talimatları aldığınızı ve yerine getirdiğinizi bildirmek için telgraf çekiniz. Selamlar. Lenin. (RTHİDNİ (Rossiyskiy Tsentr Hraneniya I İzuçeniya Dokumentov Noveyşey İstorii – Rusya Çağdaş Tarih Belgelerinin Korunması ve İncelenmesi Merkezi), 2/1/6/898; Komünizmin Kara Kitabı, s. 98 )
Lenin'in talimatları Bolşevik militanlar tarafından büyük bir zevkle yerine getiriliyordu. Hatta militanlar, özel vahşet stilleri geliştirmişlerdi. Ünlü Rus yazarı Maxim Gorki, şahit olduğu bazı yöntemleri şöyle anlatıyordu:
Tambov'da komünistler, tutsaklarını sol el ve sol ayaklarından toprağın bir metre yukarısında ağaçlara demiryolu çivileri ile mıhlıyorlardı ve bu insanların acı çekmesini bilerek izliyorlardı. Bir esirin midesini açıp küçük bağırsağını alıyorlar ve bir ağaca çiviliyorlardı ve bağırsağın çözülmesini izliyorlardı. Yakaladıkları görevlileri soyup omuzlarından itibaren derilerini yüzüyorlardı. (Orlando Figes, A People's Tragedy, A History Of The Russian Revolution, Penguin Books Ltd, 1997, USA, s. 775 )
Bolşevikler, komünizmi benimsemek istemeyen herkesi tasfiye etmeye giriştiler. Lenin'in üstteki emrine benzer daha pek çok emir ve uygulama sonucunda, on binlerce insan hiçbir yargılama olmaksızın kurşuna dizildi. Pek çok rejim muhalifi de "Gulag" adı verilen ve tutukluların çok ağır şartlarda ölesiye çalıştırıldıkları toplama kamplarına gönderildi. Çoğu bu kamplardan sağ kurtulamayacaktı. Sonuçta, 1918-1922 yılları arasında Bolşevik rejime karşı ayaklanan yüz binlerce işçi ve köylü katledildi.
Tarihçi Richard Pipes, gizli Sovyet arşivlerine dayanarak yazdığı The Unknown Lenin (Bilinmeyen Lenin) adlı kitabında, Lenin'in Bolşeviklere verdiği sayısız cinayet, katliam, işkence emirlerini ortaya çıkarmakta ve sonuçta şu yorumu yapmaktadır: Mevcut delillerle Lenin'in idealist değil, ancak gerçek ya da hayali olsun sorunları çözmenin en iyi yolunun, onlara sebep olan insanları öldürmek olduğuna inanan bir toplu katliamcı olduğunu reddetmek imkansız hale gelmektedir. 20. yüzyılda on milyonlarca hayatın yok olmasına politik ve sosyal imha uygulamasını ilk olarak meydana getiren/başlatan kendisidir. (Richard Pipes, The Unknown Lenin: From the Secret Archive, Yale University Press, New Haven, London,s.?? )
Harun, Yahya, Adnan, Oktar
deccaliyet,
evrim teorisi,
komünizm,
marksizm,
sosyal darwinizm,
terörizm
Darwinizm Neden Bir Tehlikedir?
Günümüzde devam eden tüm iç çatışmalar, savaşlar ve terör eylemleri istisnasız olarak Darwinizm kaynaklıdır...
*Darwinizm, tesadüfleri ilah edinmiş bir pagan dinidir.
*Darwinizm, dünyanın en büyük bilim sahtekarlığıdır.
*Darwinistlerin, evrim adıyla ortaya attıkları her iddia birer yalandır.
*Evrim teorisinin bilim ile hiçbir ilgisi yoktur.
Darwinist ideoloji, insanları, toplumları, Allah inancından uzaklaştırabilmek için uydurulmuş sahte bir dindir (Allah’ı tenzih ederiz). Bu kanlı ideoloji, ahir zamanın en büyük deccali akımıdır ve kitleleri farkına varamadıkları şekilde dinsizliğe, savaşlara, zalimliğe ve acılara sürüklemiştir. Darwinizm; ateizm, komünizm, materyalizm gibi tüm dinsiz akımların temel kaynağıdır. Dünyaya felaket getiren bütün savaşlar, terörist eylemler, katliamlar, soykırımlar, vahşet ve felaket senaryoları hep Darwinizm kaynaklıdır. Darwinizm, deccalin en sinsi ve en sapkın yöntemidir.
Darwinistlerin batıl fikirlerine göre insan, yalnızca bir hayvandır. Dolayısıyla Darwinistler kendilerince insana verilecek değerin de bu oranda olacağını düşünürler. Darwin’in temel fikri “insan çatışan bir hayvandır” şeklinde özetlenebilir. Bunun bir sonucu olarak insanlar arasında “güçlü olanın ayakta kalması” ilkesine dayanan bir ideoloji geliştirilmiştir. Söz konusu Darwinist ideolojiyi benimseyen kişiler, dünyaya, komünizm ve faşizm gibi kan dökücü akımları getirmişler, bütün dünyayı felakete sürüklemişlerdir. Darwinist fikrin bu akımlarla yayılmasıyla gerçekleşen 2. Dünya Savaşı sırasında 250 milyondan fazla insan ve yine kaynağını Darwinizm’in oluşturduğu terör eylemleri sırasında da bir milyardan fazla insan yaşamını yitirmiştir.
Günümüzde de devam eden tüm iç çatışmalar, savaşlar ve terör eylemleri istisnasız olarak Darwinizm kaynaklıdır. Darwinist ideoloji işte bu yüzden, içinde bulunduğumuz ahir zamanın en büyük deccal fitnesini oluşturmaktadır. Allah inancının bütün dünyaya yayılması ve dünyadaki vahşetin ve huzursuzlukların sona ermesinin tek yolu, bir pagan dini olan Darwinizm’in ortadan kaldırılmasıdır.
*Darwinizm, dünyanın en büyük bilim sahtekarlığıdır.
*Darwinistlerin, evrim adıyla ortaya attıkları her iddia birer yalandır.
*Evrim teorisinin bilim ile hiçbir ilgisi yoktur.
Darwinist ideoloji, insanları, toplumları, Allah inancından uzaklaştırabilmek için uydurulmuş sahte bir dindir (Allah’ı tenzih ederiz). Bu kanlı ideoloji, ahir zamanın en büyük deccali akımıdır ve kitleleri farkına varamadıkları şekilde dinsizliğe, savaşlara, zalimliğe ve acılara sürüklemiştir. Darwinizm; ateizm, komünizm, materyalizm gibi tüm dinsiz akımların temel kaynağıdır. Dünyaya felaket getiren bütün savaşlar, terörist eylemler, katliamlar, soykırımlar, vahşet ve felaket senaryoları hep Darwinizm kaynaklıdır. Darwinizm, deccalin en sinsi ve en sapkın yöntemidir.
Darwinistlerin batıl fikirlerine göre insan, yalnızca bir hayvandır. Dolayısıyla Darwinistler kendilerince insana verilecek değerin de bu oranda olacağını düşünürler. Darwin’in temel fikri “insan çatışan bir hayvandır” şeklinde özetlenebilir. Bunun bir sonucu olarak insanlar arasında “güçlü olanın ayakta kalması” ilkesine dayanan bir ideoloji geliştirilmiştir. Söz konusu Darwinist ideolojiyi benimseyen kişiler, dünyaya, komünizm ve faşizm gibi kan dökücü akımları getirmişler, bütün dünyayı felakete sürüklemişlerdir. Darwinist fikrin bu akımlarla yayılmasıyla gerçekleşen 2. Dünya Savaşı sırasında 250 milyondan fazla insan ve yine kaynağını Darwinizm’in oluşturduğu terör eylemleri sırasında da bir milyardan fazla insan yaşamını yitirmiştir.
Günümüzde de devam eden tüm iç çatışmalar, savaşlar ve terör eylemleri istisnasız olarak Darwinizm kaynaklıdır. Darwinist ideoloji işte bu yüzden, içinde bulunduğumuz ahir zamanın en büyük deccal fitnesini oluşturmaktadır. Allah inancının bütün dünyaya yayılması ve dünyadaki vahşetin ve huzursuzlukların sona ermesinin tek yolu, bir pagan dini olan Darwinizm’in ortadan kaldırılmasıdır.
Günümüzde de devam eden tüm iç çatışmalar, savaşlar ve terör eylemleri istisnasız olarak Darwinizm kaynaklıdır.
Bu pagan dini çok kapsamlı bir sahtekarlığa dayanmaktadır. Dolayısıyla batıl evrim inancının bilimsel olarak ortadan kaldırılması son derece kolaydır. 21. Yüzyıl, bu sahte teorinin akıl dışı mantıklarının ve sahtekarlıklarının her yönüyle deşifre edildiği bir dönem olmuştur. Nitekim bu sitede okuyacağınız bilgilerde de görüleceği gibi evrim aldatmacası deşifre edilmeye devam edildikçe, dünyayı aldatan ve insanlığa bela getiren batıl evrim dini, tamamen ortadan kaldırılacaktır.
Bu pagan dini çok kapsamlı bir sahtekarlığa dayanmaktadır. Dolayısıyla batıl evrim inancının bilimsel olarak ortadan kaldırılması son derece kolaydır. 21. Yüzyıl, bu sahte teorinin akıl dışı mantıklarının ve sahtekarlıklarının her yönüyle deşifre edildiği bir dönem olmuştur. Nitekim bu sitede okuyacağınız bilgilerde de görüleceği gibi evrim aldatmacası deşifre edilmeye devam edildikçe, dünyayı aldatan ve insanlığa bela getiren batıl evrim dini, tamamen ortadan kaldırılacaktır.
Harun, Yahya, Adnan, Oktar
ateizm,
evrim teorisi,
sosyal darwinizm,
terörizm
Komünist terörle uzlaşma olmaz
Karl Marx, insanlık tarihini diyalektik
materyalizme göre kurallara oturtmaya uğraşmış, buna göre geçmişe yorumlar
getirmiş ve gelecek hakkında kehanetlerde bulunmuş olan bir teorisyendi.
İddialarının ve öngörülerinin doğru olmadığı bilim ve tarih tarafından ortaya
kondu.
Marx kapitalist düzenin ayaklanan işçiler
tarafından yıkılacağını ve bu devrimle birlikte "sınıfsız toplum"
doğacağını vaat etmişti. Ancak bu hiçbir zaman gerçekleşmedi.
Marx'ın ölümünden yaklaşık 20 yıl sonra
Vladimir İlyiç Lenin, Marxizm'e korkunç bir yorum getirdi. Lenin'e göre,
devrimin kendi kendine olması mümkün değildi. Lenin kendince bu duruma militan
bir çözüm önerdi: Devrim, Marx'ın öngördüğü gibi işçiler tarafından değil, işçiler
(yani Marxist literatüre göre "proleterya") adına hareket eden,
profesyonel devrimcilerden oluşan, askeri bir disipline sahip "Komünist
Parti" tarafından gerçekleştirilecekti.
Komünist Parti, silahlı mücadele ve
propaganda yöntemlerini kullanarak devrim gerçekleştirecek, iktidarı ele
geçirdiği andan itibaren Lenin'in "proleterya diktatörlüğü" adını
verdiği acımasız ve katı bir rejim kurulacak, rejim, muhaliflerini tasfiye
edecek, özel mülkiyeti ortadan kaldıracak ve toplumun komünist düzene doğru ilerlemesini
sağlayacaktı.
Lenin'in ortaya attığı bu teoriyle birlikte
dünyanın dört bir yanında kendilerini kan dökerek devrim yapmaya adamış
yüzlerce "komünist parti" veya "işçi partisi" ortaya çıktı.
