faşizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
faşizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Avrupa Medyası Faşizm Propagandasına Hemen Dur Demelidir


Faşizm gibi kanlı ideolojilerin tarihten silinmesinin tek yolu anti-Darwinist, anti-materyalist eğitimdir...

Almanya, Danimarka, Hollanda, Fransa, İtalya, Belçika, İngiltere ve  Avusturya gibi ülkeler başta olmak üzere birçok Avrupa ülkesinde son 15-20 yıl içinde, göçmenlere, özellikle de Müslüman nüfusa yönelik ırkçı politikalar güç kazanmakta, faşist eğilimli partilerin oy oranları artış göstermekte ve ırkçı gruplar gizli ya da açık bir şekilde destek görmektedir. 2012 yılında halen 27 AB ülkesinden 16 tanesinin parlamentosunda ırkçı-faşist partiler yer almakta, özellikle de seçim dönemlerinde ırkçı söylemler çok büyük taraftar toplamaktadır. Katliam denebilecek büyüklükteki bazı şiddet olayları ise bu durumun ciddiyetini ortaya koymaktadır. Örneğin 2011 yılının Temmuz ayında Norveç'te faşist militan Anders Behring Breivik 77 insanı vahşice katletmiştir. Breivik’in Nisan ayında başlayan duruşması ise, Avrupa'da süregelen ırkçı yükselişi bir kez daha gözler önüne sermesi bakımından son derece önemlidir.

Faşist söylemleri yaygınlaştırmanın zararları göz ardı edilmemelidir

Breivik’in davası, Avrupa'nın birçok televizyon kanalından canlı olarak yayınlandı, gazeteler ve radyolar bu gözü dönmüş katilin Müslüman ve göçmen düşmanı faşist propagandasına istemeyerek de olsa aracı oldular.

Katliamın ardından amacının "sapkın ideolojisini tüm dünyaya duyurmak, ırkçı düşüncelerini yaygınlaştırmak ve dikkat çekmek" olduğunu sürekli vurgulayan; "faşist düşüncelerini açıkladığı videonun ve manifestosunun yaygınlaşması"nı isteyen bu cani amacına ulaşmış görünüyor. Çünkü bir yıla yakın bir süredir devam eden yoğun propaganda sayesinde, şu anda Breivik Müslüman ve göçmen düşmanı olan ırkçı faşist gruplar tarafından sözde kahraman ilan edilmiş durumda. Hazırladığı manifesto binlerce internet sitesinde bulunuyor; katilin resimleri, konuşmaları, videoları ve mahkeme sırasında yaptığı ırkçı söylemler, Avrupalı faşistler tarafından büyük bir heyecanla takip ediliyor, yaygınlaştırılıyor.

Avrupa ve dünya medyası bu psikopat katilin ve savunduğu sapkın ideolojinin çirkin propagandasına istemeyerek de olsa alet olmakta, 77 tane gencecik insanı vahşice katleden bir suçlunun bir nevi tanıtımcısı haline gelmektedir. Özellikle de manevi boşluk içindeki ve halihazırda ırkçı, ayrımcı görüşlere eğilimi olan gençlere adeta özendirici bir tutum sergilemektedir. 

Yapılanları "fikir özgürlüğü" gibi mantıklarla açıklamak mümkün değildir. Bu, farkında olmadan ırkçı faşizmi ve bu vahşeti teşvik etmek anlamına gelmektedir. Böylesi bir propaganda ile, Avrupa'nın ve dünyanın dört bir yanındaki ırkçı faşistlere, gözü dönmüş katillere, gözünü bile kırpmadan onlarca insanı zevk alarak öldüren sapıklara, "siz de böyle bir katliam yapın, bu kadar çok insanı öldürün, sizi de ünlü yapalım, 20 sene lüks otel gibi bir hapishanede kalırsınız, hatta deli taklidi yaparsanız hapis cezasından da kurtulursunuz" mesajı verilmektir. Tüm bu nedenlerden ötürü Avrupa medyası kendini sözde vatansever bir kahraman gibi göstermeye çalışan bu caninin propagandasına istemeyerek de olsa alet olmaktan bir an önce vazgeçmelidir.

Breivik gibi canilerin propagandasının önlenmesi için yapılması gereken, yargılama sürecinin mutlaka basına kapalı bir şekilde devam etmesidir. Bu katilin her celseyi bir faşist şov haline getirmesine izin verilmemelidir, çünkü o duruşmalarda söylenen bir sözün, yapılan bir hareketin toplumdaki yıkıcı etkisi kaçınılmazdır. Şu an internet üzerinde bu gözü dönmüş katili kendilerince kahraman ilan etmiş, televizyondaki tavırlarına övgüler yağdıran, duruşma sırasında verdiği ırkçı selamı bir mesaj olarak algılayan çok sayıda cahil insan bulunmaktadır.

Şimdiye kadar yapılan faşist propaganda -karşıt açıklaması da yapılmadığı için- zaten çok olumsuz bir etki ve çok büyük bir yıkım oluşturmuş durumdadır. Avrupa medyası daha da geç olmadan bir an önce sorumlu davranmalı, bu çok geniş kapsamlı faşist propagandaya alet olmaktan hemen vazgeçmeli, gerekirse yaptırımlar yoluyla kararlılık göstermelidir.. Tarihte yaşanmış olaylara bakıldığında ve faşizmin gerçek yüzü hatırlandığında bunun aciliyeti daha iyi anlaşılacaktır.

Faşizm insani değerleri hedef almış bir vahşet politikasıdır

Çeşitli yöntemler ile meşrulaştırılmaya çalışılan faşizm gerçekte insanlığa büyük felaketler getirmiş kanlı bir ideolojidir. Yalnızca geçtiğimiz asırda on milyonlarca insanın sadece ırkları nedeniyle öldürülmesine, işkenceye uğratılmasına ve II. Dünya Savaşı gibi bir vahşetin yaşanmasına sebep olmakla kalmamış, ortaya çıktığı her yerde bir "korku toplumu" meydana getirerek tüm insani değerleri yok etmeye girişmiştir.

Adı tam olarak koyulmasa da aslında dünyanın pek çok ülkesinde perde arkasında yaşanan rejim faşizmdir. Yaşanan kargaşaların, iç savaşların, katliamların sebebi olan faşist kültür, pek çok ülkede "sokaklara" yayılmakta, şiddetten ve kan dökmekten hoşlanan barbar, öfkeli kitleler meydana getirmektedir.

Faşizmin yok edilmesinin temelinde eğitim sisteminin değiştirilmesi vardır


Faşizmi yenmek için, öncelikle faşizmin ne olduğunun anlaşılması şarttır. Faşizm asıl olarak bir kültürdür. Bu kültürün temelinde; paganizm, Darwinist "çatışma" kavramı ve Darwinist ırkçılık vardır. Faşizmin ortadan kaldırılması için, asıl olarak bu hurafelerin yok edilmesi zorunludur. Oysa sistem aksi yönde işlemektedir. Bugün ülkelerindeki faşist çeteler ile mücadele eden, onları takip etmek, yakalamak, tutuklamak, yargılamak ve cezalandırmak için milyonlarca doları terörle mücadeleye ayıran Batılı devletler, aslında bu faşistleri kendi elleriyle imal etmektedirler. Çünkü bu devletler okullarında gençlere Darwinist bir eğitim vermektedirler. Yani okullarda hayatın kanlı bir arena, bir savaş alanı olduğu yalanını anlatmakta, ayakta kalabilmek için acımasız olmak ve sürekli çatışmak gerektiği gibi Darwinist mantıkları gençlere öğretmektedirler. Dahası, insanların maymun benzeri canlılardan türemiş bir hayvan türü olduğunu ve bu sözde evrim sürecinde "ileri" ve "geri" ırklar bulunduğunu telkin etmektedirler. Bu eğitimi almış bir insanın faşist olmaması için hiçbir neden yoktur. Darwinizm’in geniş halk kitlelerine empoze edilmesiyle faşizm -gerek örgütlü biçimde, gerekse kültürel düzeyde- hızla yayılmaktadır. 

Bu nedenle, tüm dünya için "faşizme karşı etkili bir ilmi mücadele" gerekmektedir. Faşizmin ortadan kaldırılması için, bu ideolojinin sözde bilimsel temeli olan Darwinizm çürütülürken, bir yandan da insanlara sevgi, şefkat, merhamet, tevazu, anlayış, adalet gibi temel ahlaki kavramların öğretilmesi ve aşılanması gereklidir.

Faşizm gibi kanlı ideolojilerin tarihten silinmesinin tek yolu anti-Darwinist, anti-materyalist eğitimdir Darwinizmin sapkın öğretileri, Breivik örneğindeki gibi çok kanlı ve acımasız sonuçlar doğmasına sebep olmaktadır. Terörün son bulması, akan kanın durması isteniyorsa, bunun en etkili yolu Darwinizm’in geçersizliğinin anlatılması, Darwinizm’in kesin bilimsel delillerle bir safsata olduğunun açıkça gösterilmesidir.

Adnan Oktar'ın 18 Nisan 2012 tarihli A9 Tv röportajından

ADNAN OKTAR: İki saat konuşturmaya gerek yok. Neyse cezası versin göndersinler. Ne uzatıyorlar. Sürekli adama faşist propaganda yaptırıyorlar. O da çenesi bozuk. Zaten o psikopat. Dikkati çekmek istiyor. Mesajını duyurmak istiyor. Basın da ona alet oluyor. Bunun bütün yargılama safahati basına kapalı olması lazım. Versinler cezası neyse gitsin yatsın. Böyle geniş çaplı propaganda unsuru haline getirmek, bir de böyle manyakları teşvik etmek çok ayıp ve çirkin. Şimdi öyle bir şey oldu ki siz böyle cinayet işlerseniz, böyle psikopatlık yaparsanız sizi de öyle ünlü yaparız, hiçbir şey de olmaz. İster deli takılın kurtulun, isterseniz 20 sene hapis cezası alın, yatıp çıkın. Zaten orada lüks hapishaneler. Sizi dünyanın en ünlü kişisi haline getiririz gibi mantık geliştiriyorlar. Çok ayıp, çok çirkin. Adam gece gündüz faşist propaganda yapıyor ve aylarca yankısı devam ediyor faşist propagandanın. Bu hareketi bıraksınlar. Avrupa basınını uyarmak lazım.

“Darwinizm tehlikesi bitmiştir” diyenlere cevap



“DARWINİZM TEHLİKESİ BİTMİŞTİR” DİYENLERE CEVAP

Tüm dünya çapında dejenere sistemler, ahlaksızlık, ensest, fuhuş sektörü oldukça yaygın…
Cinayetler, sevgisizlik, vicdansızlık, vefasızlık, hırsızlık ve intiharlar...
Hemen her gün gazete ve televizyonlar bu sorunlarla dolup taşıyor.
Dünyanın pek çok ülkesinde sokaklarda korkularla dolu yaşamları ve hırsları ile huzurunu kaybetmiş, umutsuz insanlar dolaşıyor.
Aslında tüm bu belalar gerçekte tek bir ideojiye dayanır.
Deccalin yaşadığımız ahir zamandaki en büyük fitnesi olan DARWINIZM’E.
Çünkü Darwinizm, insanları başıboş, tesadüfler sonucu oluşmuş gayesiz birer hayvan olarak görür.
Darwinist telkinler insan sevgisinden uzak, sorumsuz, acımasız, bencil, çıkarcı bireylerin yetişmesine neden olur.
Darwinist belanın getirdiği yıkım bunlarla sınırlı değildir.
Darwinizm'in, 'doğanın bir mücadele ve çatışma yeri olduğu' yalanı toplumlara uygulandığında, sonuç acı, kan ve gözyaşıdır.
Darwinizm'i temel alan akımlar, geçtiğimiz yüzyılda en büyük yıkımların, savaşların, terör eylemlerinin, kitle katliamlarının, soykırımların sebebi olmuştur.

DARWINİZM İNSANLARI NASIL VAHŞİLEŞTİRİR?

Darwinizm'in akıl ve bilim dışı telkinleriyle insanlar, çocuk yaştan itibaren acı ve zulümle sonuçlanacak bir yola yöneltilir. Dünya çapında okullarda gençler,  insanın sözde gelişmiş bir hayvan cinsi olduğu ve güçlü olanların her zaman zayıf olanı ezeceği yalanlarıyla aldatılır.
Darwinist düşünce insanı, aynı hayvanlar gibi içgüdüleri ile hareket eden, akılsız bir canlı olarak kabul eder.
Bu anlayışa göre vahşi bir hayvan nasıl içindeki saldırganlığı dizginleyemez, öfkesini yenerek, erdemli bir tavır gösteremezse, insan da aynı şekilde davranır.
Bu tür zihniyete sahip insanların barındığı bir toplumun huzursuz, güvensiz, kargaşa, kavga, çatışma içinde olacağı çok açıktır.

FARKINDA MISINIZ? 

Darwinizm, günümüzün en tehlikeli ideolojisidir.

Çünkü Darwinizm'in insanlığa getirdiği en büyük bela insanları dinsizliğe sürüklemesidir. Din ahlakından uzaklaşmış toplumlarda, kısa sürede şiddetli bir ahlaki ve manevi yıkım oluşur. Günümüz toplumlarında  da bu durumun örnekleri görülmektedir.
Tüm bu gerçeklere rağmen;
Bazı kesimler, “Darwinizm zaten bitti, evrim karşıtı ilmi mücadeleye gerek yok” diyerek oturup kalmayı tercih ediyorlar.
Darwinizme karşı gerçekleştirilen ilmi mücadeleyi de engellemeye çalışıyorlar.
İlmi mücadeleye girmek istemiyor, Allah rızası için deccalin bu büyük oyununa karşı çaba harcamak istemiyorlar. 
Oysa Darwinizm'le ilmi mücadele çok önemli ve çok aciliyetlidir. Bu mücadeleyi "gereksiz" ya da "önemsiz" göstermeye çalışmak ise çok büyük bir hatadır.

DARWINİZM BİR TEHLİKE DEĞİL DİYENLERE SORUYORUZ

O halde neden ;
-Bugün dünya, içinden çıkamadığı pek çok bela içinde kıvranıyor?
-Siz bu filmi seyrederken pek çok insan eziyet görüyor...
-Neden insanların bencilliğinden, egoistliğinden ve hırslarından kaynaklanan ekonomik krize çözüm bulunamıyor?
-Neden insanlar sürekli mutsuz, sevgisiz, huzursuz, yaşama heyecanını yitirmiş?
-Neden intiharlar artıyor?
-Neden neredeyse tüm ülkelerin belası olan teröre getirilen hiçbir çözüm çare olmuyor?
Çünkü bulunan çözümlerde sorunun ana kaynağı görmezden geliniyor.  Yapılması gereken, sorunun temel kaynağının ortadan kaldırılmasıdır. Yani Darwinizm'in fikren etkisiz hale getirilmesi ve din ahlakının insanlara anlatılmasıdır.

DARWINİZM TEHLİKESİ BİTTİ DİYENLERE SORUYORUZ

Darwinizm bittiyse neden  bilim adamları üniversitelerde evrime inanmadıklarını gizlemek zorunda kalıyorlar?
Neden evrim teorisine karşı çıkan profesörler ya da öğretim görevilileri işlerinden çıkartılıyor?
Neden okullarda hala evrim teorisi bir gerçekmiş gibi anlatılmaya devam ediliyor?
Darwinizm bittiyse neden birtakım gazeteler, dergiler ve televizyonlar bugün hala evrim teorisi propagandası yapıyorlar?

 “DARWINİZM TEHLİKESİ BİTTİ” DİYENLERE VE  “DARWINIZM BİR TEHLİKE DEĞİL Kİ” DİYENLERE CEVAP VERİYORUZ!

Darwinizm insanları Allah'a imandan uzaklaştıran en önemli sebeplerden biridir. Bilimsel olarak çökmüş olan Darwinizm materyalistler ve ateistler tarafından, inançsızlığın propagandası olarak kullanılmaktadır.
Darwinizm tehlikesi bitti diyenler!
Gözlerinizi açıp dünyadaki bu perişanlığın farkına varın!...
Darwinizm tehlikesi dünyayı sarmış durumdadır, gerçeği gören ve Allah’a bir olarak iman edenlerin ittifak edip çok geniş kapsamlı bir fikri mücadele yürütmeleri aciliyetlidir.
Bu ilmi faaliyetleri, önemsiz görüp önemsiz göstermeye çalışarak, Darwinizmle ilmi mücadeleyi engellemeye çalışmak ise çok hatalı bir davranış olacaktır.
Darwinist telkinler, aldatmacalar, baskılar çeşitli yollarla sürdürülmektedir. Ancak artık tüm bunlar Darwinistlerin son çırpınışlarıdır.
Çok yakında Darwinizm yeryüzünden tamamen silinecek,  tüm insanlık bu büyük beladan kurtulmanın huzurunu ve rahatlığını yaşayacaktır. Yaratılış Gerçeği tüm dünyada hakim inanış haline gelecek ve toplumlar din ahlakına yöneleceklerdir. Allah’ın izniyle Hak gelecek ve batıl tamamen yok olacaktır.
"Hak geldi, batıl yok oldu. Hiç şüphesiz batıl yok olucudur." (İsra Suresi, 81)

Francis Galton

Sir Francis Galton da kuzeni Charles Darwin gibi biyolojiyle ilgilenmişti. Charles Darwin'den farklı olarak konunun çok fazla bilinmeyen bir alanında çalışmıştı: kalıtım ve zeka. Galton doğuştan gelen özelliklerin geliştirilmesi için öjeni fikrini (insan ırkının soya çekim yoluyla ıslah edilmesine çalışan fikir) savunmuştu. Galton'un genetik kavramı Hitler, Churchill ve kendilerince uygunsuz ırkları ortadan kaldırmaya çalışmış bir çok kişi tarafından benimsenmişti.

K. Ludmerer, 19. yüzyılda öjeni fikrine olan ilginin artışının sebebinin Darwinizm olduğunu şöyle belirtir:

... modern öjenik düşünce yalnızca 19 yüzyılda uyandı. Bu yüzyıl sırasında öjeniye ilginin oluşmasının birkaç nedeni vardır. En önemli neden ise evrim teorisidir. Öjeni terimini de keşfeden Francis Galton fikirlerini kuzeni Charles Darwin'in doktrinine dayandırıyordu.(K. Ludmerer, Eugenics, In: Encyclopedia of Bioethics, Edited by Mark Lappe, The Free Press, New York, 1978, p.457; www..trueorigin.org/holocaust.htm )

Öjeni Sapkınlığı Darwin'in Fikirlerine Dayanır


Haeckel,yeni doğan sakat bebeklerin öldürülmesini, böylece toplumun evriminin hızlandırılmasını önermişti...

Yirminci yüzyılın ilk yarısında çok sayıda taraftar toplayan öjeni teorisi, sakat ve hasta insanların ayıklanması ve sağlıklı bireylerin çoğaltılması yoluyla bir insan ırkının "ıslah edilmesi" anlamına geliyordu. Öjeni teorisinin akıl ve mantık dışı öğretilerine göre, nasıl sağlıklı hayvanlar birbirleriyle çiftleştirilerek iyi hayvan cinsleri oluşturuluyorsa, bir insan ırkı da ıslah edilebilirdi. 

Öjeni sapkınlığını ortaya atan kişiler, tahmin edilebileceği gibi Darwinistlerdi. Öjeninin, Darwinizm'in doğal bir sonucu olduğu çok açıktı. Nitekim öjeni kavramını savunan yayınlarda bu gerçek özellikle vurgulanıyor, "Öjeni, insanın kendi evrimini kendisinin yönlendirmesidir" deniyordu. 

K. Ludmerer'in belirttiğine göre öjeni fikri Platon'un "Devlet" adlı ünlü eseri kadar eskiydi. Ancak Ludmerer, 19. yüzyılda bu fikre olan ilginin artmasının nedeninin Darwinizm olduğunu belirtir: 

...modern öjenik düşünce yalnızca 19 yy'da uyandı. Bu yüzyıl sırasında öjeniye ilginin oluşmasının bir kaç nedeni vardır. En önemli neden ise evrim teorisidir. Öjeni terimini de keşfeden Francis Galton fikirlerini kuzeni Charles Darwin'in doktrinine dayandırıyordu. (K. Ludmerer., Eugenics, In: Encyclopedia of Bioethics, Edited by Mark Lappe, The Free Press, New York, s. 457, 1978) 

Öjeniyi Almanya'da ilk benimseyen ve yayan kişi ise, evrimci biyolog Earnst Haeckel oldu. Haeckel, Darwin'in yakın bir dostu ve destekçisiydi. Evrim teorisini desteklemek için, farklı canlıların embriyolarının birbirine benzediğini öne süren "rekapitülasyon" adlı yalanı ortaya atmıştı. Haeckel'in bu iddiayı ortaya atarken çizim sahtekarlıkları yaptığı ise daha sonra anlaşıldı. 

Haeckel, bir yandan bu tip bilim sahtekarlıkları yaparken, öte yandan da öjeni propagandası yürütüyordu. Yeni doğan sakat bebeklerin zaman geçirilmeden öldürülmesini, böylece toplumun evriminin hızlandırılmasını önermişti. Vahşice önerilerinde daha da ileri gitmiş ve cüzzamlıların, kanserlilerin ve akıl hastalarının da acısız bir biçimde öldürülmeleri gerektiğini, yoksa bu kişilerin topluma yük olacaklarını ve evrimi yavaşlatacaklarını savunmuştu. 

Haeckel 1919 yılında öldü. Ama fikirleri Naziler'e miras kaldı. Hitler iktidara geldikten kısa bir süre sonra, resmi bir öjeni politikası başlattı. Hitler'in bu yeni politikasını şu cümleleri özetliyordu: 

Devletin, genetik olarak hastalıklı veya alenen hasta olan bireylerin üreme için uygun olmadıklarını deklare etme sorumluluğu vardır... Ve bu sorumluluğu hiçbir anlayış göstermeden ve başkalarının da anlamalarını beklemeden acımasızca uygulamalıdır... 600 yıllık bir zaman dilimi boyunca vücudu sakat olan veya fiziksel olarak hasta olan kimselerin üremesini durdurmak... insan sağlığında bugün elde edilemeyen bir gelişim sağlayacaktır. (Adolf Hitler, Mein Kampf, München: Verlag Franz Eher Nachfolger, 1993, s. 44, 447-448; A.E. Wilder Smith, Man's Origin, Man's Destiny, The Word For Today Publishing 1993, s. 163, 164) 

Hitler'in bu acımasız politikasının gereği olarak, Alman toplumu içindeki akıl hastaları, sakatlar, doğuştan körler ve kalıtsal hastalıklara sahip olanlar, özel "sterilizasyon merkezleri"nde toplandılar. Bu kişilere, Alman ırkının saflığını ve evrimsel ilerleyişini bozan parazitler olarak bakılıyordu. Nitekim bir süre sonra toplumdan soyutlanan bu insanlar, Hitler'den gelen gizli bir talimata dayanılarak öldürülmeye başlandı. Genetik olarak aşağı kabul edilenler "yararsız" ve milletin gelişimine engel olarak nitelendirilince bu cinayetler sözde makul gösterildi. Aşağı ırk olarak görülen gruplara yavaş yavaş çeşitli ırklar ve milletler dahil edilmeye başlandı. Daha sonra sağlıksız yaşlı insanlar, saralılar, ciddi akıl kusurlarına sahip olanlar, sağırlar ve dilsizler, hatta bellirli ölümcül hastalıklara sahip olan kişiler de dahil edildiler. 

Almanya'da ırkçı bilim adamları Darwinizm'in ve öjeni fikrinin gelişmesinden itibaren, "istenmeyen üyelerin öldürülmesi" gerektiğini açıkça savunmaya başlamışlardı. Bu bilim adamlarından Adolf Jost 1895'de yayımladığı Ölme Hakkı (Das Recht auf den Tod) isimli kitabında istenmeyen insanları tıbbi olarak öldürmeye çağırıyordu. Jost, "sosyal organizmanın sağlığı için devletin bireyleri öldürme sorumluluğunu alması gerektiğini" iddia ediyordu. Adolf Jost, yaklaşık 30 yıl sonra siyaset sahnesinde boy gösterecek olan Adolf Hitler'in akıl hocasıydı. Hitler de "Devlet yalnızca sağlıklı çocukların olmasını sağlamalı. Görülür şekilde hasta olanların ve salgın hastalık taşıyanların uygun olmadığı ilan edilmeli" diyordu. (www.trufax.org scientific background of nazizm) 

1933 yılında çıkartılan bir yasa ile 350 bin akıl hastası, 30 bin çingene ve yüzlerce zenci çocuk, hadım etme, x ışınları, enjeksiyon, genital bölgeye elektrik verilmesi gibi yöntemlerle kısırlaştırıldılar. 

Hiç şüphesiz bu, din ahlakında kesinlikle yeri olmayan çok büyük bir zulüm ve vahşettir. Allah insanlara, ihtiyaç içinde olanları koruyup kollamalarını emretmiştir. Fakirlerin ihtiyaçlarını karşılamak; özürlü insanlara karşı şefkatli ve merhametli olmak, onların haklarını gözetip korumak; toplum içinde yardımlaşma ve dayanışmayı sağlamak din ahlakının gereği olan güzel ahlak özellikleridir. Allah'ın emrettiği ahlakı göz ardı edenler ise, hem kendilerini hem de içinde yaşadıkları toplumları büyük felekatlerin içine sürüklemektedirler.

Nazilerin Irk Teorisyeni: Ernst Haeckel


Haeckel, bilim dünyasında "bireyoluş soyoluşun tekrarıdır" diye bilinen teori ile tanınır...

Darwin'den Nazilere uzanan yolda incelememiz gereken son isim, 20. yüzyılın başında Almanya'nın en ünlü Darwinist'i ve en fanatik öjeni taraftarı olan zoolog Ernst Haeckel'dir.