İşte bunlardan biri de, gerçek ismiyle Partiya Karkeren
Kurdistan (Komünist
Kürt Partisi) olan PKK’dır. Kuruluş yıllarındaki bayrağında görülen orak çekiç
sembolü de, örgütün ideolojisinin göstergelerinden biridir. Her ne kadar
ilerleyen yıllarda bir taktik olarak bu komünist sembol bayraktan çıkarılmış
olsa da, PKK her zaman komünist bir örgüt olmuştur ve komünist bir örgüt olarak
kalacaktır.
Nitekim
Bölücü başı Abdullah
Öcalan, PKK'yı "Kürt proleter devrimci hareketi" olarak
tanımlar. PKK’nın Marksist Leninist ideolojiden asla taviz vermeyeceğini ise
şöyle ifade eder:
“PKK,
Marksizm-Leninizm geleneğine uygun bir gelişme yaşamıştır. Bundan sonrası açık
ki etle tırnak gibi birbirinden ayrılmayan bu miras üzerine şekillenecektir.”
(Kürdistan’da Halk Kahramanlığı, s.78)
“Lenin 1900’de ne ise ben de 21. yüzyıl
sosyalizmini temsil ediyorum”, diyen bölücü başı Apo, PKK’nın asıl hedefinin
“KOMÜNİST TOPLUMUN KURULMASI” olduğunu ise şöyle anlatır:
“Bizim
ortamımızda sosyalizmin ve komünizmin ölçüleri egemendir. Sosyalizmde herkese
emeği kadar verilir. Bu, parti (PKK) içinde de geçerlidir. BU, KOMÜNİST TOPLUMUN KURULUŞUNA KADAR DA
GEÇERLİ OLACAKTIR.” (Tasfiyeciliğin Tasfiyesi, s.153)
Dolayısıyla, bölücü terörün hedefi Kürtlere
bağımsızlık ve özgürlük sağlamak değildir. Bu, ana hedef olan komünist devrim
için sadece bir kılıftır. Amaç kanlı bir komünist devrim gerçekleştirerek önce
Türkiye’yi parçalamak, sonra da bölgede dev bir komünist devlet kurmaktır. Buna
göre PKK desteğiyle Türkiye'nin Batısı'nda da komünist rejim oluşturulacak ve
Türkiye Doğu Komünist Türkiye, Batı Komünist Türkiye olarak ikiye ayrılacaktır.
Sonra da bütün Ortadoğu’ya komünizmi hakim etmek amaçlanmaktadır. Bu projeyi de
dünyadaki tüm komünist partiler ve komünist derin devletler de destekleyip
organize etmektedir.
Komünist ideolojinin en önemli
özelliklerinden biri, devrime giden süreçte gerekirse geri adım atmak, ama asla
asıl hedef olan devrimden vazgeçmemektir. Bir komünist için devrimden vazgeçmek
mümkün değildir. Bu nedenle, komünist terörü uzlaşmayla, anlaşmayla,
pazarlıkla, tavizle durdurmak diye birşey yoktur.
Nitekim tarih bu gerçeğin örnekleriyle
doludur.
“Bazı kimseler bizi ZALİMLİĞİMİZ SEBEBİYLE
AYIPLADIKLARI ZAMAN, bu kişilerin en basit Marksist prensipleri dahi nasıl
unutabildiklerine hayret etmekteyiz.” (Pravda, 26 Ekim 1918) diyen Lenin,
proletarya diktatörlüğünü kurana kadar da kurduktan sonra da Rusya’yı kana
buladı.
Köylülere toprak ve özgürlük vaat ederek
gerilla savaşında onları kendi tarafına çeken Mao, on milyonlarca insanın
ölümüne, yüz binlercesinin işkence görmesine, sakat kalmasına sebep oldu. Ama
hiçbiri ideolojilerinden ve hedeflerinden asla vazgeçmedi.
Devrim gerçekleşinceye kadar, taktik olarak
geri adım atar gibi göründüler, gerektiğinde kendini gizlediler, sözde
özgürlükten, barıştan, anlaşmadan söz ettiler ama asla amaçlarından, yani Proletarya
Diktatörlüğü kurma hedeflerinden hiç caymadılar.
Dolayısıyla terörle mücadelede bu gerçeğin
asla göz ardı edilmemesi gerekir. PKK, komünist bir harekettir ve komünist
devrim yapıp proletarya diktatörlüğü kurma hedefinden vazgeçmemiştir. Uzlaşmalarla,
anlaşmalarla, pazarlıklarla, tavizlerle de vazgeçmeyecektir.
Yapılması gereken terörün ideolojisine karşı
bilimsel çalışma yapmaktır.
Komünist terörü ayakta tutan Darwinizmin ve
diyalektik materyalizmin geçersizliğinin bilimsel delillerle anlatılması, halka
Marksizmin, Leninizmin, Stalinizmin çöktüğünün gösterilmesi teröre öldürücü
darbeyi indirecektir. Devletin televizyon ve radyoları, tüm basın yayın
organları, önde gelen fikir insanları, yazarlar, konuşmacılar, profesörler,
eğitmenler, netice getirmeyecek tüm yöntemleri bir kenara bırakıp, anti
Darwinist, anti materyalist, anti komünist ilmi çalışmanın içerisinde yer
almalıdır. Bu yapıldığında, yani
DARWINİZMİN
VE MATERYALİZMİN BİLİMSEL OLARAK ÇÖKTÜĞÜ;
DİYALEKTİK
MATERYALİZMİN GEÇERSİZLİĞİNİN İSPATLANDIĞI;
MARKSİZMİN
HİÇBİR BİLİMSEL DAYANAĞININ OLMADIĞI;
KOMÜNİZMİN
İLMEN GEÇERSİZ OLDUĞU
Bilimsel delilleriyle anlatıldığında,
milletimiz bu konuda sevgiyle, şefkatle ve sabırla bilinçlendirildiğinde, komünist
terör de Allah’ın izni ile tarihe karışacaktır.
Harun, Yahya, Adnan, Oktar
ahir zaman,
komünizm,
mehdi,
terörizm,
türk islam birliği
“Kahrolsun” demekle veya şiddetle kınamakla komünist terör son bulmaz komünist teröre karşı tek çözüm anti komünist ilmi çalışmadır
Türkiye son 30 yıldır komünist bölücü terörle mücadele ediyor.
30 yılda binlerce insanımız şehit oldu, milyarlarca dolar terörle
mücadeleye ayrıldı. Ancak teröre çözüm bulunamadı. Çünkü teröre zemin
hazırlayan, terörün gelişmesini ve güçlenmesini sağlayan ana kaynağa karşı
neredeyse hiçbir çalışma yapılmadı.
Bugün Türkiye'nin karşı karşıya olduğu terör, komünist terördür. PKK,
etnik kökenli bir hareket değildir, PKK bölgede dev bir komünist devlet kurma
idealinde olan Marksist Leninist Stalinist bir örgütlenmedir. Bu hedefine
ulaşmak için kanlı bir devrimin şart olduğuna inanmaktadır. Ve ideolojisinin
gereği olarak, karakollara saldırmakta, sokakta yürüyen polisimizi sırtından
vurmakta, öğretmenleri kaçırmakta, sivilleri bombalamakta, askerlerimizi şehit
etmektedir.
Marksist
Leninist ideolojinin temeli materyalizmdir, materyalizmin tek sözde bilimsel
dayanağı, ana hayat damarı ise Darwinizm’dir. Darwinizm, komünizm, materyalizm, şiddet ve terör
birbirlerinden ayrılmaz bir bütündür. Darwinizmin
olmadığı yerde materyalizm olmaz, materyalizmin olmadığı yerde komünizm olmaz,
komünizmin olmadığı yerde terör olmaz.
Komünist terörü asıl ayakta tutan güç halk içinde yaptığı materyalist,
komünist propagandadır. PKK da geceli gündüzlü, 24 saat bölgede komünist
propaganda yapmaktadır. Kahvehaneleri, bakkalları, halkın toplanma yerlerini adeta
eğitim alanına çeviren terör örgütü, kendince sözde bilimsel deliller sunarak materyalizmin
geçerliliğini anlatmakta ve bu yolla kendine taraftar toplamaktadır.
Bu yoğun propagadanya karşı yapılması gereken tek şey ise anti
propagandadır. Yani, Darwinizm’in ve materyalizmin geçersizliğini bilimsel
delillerle, ilmi, akılcı ve net bir üslupla anlatmaktır. Yapılacak bu ilmi çalışma,
terör örgütünün beyninden vurulması demektir. Beyni dağılmış bir bünyenin
varlığını devam ettiremeyeceği ise açıktır.
Nitekim 30 yıldır ısrarla ilmi mücadeleden kaçılması, durumu bugünkü
aşamaya getirmiştir. Komünist terör örgütünü kınamanın, terörü yapanlara
kahrolsun demenin, yaptığınız ayıp değil mi, hiç mi vicdanınız yok şeklinde
konuşmalar yapmanın teröre karşı mücadelede hiçbir etkisis yoktur.
30 yıldır yazılan yazılarda, sohbet programlarında, yapılan açıklamalarda,
gazete manşetlerinde;
“Terör saldırılarını
kınıyoruz”
denileceğine
PKK, KOMÜNİST, MARKSİST, LENINİST STALİNİST BİR ÖRGÜTLENMEDİR...
denilmiş olsa
“KAHROLSUN HAİN PKK” denileceğine
PKK KOMÜNİSTTİR, KOMÜNİZM DARWINİZME DAYANIR, DARWINİZM DE ÇÖKMÜŞTÜR
denilmiş olsa
“Hainler yine azıttı”
başlıkları atılacağına
DARWINİZM VE MATERYALİZMİN GEÇERSİZLİĞİ BİLİMSEL OLARAK İSPATLANMIŞTIR
denilmiş olsa
“Komünist ve
materyalist teröristlere “böyle bir yere varamazsınız, evinize, ailenize dönün” denileceğine
350 MİLYONDAN FAZLA FOSİL
YARATILIŞIN GERÇEK, EVRİMİN YALAN OLDUĞUNU İSPATLADI denilmiş olsa
“Kahrolsun terör mitingleri yapıp, meydanlarda PKK’yı lanetliyoruz” denileceğine
TEK BİR PROTEİNİN DAHİ TESADÜFEN OLUŞMASI İMKANSIZDIR denilmiş olsa
“Anneler babalar
ağlıyor, PKK’nın hiç mi vicdanı yok” denileceğine
20. YÜZYILIN TÜM BİLİMSEL BULGULARI DİYALEKTİK MATERYALİZMİN GEÇERSİZ
OLDUĞUNU GÖSTERDİ denilmiş olsa, terörle mücadelede çok kesin sonuçlar
alınabilirdi.
Komünist teröre karşı çözüm, kınama konuşmaları yapmak değildir.
Komünist teröre karşı çözüm, “kahrolsun” demek değildir.
Komünist teröre karşı çözüm, saatler boyunca neticeye varmayan
tartışma programları yapmak değildir.yout
Komünist teröre karşı çözüm, tek başına askeri ve polisiye tedbirler
de değildir.
Komünist teröre karşı çözüm, ANTİ DARWİNİST, ANTİ MATERYALİST, ANTİ KOMÜNİST bilimsel çalışma yapmaktır.
Harun, Yahya, Adnan, Oktar
komünizm,
marksizm,
sosyal darwinizm,
terörizm,
türk islam birliği
PKK'ya Çözüm
PKK Marksist, Leninist, Stalinist komünist bir örgütlenmedir. Felsefi yapısı vardır. Felsefe ile bunu elde etmiştir. Felsefe propagandası ile bunu elde etmiştir. Buna karşı da tabi ki, teze karşı anti-tez ile karşılık verilir. Anti-komünist bir propaganda yapılması lazım. Anti-Stalinist, anti-Darwinist, anti-Marksist çalışma yapılması gerekir.
ADNAN OKTAR / VATAN TV / 20 ARALIK 2007
ADNAN OKTAR / VATAN TV / 20 ARALIK 2007
Harun, Yahya, Adnan, Oktar
ahir zaman,
deccaliyet,
evrim teorisi,
komünizm,
marksizm,
mehdi,
pkk,
sosyal darwinizm,
terörizm,
türk islam birliği
PKK Ateist ve Komünist Bir Örgütlenmedir
PKK ATEİST VE KOMÜNİST BİR ÖRGÜTLENMEDİR
Güneydoğu'da senelerdir
devam eden bölücü faaliyetlerin arkasında Marksist-Leninist-Komünist ideoloji
bulunmaktadır. Bölgede etnik bir hareket değil, komünist ve dinsiz bir hareket
söz konusudur. PKK ateist bir örgüttür. Din ahlakına ve din ahlakının vesile
olacağı tüm güzelliklere karşıdır.
Bölgedeki halkımız dindardır ve devletine sadıktır. Ancak birçok kişi
komünist-bölücü örgütün, Allah, Kitap, din ve ahlak düşmanı
fikirleri benimsediğinden habersizdir. Dolayısıyla bölücü örgütün gerçek
hedeflerinin ve ateist yapısının anlaşılması, örgütün yok oluşuna vesile
olacaktır.
Bölücübaşı Abdullah Öcalan'ın Allah ve Din Hakkındaki
Bazı İfadeleri
(YÜCE ALLAH’I TENZİH EDERİZ)
(YÜCE ALLAH’I TENZİH EDERİZ)
Dikkat! Şimdi
dinleyeceğiniz ifadeler bölücü örgüt elebaşının kitaplarından ve
konuşmalarından alınmış kendi ifadeleridir.
Bu ifadelerin tümü, örgüt elebaşının dini kendi sığ materyalist anlayışıyla sapkınca yorumladığını ve ateist olduğunu açıkça ortaya koymaktadır!
Bu ifadelerin tümü, örgüt elebaşının dini kendi sığ materyalist anlayışıyla sapkınca yorumladığını ve ateist olduğunu açıkça ortaya koymaktadır!
- Lise dönemlerinde büyük felsefik
bunalımı yaşadım. Tanrı ile savaşı verdim, BU SAVAŞTAN BAŞARI İLE ÇIKTIKTAN SONRA YARI TANRI OLDUM. (Özgür
Yaşamla Diyaloglar, Ekim 2002, s. 257)
·
BİZİM DİN İLE İLİŞKİMİZ YOK. HALKIMIZ TANRI’DAN,
İDEOLOJİDEN KOPMALIDIR. Ben çok uğraştım sonunda TANRIDAN KOPTUM. TANRIYI
AŞTIM. Böylece Abdullah Öcalan olabildim. İSLAM KADINIMIZA BİR ŞEY
VERMEMİŞTİR. BUNUN YERİNE SOSYALİST AHLAKI KOYACAĞIZ.
- Allah bir nevi ORTAÇAĞIN FEODAL MANİFESTOSUDUR, temel
yasası ve bildirgesidir. (Sümer Rahip Devletinden Demokratik Uygarlığa,
Cilt 1, Aralık 2001, s. 313)
- Namazın kendisi de genel anlamda
bir TİYATRODUR. (Sümer Rahip
Devletinden Demokratik Uygarlığa, Cilt 1, Aralık 2001, s. 354)
- Tek tanrılı din ideolojileri,
baştan sona siyaset ideolojileridir. Dini söylem, Allah, peygamber ve
melek gibi kavramlar DÖNEMİN SİYASİ
LİTERATÜRÜDÜR. (Sümer Rahip Devletinden Demokratik Uygarlığa, Cilt 1,
Aralık 2001, s. 204)
·
“Tarih içindeki gelişimine baktığımızda, ALLAH
tapımıyla birliğe ve güce ulaşılmak istendiği çok açık görülmektedir. Öyle SEVGİLİ
KULUN CENNETE GİTMESİ GİBİ KAVRAMLAR, İŞİN FANTEZİ KISMIDIR, EDEBİ KISMIDIR.”
Pkk örgütü mensupları da örgütün elabaşı gibi
Haşa dinle, namazla alay etmeye çalışan ateist insanlardır.
ADNAN OKTAR: Adamlar namazla, abdestle,
haşa, alay ediyor, PKK’nın itleri. Fotoğraflar var, filmler var, internette de
yayınlanıyor. Namazla dalga geçiyorlar, haşa. Kuran’la, haşa, alay ediyorlar. Sayın Adnan
Oktar'ın Kocaeli TV ve Aba TV'deki Canlı Röportajı (13 Kasım 2010)
Şimdi izleyeceğiniz videoda bir grup PKK’lı
terörist namaz ile ve Kuran ayetleri ile alay etmektedir. Allah’ı tenzih
ederiz.
PKK’LI TERÖRİSTLER NAMAZ İLE ALAY EDİYORLAR (Allah’ı tenzih ederiz) (video)
ADNAN OKTAR: Bu adamlar Allah’tan korkmuyor,
Allah’ı tanımıyor, haşa. O zaman onların kendi dininin, putunun kaldırılması
gerekiyor. Onların putu ne? Darwinizm ve materyalizm. Güneydoğu’da gen çler 19-20 yaşında 16-17-18
yaşında, civa gibi gençler bunlar, çok zeki gençler bunlar. Çoğu internete
giriyor, kitap okuyor ve PKK bunları geceli gündüzlü sokaklarda,
kahvehanelerde, evlerde, kırsal alanda kitlevi olarak Darwinist ve materyalist
olarak eğitiyor. Sayın Adnan Oktar'ın Kocaeli TV ve Aba TV'deki
Canlı Röportajı (13 Kasım 2010)
PKK ateist ve komünist bir ögütlenmedir. Halen
binlerce terör örgütü mensubu, ev ev, sokak sokak, kahvehane kahvehane
dolaşarak ateist, materyalist, komünist ve Darwinist propaganda faaliyeti
yapmaktadır. Bu nedenle bütün
Türkiye'de anti-Darwinist, anti-materyalist, anti-komünist çok güçlü bir fikri
propaganda şarttır. Bu konuda radyo, TV ve yazılı basın da kullanılarak çok
etkin bir çalışma yapılması gerekmektedir.
Anti-komünist bir fikri mücadele, komünist bir örgüt olan PKK’nın fikri dayanağını tamamen ortadan kaldıracak, terörü tam beyninden vuracak en etkin mücadele olacaktır.
Doğuda yaşayan ve samimi birer dindar olan kürt kökenli vatandaşlarımız Allah`ı, peygamberleri, kitapları, ahireti inkar eden komünist örgütü Allah`ın izniyle çok yakında bölgeden söküp atacaktır.
ADNAN OKTAR:Evet, eğer Güneydoğu dindar olursa konu biter. Eğer dinsizliğe
çekilirse çok olumsuz etki yapar. Peki yapabilecekler mi?
ALTUĞ BERKER:Yapamayacaklar,
inşaAllah.
ADNAN OKTAR:Yani bak, bütün
milletin gönlü çok rahat olsun. PKK yenilecek. Türk İslam Birliği de kurulacak.
Sayın Adnan Oktar'ın
Kahramanmaraş Aksu TV'deki Canlı Röportajı (15 Kasım 2010)
TRT, Darwinizm Propagandasının Yalnızca Ateizme, Bölücülüğe ve Terörizme Sebep Olacağını Bilmelidir
Son dönemlerde, bazı TRT kanallarında evrim ile ilgili belgeseller yayınlanmaya başlamıştır. Özellikle TRT Belgesel ve Doğu’daki Kürt kardeşlerimize yönelik olarak açılmış olan TRT6 kanallarında yayınlanan söz konusu belgesellerde, Darwin’in sahte evrim teorisinin doğru olduğuna dair ifadeler yer almakta ve doğrudan evrim propagandası yapılmaktadır.
TRT yöneticilerinin, konunun ehemmiyetini, tehlikesini ve yanlışlığını tam olarak düşünmeden bu hataya düştüklerini varsayarak, kendilerine aşağıdaki hatırlatmaları yapıyoruz:
Darwinizm, tüm ateist ideolojilerin temelini teşkil eden çok tehlikeli bir pagan dinidir:
150 yıl önce geliştirilmiş olan Darwinizm, o tarihten sonra oldukça hızla gelişen ateizmin ve onunla birlikte gelişen dejenerasyon ve ırkçılığın, Marksizm, komünizm, Leninizm, Stalinizm ve faşizmin en temel kaynağıdır. Bu temel kaynak elbette beraberinde terörizmi, soykırımı, kitle katliamlarını getirmiştir. Dünya savaşlarının çıkış sebebi Darwinizm’dir. Dünya savaşları sırasında açlık, bakımsızlık, sefalet, intiharlar ve katliamlar sonucunda 1 milyarın üstünde kişinin ölmesine tek sebep Darwinizm’dir.
Şu an dünyada pek çok ülkede ve elbette kendi ülkemizde de sürmekte olan terör ve saldırıların da tek kökeni Darwinizm’dir. Şu anda ülkemizin belası haline gelmiş olan PKK terör örgütü, komünist bir yapılanma içerisindedir ve tüm gücünü Darwinist ideolojiden almaktadır. Tıpkı, tarihteki kanlı komünist liderler Stalin, Lenin, Mao gibi PKK komünist yapılanması da terör, kan ve cinayet istemektedir. Tıpkı Stalin, Lenin ve Mao’nun Darwin’in öğretilerini takdir ederek, insanların bir tür hayvan olduklarını iddia etmeleri gibi, PKK terörist yapılanması da tüm insanları birer hayvan olarak görmekte ve bunun bir sonucu olarak da katliamları göz kırpmadan gerçekleştirmektedir. Çünkü sürekli olarak Darwinist zihniyet ile beslenmekte, Darwinist ideolojiden güç bulmaktadır. Böyle bir zihniyet için, yiğit Mehmetçiklerimizi göz kırpmadan şehit etmek son derece kolaydır.
TRT, TRT6 yoluyla Doğu’da Darwinizm propagandası yaparken, muhtemelen bu hayati gerçekleri dikkate almamış olabilir. Oysa orada Darwinizm propagandası demek, PKK’ya doğrudan destek vermek, bu kanlı örgüte yeni kitleler kazandırmak, daha fazla Mehmetçiğin şehit olması demektir. Doğuda Darwinist propaganda demek, ülkeyi bölünmeye, parçalamaya götürmek demektir. Yapılan bu Darwinist propaganda ile farkında olmaksızın kitleleri PKK safına çekmek, vebali büyük olan çok ciddi bir hatadır.
Unutulmamalıdır ki, PKK yalnızca Darwinist propaganda ile kendisine yandaş toplamaktadır. Bu sapkın ideolojinin, bu kirli pagan dininin etkisine giren bilgisiz ve özellikle küçük yaşlardaki kesim, kendilerine gerçekler öğretilmediğinden kolayca PKK’nın hipnozuna kapılabilmektedirler. Eğer aynı propaganda devletin kanalı olan TRT yoluyla da yapılırsa, bu aynı yola hizmet etmekten başka bir şey olmamaktadır.
PKK’ya karşı asıl ve etkili mücadele, Darwinist materyalist ideolojiyi ortadan kaldırmaktır
PKK’ya yönelik yıllardır süregelen askeri mücadele, ülkemiz adına somut bir sonuç vermediği gibi binlerce Mehmetçiğimizin şehit olmasına sebep olmuştur. Türk Milleti de Türk Hükümeti de yıllardır edindiği tecrübe ve çözümsüzlük nedeniyle, PKK ile mücadelede yönteminin askeri bir yöntem olmadığını aslında çok iyi bilmekte, fakat başka bir yol denenmemektedir. Oysa PKK’ya karşı YEGANE mücadele şekli, ANTİ-DARWİNİST mücadele olmalıdır. Sayın Adnan Oktar, yıllardır röportajlarında, kitaplarında ve yazılarında, anti-Darwinist eğitim dışında hiçbir yöntemin PKK’ya karşı etkili olmayacağını, oradaki Darwinist yapılanma çökertilmeden bu terör örgütünün sona erdirilemeyeceğini defaatle belirtmiştir. Sayın Adnan Oktar, yine çok kere çağrıda bulunmuş ve orada anti-Darwinist eğitime yönelik bir çalışma grubu oluşturulmasını, hatta doğrudan bunun TRT6 kanalı yoluyla yapılmasını ve bunun için gereken desteği seve seve vereceğini söylemiştir.