Haeckel, bilim dünyasında "bireyoluş soyoluşun tekrarıdır" diye bilinen teori ile tanınır. Bu evrimci teoriye göre, her canlı anne karnındaki gelişimi sırasında, atalarının yaşadığı sözde "evrim süreci"ni yeniden yaşamaktadır. Haeckel, Darwin'den etkilenerek ortaya attığı bu teoriyi destekleyebilmek için bazı embriyo çizimleri yapmıştır. Ancak sonradan Haeckel'in bu çizimlerde kasıtlı çarpıtmalar yaptığı ve teorisinin gerçekte bir bilim sahtekarlığından başka bir şey olmadığı anlaşılmıştır. Haeckel, bilimi Darwinizm'e uydurabilmek için sahte deliller yapan bir şarlatandır.

Haeckel'in sahte biliminin bir diğer örneği ise öjeni teorisidir. Charles Darwin, Francis Galton ve Leonard Darwin gibi isimlerden devraldığı öjeni teorisini daha da ileri götürmüş ve eski Yunan'daki Sparta modeline geri dönmeyi önermiştir: Yani çocuk katliamlarına! Haeckel, Wonders of Life adlı kitabında, "sakat doğan bebeklerin hiç vakit yitirilmeden öldürülmesini" savunmuş ve bu bebeklerin henüz bir bilince sahip olmadıklarını ileri sürerek "bunun bir cinayet sayılmayacağını" iddia etmiştir.(Ernst Haeckel, The Wonders of Life, New York, Harper, 1904, s. 21 ) Haeckel sadece sakat doğan bebeklerin değil, toplumun sözde evrimine engel olan tüm hasta ve sakat insanların "evrim yasaları" gereğince ayıklanmasını istemiştir. Hastaların tedavi edilmesine karşı çıkmış, bu tedavinin doğal seleksiyonu engellediğini ileri sürerek şöyle yazmıştır:

İyileşmesi mümkün olmayan yüz binlerce hasta, örneğin akıl hastaları, cüzzamlılar, kanser hastaları yapay olarak hayatta tutulmakta, ama bu kendilerine veya toplumun geneline hiçbir yarar getirmemektedir... Bu kötülükten kurtulabilmek için, yetkili bir komisyonun kararı ve gözlemiyle hastalara hızlı ve etkili bir zehir verilmelidir. (Ernst Haeckel, Wonders of Life, New York, Harper, 1904, pp. 118-119; cited in Daniel Gasman, Social Darwinism in Ernst Haeckel and the German Monist League, MacDonald, London and New York, 1971, p .95. )

Haeckel'in teorisini kurduğu bu vahşet, Nazi Almanyası tarafından uygulamaya konacaktı. Naziler, iktidara geldikten kısa bir süre sonra, resmi bir öjeni politikası başlattılar. Alman toplumu içindeki akıl hastaları, sakatlar, doğuştan körler ve kalıtsal hastalıklara sahip olanlar, özel "sterilizasyon merkezleri"nde toplandılar. Bu kişilere, Alman ırkının saflığını ve evrimsel ilerleyişini bozan parazitler olarak bakılıyordu. Nitekim bir süre sonra toplumdan soyutlanan bu insanlar, Hitler'den gelen gizli bir talimata göre öldürülmeye başlanacaktı.

Ernst Haeckel'in fikirlerinin ve genel olarak Darwinist ideolojinin, Nazizm'in temeli  olması, konuyu inceleyen pek çok tarihçi tarafından dile getirilmiş bir gerçektir. Amerikalı tarihçi Daniel Gasman, The Scientific Origins of National Socialism: Social Darwinism in Ernst Haeckel and the German Monist League (Nazizmin Bilimsel Kökenleri: Ernst Haeckel'in Sosyal Darwinizmi ve Alman Monist Birliği) adlı kitabında, bu konuda çok kapsamlı deliller sunar. Daniel Gasman'a göre, "Haeckel, Almanya'nın ırkçılık, faşizm ve emperyalizmi besleyen en önemli ideoloğu" sıfatını taşımaktadır. (Daniel Gasman, The Scientific Origins of National Socialism: Social Darwinism in Ernest Haeckel and the German Monist League, American Elsevier Press, New York, 1971. ss. xvi-xvii )  Haeckel Nazizm'e hem ideolojik hem de örgütsel bir miras bırakmıştır. Bir yandan öjeni ve ırkçılığın teorisini oluşturmuş, bir yandan da "Monist Birliği" adlı ateist bir dernek kurmuş ve bu dernek Nazilerin eğitimli kesimde yankı bulmasında büyük rol oynamıştır.

Cambridge Üniversitesi tarihçisi ve London Times gazetesi yazarı Ben Macintyre, Haeckel'in Nazilere miras bıraktığı Darwinist düşünceyi şöyle anlatır:

Alman embriyolog Haeckel ve onun Monist Birliği, dünyaya ve özellikle de Almanya'ya, ulusların tüm tarihinin doğal seleksiyonla açıklanabileceğini söylüyorlardı. Hitler ve onun çarpık teorileri, ırksal saflık ve en uygunların hayatta kalması adına ırkları topluca yok etmeye kalkarak bu sahte bilimi siyasete dönüştürdü. Hitler kitabına Mein Kampf (Benim Kavgam) adını vererek, Haeckel'in Darwin'in "yaşam kavgası" kavramına yaptığı tercümeyi yankılıyordu aslında. (Ben Macintyre, Forgotten Fatherland: The Search for Elisabeth Nietzsche. New York, Farrar Straus Giroux, 1992, s. 28 )



Türk Düşmanlığının Günümüze Yansımaları


Başta Almanya olmak üzere neo-Nazi ırkçılarının Türk soydaşlarımıza karşı gerçekleştirdikleri saldırıların ardında da, 19. yüzyılda atılan bu ırkçı ve Türk düşmanı sloganların büyük rolü vardır...

Yakın tarihimizde Türklere karşı girişilen her tür düşmanca eylem ve saldırının arkasında aynı tez yatmaktadır. Darwin'in Türk Milleti'ni hedef alan bu hezeyanları Batılı kaynaklarda sözlüklere varıncaya kadar yer almış, gelişen kitle iletişim teknolojisi aracılığıyla on milyonlarca kişiye ulaştırılmış ve böylelikle dünyaya "barbar Türkler" mesajı verilmek istenmiştir. Batı'nın, Sevr'den bugüne değişmeyen, aziz Türk Milleti'ni dışlamaya ve ezmeye yönelik arayışlarının arkasında bu ırkçı ve Türk düşmanı görüşler yer almaktadır. Petrus Dozy'lerden ırkçı dazlaklara varıncaya kadar tüm Türk düşmanları, fikri dayanaklarını Darwinizm'den almaktadırlar.

Günümüzde başta Almanya olmak üzere neo-Nazi ırkçılarının Türk soydaşlarımıza karşı gerçekleştirdikleri saldırıların ardında da, 19. yüzyılda atılan bu ırkçı ve Türk düşmanı sloganların büyük rolü vardır. Nazizm'in zaten Darwinist temele dayalı bir ideoloji olduğu dikkate alındığında bu nokta daha iyi anlaşılır.

Son yıllarda başta Almanya'nın Solingen, Mölln şehirlerinde ve Hollanda'nın çeşitli bölgelerinde yaşayan soydaşlarımıza karşı girişilen eylemler gibi, yakın tarihimizde dünyanın çeşitli yerlerinde Türklere yönelik uygulanan politikalar da aslında aynı kapsama girmektedir. Soğuk savaş döneminde SSCB'de Türklere yapılan sürgün, asimilasyon çalışmaları ve baskılar halen daha hafızalardan silinebilmiş değildir. Bu baskılara özellikle de Kırım, Özbek ve Kırgız Türkleri hedef olmuştur. Bulgaristan'da uygulanan vahşice yöntemler de Türk düşmanlığının bir başka tezahürüdür. Bundan başka Kıbrıs meselesinde Avrupa'nın Türklere karşı sergilediği haksız tutum ve bunun yanı sıra AB sürecinde Türkiye'ye yönelik izlenen taraflı politikanın altında da benzeri ön yargılar yatmaktadır. Tüm bunların kökeni, Avrupalı ırkların "tarihi" Türk düşmanlığının yansımalarıdır.

Yakın zamanda gerçekleştirilen bu olaylardan birkaçını biraz daha detaylı olarak hatırlamakta yarar var. Alman neo-Nazileri Kasım 1992'de Türkleri hedef seçerek Mölln şehrinde katliam yapmışlardı. Ardından Mayıs 1993'de Solingen katliamında beş Türk'ün neo-Naziler tarafindan yakılması üzerine, Mölln'deki sahneler Solingen'de tekrar yaşandı. Olayın Türk düşmanlığından kaynaklanan ırkçı bir saldırı olduğu açıktı. Hatta San Francisco Examiner gazetesinin 1 Nisan 1997 tarihli sayısında yayımlanan haberde: "Solingen'deki saldırı, Alman tarihinin Nazi döneminden bu yana en kanlı ırkçı saldırısıdır" deniliyordu. Yine aynı dönemlerde (1997) Heigerseelbach'da çıkarılan bir yangında ise bir Türk birinci kattaki evinin penceresinden atlamış ve yaralanmıştı. Polis, apartmanın arkasında çizilmiş halde Gamalı Haç bulunduğunu söyledi. Bu olaylarla eş zamanlı olarak Detmold'ta meydana gelen olayda yanlarında bıçak ve beyzbol sopaları bulunan ve "Türkler Dışarı" sloganı atan alkollü askerler iki Türk'e saldırmışlardı. Benzeri saldırıların ardından da olay yerinin yakınlarında Gamalı Haç çizimlerine rastlanıyordu.

Bundan başka Hollanda'nın Lahey kentinde Türklere yönelik bir saldırı daha gerçekleşti. Söz konusu saldırıda da bir Türk kadın ve beş çocuğu öldürüldü. Ardından Türkler tarafından düzenlenen yas yürüyüşünden sonra yürüyüşü düzenleyenlerin evlerine, üzerlerine Gamalı Haç çizilmiş imzasız tehdit mektupları geldi. Mektuplar "ölüm" tehditleri içeriyordu.

Türklere karşı uygulanan tüm bu haksız muamele ve eylemler, ırkçılığa dayalı bir Türk düşmanlığından kaynaklanmaktadır. Almanya'da bu ırkçılığın fikri tohumlarını atan kişi ise yine Charles Darwin'dir. Darwin'in teorisi, onun ateşli bir hayranı olan Ernst Haeckel tarafından Almanya'ya taşınmış, Nazi hareketi ise Haeckel'den ilham alarak yükselmiştir. Hitler ve diğer Nazi ideologları, ırkçı fikirlerini Darwinizm'e dayanarak savunmuşlardır. Günümüzdeki neo-Naziler de Darwinizm'den ve Darwin'in Türkler hakkında hezeyanlarından güç bulmaktadırlar.

Türk düşmanlığı yansımalarının görüldüğü ülke yalnızca Almanya değildir. Yunanistan'daki Batı Trakya Türkleri de çok uzun süredir ırkçı bir politikanın mağdurları konumundadır. Sosyal yaşamın hemen her alanında ikinci sınıf insan muamelesi görmektedirler. Örneğin Türk asıllıların siyaseten örgütlenmelerini, aday olmalarını, olsalar bile seçilmelerini önlemek için, onlara, hiçbir dünya ülkesinde bulunmayan zorluklar çıkarılmaktadır. Yunanistan'da zorunlu eğitim 9 yıldır ve eğitim bir üst okulda sınavsız, kesintisiz sürdürülebilir. Ancak, Türk azınlık okullarında 6. yılın sonunda sınav kazanma koşulu konulmuştur. Amaç Türk azınlığın eğitimini yarıda kesmektir. Daha bunlar gibi sayısız ırkçı uygulama söz konusudur.

Yakın tarihimiz dünyanın daha pek çok yerinde Türk soyuna mensup insanların maruz kaldığı bu tip insanlık dışı eylemlerle doludur. Örneğin 80'li yıllar ve öncesinde Bulgaristan Türklerinin uğradığı zulüm ve asimilasyon çalışmaları da bu konuya örnek verilebilir. Bulgaristan'daki soydaşlarımızın zorla isim ve soyadları değiştirilmeye çalışılmış, Türkçe konuşmaları yasaklanmıştır. Buradaki 2 milyon Türk'ün camilere ve mescitlere gitmeleri engellenmiş, ibadet hürriyetleri ellerinden alınmış, sünnet yasaklanmış, Türk okulları kapatılmış, üstelik bunlara karşı direnenler ölüme kadar varan cezalara çarptırılmışlardır. Ama tüm bunlara, bugün insan hakları savunucusu olduğunu iddia eden ve her fırsatta Türkiye'yi eleştiren Batı dünyası sessiz kalmıştır. İşte bu ayrımcılığın sebebi Avrupa insanına geçmişten kalan ırkçı mirastır.