Eğer Devletimiz ve TRT, Doğu’da PKK’ya karşı gerçek anlamda bir üstünlük elde etmek istiyorsa, Sayın Adnan Oktar’ın bu sözlerine dikkat vermelidirler. Orada yapılan mücadele ideolojik bir mücadeledir. PKK’nın bağlı olduğu sapkın Darwinist ideoloji çökertilmeden, bölgede bir üstünlük elde etmenin yolu yoktur. PKK kendisine ortam hazırlar ve yandaş toplarken, bu sapkın ideolojiyi silah olarak kullanmaktadır. Oradaki samimi dindar Kürt halkını, Allah inancından uzaklaştıracak ve onlara insanların birer hayvandan başka bir şey olmadıklarını telkin edecek bir yöntem uygulamaktadır. Bu hipnozun farkında olmadan etkisi altına girenler, kolaylıkla adam öldürebilecek, kitle katliamları yapacak bir inancın, yani sapkın bir dinin büyüsü altındadırlar artık. Dolayısıyla ideolojik olarak yaygınlaşmaya çok rahat zemin bulan bu batıl inancın önünü kesmek, kökünü kurutmak mümkün olmamaktadır. Böyle bir yapılanmaya silahla karşılık vermek veya onları vicdana davet etmeye çalışmak da hiçbir sonuç vermeyecektir.
Yapılacak tek şey, temeldeki sapkın ideolojiyi ortadan kaldırmaktır. Bu, yalnızca anti-Darwinist eğitim ile mümkün olur. PKK o bölgede, sahte dinini yaygınlaştırırken, buna karşı hiçbir tedbir alınmazsa, anti-Darwinist bir çalışma yapılmazsa, oradaki halkımız bu tehlike hakkında bilgilendirilmezse, Darwinist ideolojinin tehlikesi, sapkınlığı ve sahteliği onlara anlatılmazsa, PKK’nın orada başarılı olması içten bile değildir. Dolayısıyla, bu belayı ortadan kaldırmanın tek yolu, aciliyetle, oradaki halkımıza yönelik bir anti-Darwinist çalışma başlatmaktır. Darwinizm çöktüğünde kaçınılmaz olarak komünizm de, Marksizm de çökecektir.
TRT’nin üzerindeki sorumluluk büyüktür, TRT bu önemli sorumluluğa uygun hareket etmelidir
TRT ülkemize çok değerli bir gençlik ve çok değerli bir Türk Milleti yetiştirmekle yükümlü, sorumluluğu büyük olan bir kanaldır ve doğrudan Devleti temsil etmektedir. Dolayısıyla üzerindeki yük de büyüktür. TRT’nin tüm adımlarını doğru atması, gerçekten çok iyi nesiller yetiştirebilmek için doğru seçimler yapması elzemdir. TRT laik devletin bir simgesidir. Dolayısıyla Devlet nasıl eski dinleri savunmuyor, bunların propagandasını yapmıyorsa, TRT de aynı şekilde Sümerlerden kalma bir pagan dini olan Darwinizm’in propagandasını yapmamalıdır. Eğer evrim devlet eliyle, TV yayınları yoluyla öğretilecekse, mutlaka bu sapkın dinin bilimsel geçersizliklerinin de gösterilmesi ve bunun yanında Yaratılış gerçeğinin de anlatılması gerekmektedir.
TRT, Yüce Rabbimiz’in izniyle, ülkemizi bölünmeye götürmeye ve PKK yandaşı olup Mehmetçiklerimizi şehit etmeye çalışan Marksist, komünist ve Darwinist kesimin tüm kirli planlarını ortadan kaldıracak, onları hüsrana uğratacak ve PKK’ya karşı gerçek ilmi mücadeleyi verebilecek imkanlara sahiptir. TRT bu büyük imkanı çok iyi kullanmalı ve üzerindeki sorumluluğu en mükemmel şekilde yerine getirerek mutlaka anti-Darwinist çalışma başlatmalıdır.
TRT yöneticilerinin, konunun ehemmiyetini, tehlikesini ve yanlışlığını tam olarak düşünmeden bu hataya düştüklerini varsayarak, kendilerine aşağıdaki hatırlatmaları yapıyoruz:
Darwinizm, tüm ateist ideolojilerin temelini teşkil eden çok tehlikeli bir pagan dinidir:
150 yıl önce geliştirilmiş olan Darwinizm, o tarihten sonra oldukça hızla gelişen ateizmin ve onunla birlikte gelişen dejenerasyon ve ırkçılığın, Marksizm, komünizm, Leninizm, Stalinizm ve faşizmin en temel kaynağıdır. Bu temel kaynak elbette beraberinde terörizmi, soykırımı, kitle katliamlarını getirmiştir. Dünya savaşlarının çıkış sebebi Darwinizm’dir. Dünya savaşları sırasında açlık, bakımsızlık, sefalet, intiharlar ve katliamlar sonucunda 1 milyarın üstünde kişinin ölmesine tek sebep Darwinizm’dir.
Şu an dünyada pek çok ülkede ve elbette kendi ülkemizde de sürmekte olan terör ve saldırıların da tek kökeni Darwinizm’dir. Şu anda ülkemizin belası haline gelmiş olan PKK terör örgütü, komünist bir yapılanma içerisindedir ve tüm gücünü Darwinist ideolojiden almaktadır. Tıpkı, tarihteki kanlı komünist liderler Stalin, Lenin, Mao gibi PKK komünist yapılanması da terör, kan ve cinayet istemektedir. Tıpkı Stalin, Lenin ve Mao’nun Darwin’in öğretilerini takdir ederek, insanların bir tür hayvan olduklarını iddia etmeleri gibi, PKK terörist yapılanması da tüm insanları birer hayvan olarak görmekte ve bunun bir sonucu olarak da katliamları göz kırpmadan gerçekleştirmektedir. Çünkü sürekli olarak Darwinist zihniyet ile beslenmekte, Darwinist ideolojiden güç bulmaktadır. Böyle bir zihniyet için, yiğit Mehmetçiklerimizi göz kırpmadan şehit etmek son derece kolaydır.
TRT, TRT6 yoluyla Doğu’da Darwinizm propagandası yaparken, muhtemelen bu hayati gerçekleri dikkate almamış olabilir. Oysa orada Darwinizm propagandası demek, PKK’ya doğrudan destek vermek, bu kanlı örgüte yeni kitleler kazandırmak, daha fazla Mehmetçiğin şehit olması demektir. Doğuda Darwinist propaganda demek, ülkeyi bölünmeye, parçalamaya götürmek demektir. Yapılan bu Darwinist propaganda ile farkında olmaksızın kitleleri PKK safına çekmek, vebali büyük olan çok ciddi bir hatadır.
Unutulmamalıdır ki, PKK yalnızca Darwinist propaganda ile kendisine yandaş toplamaktadır. Bu sapkın ideolojinin, bu kirli pagan dininin etkisine giren bilgisiz ve özellikle küçük yaşlardaki kesim, kendilerine gerçekler öğretilmediğinden kolayca PKK’nın hipnozuna kapılabilmektedirler. Eğer aynı propaganda devletin kanalı olan TRT yoluyla da yapılırsa, bu aynı yola hizmet etmekten başka bir şey olmamaktadır.
PKK’ya karşı asıl ve etkili mücadele, Darwinist materyalist ideolojiyi ortadan kaldırmaktır
PKK’ya yönelik yıllardır süregelen askeri mücadele, ülkemiz adına somut bir sonuç vermediği gibi binlerce Mehmetçiğimizin şehit olmasına sebep olmuştur. Türk Milleti de Türk Hükümeti de yıllardır edindiği tecrübe ve çözümsüzlük nedeniyle, PKK ile mücadelede yönteminin askeri bir yöntem olmadığını aslında çok iyi bilmekte, fakat başka bir yol denenmemektedir. Oysa PKK’ya karşı YEGANE mücadele şekli, ANTİ-DARWİNİST mücadele olmalıdır. Sayın Adnan Oktar, yıllardır röportajlarında, kitaplarında ve yazılarında, anti-Darwinist eğitim dışında hiçbir yöntemin PKK’ya karşı etkili olmayacağını, oradaki Darwinist yapılanma çökertilmeden bu terör örgütünün sona erdirilemeyeceğini defaatle belirtmiştir. Sayın Adnan Oktar, yine çok kere çağrıda bulunmuş ve orada anti-Darwinist eğitime yönelik bir çalışma grubu oluşturulmasını, hatta doğrudan bunun TRT6 kanalı yoluyla yapılmasını ve bunun için gereken desteği seve seve vereceğini söylemiştir.
Eğer Devletimiz ve TRT, Doğu’da PKK’ya karşı gerçek anlamda bir üstünlük elde etmek istiyorsa, Sayın Adnan Oktar’ın bu sözlerine dikkat vermelidirler. Orada yapılan mücadele ideolojik bir mücadeledir. PKK’nın bağlı olduğu sapkın Darwinist ideoloji çökertilmeden, bölgede bir üstünlük elde etmenin yolu yoktur. PKK kendisine ortam hazırlar ve yandaş toplarken, bu sapkın ideolojiyi silah olarak kullanmaktadır. Oradaki samimi dindar Kürt halkını, Allah inancından uzaklaştıracak ve onlara insanların birer hayvandan başka bir şey olmadıklarını telkin edecek bir yöntem uygulamaktadır. Bu hipnozun farkında olmadan etkisi altına girenler, kolaylıkla adam öldürebilecek, kitle katliamları yapacak bir inancın, yani sapkın bir dinin büyüsü altındadırlar artık. Dolayısıyla ideolojik olarak yaygınlaşmaya çok rahat zemin bulan bu batıl inancın önünü kesmek, kökünü kurutmak mümkün olmamaktadır. Böyle bir yapılanmaya silahla karşılık vermek veya onları vicdana davet etmeye çalışmak da hiçbir sonuç vermeyecektir.
Yapılacak tek şey, temeldeki sapkın ideolojiyi ortadan kaldırmaktır. Bu, yalnızca anti-Darwinist eğitim ile mümkün olur. PKK o bölgede, sahte dinini yaygınlaştırırken, buna karşı hiçbir tedbir alınmazsa, anti-Darwinist bir çalışma yapılmazsa, oradaki halkımız bu tehlike hakkında bilgilendirilmezse, Darwinist ideolojinin tehlikesi, sapkınlığı ve sahteliği onlara anlatılmazsa, PKK’nın orada başarılı olması içten bile değildir. Dolayısıyla, bu belayı ortadan kaldırmanın tek yolu, aciliyetle, oradaki halkımıza yönelik bir anti-Darwinist çalışma başlatmaktır. Darwinizm çöktüğünde kaçınılmaz olarak komünizm de, Marksizm de çökecektir.
TRT’nin üzerindeki sorumluluk büyüktür, TRT bu önemli sorumluluğa uygun hareket etmelidir
TRT ülkemize çok değerli bir gençlik ve çok değerli bir Türk Milleti yetiştirmekle yükümlü, sorumluluğu büyük olan bir kanaldır ve doğrudan Devleti temsil etmektedir. Dolayısıyla üzerindeki yük de büyüktür. TRT’nin tüm adımlarını doğru atması, gerçekten çok iyi nesiller yetiştirebilmek için doğru seçimler yapması elzemdir. TRT laik devletin bir simgesidir. Dolayısıyla Devlet nasıl eski dinleri savunmuyor, bunların propagandasını yapmıyorsa, TRT de aynı şekilde Sümerlerden kalma bir pagan dini olan Darwinizm’in propagandasını yapmamalıdır. Eğer evrim devlet eliyle, TV yayınları yoluyla öğretilecekse, mutlaka bu sapkın dinin bilimsel geçersizliklerinin de gösterilmesi ve bunun yanında Yaratılış gerçeğinin de anlatılması gerekmektedir.