Bulgaristan'da Türklere yapılan bu muamele daha önce 1913 tarihinde Balkan Savaşı sırasında da yaşanmıştır. Bulgarlar girdikleri Türk şehir ve köylerinde insanlık dışı vahşetler sergilemişlerdir. Fransız yazar ve subayı Pierre Loti bu olayların hemen akabinde Edirne ve dolaylarına gitmiş, buradaki ürkütücü manzarayı bizzat kendi gözleriyle görmüş, olayları birebir müşahade etmiş ve halkla tek tek konuşma imkanı bulmuştur.97 Pierre Loti'nin 1913'lerde İngiliz ve Fransız basınında yayınlanan "Bulgar Vahşeti ve Mezalimi" anlatan makaleleri bu konudaki gerçekleri tüm açıklığıyla ortaya koyması bakımından önemlidir.

Öte yandan Sovyet Rusya zamanında da Rusya federasyonuna bağlı Türkler asimile edilmeye çalışılmıştır. Sovyetler bu amaçla Türkleri dağınık bölgelere yerleştirmişler ve bağlantılarını tamamen kesecek formüller uygulamışlardır. Aynı şekilde, Stalin döneminde Türkiye ile sınır bölgede yaşayan Ahıska Türkleri yerlerinden koparılarak Sibirya başta olmak üzere Sovyetler Birliği'nin çeşitli yerlerine dağıtılmışlardır. Yerlerine ise Hıristiyan Gürcüler yerleştirilmiştir. Rusya'nın Kafkasya politikası Türkiye sınırında Hıristiyan Gürcü ve Ermenilerden oluşan bir gayri müslim halk oluşturarak, Türkiye'nin Türk dünyası ile irtibatını kesmek olmuştur. Kafkasya dışından Ermeniler göçmen olarak getirilmiş, suni bir Ermeni devleti oluşturulmuştur. Azerbaycan ve Nahcivan arası Ermenilere verilerek bu iki bölgenin bağlantısı kesilmiştir. Ruslar Türkleri eski kültürlerinden koparmak ve aralarındaki Türk birliğini bozmak için alfabelerini değiştirmiştir. Önce Arap alfabesi kullanan Türkleri Latin alfabesi kullanmaya zorlamışlardır. Türkiye'nin de Latin alfabesine geçmesi üzerine herhangi bir kültür birliğini engellemek amacıyla SSCB'deki Türkler Kiril alfabesi kullanmaya zorlanmışlardır. Böylece Türkiye ve Türkler arasında tüm bağlar koparılmaya çalışılmıştır.

Kıbrıs'ta da Türkler benzer olaylar yaşamışlar, insanlık dışı zulüm ve baskılara maruz kalmışlardır. Özellikle 1963-74 döneminde Rumlar Türklere karşı büyük bir vahşete girişmişler, çok sayıda Türk'ü katletmişlerdir.

Bunlardan başka günümüzde de Türklerin Avrupa Birliği üyeliği sürecinde karşı karşıya kaldıkları muamele, bu tarihi bakış açısının tam bir kalıntısı şeklindedir. Avrupa Birliği'ne üye ülkeler başka hiçbir ülkeye koşmadıkları şartları Türkiye'ye koşmuşlar, sürekli zorluk çıkarmışlar, son derece adaletsiz bir tutum sergilemişlerdir. Öyle ki, Litvanya gibi bağımsızlığını yeni kazanmış, ekonomik ve siyasi durumu Türkiye'den daha parlak olmayan ülkeler ile bazı Orta Avrupa ülkelerine AB hemen kapılarını açtığı halde, Türkiye'nin konumunu sürüncemede bırakmayı tercih etmiştir. AB'ne giriş sürecimiz boyunca yaşadığımız diyaloglar ve talepler incelenecek olursa, Avrupalıların bilinçaltlarında hala 19. yüzyıldan miras bir "Türk düşmanlığı"nın bulunduğu açıkça görülür.

Bu düşmanlığın en önemli fikri dayanağı ise, bu kitap boyunca incelediğimiz gibi, Darwinizm'dir. İnsanları Allah'ın yaratmadığını, maymun benzeri canlılardan evrimleştiklerini iddia eden Darwin, Türk Milleti'ni ise kendince "yarı maymun" saymış ve Avrupalı ırkların da Türk Milleti'ni yok etmelerini istemiştir. Dünyanın farklı bölgelerindeki Türk düşmanlarının çok farklı anlayışları olabilir. Ama onları birleştiren ortak özellik, hepsinin yegane "bilimsel" dayanaklarını evrim teorisinde bulmalarıdır...

Günümüz Avrupa'sında Irkçı Politikalar


Avrupa insanının büyük bir bölümünün aslında kendi ırkının üstünlüğüne inanan gizli bir ırkçılık yaşıyor olması, neo-Nazilere gizliden gizliye destek sağlamaktadır...

Neo-Naziler, Avrupa'daki ırkçı hareketin radikal temsilcileridir. Deyim yerindeyse faşist baltanın "sivri ucu"durlar. Ama bir de bu baltanın kökleri vardır ve bunlar neo-Nazilerden daha geniş bir toplumsal ve siyasi tabanı temsil etmektedir. Neo-Nazilerin ırkçılığı, aslında Avrupa'da giderek güçlenen ırkçı eğilimlerin bir yansımasıdır.

Avrupa insanının büyük bir bölümünün aslında kendi ırkının üstünlüğüne inanan gizli bir ırkçılık yaşıyor olması, neo-Nazilere gizliden gizliye destek sağlamaktadır. 1997 yılında yapılan araştırmalara göre Avrupa genelinde ırkçı potansiyelin %33 civarında olduğu saptanmıştır. Özellikle Belçika, Fransa ve Avusturya'da bu oranın daha da yüksek olduğu görülmektedir. Kendini "tamamen ırkçı" veya "bayağı ırkçı" olarak tanımlayan insanların oranı Belçika'da %55, Fransa'da %48, Avusturya'da ise %42 civarındadır. Almanya'da ise ırkçıların oranı %34 civarındadır. Dolayısıyla neo-Naziler, molotof kokteylleri ile eylem yaparken veya "Yabancılar Dışarı" sloganları atarken aslında halkın %35'inin de düşüncelerini gerçekleştirmiş oluyorlar. Bunlara bir de alttan alta neo-Nazilerin ırkçı eylemlerini destekleyen siyasiler de eklenince, bu faşist örgütlerin bir türlü önüne geçilemiyor.(http://www.adl.org/publications/sum_skinhead_inter.html )
Söz konusu ırkçı eğilimler hakkında Fransa dikkat çekici bir örnektir.

Fransa'da 1993 genel seçimlerinden sonra Fransız Demokrasisi için Birlik (UDF) ile Cumhuriyetçi Birlik partileri, Edouard Balladur'un başbakanlığında hükümet kurdular. İçişleri Bakanlığına da Pasqua getirildi. Bu hükümetin kurulmasıyla, bir anda ülkedeki yabancılara potansiyel suçlu gözüyle bakılmaya başlandı. Ve bu bakışın ağır baskısı da hemen ardından geldi. İlk olarak yabancılara verilen haklar geri alındı. Ağustos 1993 yılında Balladur hükümeti tarafından yürürlüğe konulan ve halk arasında "Pasqua Kanunu" olarak bilinen  yasanın polise vermiş olduğu arama yetkisi ile Fransa'da oturan yabancıların huzuru kaçırıldı; Fransa vatandaşı olmuş yabancı kökenlilerin bile evlerine sabaha karşı baskınlar düzenlenerek insanlar çoluk çocuk demeden evlerinden gözaltına alındılar. Bu yabancılar sanki savaş suçlusuymuş gibi muamelelere tabi tutuldular. Günlerce sorguya çekildiler, işkence sırasında kolları bacakları kırılanlar dahi oldu. (Libération 21 Nisan 1995 Perşembe; Türkiye Günlüğü, 59/Ocak-Şubat 2000, s. 54 )
17 yaşındaki Zaireli Nikomé, hırsızlık şüphesiyle gözaltına alındığı bir Paris karakolunda kurşuna dizildi. Bu olayın duyulması üzerine ertesi gün (7 Nisan 1993) düzenlenen yürüyüşe katılan iki zenci daha Fransız polisi tarafından vurularak öldürüldü. Fas kökenli bir Fransız vatandaşının üç polis tarafından işkence edilip öldü zannedilerek bir yere atılması ve bu olayın ortaya çıkmasıyla, yasal yollardan Fransa'ya girmiş orada işçi veya öğrenci olanlar, oturma izinleri bulunanlar dahi korku ve panik içinde yaşamaya başladılar.

Fransa'daki bu olaylar kuşkusuz topluma hakim olmuş ırkçı bir anlayışın sonuçlarıdır ve bu durum sadece Fransa için geçerli değildir. Avrupa'nın hemen hemen tamamında ırkçılığın derin izleri vardır. Avrupa Topluluğu üyelerinin Sırp saldırganlığına karşı Müslüman Boşnaklara uzanan yardım elinin çok gecikmesi (hatta bazı çevrelerin el altından Sırpları desteklemeleri), Almanya'daki yabancılara neo-Naziler tarafından düzenlenen saldırıların gerekli cezalara çarptırılmaması, Fransa'daki Arap ve zencilerin ırkçı saldırılarla mağdur edilmesi, yine Fransa'daki Bask ve Korsikalı azınlıklara karşı yürütülen devlet terörünün devam etmesi, Bretan ve ülke topraklarının üçte birinde yaşayan Oksitanların devlet tarafından azınlık olarak kabul edilmemeleri, İngiltere ile İrlanda arasındaki sorunlar, İspanya ile Bask ve Katalanya arasındaki çatışmalar, Bulgaristan'daki Türkleri topluca göçe zorlamak amacıyla Belene Kampı'nda Bulgar hükümeti tarafından soydaşlarımıza uygulanan vahşet;  işte bütün bunlar ırkçılığın kimi Avrupa milletleri üzerindeki hakimiyetinin etkileridir.

Söz konusu ırkçı eğilimler hakkında Fransa dikkat çekici bir örnektir.

17 yaşındaki Zaireli Nikomé, hırsızlık şüphesiyle gözaltına alındığı bir Paris karakolunda kurşuna dizildi. Bu olayın duyulması üzerine ertesi gün (7 Nisan 1993) düzenlenen yürüyüşe katılan iki zenci daha Fransız polisi tarafından vurularak öldürüldü. Fas kökenli bir Fransız vatandaşının üç polis tarafından işkence edilip öldü zannedilerek bir yere atılması ve bu olayın ortaya çıkmasıyla, yasal yollardan Fransa'ya girmiş orada işçi veya öğrenci olanlar, oturma izinleri bulunanlar dahi korku ve panik içinde yaşamaya başladılar.

Faşizm Sonrası Avrupa kitabının yazarı Ilya Ehrenburg'un faşistler için yaptığı tanım, Avrupa'da halen güçlü olan ırkçı kültürün mantığını şöyle özetlemektedir:

... Faşizm herşeyden önce ulusal kin demektir, ulusal gurur anlayışının çarpıtılması demektir. Faşizme bulaşan insanlar başka halkların zengin kültüründen gurur duymaktan uzaktırlar, sadece kendi soy köklerinden gurur duyarlar... (Ilya Ehrenburg, Faşizm Sonrası Avrupa , Selkan Yayınları, s.  20 )

Söz konusu "ulusal kin", Allah'ın Kuran'da "cahiliyenin öfkeli soy koruyuculuğu" (Fetih Suresi, 26) olarak tarif ettiği sapkın eğilimdir. Kuran'da bu "öfkeli soy koruyuculuğu"nun müşriklerin bir vasfı olduğu, buna karşılık Müslümanların bundan korunduğu bildirilmektedir. Bu da bizlere bir kez daha gösterir ki, faşist ırkçılık, din ahlakının ortadan kalkmasının, bunun yerine paganizmin güçlenmesinin bir sonucu olarak doğar.

Dolayısıyla Avrupa'da giderek büyüyen ırkçı eğilimlerin, her geçen gün daha fazla kök salan neo-Nazi örgütlenmelerinin de paganizmin güçlenmesiyle bir ilişkisi olmalıdır.

Nitekim öyledir. 

Irkçılığın Kökenleri Ve Darwin'in Evrim Teorisi


Tüm canlıların tesadüflerin ürünü olduğunu, insanın da maymun benzeri canlılardan evrimleştiğini iddia eden Darwin'in evrim teorisi, emperyalizme büyük bir fırsat sundu...

19. yüzyıl, Avrupalı "beyaz adam"ın diğer kıta ve medeniyetlere hızla yayıldığı bir dönemdi. Başta İngiltere ve Fransa olmak üzere, Avrupalı devletler Güney Asya'nın önemli bir bölümünü, Afrika'nın neredeyse tümünü ve Latin Amerika'nın bir kısmını kolonileştirmekle uğraşıyorlardı. Kuzey Amerika'da ise "beyaz adam"ın Kızılderili katliamı sürüyordu. ABD, üzerine kurulduğu coğrafyanın yerlilerini öldürerek Batı'ya doğru genişliyordu.

Kısacası, o dönemde, yani 19. yüzyılın ikinci yarısında, dünya en acı biçimiyle emperyalizmi yaşıyordu. Batı, ulaştığı teknolojiyi kullanarak diğer medeniyetleri yağmalıyordu.Ancak Batı, hemen her işgalinin yaptığı gibi, yaptıklarına meşruiyet sağlayacak bir açıklama bulmak zorunda hissediyordu kendini. Afrika'da ya da Kuzey Amerika'daki yerlileri rahatlıkla öldürebiliyor, yurtlarından sürüp topraklarına el koyabiliyorlardı. Ama tarih yaptıklarını yazacaktı ve tüm bunları meşru hale getirecek bir açıklama bulamazlarsa, o tarihe birer yağmacı olarak geçeceklerini biliyorlardı.Peki emperyalizme meşruiyet sağlamak için ne gibi bir açıklama bulunabilirdi?

Emperyalistlerin Hezeyanı: "Avrupalı Olmayanlar Bir Tür Hayvandır" 

Aslında bu soru henüz 16. yüzyılın başında gündeme gelmiş ve açıklamasını da beraberinde getirmişti. Kristof Kolomb'un 1492'deki keşfinden sonra, İspanyolların Amerika'yı sömürgeleştirmesi sırasında ortaya atılan bir açıklamaydı bu. Oldukça da basit bir mantığa dayanıyordu: Yerliler gerçek birer insan değil, gelişmiş bir hayvan türüydüler.

Bu iddia, ilk kez Kristof Kolomb ve adamları tarafından ortaya atılmış, sonra da Güney Amerika'nın kolonileştirilmesi işini üstlenen İspanyol "conquistador"lar (işgalciler) tarafından savunulmuştu. Ancak altın, şöhret ve toprak peşinde koşan bu yağmacılara karşı, Katolik Kilisesi tavır koymuştu. Bunun en ünlü örneği, Chiapas piskoposu Bartolome de Las Casas'ın, Kolomb ile birlikte Yeni Dünya'ya ayak basan kolonicilerin "yerliler bir tür hayvandır" iddiasına karşılık, yerlilerin "gerçek birer insan" olduğunu savunmasıydı. Bu nedenle Las Casas "yerlilerin havarisi" olarak anılmaya başlamıştı. Daha sonra, 1537'de, Papa III. Paul de, yayınladığı Sublimis Deus adlı fermanında sömürgeci vahşetini lanetlemiş, Kızılderililer'in gerçek insanlar (veros homines) olduklarını, onları köle düzeyine indirgemek küstahlığını gösterenlere rağmen, iman sahibi olma yeteneğine haiz insanlar olduklarını ilan etmişti.

Ancak 18. ve 19. yüzyıldaki materyalist ve din karşıtı fikirlerle birlikte Kilise, "dünyevi" konulardaki otoritesini tümüyle yitirdi. Bu nedenle Kilise, 19. yüzyıl sömürgeciliğine karşı çıkıp da sömürülen insanların da gerçek birer insan (veros homines) olduklarını söyleyemedi. Söylediyse de etkisi olmadı. Emperyalizm, yerlileri sömürmeye ve buna meşruiyet sağlamak için onları "bir tür hayvan" saymaya kararlıydı.

Darwin'e Göre "Kayırılmış Irk" 

Tüm canlıların tesadüflerin ürünü olduğunu, insanın da maymun benzeri canlılardan evrimleştiğini iddia eden Darwin'in evrim teorisi, işte bu noktada emperyalizme büyük bir fırsat sundu. Çünkü bu teoriyle birlikte, sömürülen yerlilerin "bir tür hayvan" oldukları düşüncesine "bilimsel" bir dayanak göstermek mümkün hale gelmiş oluyordu. Teorinin bilimsel bir dayanağı yoktu (hiç bir zaman da olmayacaktı), ama gerekli zamanda gerekli siyasi güçlere hizmet edebilirdi.

Darwin, insanların yarı-maymun atalardan evrimleşerek bugünkü durumlarına geldiklerini ileri sürüyordu. Dahası, "Türlerin Kökeni: Doğal Seleksiyon ve Yaşam Mücadelesinde Kayırılmış Irkların Korunması Yoluyla" isimli kitabının başlığında da vurgulandığı gibi, bu evrim süreci içinde "doğa tarafından kayırılmış ırklar" olduğu iddia ediliyordu. Darwin'e göre insanların arasındaki kayırılmış ırk, "beyaz adam"dı. Kızılderililer, Afrikalılar ve diğer her türlü yerli halk ise, evrim sürecinde geri kalmış ırkları oluşturuyorlardı. Birer insan bile değillerdi. Ve insanların maymunları ya da diğer hayvanları "ehlileştirmeleri" ve kullanmaları nasıl meşruysa, bu geri ırkları "ehlileştirmeleri", onları köle olarak kullanmaları ve topraklarına el koymaları da o kadar meşruydu. Hatta, beyaz adam, kendi "ileri" kültürünü bu "geri" ırklara taşımakla, onların evrimine yardımcı olmak gibi bir iyilik bile yapıyordu.

Sosyal Darwinizm'in Kurucusu: Darwin'in Kendisi 

Darwin'in evrim kuramının toplumlara uygulanması ile gelişen bu teori, "Sosyal Darwinizm" olarak adlandırıldı ve hem emperyalizmin en büyük "meşruiyet" argümanı hem de ırkçılığın en büyük dayanağı haline geldi. Hintli Antropolog Vidyarthi bu konuda şöyle der:

"Darwin'in ortaya attığı 'en güçlülerin hayatta kalması' düşüncesi, insanoğlunun kültürel bir evrim sürecinden geçtiğine ve en üst kademenin Beyaz Adam'ın medeniyeti olduğuna inanan sosyal bilimciler tarafından coşkuyla karşılandı. Bunun bir sonucu olarak, 19. yüzyılın ikinci yarısındaki Batılı bilim adamlarının çok büyük bir kısmı ırkçılığı şiddetle benimsediler."

Sosyal Darwinizm'in en büyük öncüsü de Darwin'in kendisiydi. Descent of Man (İnsanın Türeyişi) adlı kitabında, "insan ırkları arası eşitsizliğin apaçıklığı" hakkında bir çok çıkarım yapıyordu. 1871'de çıktığı uzun gezide gördüğü Tierre del Fuego'lu yerlileri tanımlarken de ırkçı önyargılarını açıkça ortaya dökmüştü. Yerlileri "çırılçıplak, boyalara batmış, yabanıl hayvanlar gibi ne yakalayabilirlerse yiyen, yönetimsiz, kendi kabileleri dışındakilere acımasız, düşmanlarına işkenceden zevk alan, kanlı kurbanlar sunan, çocuklarını öldüren, karılarına köle gibi davranan, ağır batıl inançlarla dolu" insanlar olarak tasvir etmişti. Oysa aynı bölgeyi ondan on yıl önce gezen W. P. Snow, aynı yerlileri "güzel, güçlü çocuklarına düşkün, bazı özgün elsanatlarına sahip olan, bazı eşyalarda özel mülkiyeti tanıyan, en yaşlı bir kaç kadının otoritesini kabul etmiş" insanlar olarak anlatmıştı. Darwin'in bu insanları abartılı biçimde aşağılaması, onları "evrim sürecinde geri kalmış bir ırk" olarak tanımlayabilme isteğinden kaynaklanıyordu.

Darwin'in emperyalist ırkçılığa kazandırdığı bu meşruiyet nedeniyle, ünlü Çinli bilim adamı Hsu, onu "Victoria dönemi için ideal bir bilim adamı, Çin'e zorla afyon satabilmek için bu ülkeyi işgal eden ve bunu serbest ticaret ve 'en güçlülerin hayatta kalması' kuralına dayandıran ülkenin bilimsel dayanağı" diye tarif eder.

Darwin'in Türk Düşmanlığı 

Darwinizm'in 19. yüzyıl ırkçı emperyalizme verdiği desteğin önemli bir örneği, Darwin'in Türk Milleti için kullandığı ifadelerdi.

Darwin'in Türk Milleti hakkındaki yorumları, 1888 yılında yayınlanan "The Life and Letters of Charles Darwin" adlı kitapta yayınlandı. Burada Darwin, doğal seleksiyonun "geri ırkları" eleyerek medeniyetin gelişmesine katkıda bulunduğunu öne sürüyor ve sonra da Türk Milleti hakkında aynen şunları söylüyordu:

"Düşünün ki, birkaç yüzyıl önce Avrupa, Türkler tarafından işgal edildiğinde, Avrupa milletleri ne kadar büyük risk altında kalmıştı, ama artık bugün Avrupa'nın Türkler tarafından işgali bize ne kadar gülünç geliyor. Avrupa ırkları olarak bilinen medeni ırklar, yaşam mücadelesinde Türk barbarlığına karşı galip gelmişlerdir. Dünyanın çok da uzak olmayan bir geleceğine baktığımda, bu tür aşağı ırkların çoğunun medenileşmiş yüksek ırklar tarafından elimine edileceğini (yok edileceğini) görüyorum."

Darwin'in bu hezeyanı, İngiltere'nin Osmanlı İmparatorluğu'nu yıkma politikasına destek vermek için yazılmış bir propaganda malzemesiydi. Nitekim bu propaganda malzemesi etkili oldu. Darwin'in "Türk Milleti yakında yok olacaktır, bu evrimin kanunudur" anlamına gelen sözü, İngilizlerin Türk düşmanı propaganda kampanyalarına sözde bilimsel bir destek verdi. İngiliz Başbakanı Willam E. Gladstone'un, "Türkler insanlığın insan olmayan numuneleridir. Medeniyetimizin bekası için onları Asya steplerine geri sürmeli veya Anadolu'da yok etmeliyiz" şeklindeki sözü, Darwinin teorisiyle Avrupa emperyalizmi arasındaki uyumun bir ifadesiydi.

Zenci Düşmanlığına Sözde Bilimsel Dayanak 

Sosyal Darwinizm'i kullanarak kendilerine meşruiyet sağlamaya çalışan ırkçıların arasında, zenci düşmanları da başta geliyorlardı. İnsan ırklarını derecelere ayıran ve en üstününü "beyaz ırk" olarak tanımlarken en "ilkeli"ni de siyah ırk olarak gösteren ırkçı teoriler, Darwin'in teorisine dört elle sarıldılar.Evrimci-ırkçı teorisyenlerin başında gelen Henry Fairfield Osborn, "İnsan Irklarının Evrimi" başlıklı bir makalesinde, "ortalama bir zencinin zeka yaşı, Homo sapiens türüne ait onbir yaşındaki bir çocuğun zekasına ancak ulaşabilir" diye yazıyordu. Bu mantığa göre zenciler, Homo sapiens, yani insan bile sayılmıyorlardı. Bu çizginin en geç savunucularından biri olan Carletoun Coon ise, 1962'de yayınladığı Origin of Races (Irkların Kökeni) adlı kitabında, siyah ırkla beyaz ırkın, henüz Homo erectus döneminde birbirinden ayrışmış iki ayrı "tür" olduğunu öne sürüyordu. Beyazlar, Coon'a göre, bu ayrışmadan sonra evrimsel olarak öne geçmişlerdi. ABD'de zencilere karşı uygulanan ayrımcılığı savunanlar, evrim teorisinin kendilerine hediye ettiği bu "bilimsel" argümanları yakın zamanlara kadar kullandılar.

Sosyal Darwinizm'in büyük popülarite kazandığı bir diğer ülke ise Almanya oldu. Bu ülkede Darwinizm temelli ırkçılığın gelişmesindeki en büyük pay sahibi, ünlü biyolog Ernst Haeckel (1834-1919) idi. Darwin'in çalışmalarından çok etkilenen Haeckel, kendi çapında Darwinizm'e "katkıda" da bulunmuş ve "Bireyoluş Soyoluşun Tekrarıdır" (Ontogeny Recapitulates Phylogeny) olarak özetlenen ve memelilerdeki embriyoların evrim sürecini yansıttığını öne süren teoriyi ortaya atmıştı. (Bu teorinin çürüklüğü yıllar sonra kesin olarak anlaşıldı ve dahası Haeckel'in kullandığı şemalarda sahtekarlık yaptığı ortaya çıktı.)

Haeckel, "Monist Birliği" adıyla bir dernek kurdu. Monizm, ateist materyalizmin bir versiyonuydu. Haeckel'in oluşturduğu bu atmosfer, yine aynı sonucu doğurdu: Irkçılığın temellendirilmesi. Daniel Gasman'a göre, "Haeckel, Almanya'nın ırkçılık, nasyonalizm ve emperyalizmi besleyen en önemli ideoloğu" sıfatını kazandı. Haeckel gibi evrimcilerin geride bıraktıkları miras üzerinde 20. yüzyılda ortaya çıkan ırkçılık ve Nazizm, Darwinistik düşünceyi kendilerine temel aldılar.