TRT, Yüce Rabbimiz’in izniyle, ülkemizi bölünmeye götürmeye ve PKK yandaşı olup Mehmetçiklerimizi şehit etmeye çalışan Marksist, komünist ve Darwinist kesimin tüm kirli planlarını ortadan kaldıracak, onları hüsrana uğratacak ve PKK’ya karşı gerçek ilmi mücadeleyi verebilecek imkanlara sahiptir. TRT bu büyük imkanı çok iyi kullanmalı ve üzerindeki sorumluluğu en mükemmel şekilde yerine getirerek mutlaka anti-Darwinist çalışma başlatmalıdır.
Harun, Yahya, Adnan, Oktar
ahir zaman,
darwinizm,
deccaliyet,
faşizm,
komünizm,
sosyal darwinizm,
terörizm
Doğu Bloğunda Kızıl Terör
Sovyet terörü, sadece kendi halkıyla sınırlı kalmadı. Sovyetler Birliği, II. Dünya Savaşı ile birlikte Doğu Avrupa'ya da yayıldı...
Stalin 1953 yılında öldü. Lenin'in başlattığı ve Stalin'in genişleterek sürdürdüğü terör, on milyonlarca insanı katletmiş, onlarca farklı halkı acı ve işkenceye uğratmıştı. Komünizmin Kara Kitabı'nda Lenin ve Stalin dönemindeki komünist vahşetlerin genel bilançosu ana hatlarıyla şöyle verilir:
Yargılamadan hapsedilen on binlerce rehine ya da insanın kurşuna dizilmesi ve 1918-1922 yılları arasında ayaklanan yüz binlerce işçi ve köylünün katledilmesi;
5 milyon insanın ölümüne yol açan 1922 açlığı;
1920'de Don Kazakları'nın ortadan kaldırılması ve sürgüne gönderilmesi;
1918-1930 yılları arasında on binlerce insanın toplama kamplarında öldürülmesi;
1937-1938 yıllarındaki Büyük Temizlik sırasında 690 000'e yakın insanın ortadan kaldırması;
1930-1932 yılları arasında 2 milyon "kulak"ın (yada kulak oldukları iddia edilen kişilerin) sürgüne gönderilmesi;
1932-1933 yıllarında 6 milyon Ukraynalının kasıtlı olarak yaratılan açlıktan kırılmasına seyirci kalınması;
Önce 1939-1941 yılları arasında, ardından da 1944-1945 yıllarında yüz binlerce Polonyalı, Ukraynalı, Baltıklı, Moldavyalı ve Besarabyalının sürgüne gönderilmesi;
1941'de Volga Almanlarının sürgüne gönderilmesi;
1944'te Kırım Tatarlarının sürgüne gönderilmesi ve çaresizliğe terk edilmeleri;
1944'te İnguşların sürgüne gönderilmesi ve çaresizliğe terk edilmeleri. (Komünizmin Kara Kitabı )
Stalin'in ölümünden sonra Sovyet rejimi, kısıtlı da olsa bir yumuşama sürecine girdi. Ancak Stalin döneminde kurulan "korku imparatorluğu", yine korku üzerine kurulu olarak toplumu yönetmeye devam etti.
Sovyet terörü, sadece kendi halkıyla sınırlı kalmadı. Sovyetler Birliği, II. Dünya Savaşı ile birlikte Doğu Avrupa'ya da yayıldı. Savaş bittiğinde Doğu Avrupa ülkelerinin önemli bir bölümü Sovyet etki alanında kalmıştı. Moskova bir kaç yıl içinde çeşitli siyasi komplolar ve manevralarla bu ülkelerin hepsini kendi egemenliği altına aldı. Polonya, Macaristan, Çekoslovakya, Romanya, Bulgaristan, Arnavutluk, Doğu Almanya gibi Avrupa ülkeleri, Stalin'in kanlı rejiminin pençesine düştüler.
Kızıl vahşet, bu ülkelerdeki insanlara da adeta cehennem hayatı yaşatmaya başladı. Rejim muhalifleri bir bir tutuklanmaya, işkence görmeye, idam edilmeye başlandılar. Kısa sürede tüm toplumda korku ve dehşet hakim oldu. Komünist rejimin düşüşünden sonra, 1990'lı yılların başında çevrilen bir Bulgar belgeselinde, bir kadın 1944 sonbaharında başından geçen bir olayı şöyle anlatıyordu:
Babamın ilk tutuklanışından sonra, ertesi gün öğlene doğru eve bir polis geldi ve anneme öğleden sonra saat 5'te 10 numaralı polis karakoluna gelmesini bildiren bir celp verdi. Neden sonra annem giyindi-güzel bir kadındı ve çok iyi kalpli bir insandı-ve çıktı. Biz üç çocuk onu bekledik, bekledik. Sabaha karşı yarımda döndü, rengi kireç gibi bembeyaz, giysileri yırtık pırtıktı. Girer girmez de sobanın yanına gitti, sobanın levhalarını kaldırdı, soyunmaya başladı ve üzerinden çıkanların hepsini yaktı. Sonra banyo yaptı, ancak bundan sonradır ki bizi kolları arasına aldı. Uyuduk. Ertesi gün ilk kez intihar girişiminde bulundu, daha sonra da iki kere kendini zehirledi. Hala yaşıyor, onunla ilgileniyorum… Akıl hastası. Ona yapılanları hiçbir zaman öğrenemedik. (Komünizmin Kara Kitabı, s. 505 )
Tutuklananlara yapılanlar, korkunç şeylerdi. Komünizmin Kara Kitabı'nda, Romanya'daki komünist Nikolay Çavuşesku rejimi tarafından başlatılan işkence uygulamaları hakkında şu bilgiler veriliyor:
Çekoslovakya'yla birlikte Romanya da, Orta ve Güneydoğu Avrupa da baskı sistemine yenilikler kattı: Asyalı komünistler tarafından kullanılan, "beyin yıkama" yoluyla "yeniden eğitim" yöntemini büyük bir ihtimalle Avrupa kıtasında ilk uygulayan ülke oldu; hatta bu yöntemi daha da mükemmelleştirdi. Girişimin şeytani amacı mahkumların birbirine işkence yapmasını sağlamaktı. Bu icat, 1930'lu yıllarda Bükreş'e yüz kilometrelik bir mesafede kurulmuş olan görece modern bir cezaevi olan Pipeşti'de uygulandı. Konuya ilişkin deneyler, Aralık 1949'da başladı ve üç yıl kadar sürdü... Amaç, bedensel ve manevi işkence ile, komünist öğretinin öğretilmesini birleştirerek, siyasi tutukluları yeniden eğitmekti.(Komünizmin Kara Kitabı, s. 536 )
Bu işkencelerde özellikle tutukluların dini inancını yok etmek hedefleniyordu. Yapılan canice işkence sonucunda, tutuklulardan Allah'ın varlığını inkar etmeleri isteniyordu:
Rumen siyasi polisi Securitate sorgulamalar sırasında dayak atma, falaka ve baş aşağı ayaklarından asma gibi 'klasik' işkence yöntemlerini kullandı. Piteşti'de işkencedeki acımasızlık, bu yöntemlerin çok daha ötesine geçti: 'Mümkün olan ve olmayan her türlü işkence biçimi uygulandı. Vücutların değişik bölgelerinde sigara yanıkları vardı; mahkumların kalçalarındaki dokular ölmüştü, etleri cüzzamlılarınki gibi dökülüyordu; dışkı yemeye zorlanıyor, kustukları zaman da kusmukları tekrar ağızlarına sokuluyordu.
Turcanu'nun şeytani hayal gücü, özellikle Tanrı'yı inkar etmeyi kabullenmeyen din okulu öğrencilerini hedef alıyordu. Bazıları, her sabah şu şekilde 'vaftiz' ediliyordu: kafaları idrar ve dışkı dolu bir oturağa sokulurken, diğer mahkumlar da etraflarında ilahi söylüyordu. Kurban boğulmasın diye arada sırada başı dışarı çıkarılıyor ve kısaca nefes almasına izin verildikten sonra tekrar oturağa sokuluyordu.
Birinci aşamanın adı "dış maskeyi çıkarmak"tı: mahkum soruşturmada sakladığı bilgiyi, özellikle özgürlük günlerinde arkadaşlarıyla arasındaki bağları itiraf ederek, dürüstlüğünü ispat etmeliydi. İkinci aşama olan "iç maskeyi çıkarma" ise, mahkumun hapishanede kendine yardım edenlerin açıklamasıyla sürüyordu. Üçüncü aşama, "ahlaki maskeyi çıkarma" sırasında, mahkumdan bugüne kadar kutsal saydığı herşeye küfretmesi isteniyordu. Son olarak dördüncü aşamada, ODCC'ye katılmak için, en iyi arkadaşına kendi elleriyle işkence ederek onu "yeniden eğitmesi" gerekiyordu. (Komünizmin Kara Kitabı, s. 536 )
Bu gibi işkenceler Doğu Bloku'ndaki tüm ülkelerde uygulandı. Komünizmin gözü dönmüş caniliği ve dine olan azgın nefreti, tarihin en korkunç işkence rejimlerini ortaya çıkardı. İnsanları birer hayvan olarak gören, bu sözde "hayvanların" yola getirilmesi için daimi bir şiddet, işkence ve korkunun gerekli olduğunu kabul eden Darwinist-materyalist felsefe, komünist rejimlerin zindanlarında feci işkencelere dönüştü.
İşte bu sebeplerle Darwinizm'i bir tehlike olarak görmeyenler ya da zararsız bir teori gibi düşünenler bu kitapta yazılanları çok iyi okumalıdır. Çünkü Darwinist-komünist ideolojinin nihai hedefi budur: İnsanları birbirine kırdırmak ve yok etmek, onları her türlü ahlaki değerden ve manevi güzelliklerden uzaklaştırarak hayvanlaştırmak ve bu yolla insan topluluklarını rahatça yönlendirilebilen "hayvan sürülerine" çevirmek... Bunu hangi ideoloji adı altında yaparlarsa yapsınlar hedef tektir. Tarih de buna şahitlik etmektedir.
Kübada'ki Karanlık
Soğuk Savaş dönemi boyunca Sovyetler Birliği'nin yardımıyla ayakta duran komünist rejimlerin bir diğeri, Küba'daki Castro diktasıdır. Fidel Castro'nun önderliğinde ve Arjantinli gerilla lideri Che Guevara'nın desteğinde gelişen gerilla hareketi, 1959 yılında Küba'da iktidarı ele geçirmiştir. Sovyetler Birliği'nden gelen siyasi ve askeri destekle gelişmiş ve Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra bile ayakta kalmayı başarmıştır.
Küba'daki ve genel olarak Latin Amerika'daki komünist hareket, çoğunlukla romantik bir havada yansıtılır. Özellikle Che Guevara'nın gerilla mücadelesi, adeta bir "kahramanlık öyküsü" gibi gösterilir. Komünizme özenen pek çok gencin elinde Che posterleri ve dillerinde Latin Amerika kökenli komünist melodiler dolaşır. Buna bakılırsa, Küba'daki komünist devrim, Küba halkını zulüm ve işkenceden kurtarmış bir "kurtuluş mücadelesi"dir.