Faşizm ve "Ulusların Arasındaki Yaşam Mücadelesi" 

Nazi ideolojisine öncülük eden en önemli kuramcıların biri olan Alman tarihçi Heinrich von Treitschke de evrimciydi. "Ulusların ancak Darwin'in yaşam kavgasına benzer bir biçimde şiddetli bir rekabetle gelişip refahlarını artırabileceklerini söyleyen Treitschke", bunun da daimi bir savaş ortamını gerekli kıldığını öne sürmüştü. Savaşı yüceltirken, bir ırklar hiyerarşisi düzenlemeyi de ihmal etmemişti. Treitschke, çizdiği evrim şemasına dayanak şöyle diyordu:

"Sarı uluslar sanat yeteneklerinden ve siyasal özgürlük anlayışından yoksundurlar. Siyah ırkların yazgısı ise beyazlara hizmet etmek ve sonsuza dek beyazların tiksintilerine hedef olmaktır... (çünkü) yamaklar olmaksızın hiç bir kültür var olamaz."

Bu ideolojik altyapı Hitler'e büyük ilham kaynağı oldu. Hitler'in "Ari ırkın üstünlüğü" ile ilgili teorilerini besleyen en önemli kaynakların başında doğal olarak yine Darwin'in teorisi geliyordu. Nazi lideri, "Ari ırkın üstünlüğü"nün "doğa" tarafından var edildiğine inanıyordu. Ünlü kitabı Kavgam'da şöyle yazmıştı:

"Nordik ırk, biyolojik kalıtım tarafından asaletle kutsanmıştır... Tarih, doğa tarafından kurulan ırksal hiyerarşiye uygun yeni bir bin-yıllık imparatorluk kuracaktır".

Hatta, bir yoruma göre, Hitler kitabı için "kavgam" ismini seçerken, Haeckel aracılığıyla benimsediği Darwinistik "yaşam kavgası" fikrinden esinlenmişti.Hitler'in Hıristiyanlığa karşı verdiği mücadelenin önemli bir unsuru da yine evrim'di. Daniel Gasman, The Scientific Origins of National Socialism (Nazizmin Bilimsel Kökenleri) adlı kitabında bu konuda şunları yazıyor:

Hitler, biyolojik evrim düşüncesinin geleneksel dine karşı kullanılacak en güçlü silah olduğuna inanıyor ve evrim teorisini benimsemediği için sürekli olarak Hıristiyanlığı suçluyordu... Ona göre, evrim modern bilim ve kültürün en önemli sembolüydü.

Hitler'in "Kuzey Avrupa Almanlarını insanlık tarihinden çıkarın, geriye maymun dansından başka bir şey kalmaz" derken dayandığı düşünce de, insanların maymundan evrimleştiğini savunan ve dolayısıyla bazılarının hala "maymun" statüsünü koruyor olabileceği sonucunu veren Darwinist fikirlerdi.Hitler'in dışında, Heinrich Himmler'den Joseph Mengele'ye kadar pek çok Nazi ideoloğunun söz ya da yazılarında da, evrim teorisine ve özellikle "güçlüler yaşar, zayıflar ölür" prensibine yapılan atıflar yer alıyordu.Nazi ideolojisi, 2. Dünya Savaşı'nın patlak vermesine, tam 50 milyon insanın bu savaşta can vermesine neden oldu. Bu kan gölünün oluşmasında, Darwin'in büyük bir rolü vardı.

Sonuç

Darwinizm bundan bir buçuk asır önce ortaya atıldı. O zamandan bu yana insanlığa yaptığı katkı ise, dünyanın en kanlı diktatörlüklerini, ırkçılıklarını ve savaşlarını körüklemekten başka bir şey olmadı.Bu, Darwinizm'in ve ondan destek alan materyalizmin insanlığa bakışının doğal bir sonucudur. İnsanı bir hayvan türü olarak kabul eden, sadece maddeye inanan ve çatışmanın değişmez bir doğa yasası olduğunu düşünen bu felsefenin, zalim bireyler ve toplumlar oluşturması kaçınılmazdır.Tüm bu çarpıklıkların gerçek temeli ise, insanın kendi Yaratıcı'sını inkar etmesidir. Darwinizm gibi aldanışlara kapılarak Allah'tan yüzçeviren bir toplum, her türlü dejenerasyona açık hale gelir. Bunun sonunda ise mutlaka acı, korku ve yıkımla karşılaşır. 

Nazizm'in Diğer Irklara Yönelik Vahşeti


Hitler'in rüyası bütün dünyaya hükmedecek bir Alman İmparatorluğu kurmak ve dünya üzerindeki tüm "aşağı" ırkları sterilize ederek sözde "insan evrimi"ni hızlandırmaktı...

Nazizm'in ırkçı vahşeti, sadece Almanya sınırları içindeki "uygun olmayan" insanları değil, tüm dünyayı hedef alıyordu. Hitler'in rüyası bütün dünyaya hükmedecek bir Alman İmparatorluğu kurmak ve dünya üzerindeki tüm "aşağı" ırkları sterilize ederek sözde "insan evrimi"ni hızlandırmaktı. Nitekim bu, Darwin'in de dile getirdiği bir kehanetti. Bilindiği gibi Darwin, İnsanın Türeyişi isimli kitabında, "yakın bir gelecekte medeni insan ırkları, vahşi ırkları tamamen yeryüzünden silecekler ve onların yerine geçecekler.
Öte yandan insansı maymunlar da... kuşkusuz elimine edilecekler." diyordu. Darwin'in bu kehanetini uygulama görevini de Hitler üstlenmişti.

Bu planı 1939 yılında uygulamaya koydu. Şok saldırılarla önce Polonya'yı, ardından Danimarka, Norveç, Belçika, Hollanda, Fransa, Yugoslavya ve Yunanistan'ı, Kuzey Afrika'yı ve Sovyetler Birliği'ni işgal etti. İşgal altındaki ülkelerin halklarına, özellikle "aşağı ırklar" kategorisine dahil edilen insanlara büyük bir zulüm uygulandı. Milyonlarca insan tutsak olarak çalıştırılmak üzere toplama kamplarına gönderildi ve feci şartlarda yaşatıldı. Bu kamplarda yaşamını yitiren yüz binlerce Yahudi, Çingene, Slav, Rus ve diğer milletlerden insanlar, Darwinist ırkçılığın vardığı sonucu belgelemektedir. (Kamplarda yaşamının yitiren Musevilerin bir kısmı da gerçekte Musevi Hazar Türkleridir.)

Nazi vahşetinin en çarpıcı örneklerinden biri, Nazi subayı Josef Mengele'nin Auschwitz toplama kampında tutuklular üzerinde yaptığı insanlık dışı deneylerdir. Mengele tarafından kamp tutsakları arasından "kobay" olarak seçilen yetişkinler ve çocuklar üzerinde, insan vücudunun acıya veya soğuğa ne kadar dayanabildiğini anlamak için korkunç denemeler yapılmıştır. Soğuk kış gününde buz dolu sulara zorla sokulup bekletilen insanların, donmadan önce kaç dakika yaşayabildikleri test edilmiştir. Mengele'nin denekleri üzerinde hiçbir anestezi yapmadan cerrahi operasyonlar yürüttüğü, örneğin insanların kollarını, bacaklarını veya midelerini canlı canlı kestiği bilinmektedir. Mengele'nin en zalim deneyleri ise, kampa gelen ikiz çocuklar üzerinde olmuştur. Mengele kampa gelen tüm ikizleri diğer tutsaklardan ayırmış ve üzerlerinde farklı denemeler yaparak kalıtımsal faktörlerin etkisini ölçmüştür. Ancak kullandığı metodlar inanılmaz derecede zalimdir. İkizlerin kanını birbirine enjekte ederek tepkiyi ölçmüş, çoğunda ikizlerin biri veya ikisi şiddetli ağrılar ve yüksek ateş yaşamıştır. Mengele göz renginin kalıtsal olarak değiştirilip değiştirilmeyeceğini ölçmek istemiş ve bu amaçla ikizlerin gözlerine mavi mürekkep enjekte etmiştir. Çoğu denek büyük acılar çekmiş ve bir kısmı kör olmuştur. Küçük çocuklara çeşitli hastalıkların mikropları enjekte edilmiş ve bu hastalıklara ne kadar dayanabildikleri ölçülmüştür. Pek çok masum çocuk, Mengele adlı bu Nazi canavarının elinde işkence çekmiş, sakat kalmış veya ölmüştür.

Bu akıl almaz vahşetin temelinde, insanları bir hayvan türü olarak gören, bazı insan ırklarını ise "zararlı hayvanlar" olarak kabul eden Darwinist-faşist ırk teorisi yatmaktadır. Nitekim Mengele'nin geçmişine bakıldığında, bu teoriyle eğitildiği açıkça görülmektedir. Mengele'nin yaşamını ve vahşetlerini konu alan bir çalışmada, Nazi doktorunun akıl hocası olan Dr. Ernst Rudin'in Sosyal Darwinizmi'nden şöyle söz edilmektedir:

Eğer Mengele Nazi kariyerinin en üst noktasında ruhsuz bir canavar haline geldiyse, bunu kuşkusuz Almanya'nın en şeytani zihinlerinden öğrenmiştir. Mengele öğrenci iken Dr. Ernst Rudin'in derslerini izlemiştir. Rudin, bazı insanların yaşama hakkına sahip olmadığını ve dahası doktorların bu yaşamları ortadan kaldırma ve toplum genelinden çıkarma sorumluğuna sahip olduğunu öne süren bir kişidir. Fikirleri bizzat Hitler'in dikkatini çekmiş ve 1933 yılında çıkarılan Kalıtımsal Sağlığı Koruma Yasası için Rudin'in danışmanlığına başvurulmuştur. Bu tavizsiz Sosyal Darwinist, üreyerek ve Alman gen havuzunu kirleten şu insanların kısırlaştırılması için başlatılan Nazi çalışmalarına destek olmuştur: Zeka özürlüler, şizofrenler, mani depresifler, epilepsi hastaları, kalıtsal körler, sağırlar, sakatlar vs. (Douglas Lynott "Josef Mengele: The Angel of Death", The Crime Library (http://www.crimelibrary.com/mengele/main.htm) 

Sosyal Darwinizm, Nazi vahşetinin her aşamasında bir kez daha ortaya çıkmaktadır. Nazi vahşetinin en önde gelen mimarlarından biri olan SS Şefi Heinrich Himmler'in ilham kaynağı da Darwinist "çatışma" ve "yaşam mücadelesi" kavramlarından başka bir şey değildi. Uyguladığı zulmün sözde "bilimsel" mantığını şöyle açıklamıştı: "Doğanın kanunu, güçlü olanın hayatta kalacağı dünyamızda rolünü oynamalıdır." (http://emporium.turnpike.net/C/cs/hssodar.htm )

Himmler, Aryan ırkından olmayan insanları, özellikle Slav, Yahudi, Rus gibi halkları birer hayvan olarak görüyor ve onlara her türlü zulmün uygulanmasını doğal kabul ediyordu. Esir Rus kadınlar hakkında şöyle konuşmuştu:

"Tank-savar engeli için çukur kazan 10.000 Rus kadını aynı anda bitkinlikten yere yıkıldıklarında beni ilgilendiren tek şey o çukurun Büyük Almanya'nın çıkarları için tamamlanması gerektiğidir. Kadınlar kaldırılmalı ve işlerini bitirmelidirler. Sonra ölürlerse ölsünler..." (Dünya Savaşları Ansiklopedisi, 8. Cilt,  Birinci Dünya Savaşı, Türk Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi, s. 777)

Himmler, işgal edilen ülkelerde Almanya safında savaşmak isteyen savaş gönüllülerini bile insan yerine koymayan açıklamalar yapmaktan çekinmemişti:

"Gönüllülere dedim ki, istediğinizi yapabilirsiniz. Ama bir konuda şunu bilmeniz gerekir ki, SS sizin ülkelerinizde de örgütlenecektir. Bütün Avrupa'da bir tek SS var olacaktır. Alman SS'i. Sizin fırsat peşinde koşup Almanlaşmanızı isteyen de yok. Sizden istenen ve yapacağımız şey, ulusal çıkar ve gururunuzu, üstün ırk ve üstün tarihsel ideal karşısında aşağıda tutmanızdır. Üstün olan Alman Reich'idir. Bunu unutmayın." (Dünya Savaşları Ansiklopedisi, 8. Cilt,  Birinci Dünya Savaşı, Türk Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi, s. 777 )
Hitler'in sözde "üstün ırkın egemenliği" için başlattığı II. Dünya Savaşı'nın bilançosu ise çok ağır oldu. 55 milyondan fazla insan öldü, bunların çoğu sivildi. Maddi kayıp olağanüstü rakamları buldu. Nazileri bu facia için harekete geçiren en büyük etken ise, sahip oldukları "üstün ırk" iddiasıydı. Bu iddianın kökeni de, Darwin'in evrim teorisiydi.