Oysa gerçek hiç de öyle değildir. Oluşturulan "Che" ve "Fidel" efsanelerinin romantik perdesi aralanırsa, ardından Küba'daki komünist diktanın karanlık yüzü çıkar. Komünizmin Kara Kitabı'nda, komünist Küba'nın çalışma kampları ve hapishaneleri şöyle anlatılmaktadır:
Çalışma koşulları çok sertti, mahkumlar neredeyse çırılçıplak dolaştırılıyor, yalnızca bir don giymelerine izin veriliyordu. Huysuzluk edenlere dişleriyle ot toplama cezası, çok ileri gidenlere de saatlerce tuvalet çukurlarında kalma cezası veriliyordu. Şiddet uygulamaları siyasî mahkumları hedef aldığı gibi, adi suçluları da hedef alıyordu. Şiddet, soruşturmayla yükümlü bölüm Departamento Tecnico de Investigaciones'in (DTI) yürüttüğü sorgulamalarla başlıyordu. DTI mahkumları korkularıyla başbaşa bırakılıyordu: böceklerden korkan bir kadın hamamböceği dolu bir hücreye kapatılırdı. DTI şiddet uygulamalarında bedensel baskılara da başvururdu: mahkumlar ayaklarındaki kurşun ağırlıklarla merdivenleri çıkmaya zorlanır, sonra da aşağıya itilirdi. Bedensel işkencelere, sıklıkla ilaçlar yardımıyla yapılan psikolojik işkenceler de ekleniyordu; gardiyanlar mahkumları uyanık tutmak için penthotal ve benzeri uyuşturucular kullanıyordu. Mazzoza Hastanesi'nde baskı uygulamak amacıyla, hiçbir sınırlama yapmadan elektroşok uygulanıyordu. Gardiyanlar bekçi köpekleriyle dolaşır, sürekli idam planları yapardı; mahkumların kapatıldığı disiplin hücrelerinde ne su bulunurdu ne de elektrik; amaç, mahkuma bir tecrit odası içinde kişiliğini unutturmaktı...
Yakınların ziyaretleri, gardiyanlara mahkumları küçük düşürme fırsatı veriyordu. Cabana'da mahkumlar ailelerinin önüne çıplak çıkmak zorunda bırakılıyordu. Erkek mahkumlar eşlerinin mahrem yerlerinin aranmasını izlemek zorunda bırakılıyordu. Küba cezaevlerinde kadınların durumu büsbütün felaketti, çünkü savunmasız bir biçimde gardiyanların sadist işkencelerine hedef oluyorlardı. 1959'dan sonra 1100'den fazla kadın, siyasî nedenlerle tutuklandı. Bunlar 1963'te Guanajay Cezaevine kapatıldı. Birçok tanık dayak ve küçük düşürme yöntemlerine sıkça başvuru olduğunu söylüyor. Bir örnek verecek olursak, kadın mahkumlar yıkanmak üzere duşlara gitmeden önce gardiyanların önünde soyunmak zorunda kalıyordu, gardiyanlar da onları nedensiz yere dövüyordu. (Komünizmin Kara Kitabı, s. 859-861 )
Küba'da devrim sonrasında yaklaşık 10 bin kişi idam edildi. 30 bini aşkın insan ise üstte anlatılan koşullarda hapsedildi. Komünist rejim, başka her yere olduğu gibi, Küba'ya da acı, işkence ve korku getirdi. Dahası Küba halkı giderek daha da fakirleşti.
Yargılamadan hapsedilen on binlerce rehine ya da insanın kurşuna dizilmesi ve 1918-1922 yılları arasında ayaklanan yüz binlerce işçi ve köylünün katledilmesi;
5 milyon insanın ölümüne yol açan 1922 açlığı;
1920'de Don Kazakları'nın ortadan kaldırılması ve sürgüne gönderilmesi;
1918-1930 yılları arasında on binlerce insanın toplama kamplarında öldürülmesi;
1937-1938 yıllarındaki Büyük Temizlik sırasında 690 000'e yakın insanın ortadan kaldırması;
1930-1932 yılları arasında 2 milyon "kulak"ın (yada kulak oldukları iddia edilen kişilerin) sürgüne gönderilmesi;
1932-1933 yıllarında 6 milyon Ukraynalının kasıtlı olarak yaratılan açlıktan kırılmasına seyirci kalınması;
Önce 1939-1941 yılları arasında, ardından da 1944-1945 yıllarında yüz binlerce Polonyalı, Ukraynalı, Baltıklı, Moldavyalı ve Besarabyalının sürgüne gönderilmesi;
1941'de Volga Almanlarının sürgüne gönderilmesi;
1944'te Kırım Tatarlarının sürgüne gönderilmesi ve çaresizliğe terk edilmeleri;
1944'te İnguşların sürgüne gönderilmesi ve çaresizliğe terk edilmeleri. (Komünizmin Kara Kitabı )
Stalin'in ölümünden sonra Sovyet rejimi, kısıtlı da olsa bir yumuşama sürecine girdi. Ancak Stalin döneminde kurulan "korku imparatorluğu", yine korku üzerine kurulu olarak toplumu yönetmeye devam etti.
Sovyet terörü, sadece kendi halkıyla sınırlı kalmadı. Sovyetler Birliği, II. Dünya Savaşı ile birlikte Doğu Avrupa'ya da yayıldı. Savaş bittiğinde Doğu Avrupa ülkelerinin önemli bir bölümü Sovyet etki alanında kalmıştı. Moskova bir kaç yıl içinde çeşitli siyasi komplolar ve manevralarla bu ülkelerin hepsini kendi egemenliği altına aldı. Polonya, Macaristan, Çekoslovakya, Romanya, Bulgaristan, Arnavutluk, Doğu Almanya gibi Avrupa ülkeleri, Stalin'in kanlı rejiminin pençesine düştüler.
Kızıl vahşet, bu ülkelerdeki insanlara da adeta cehennem hayatı yaşatmaya başladı. Rejim muhalifleri bir bir tutuklanmaya, işkence görmeye, idam edilmeye başlandılar. Kısa sürede tüm toplumda korku ve dehşet hakim oldu. Komünist rejimin düşüşünden sonra, 1990'lı yılların başında çevrilen bir Bulgar belgeselinde, bir kadın 1944 sonbaharında başından geçen bir olayı şöyle anlatıyordu:
Babamın ilk tutuklanışından sonra, ertesi gün öğlene doğru eve bir polis geldi ve anneme öğleden sonra saat 5'te 10 numaralı polis karakoluna gelmesini bildiren bir celp verdi. Neden sonra annem giyindi-güzel bir kadındı ve çok iyi kalpli bir insandı-ve çıktı. Biz üç çocuk onu bekledik, bekledik. Sabaha karşı yarımda döndü, rengi kireç gibi bembeyaz, giysileri yırtık pırtıktı. Girer girmez de sobanın yanına gitti, sobanın levhalarını kaldırdı, soyunmaya başladı ve üzerinden çıkanların hepsini yaktı. Sonra banyo yaptı, ancak bundan sonradır ki bizi kolları arasına aldı. Uyuduk. Ertesi gün ilk kez intihar girişiminde bulundu, daha sonra da iki kere kendini zehirledi. Hala yaşıyor, onunla ilgileniyorum… Akıl hastası. Ona yapılanları hiçbir zaman öğrenemedik. (Komünizmin Kara Kitabı, s. 505 )
Tutuklananlara yapılanlar, korkunç şeylerdi. Komünizmin Kara Kitabı'nda, Romanya'daki komünist Nikolay Çavuşesku rejimi tarafından başlatılan işkence uygulamaları hakkında şu bilgiler veriliyor:
Çekoslovakya'yla birlikte Romanya da, Orta ve Güneydoğu Avrupa da baskı sistemine yenilikler kattı: Asyalı komünistler tarafından kullanılan, "beyin yıkama" yoluyla "yeniden eğitim" yöntemini büyük bir ihtimalle Avrupa kıtasında ilk uygulayan ülke oldu; hatta bu yöntemi daha da mükemmelleştirdi. Girişimin şeytani amacı mahkumların birbirine işkence yapmasını sağlamaktı. Bu icat, 1930'lu yıllarda Bükreş'e yüz kilometrelik bir mesafede kurulmuş olan görece modern bir cezaevi olan Pipeşti'de uygulandı. Konuya ilişkin deneyler, Aralık 1949'da başladı ve üç yıl kadar sürdü... Amaç, bedensel ve manevi işkence ile, komünist öğretinin öğretilmesini birleştirerek, siyasi tutukluları yeniden eğitmekti.(Komünizmin Kara Kitabı, s. 536 )
Bu işkencelerde özellikle tutukluların dini inancını yok etmek hedefleniyordu. Yapılan canice işkence sonucunda, tutuklulardan Allah'ın varlığını inkar etmeleri isteniyordu:
Rumen siyasi polisi Securitate sorgulamalar sırasında dayak atma, falaka ve baş aşağı ayaklarından asma gibi 'klasik' işkence yöntemlerini kullandı. Piteşti'de işkencedeki acımasızlık, bu yöntemlerin çok daha ötesine geçti: 'Mümkün olan ve olmayan her türlü işkence biçimi uygulandı. Vücutların değişik bölgelerinde sigara yanıkları vardı; mahkumların kalçalarındaki dokular ölmüştü, etleri cüzzamlılarınki gibi dökülüyordu; dışkı yemeye zorlanıyor, kustukları zaman da kusmukları tekrar ağızlarına sokuluyordu.
Turcanu'nun şeytani hayal gücü, özellikle Tanrı'yı inkar etmeyi kabullenmeyen din okulu öğrencilerini hedef alıyordu. Bazıları, her sabah şu şekilde 'vaftiz' ediliyordu: kafaları idrar ve dışkı dolu bir oturağa sokulurken, diğer mahkumlar da etraflarında ilahi söylüyordu. Kurban boğulmasın diye arada sırada başı dışarı çıkarılıyor ve kısaca nefes almasına izin verildikten sonra tekrar oturağa sokuluyordu.
Birinci aşamanın adı "dış maskeyi çıkarmak"tı: mahkum soruşturmada sakladığı bilgiyi, özellikle özgürlük günlerinde arkadaşlarıyla arasındaki bağları itiraf ederek, dürüstlüğünü ispat etmeliydi. İkinci aşama olan "iç maskeyi çıkarma" ise, mahkumun hapishanede kendine yardım edenlerin açıklamasıyla sürüyordu. Üçüncü aşama, "ahlaki maskeyi çıkarma" sırasında, mahkumdan bugüne kadar kutsal saydığı herşeye küfretmesi isteniyordu. Son olarak dördüncü aşamada, ODCC'ye katılmak için, en iyi arkadaşına kendi elleriyle işkence ederek onu "yeniden eğitmesi" gerekiyordu. (Komünizmin Kara Kitabı, s. 536 )
Bu gibi işkenceler Doğu Bloku'ndaki tüm ülkelerde uygulandı. Komünizmin gözü dönmüş caniliği ve dine olan azgın nefreti, tarihin en korkunç işkence rejimlerini ortaya çıkardı. İnsanları birer hayvan olarak gören, bu sözde "hayvanların" yola getirilmesi için daimi bir şiddet, işkence ve korkunun gerekli olduğunu kabul eden Darwinist-materyalist felsefe, komünist rejimlerin zindanlarında feci işkencelere dönüştü.
İşte bu sebeplerle Darwinizm'i bir tehlike olarak görmeyenler ya da zararsız bir teori gibi düşünenler bu kitapta yazılanları çok iyi okumalıdır. Çünkü Darwinist-komünist ideolojinin nihai hedefi budur: İnsanları birbirine kırdırmak ve yok etmek, onları her türlü ahlaki değerden ve manevi güzelliklerden uzaklaştırarak hayvanlaştırmak ve bu yolla insan topluluklarını rahatça yönlendirilebilen "hayvan sürülerine" çevirmek... Bunu hangi ideoloji adı altında yaparlarsa yapsınlar hedef tektir. Tarih de buna şahitlik etmektedir.