Hitler'in en büyük müttefiki olan Benito Mussolini de aynı onun gibi Darwinizm'den oldukça etkilenmişti. Mussolini'ye göre şiddet, sosyal değişimi yaşarken son derece gerekli bir unsurdu. Mussolini konuşmalarında sık sık Darwinist terimleri kullanıyor ve barışla ilgili her türlü yaklaşıma karşı çıkıyordu. İngiliz İmparatorluğu'nun zayıflamasını, "evrimin en önemli itici gücü olan savaştan kaçmaya çalışmasına" bağlıyordu. (Robert E. D. Clark. Darwin: Before and After. Paternoster Press, London, 1948. s. 115 )

Faşist ırkçılık hakkındaki bu gerçeklerin ortaya koyduğu sonuç açıktır: Darwinizm hem faşist rejimlerin hem de iki dünya savaşının, perde ardında kalan "gerçek" sorumlusudur. Günümüzde belki de çok az insan bunların Darwinizm'le ilgisinin farkındadır. Oysa faşistler temel inançlarını Darwinizm'den alırlar. Hiçbirşeye gücü yetmeyen kör tesadüfleri sözde yaratıcı bir güç olarak gören bu sistemde kaos, acımasızlık, zulüm, güçlünün haklı olması gibi prensipler vardır. Darwinizm'deki sürekli mücadele prensibi, bitip tükenmek bilmeyen vahşetlerin, zulümlerin, katliamların felsefi tabanını oluşturmaktadır. 

Darwinist Teorinin Topluma Uyarlaması: Nazi Politikaları


Nazi ideolojisi, Alman ırkının diğer "aşağı" ırklarla karışmasını evrime aykırı bir "biyolojik hata" olarak görüyordu...

Nazi ideolojisine göre ırklar üç temel kategoriye ayrılıyordu: Birinci kategori olan "medeniyet üreten ırklar", Almanlar ve diğer Kuzeyli kavimlerdi. "Medeniyeti izleyen ırklar" ise, medeniyeti ilerletme yetenekleri olmayan, fakat taklit edebilen "sıradan" ırklardı. Hitler, Çinliler, Japonlar gibi milletleri bu ikinci kategoride sayıyordu. Üçüncü kategori ise "medeniyeti tahrip eden ırklar"dı ki, bunlar Yahudiler, Slavlar, Zenciler gibi ırklardı.

Nazi ideolojisi, Alman ırkının diğer "aşağı" ırklarla karışmasını evrime aykırı bir "biyolojik hata" olarak görüyordu. Hitler, şöyle diyordu: "Tarih boyunca Alman ırkının diğer ırklarla karışmış olması bize bir dünya hakimiyetine mal olmuştur. Alman milleti yeryüzünün hakimi olabilirdi... (Prof. Dr. Ayferi Göze, Siyasal Düşünceler ve Yönetimler, 9. Baskı, Beta Yayınları, s. 349 )

Bu nedenle Naziler iktidara geldikleri günden itibaren bu sözde "evrimsel hata"yı gidermeye çalıştılar. Bu amaçla Hitler tarafından 1933 yılında bir seri yasa çıkartılarak, ırklar arasında temizlik işlemine girişildi. Yalnızca Alman kanı taşıyanlara yurttaş sayılma hakkı tanındı ve onlara ayrıcalıklar verildi. Haziran 1933'de ise toplumu çingenelerden, zencilerden, Yahudilerden ve özürlülerden arındıracak bir kanun çıkarıldı. Hitler bu uygulamaları şöyle savunuyordu:

Devlet yeni melezleme olaylarını kesinlikle durdurmalıdır. Bu konuda insanların kutsal haklarından söz edilemez, çünkü insanın tek kutsal hakkı vardır ve bu hak aynı zamanda vazifelerin en kutsalıdır: Kanının saf kalması için çalışmak. Şu halde ırkçı bir devletin herşeyden önce evlenmeyi ırk bozulmasının ittiği çukurdan çıkarması gerekecektir. (Prof. Dr. Ayferi Göze, Siyasal Düşünceler ve Yönetimler, 9. Baskı, Beta Yayınları, s. 349 )
Hitler aşağı ırklar bir kere yok edilirlerse gelecek nesillerin, insanlığı geliştirmesi nedeniyle kendisine müteşekkir olacaklarına inanıyordu.. Hitler, Darwin'den aldığı ilhamla "türetmek" istediği sözde "üstün ırk" gençlerini ise şöyle tarif ediyordu:

"... Sadece şu genç erkek ve oğlanlara bir bakınız. Nasıl bir insanlık malzemesi. Ben onlara yeni bir dünya kuracağım... Benim pedagojim serttir. Ben çekiçle çalışıyorum ve çürük zayıf olan herşeyi bir yana atıyorum. Biz, önünde dünyanın titreyeceği bir gençlik yetiştireceğiz. Kaba, hükmedici, korkusuz ve acımasız bir gençlik. Onu böyle istiyorum! O, mutsuzluğa dayanabilecektir. Onda zayıf, nazik hiçbirşeyin olmamasını istiyorum... Ona fiziksel idmanlar yaptıracağım. Herşeyden önce güçlü olsun: en önemlisi budur..." (Murat Çulcu, Neonazizm'in Suçüstü Tutanakları, Kastaş Yayınları, Eylül 2000, s. 152 )

Peki Hitler oluşturmak istediği "Kaba, hükmedici, korkusuz ve acımasız üstün ırk"ı nasıl meydana getirecekti? Sadece propaganda yöntemleri bu iş için yeterli değildi. Nazi ırk teorisi, insanı bir hayvan olarak görüyor ve hayvan yetiştiricilerinin yaptığı gibi "ıslah edilmesini" öngörüyordu.

İşte bu nedenle Naziler, "öjeni" teorisine sarıldılar ve bunu uygulamaya koydular. Öjeni, kitabın önceki sayfalarında incelediğimiz gibi, kökenleri eski Yunan'daki pagan Sparta kentine dayanan ve 19. yüzyılda Charles Darwin'in kuzeni Francis Galton tarafından yeniden gündeme getirilen "insan ırkının ıslahı" teorisiydi. Ernst Haeckel öjeninin nasıl yapılacağını tarif etmiş, sakat bebeklerin doğdukları anda öldürülmelerini, sağlıksız, zayıf veya zeka yönünden geri insanların kısırlaştırılmalarını savunmuştu.

Naziler bu insanlık dışı teoriyi uygulamakta gecikmediler. İktidara geldikleri 1933 yılında "ırksal sterilizasyon" kanunları çıkartıldı. Bu kanunlara göre sakatlar, zeka özürlüler, hastalıklı kimseler kısırlaştırılmalı ve böylece üremeleri engellenmeliydi. Hatta, toplumdan soyutlanmalı ve bu nedenle belli merkezlerde toplanmalıydılar. Naziler bu merkezleri vakit yitirmeden kurdular ve pek çok insanı buralara toplayıp hayvan muamelesi gösterdiler. "Nazi Kutsal Sağlık Mahkemeleri" ilk üç yıl içerisinde 80.000 kişiye kısırlaştırma ameliyatı yaptı.

Zaman içinde Almanların öjeni politikaları daha da şiddetlendi ve sonuçta geri zekalılara, delilere ve diğer istenmeyen kişilere "ötenazi" uygulandı. Yani bu kişiler, ilaç verilmek suretiyle öldürüldüler. Bu dönemde kaydedilmiş bazı film ve fotoğraf görüntüleri, Nazi doktorları tarafından zehir enjekte edilerek öldürülen binlerce akıl hastası veya sakat insanın içler acısı durumunu göstermektedir. Yaşlılar ve küçük çocuklar dahi bu vahşetin hedefi olmuşlardır.

Nazi Almanyası bu korkunç vahşeti kılını bile kıpırdatmadan uygularken, bir yanda da "pozitif ıslah" çalışmalarına başladı. Bu, hastaların öldürülmesi anlamına gelen "negatif ıslahın" yerine, ırksal yönden "kaliteli" bulunan Almanların çoğaltılmasını hedefliyordu. Bu politika gereği "Aryan ırkından" olduğu kabul edilen kadın ve erkeklerin birleşmesi ve çocuk sahibi olması desteklendi. (Philip Reilly, "A Look Back at Eugenics", Gene Letter, Cilt 1, Sayı 3, Kasım 1996 )  Bu amaçla "üstün ırk" özelliklerine sahip olduğu düşünülen (sarışın, mavi gözlü, yapılı) kadınlar seçilip özel evlere yerleştirildiler ve programda kaldıkları sürece mümkün olduğunca fazla sayıda Nazi subayı tarafından hamile bırakıldılar.

Amaç iyi bir inek veya at cinsi yetiştirir gibi, iyi bir "Aryan ırk" nesli yetiştirmekti. Ama elde edilen sonuçlar Nazileri hayal kırıklığına uğratacak ve bu çocukların IQ'larının genel ortalamadan daha düşük olduğu ortaya çıkacaktı. (Jerry Bergman, Darwinism and the Nazi Race Holocaust, http://www.trueorigin.org/holocaust.htm )
Hitler öjeni ve ırkın saflaştırılması uygulamalarını şöyle savunuyordu:

"Faşist devlet en yüce politik ve sosyal değerdir; onun güçlenmesine yardım eden herşey ahlaka uygundur; engel olan ise ahlaka aykırıdır ve yok edilmelidir. İnsan yaşamının, faşist toplumuna yararlı olduğu nispette anlamı vardır." (Murat Çulcu, Neonazizm'in Suçüstü Tutanakları, Kastaş Yayınları, Eylül 2000, s. s. 334 )

Çingene Soykırımı


Nazilerin ırkçı ideolojisi, sadece Yahudileri değil, Çingeneleri de "yok edilmesi gereken sözde aşağı ırklar" kategorisine dahil ediyordu...

Unutulan bir başka soykırım, Çingenelere yönelik Nazi vahşetidir.

Nazilerin ırkçı ideolojisi, sadece Yahudileri değil, Çingeneleri de "yok edilmesi gereken sözde aşağı ırklar" kategorisine dahil ediyordu. Nazilerin iktidara gelmesiyle birlikte, Almanya'da yaşayan Çingeneler üzerinde de baskı politikası başladı. Sanat yetenekleriyle ve özgün yaşam tarzlarıyla dünyanın pek çok ülkesinde kültürel bir renk olarak kabul edilen ve hoşgörülen Çingeneler, Nazi Almanyası'nda insanlık dışı bir nefretin hedefi oldular.

Nürnberg Kanunları'nın hazırlayıcılarından olan Dr. Hans Globke 1936 yılında yaptığı açıklamayla, "Çingenelerin yabancı bir ırk" olduğunu söyledi. 14 Aralık 1937'de yayınlanan bir karar ise Çingeneleri "iflah olmaz suçlular" olarak tanımladı ve Alman toplumundan izole edilmelerini karara bağladı. 1938'in başından itibaren , Çingeneler Nazi görevlileri tarafından yakalanıp toplama kamplarına gönderilmeye başladılar. Daha sonra Alman Sağlık Bakanlığı'nın Irk Araştırmaları Bölümü'nden Eva Justin hazırladığı bir doktora tezinde, Çingeneleri "Alman ırkının saflığı için çok büyük bir tehlike" olarak tanımladı. Buchenwald kampında Çingeneler için özel bir bölüm oluşturuldu. Mauthausen, Gusen, Dautmergen, Natzweiler ve Flossenburg kamplarına gönderilen Çingenelerin de çoğu buralarda katledilecekti.

Bir yandan da Çingenelere yönelik zoraki bir kısırlaştırma programı uygulamaya kondu. Dusseldorf-Lierenfeld'teki bir hastanede yapılan ameliyatlarda, Çingene olmayan erkeklerle evlenen Çingene kadınlar zorla kısırlaştırıldı. Bazıları  kısırlaştırma sırasında hayatlarını yitirdiler. Özellikle de hamile kadınlar üzerinde yapılan kısırlaştırma ameliyatlarının çoğunda hastalar öldü. (Myriam Novitch, Gypsy Victims of the Nazi Terror, UNESCO Courier, Oct 1984.)

1938 yılında Nazi Almanyası'nın ikinci adamı olan SS Şefi Himmler "Çingene sorunu"na el koydu ve daha önceden Münih'te bulunan Çingene İşleri Merkezi'ni Berlin'e taşıttı. Bundan sonra Çingenelerin imhası da, aynı Yahudilerin imhası gibi, Nazi Almanyası'nın hedeflerinden biri haline gelecekti.

Çingenelerin toplu imhası 1941 Yazı'nda başladı. Bu dönemde Çingeneleri bulmak, öldürmek ya da toplama kamplarına göndermek için özel Einsatzgruppe timleri kuruldu. Almanya'dan on binlerce Çingene (kadın, yaşlı, çocuk ve bebek dahil) Polonya'ya ve oradan Belzec, Treblinka, Sobibor ve Majdanek toplama kamplarına gönderildiler. Hollanda, Fransa ve Belçika'dan yola çıkarılan 30 bine yakın Çingene de Auschwitz'e gönderildi. Bu insanların çok büyük bir bölümü Naziler tarafından öldürüldü. Auschwitz Müzesi Tarih Bölümü Müdürü Dr. Franciszek Piper'e göre, Auschwitz'in bir parçası olan "Birkenau'ya 23 bin Çingene transfer edilmiş ve bunların 21 bini öldürülmüştü . Auschwitz kumandanı Rudolf Hess'in anılarında yazdığı gibi, öldürülen bu Çingenelerin arasında "çok sayıda çocuk, yaşı neredeyse yüze varan ihtiyarlar ve hamile kadınlar" vardı.

Çingeneler de aynı Yahudiler gibi Nazilerin toplu imha planının hedefi oldular. Yahudilere uygulanan tüm katliam araçları Çingenelere de uygulandı. Einsatzgruppe timleri, Çingeneleri de buldukları yerde öldürdüler. UNESCO yayınları arasında yer alan "Nazi Terörünün Mağduru Çingeneler" başlıklı bir makalede, bu konuda şu bilgiler verilir:

Polonya'da ve Sovyetler Birliği topraklarında Çingeneler hem ölüm kamplarında hem de açık arazide katledilmişlerdir... Nazilerin geçtikleri her yerde Çingeneler tutuklanmış, sürülmüş ve öldürülmüştür. Yugoslavya'da Yahudilerin ve Çingenelerin idamları 1941 Ekimi'nde ormanlık alanlarda yürütülmüştür. Köylüler, idam yerlerine götürülmek için kamyonlara yüklenen çocukların ağlayışlarını ve çığlıklarını hala hatırlamaktadırlar. (Myriam Novitch, Gypsy Victims of the Nazi Terror, UNESCO Courier, Oct 1984.)

Ne kadar Çingene'nin Naziler tarafından öldürüldüğünü tespit etmek zordur. Yine de rakamlar bir fikir vermektedir. Tarihçi Raoul Hilberg'e göre soykırım öncesinde Almanya'da 34 bin Çingene vardır ve bunların çok büyük bölümü öldürülmüştür. Rusya, Ukrayna ve Kırım'daki katliamlardan sorumlu olan Einsatzgruppen raporlarına göre ise, bu ülkelerde yaklaşık 300 bin Çingene katledilmiştir. Yugoslav makamlarına göre, sadece Sırbistan sınırları içinde 28 bin Çingene öldürülmüştür. Polonya'da katledilenler içinse tahmin dahi yapılamamaktadır. Tarihçi Joseph Tenenbaum, toplamda en az 500 bin Çingenenin Naziler tarafından öldürüldüğünü bildirmektedir.

Bu büyük trajediye rağmen, Çingene soykırımı çoğu zaman görmezden gelinmektedir. Soykırımı anlatan kitaplarda, filmlerde, makalelerde Çingene soykırımı ya hiç belirtilmemekte veya önemsiz bir konu gibi geçmektedir. ABD Texas'taki "Roman (Çingene) Arşiv ve Dokümantasyon Merkezi"nden Ian Hancock'un belirttiği gibi, "Çingene soykırımını küçültmeye yönelik bir eğilim" vardır. (Ian Hancock, Downplaying the Porrajmos: The Trend to Minimize the Romani Holocaust, 2000, the Patrin Web Journal. )

Oysa Çingenelere yapılan muamele ile Yahudilere yapılan muamele arasında fark yoktur. Her iki grup da 1936'daki Nürnberg Kanunları tarafından Alman toplumundan dışlanmıştır. Nazilerin toplu imha kararı da yine her iki grubu birden hedef almıştır. Soykırım konusunda en yetkili Nazilerin arasında yer alan Adolf Eichmann, "Yahudi sorunu ile Çingene sorununun birlikte ve aynı anda çözülmesi gerektiğini" yazmıştır ki, bu her iki halkın da yok edilmesi anlamına gelmektedir. Gerek toplama kamplarında gerekse işgal altındaki bölgelerde, Çingeneler de aynı Yahudiler gibi acımasızca katledilmiştir. (Ward Churchill, Assaults on Truth and Memory, Part II, 1997, ZNet. )

TRT, Darwinizm Propagandasının Yalnızca Ateizme, Bölücülüğe ve Terörizme Sebep Olacağını Bilmelidir


Son dönemlerde, bazı TRT kanallarında evrim ile ilgili belgeseller yayınlanmaya başlamıştır. Özellikle TRT Belgesel ve Doğu’daki Kürt kardeşlerimize yönelik olarak açılmış olan TRT6 kanallarında yayınlanan söz konusu belgesellerde, Darwin’in sahte evrim teorisinin doğru olduğuna dair ifadeler yer almakta ve doğrudan evrim propagandası yapılmaktadır.

TRT yöneticilerinin, konunun ehemmiyetini, tehlikesini ve yanlışlığını tam olarak düşünmeden bu hataya düştüklerini varsayarak, kendilerine aşağıdaki hatırlatmaları yapıyoruz:

Darwinizm, tüm ateist ideolojilerin temelini teşkil eden çok tehlikeli bir pagan dinidir:

150 yıl önce geliştirilmiş olan Darwinizm, o tarihten sonra oldukça hızla gelişen ateizmin ve onunla birlikte gelişen dejenerasyon ve ırkçılığın, Marksizm, komünizm, Leninizm, Stalinizm ve faşizmin en temel kaynağıdır. Bu temel kaynak elbette beraberinde terörizmi, soykırımı, kitle katliamlarını getirmiştir. Dünya savaşlarının çıkış sebebi Darwinizm’dir. Dünya savaşları sırasında açlık, bakımsızlık, sefalet, intiharlar ve katliamlar sonucunda 1 milyarın üstünde kişinin ölmesine tek sebep Darwinizm’dir.

Şu an dünyada pek çok ülkede ve elbette kendi ülkemizde de sürmekte olan terör ve saldırıların da tek kökeni Darwinizm’dir. Şu anda ülkemizin belası haline gelmiş olan PKK terör örgütü, komünist bir yapılanma içerisindedir ve tüm gücünü Darwinist ideolojiden almaktadır. Tıpkı, tarihteki kanlı komünist liderler Stalin, Lenin, Mao gibi PKK komünist yapılanması da terör, kan ve cinayet istemektedir. Tıpkı Stalin, Lenin ve Mao’nun Darwin’in öğretilerini takdir ederek, insanların bir tür hayvan olduklarını iddia etmeleri gibi, PKK terörist yapılanması da tüm insanları birer hayvan olarak görmekte ve bunun bir sonucu olarak da katliamları göz kırpmadan gerçekleştirmektedir. Çünkü sürekli olarak Darwinist zihniyet ile beslenmekte, Darwinist ideolojiden güç bulmaktadır. Böyle bir zihniyet için, yiğit Mehmetçiklerimizi göz kırpmadan şehit etmek son derece kolaydır.

TRT, TRT6 yoluyla Doğu’da Darwinizm propagandası yaparken, muhtemelen bu hayati gerçekleri dikkate almamış olabilir. Oysa orada Darwinizm propagandası demek, PKK’ya doğrudan destek vermek, bu kanlı örgüte yeni kitleler kazandırmak, daha fazla Mehmetçiğin şehit olması demektir. Doğuda Darwinist propaganda demek, ülkeyi bölünmeye, parçalamaya götürmek demektir. Yapılan bu Darwinist propaganda ile farkında olmaksızın kitleleri PKK safına çekmek, vebali büyük olan çok ciddi bir hatadır.

Unutulmamalıdır ki, PKK yalnızca Darwinist propaganda ile kendisine yandaş toplamaktadır. Bu sapkın ideolojinin, bu kirli pagan dininin etkisine giren bilgisiz ve özellikle küçük yaşlardaki kesim, kendilerine gerçekler öğretilmediğinden kolayca PKK’nın hipnozuna kapılabilmektedirler. Eğer aynı propaganda devletin kanalı olan TRT yoluyla da yapılırsa, bu aynı yola hizmet etmekten başka bir şey olmamaktadır.

PKK’ya karşı asıl ve etkili mücadele, Darwinist materyalist ideolojiyi ortadan kaldırmaktır

PKK’ya yönelik yıllardır süregelen askeri mücadele, ülkemiz adına somut bir sonuç vermediği gibi binlerce Mehmetçiğimizin şehit olmasına sebep olmuştur. Türk Milleti de Türk Hükümeti de yıllardır edindiği tecrübe ve çözümsüzlük nedeniyle, PKK ile mücadelede yönteminin askeri bir yöntem olmadığını aslında çok iyi bilmekte, fakat başka bir yol denenmemektedir. Oysa PKK’ya karşı YEGANE mücadele şekli, ANTİ-DARWİNİST mücadele olmalıdır. Sayın Adnan Oktar, yıllardır röportajlarında, kitaplarında ve yazılarında, anti-Darwinist eğitim dışında hiçbir yöntemin PKK’ya karşı etkili olmayacağını, oradaki Darwinist yapılanma çökertilmeden bu terör örgütünün sona erdirilemeyeceğini defaatle belirtmiştir. Sayın Adnan Oktar, yine çok kere çağrıda bulunmuş ve orada anti-Darwinist eğitime yönelik bir çalışma grubu oluşturulmasını, hatta doğrudan bunun TRT6 kanalı yoluyla yapılmasını ve bunun için gereken desteği seve seve vereceğini söylemiştir.

Eğer Devletimiz ve TRT, Doğu’da PKK’ya karşı gerçek anlamda bir üstünlük elde etmek istiyorsa, Sayın Adnan Oktar’ın bu sözlerine dikkat vermelidirler. Orada yapılan mücadele ideolojik bir mücadeledir. PKK’nın bağlı olduğu sapkın Darwinist ideoloji çökertilmeden, bölgede bir üstünlük elde etmenin yolu yoktur. PKK kendisine ortam hazırlar ve yandaş toplarken, bu sapkın ideolojiyi silah olarak kullanmaktadır. Oradaki samimi dindar Kürt halkını, Allah inancından uzaklaştıracak ve onlara insanların birer hayvandan başka bir şey olmadıklarını telkin edecek bir yöntem uygulamaktadır. Bu hipnozun farkında olmadan etkisi altına girenler, kolaylıkla adam öldürebilecek, kitle katliamları yapacak bir inancın, yani sapkın bir dinin büyüsü altındadırlar artık. Dolayısıyla ideolojik olarak yaygınlaşmaya çok rahat zemin bulan bu batıl inancın önünü kesmek, kökünü kurutmak mümkün olmamaktadır. Böyle bir yapılanmaya silahla karşılık vermek veya onları vicdana davet etmeye çalışmak da hiçbir sonuç vermeyecektir.

Yapılacak tek şey, temeldeki sapkın ideolojiyi ortadan kaldırmaktır. Bu, yalnızca anti-Darwinist eğitim ile mümkün olur. PKK o bölgede, sahte dinini yaygınlaştırırken, buna karşı hiçbir tedbir alınmazsa, anti-Darwinist bir çalışma yapılmazsa, oradaki halkımız bu tehlike hakkında bilgilendirilmezse, Darwinist ideolojinin tehlikesi, sapkınlığı ve sahteliği onlara anlatılmazsa, PKK’nın orada başarılı olması içten bile değildir. Dolayısıyla, bu belayı ortadan kaldırmanın tek yolu, aciliyetle, oradaki halkımıza yönelik bir anti-Darwinist çalışma başlatmaktır. Darwinizm çöktüğünde kaçınılmaz olarak komünizm de, Marksizm de çökecektir.

TRT’nin üzerindeki sorumluluk büyüktür, TRT bu önemli sorumluluğa uygun hareket etmelidir

TRT ülkemize çok değerli bir gençlik ve çok değerli bir Türk Milleti yetiştirmekle yükümlü, sorumluluğu büyük olan bir kanaldır ve doğrudan Devleti temsil etmektedir. Dolayısıyla üzerindeki yük de büyüktür. TRT’nin tüm adımlarını doğru atması, gerçekten çok iyi nesiller yetiştirebilmek için doğru seçimler yapması elzemdir. TRT laik devletin bir simgesidir. Dolayısıyla Devlet nasıl eski dinleri savunmuyor, bunların propagandasını yapmıyorsa, TRT de aynı şekilde Sümerlerden kalma bir pagan dini olan Darwinizm’in propagandasını yapmamalıdır. Eğer evrim devlet eliyle, TV yayınları yoluyla öğretilecekse, mutlaka bu sapkın dinin bilimsel geçersizliklerinin de gösterilmesi ve bunun yanında Yaratılış gerçeğinin de anlatılması gerekmektedir.

TRT, Yüce Rabbimiz’in izniyle, ülkemizi bölünmeye götürmeye ve PKK yandaşı olup Mehmetçiklerimizi şehit etmeye çalışan Marksist, komünist ve Darwinist kesimin tüm kirli planlarını ortadan kaldıracak, onları hüsrana uğratacak ve PKK’ya karşı gerçek ilmi mücadeleyi verebilecek imkanlara sahiptir. TRT bu büyük imkanı çok iyi kullanmalı ve üzerindeki sorumluluğu en mükemmel şekilde yerine getirerek mutlaka anti-Darwinist çalışma başlatmalıdır.