Kübada'ki Karanlık
Soğuk Savaş dönemi boyunca Sovyetler Birliği'nin yardımıyla ayakta duran komünist rejimlerin bir diğeri, Küba'daki Castro diktasıdır. Fidel Castro'nun önderliğinde ve Arjantinli gerilla lideri Che Guevara'nın desteğinde gelişen gerilla hareketi, 1959 yılında Küba'da iktidarı ele geçirmiştir. Sovyetler Birliği'nden gelen siyasi ve askeri destekle gelişmiş ve Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra bile ayakta kalmayı başarmıştır.
Küba'daki ve genel olarak Latin Amerika'daki komünist hareket, çoğunlukla romantik bir havada yansıtılır. Özellikle Che Guevara'nın gerilla mücadelesi, adeta bir "kahramanlık öyküsü" gibi gösterilir. Komünizme özenen pek çok gencin elinde Che posterleri ve dillerinde Latin Amerika kökenli komünist melodiler dolaşır. Buna bakılırsa, Küba'daki komünist devrim, Küba halkını zulüm ve işkenceden kurtarmış bir "kurtuluş mücadelesi"dir.
Oysa gerçek hiç de öyle değildir. Oluşturulan "Che" ve "Fidel" efsanelerinin romantik perdesi aralanırsa, ardından Küba'daki komünist diktanın karanlık yüzü çıkar. Komünizmin Kara Kitabı'nda, komünist Küba'nın çalışma kampları ve hapishaneleri şöyle anlatılmaktadır:
Çalışma koşulları çok sertti, mahkumlar neredeyse çırılçıplak dolaştırılıyor, yalnızca bir don giymelerine izin veriliyordu. Huysuzluk edenlere dişleriyle ot toplama cezası, çok ileri gidenlere de saatlerce tuvalet çukurlarında kalma cezası veriliyordu. Şiddet uygulamaları siyasî mahkumları hedef aldığı gibi, adi suçluları da hedef alıyordu. Şiddet, soruşturmayla yükümlü bölüm Departamento Tecnico de Investigaciones'in (DTI) yürüttüğü sorgulamalarla başlıyordu. DTI mahkumları korkularıyla başbaşa bırakılıyordu: böceklerden korkan bir kadın hamamböceği dolu bir hücreye kapatılırdı. DTI şiddet uygulamalarında bedensel baskılara da başvururdu: mahkumlar ayaklarındaki kurşun ağırlıklarla merdivenleri çıkmaya zorlanır, sonra da aşağıya itilirdi. Bedensel işkencelere, sıklıkla ilaçlar yardımıyla yapılan psikolojik işkenceler de ekleniyordu; gardiyanlar mahkumları uyanık tutmak için penthotal ve benzeri uyuşturucular kullanıyordu. Mazzoza Hastanesi'nde baskı uygulamak amacıyla, hiçbir sınırlama yapmadan elektroşok uygulanıyordu. Gardiyanlar bekçi köpekleriyle dolaşır, sürekli idam planları yapardı; mahkumların kapatıldığı disiplin hücrelerinde ne su bulunurdu ne de elektrik; amaç, mahkuma bir tecrit odası içinde kişiliğini unutturmaktı...
Yakınların ziyaretleri, gardiyanlara mahkumları küçük düşürme fırsatı veriyordu. Cabana'da mahkumlar ailelerinin önüne çıplak çıkmak zorunda bırakılıyordu. Erkek mahkumlar eşlerinin mahrem yerlerinin aranmasını izlemek zorunda bırakılıyordu. Küba cezaevlerinde kadınların durumu büsbütün felaketti, çünkü savunmasız bir biçimde gardiyanların sadist işkencelerine hedef oluyorlardı. 1959'dan sonra 1100'den fazla kadın, siyasî nedenlerle tutuklandı. Bunlar 1963'te Guanajay Cezaevine kapatıldı. Birçok tanık dayak ve küçük düşürme yöntemlerine sıkça başvuru olduğunu söylüyor. Bir örnek verecek olursak, kadın mahkumlar yıkanmak üzere duşlara gitmeden önce gardiyanların önünde soyunmak zorunda kalıyordu, gardiyanlar da onları nedensiz yere dövüyordu. (Komünizmin Kara Kitabı, s. 859-861 )
Küba'da devrim sonrasında yaklaşık 10 bin kişi idam edildi. 30 bini aşkın insan ise üstte anlatılan koşullarda hapsedildi. Komünist rejim, başka her yere olduğu gibi, Küba'ya da acı, işkence ve korku getirdi. Dahası Küba halkı giderek daha da fakirleşti.
Harun, Yahya, Adnan, Oktar
ahir zaman,
darwinizm,
deccal,
komünizm,
sosyal darwinizm,
terörizm
Kuzey Kore Ve Vietnam'da Vahşet
Asyalıların tarihi geleneğinde sertlik vardır. Özellikle Uzakdoğu Asya, tarih boyunca şiddetli çatışmaların, kan davalarının, vahşi intikamların yurdu olmuştur...
Asya'daki kızıl vahşet sadece Çin ve Kamboçya ile de sınırlı kalmamış, Kuzey Kore ve Vietnam'daki komünist rejimler de kendi halklarına karşı acımasız bir terör uygulamışlardır. On yıllarca Kim Il Sung'un diktası altında yönetilen Kuzey Kore rejiminin katlettiği insan sayısının 1.5 milyon olduğu hesaplanmaktadır. Yüz binlerce insan ise Kuzey Kore'nin feci hapishanelerinde işkence görmüştür.
Komünizmin Kara Kitabı'nda, insanların hayvan muamelesi gördüğü Kuzey Kore hapishanelerinden şöyle söz edilir:
... Terim resmen kullanılmasa da söz konusu olan gerçek cezaeviydi. 2000'i kadın 6000 insan bu ceza kompleksinde, sabahın 05.30'undan gece yarısına kadar terlik, tabanca kılıfı, çanta, kemer, patlayıcı ateşleyicileri, yapay çiçekler üretmek üzere hayvanlar gibi çalışıyordu. Hamile mahkumlar korkunç bir biçimde çocuk düşürmeye zorlanıyordu. Cezaevinde doğan her çocuk kaçınılmaz olarak boğuluyor ya da boğazlanıyordu.100 Komünizmin Kara Kitabı, s.727
Kuzey Kore hapishanelerinde yaşamış bir mahkum, bu kamplarda yaşanan infazları ve işkenceleri şöyle anlatmaktadır:
İnfazları kim yürütür? Seçim, ellerini kirletmek istemedikleri zaman kurşuna dizen ya da can çekişmeyi izlemek istediklerinde ağır ağır öldüren güvenlik görevlilerinin insafına bırakılır. Ben böyle sopa darbeleriyle, taşa tutmayla ya da kürekle adam öldürülebildiğini de öğrendim. Mahkumların oyun oynayarak, silahla nişan alma yarışması yaparak, göze nişan alarak öldürüldüğü oldu. İşkenceye uğrayanların, aralarında dövüşmeye ve karşılıklı olarak kendilerini parçalamaya zorlandıkları da oldu. Gaddarca katledilmiş kişilerin cesetlerini birçok kez kendi gözlerimle gördüm: Kadınlar çok ender rahat ölürdü. Bıçak darbeleriyle doğranmış göğüsler, kürek sapıyla deşilmiş cinsel organlar, çekiçle kırılmış boyunlar gördüm. Kampta ölüm çok sıradan bir şeydir. 'Siyasi suçlular', hayatta kalmak için elden geldiğince çırpınır. Bunlar, biraz daha mısır ve domuz yağı elde etmek için ne olursa yapar. Yine de bu mücadeleye rağmen, her gün ortalama dört ya da beş kişi açlıktan, kazadan ya da. idam infazından dolayı ölür... Komünizmin Kara Kitabı, s.731
Kuzey Kore'deki komünist rejimin bir diğer zalimane özelliği, Darwinizm'in bir ürünü olan "öjeni" teorisini benimsemesi ve uygulamasıdır. Öjeni, -daha önce de belirttiğimiz gibi- Darwin'in kuzeni Francis Galton tarafından ortaya atılmış ve 20. yüzyılın başlarında bilimsel bir yaklaşım olarak görülmüş bir kuramdır. Öjeninin amacı, bir insan ırkındaki hasta ve sakat insanların "sterilize edilmesi" (yani toplumdan dışlanmaları), bunun yerine sağlıklı insanların ilişkiye girerek üremesinin teşvik edilmesidir. Bu sürecin sonunda, daha üstün sağlıklı toplumlar ortaya çıkacağı hayal edilmiştir. Bir teori olan öjeniyi resmi politika olarak uygulayan ilk ülke ise Nazi Almanyası'dır. Hitler, Alman toplumundaki kalıtsal hasta ve sakatları özel "sterilizasyon merkezlerinde" toplamış ve sonra da öldürmeye başlamıştır.
"Evrimi hızlandırmak" adına yapılan bu zulmün bir örneği de Kuzey Kore'nin Darwinist-komünist rejimi tarafından uygulanmaktadır. Komünizmin Kara Kitabı'nda Kuzey Kore tarzı öjeni şöyle anlatılır:
"Kuzey Koreli sakatlar ciddi bir sürgünün kurbanlarıdır. Yani bunların başkent Pyongyang'da oturmaları söz konusu olamaz. Son yıllara kadar sakatlar ailelerinin onları ziyaret edebilmeleri için varoşlardaki yerleşim yerlerine sürülürdü. Bugün ise bunlar dağlık, ücra bölgelere ya da Sarı Deniz'deki adalara gönderiliyor. İki sürgün yeri kesinlikle belirlenmiş durumda: ülkenin kuzeyinde, Çin sınırlarından fazla uzak olmayan Boucun ve Euicio. Sakatlar konusundaki bir ayrım, bu dışlama siyasetinin Pyongyang'dan başka, Nampo, Kaesong, Çongcin gibi kentlere de uygulanmasıyla yakın zamanlarda daha da şiddet kazandı. Özürlülere koşut olarak, cüceler de sistemli olarak takip edilir, tutuklanır, yalnızca toplumdan uzaklaştırmak için değil çocuk sahibi olmaktan yoksun bırakıldıkları kamplara gönderilir. Kim Cong Il "Cüce soyu ortadan kaldırılmalı" diye bizzat emir vermiştir." ( Komünizmin Kara Kitabı, s.736)
Vietnam ise, Asya'nın bir diğer kanlı komünist diktası olmuştur. Önce Fransızlarla sonra da Amerikalılarla uzun bir savaş yapan Kuzey Vietnam, 1975 yılında Güney Vietnam'ı ele geçirmiş ve tek bir birleşik komünist Vietnam ortaya çıkmıştır. Kuzey Vietnam'ın kurucusu Ho Chi Minh ve onu izleyen Vietnam yöneticileri, kendi halklarına karşı ağır baskı ve işkenceler uygulamaktan çekinmemiştir. 1975-77 yılları arasında bir dönemde rejim muhalifi bir Vietnamlının yazdığı bir mektupta ülke şöyle tarif edilir:
"Sadece Saygon'un resmi cezaevi olan Chi Hoa Cezaevi'nde, eski rejim zamanında 8 bin kişi bulunduruluyordu; bugün ise aynı cezaevine 40 bin kişi tıka basa doldurulmuş bulunuyor. Mahkumlar sıkça açlıktan, havasızlıktan, işkence altında veya intihar ederek ölüyor... Vietnam'da iki tür cezaevi vardır; resmi cezaevleri ve toplama kampları. Bu sonuncular sık ormanların arasında kaybolmuştur; mahkumlar müebbet zorunlu çalışmaya hükümlüdür, hiçbir zaman yargılanmaz ve hiçbir avukat onların savunmasını üstlenmez." Komünizmin Kara Kitabı, s.753
Benzer zulümler, 1975'te Vietnam tarafından işgal edilen ve ardından komünist bir rejimle yönetilmeye başlayan Laos'ta da yaşanmıştır. Hindiçini'nin ortasında yer alan bu fakir ülkede gelişen "Pathet Lao" komünistleri, iktidara geldikten sonra pek çok "rejim muhalifi"ni baskı altına almışlar, on binlerce Laoslu ise rejimin baskısı nedeniyle mülteci durumuna düşmüştür.
Maoculuk Tehlikesi Sürüyor
Asyalıların tarihi geleneğinde sertlik vardır. Özellikle Uzakdoğu Asya, tarih boyunca şiddetli çatışmaların, kan davalarının, vahşi intikamların yurdu olmuştur. Bu geleneğin üzerine komünizm gibi şiddeti ve vahşeti meşru gören, hatta gerekli sayan bir ideoloji eklenince, sonuç tam bir felaket olmuştur. Darwinizm'i temel alan, dolayısıyla insanı çatışarak kan dökmeye mahkum bir hayvan türü olarak gören komünizm, Uzakdoğu Asya'nın pirinç tarlalarını birer ölüm tarlası haline getirmiştir. Dahası, Uzakdoğu Asya'da komünizmin medeniyet ve kültür düşmanlığı daha ileri boyutlara varmış, cehaleti, çirkinliği, tekdüzeliği ve düşünmemeyi makbul gören, medeniyet yerine hayvanca yaşamayı tercih eden korkunç bir ideoloji ortaya çıkmıştır.
İşin ilginç yanı, böylesine zalim ve ilkel bir ideolojiyi körü körüne benimseyen ve bunu dünyanın diğer ülkelerine yaymaya çalışan pek çok örgütün ve akımın var olmasıdır. Bugün dünyanın farklı ülkelerinde pek çok Maocu terör örgütü veya ideolojik grup faaliyet halindedir. Maocular, Sovyetler Birliği'nin çökmesini, "komünizmin yanlış bir yorumunun iflas etmesi" gibi göstermekte ve bu çöküşle birlikte Maoizm'in haklı çıktığını iddia etmektedirler. Mao'nun korkunç vahşetlerini, cinayetlerini, kıtlıklarını, zalimliklerini tamamen göz ardı ederek, bu karanlık ideolojiyi sözde dünyanın geleceği için tek alternatif gibi göstermeye çalışmaktadırlar. Özellikle az gelişmiş ülkelerde örgütlenen Maocular, "Üçüncü Dünyacılık" olarak bilinen köhne teoriyi yeniden uyandırarak, bu ülkeleri komünizmin karanlığına çekmeye çalışmaktadırlar.
Anlaşılan odur ki, Mao'nun işkence ederek öldürdüğü on milyonlarca insan, bu komünistleri tatmin edememiştir. Daha fazla kan istemektedirler.
Komünizmin Kara Kitabı'nda, insanların hayvan muamelesi gördüğü Kuzey Kore hapishanelerinden şöyle söz edilir:
... Terim resmen kullanılmasa da söz konusu olan gerçek cezaeviydi. 2000'i kadın 6000 insan bu ceza kompleksinde, sabahın 05.30'undan gece yarısına kadar terlik, tabanca kılıfı, çanta, kemer, patlayıcı ateşleyicileri, yapay çiçekler üretmek üzere hayvanlar gibi çalışıyordu. Hamile mahkumlar korkunç bir biçimde çocuk düşürmeye zorlanıyordu. Cezaevinde doğan her çocuk kaçınılmaz olarak boğuluyor ya da boğazlanıyordu.100 Komünizmin Kara Kitabı, s.727
Kuzey Kore hapishanelerinde yaşamış bir mahkum, bu kamplarda yaşanan infazları ve işkenceleri şöyle anlatmaktadır:
İnfazları kim yürütür? Seçim, ellerini kirletmek istemedikleri zaman kurşuna dizen ya da can çekişmeyi izlemek istediklerinde ağır ağır öldüren güvenlik görevlilerinin insafına bırakılır. Ben böyle sopa darbeleriyle, taşa tutmayla ya da kürekle adam öldürülebildiğini de öğrendim. Mahkumların oyun oynayarak, silahla nişan alma yarışması yaparak, göze nişan alarak öldürüldüğü oldu. İşkenceye uğrayanların, aralarında dövüşmeye ve karşılıklı olarak kendilerini parçalamaya zorlandıkları da oldu. Gaddarca katledilmiş kişilerin cesetlerini birçok kez kendi gözlerimle gördüm: Kadınlar çok ender rahat ölürdü. Bıçak darbeleriyle doğranmış göğüsler, kürek sapıyla deşilmiş cinsel organlar, çekiçle kırılmış boyunlar gördüm. Kampta ölüm çok sıradan bir şeydir. 'Siyasi suçlular', hayatta kalmak için elden geldiğince çırpınır. Bunlar, biraz daha mısır ve domuz yağı elde etmek için ne olursa yapar. Yine de bu mücadeleye rağmen, her gün ortalama dört ya da beş kişi açlıktan, kazadan ya da. idam infazından dolayı ölür... Komünizmin Kara Kitabı, s.731
Kuzey Kore'deki komünist rejimin bir diğer zalimane özelliği, Darwinizm'in bir ürünü olan "öjeni" teorisini benimsemesi ve uygulamasıdır. Öjeni, -daha önce de belirttiğimiz gibi- Darwin'in kuzeni Francis Galton tarafından ortaya atılmış ve 20. yüzyılın başlarında bilimsel bir yaklaşım olarak görülmüş bir kuramdır. Öjeninin amacı, bir insan ırkındaki hasta ve sakat insanların "sterilize edilmesi" (yani toplumdan dışlanmaları), bunun yerine sağlıklı insanların ilişkiye girerek üremesinin teşvik edilmesidir. Bu sürecin sonunda, daha üstün sağlıklı toplumlar ortaya çıkacağı hayal edilmiştir. Bir teori olan öjeniyi resmi politika olarak uygulayan ilk ülke ise Nazi Almanyası'dır. Hitler, Alman toplumundaki kalıtsal hasta ve sakatları özel "sterilizasyon merkezlerinde" toplamış ve sonra da öldürmeye başlamıştır.
"Evrimi hızlandırmak" adına yapılan bu zulmün bir örneği de Kuzey Kore'nin Darwinist-komünist rejimi tarafından uygulanmaktadır. Komünizmin Kara Kitabı'nda Kuzey Kore tarzı öjeni şöyle anlatılır:
"Kuzey Koreli sakatlar ciddi bir sürgünün kurbanlarıdır. Yani bunların başkent Pyongyang'da oturmaları söz konusu olamaz. Son yıllara kadar sakatlar ailelerinin onları ziyaret edebilmeleri için varoşlardaki yerleşim yerlerine sürülürdü. Bugün ise bunlar dağlık, ücra bölgelere ya da Sarı Deniz'deki adalara gönderiliyor. İki sürgün yeri kesinlikle belirlenmiş durumda: ülkenin kuzeyinde, Çin sınırlarından fazla uzak olmayan Boucun ve Euicio. Sakatlar konusundaki bir ayrım, bu dışlama siyasetinin Pyongyang'dan başka, Nampo, Kaesong, Çongcin gibi kentlere de uygulanmasıyla yakın zamanlarda daha da şiddet kazandı. Özürlülere koşut olarak, cüceler de sistemli olarak takip edilir, tutuklanır, yalnızca toplumdan uzaklaştırmak için değil çocuk sahibi olmaktan yoksun bırakıldıkları kamplara gönderilir. Kim Cong Il "Cüce soyu ortadan kaldırılmalı" diye bizzat emir vermiştir." ( Komünizmin Kara Kitabı, s.736)
Vietnam ise, Asya'nın bir diğer kanlı komünist diktası olmuştur. Önce Fransızlarla sonra da Amerikalılarla uzun bir savaş yapan Kuzey Vietnam, 1975 yılında Güney Vietnam'ı ele geçirmiş ve tek bir birleşik komünist Vietnam ortaya çıkmıştır. Kuzey Vietnam'ın kurucusu Ho Chi Minh ve onu izleyen Vietnam yöneticileri, kendi halklarına karşı ağır baskı ve işkenceler uygulamaktan çekinmemiştir. 1975-77 yılları arasında bir dönemde rejim muhalifi bir Vietnamlının yazdığı bir mektupta ülke şöyle tarif edilir:
"Sadece Saygon'un resmi cezaevi olan Chi Hoa Cezaevi'nde, eski rejim zamanında 8 bin kişi bulunduruluyordu; bugün ise aynı cezaevine 40 bin kişi tıka basa doldurulmuş bulunuyor. Mahkumlar sıkça açlıktan, havasızlıktan, işkence altında veya intihar ederek ölüyor... Vietnam'da iki tür cezaevi vardır; resmi cezaevleri ve toplama kampları. Bu sonuncular sık ormanların arasında kaybolmuştur; mahkumlar müebbet zorunlu çalışmaya hükümlüdür, hiçbir zaman yargılanmaz ve hiçbir avukat onların savunmasını üstlenmez." Komünizmin Kara Kitabı, s.753
Benzer zulümler, 1975'te Vietnam tarafından işgal edilen ve ardından komünist bir rejimle yönetilmeye başlayan Laos'ta da yaşanmıştır. Hindiçini'nin ortasında yer alan bu fakir ülkede gelişen "Pathet Lao" komünistleri, iktidara geldikten sonra pek çok "rejim muhalifi"ni baskı altına almışlar, on binlerce Laoslu ise rejimin baskısı nedeniyle mülteci durumuna düşmüştür.
Maoculuk Tehlikesi Sürüyor
Asyalıların tarihi geleneğinde sertlik vardır. Özellikle Uzakdoğu Asya, tarih boyunca şiddetli çatışmaların, kan davalarının, vahşi intikamların yurdu olmuştur. Bu geleneğin üzerine komünizm gibi şiddeti ve vahşeti meşru gören, hatta gerekli sayan bir ideoloji eklenince, sonuç tam bir felaket olmuştur. Darwinizm'i temel alan, dolayısıyla insanı çatışarak kan dökmeye mahkum bir hayvan türü olarak gören komünizm, Uzakdoğu Asya'nın pirinç tarlalarını birer ölüm tarlası haline getirmiştir. Dahası, Uzakdoğu Asya'da komünizmin medeniyet ve kültür düşmanlığı daha ileri boyutlara varmış, cehaleti, çirkinliği, tekdüzeliği ve düşünmemeyi makbul gören, medeniyet yerine hayvanca yaşamayı tercih eden korkunç bir ideoloji ortaya çıkmıştır.
İşin ilginç yanı, böylesine zalim ve ilkel bir ideolojiyi körü körüne benimseyen ve bunu dünyanın diğer ülkelerine yaymaya çalışan pek çok örgütün ve akımın var olmasıdır. Bugün dünyanın farklı ülkelerinde pek çok Maocu terör örgütü veya ideolojik grup faaliyet halindedir. Maocular, Sovyetler Birliği'nin çökmesini, "komünizmin yanlış bir yorumunun iflas etmesi" gibi göstermekte ve bu çöküşle birlikte Maoizm'in haklı çıktığını iddia etmektedirler. Mao'nun korkunç vahşetlerini, cinayetlerini, kıtlıklarını, zalimliklerini tamamen göz ardı ederek, bu karanlık ideolojiyi sözde dünyanın geleceği için tek alternatif gibi göstermeye çalışmaktadırlar. Özellikle az gelişmiş ülkelerde örgütlenen Maocular, "Üçüncü Dünyacılık" olarak bilinen köhne teoriyi yeniden uyandırarak, bu ülkeleri komünizmin karanlığına çekmeye çalışmaktadırlar.
Anlaşılan odur ki, Mao'nun işkence ederek öldürdüğü on milyonlarca insan, bu komünistleri tatmin edememiştir. Daha fazla kan istemektedirler.
Harun, Yahya, Adnan, Oktar
komünizm,
marksizm,
sosyal darwinizm,
terörizm,
türk islam birliği
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






