Evrim Sihirbazlığı: Bilimsel Delili Olmayan Bir Teoriyi Bilimin Kendisi Gibi Göstermek

 Evrimcilerin teorilerinin geçersizliğini örtbas etmek için başvurduğu yöntemler nelerdir?


Türkçe sözlüğe göre bilim şu anlamlara gelir:

1 . Evrenin veya olayların bir bölümünü konu olarak seçen, deneye dayanan yöntemler ve gerçeklikten yararlanarak sonuç çıkarmaya çalışan düzenli bilgi, ilim.

2 . Genel geçerlik ve kesinlik nitelikleri gösteren yöntemli ve dizgesel bilgi.

Görüldüğü gibi bilim deneysel yöntemlere ve ‘gerçekliğe dayanarak’ yasalar çıkarmaya çalışır. Ancak günümüzde evrim teorisi, bilimin bu tanımından tamamen sapmış olarak adeta sihirbazlık gösterileriyle ayakta tutulmaya çalışılmaktadır. Diğer bir deyişle, olmayan bir görünüşü çeşitli hilelerle insanlara güya gerçek gibi algılatmaya çalışan bir illüzyon çalışmasıyla sürdürülmektedir. Doğa ve canlılar konusunda sadece amatör bir bilgiye sahip olan ve hiçbir zaman gerçek bir biyoloji eğitimi almamış olan Darwin, bu alanda ilk sihirbazdı. Darwin 1859 yılında hiçbir bilimsel bulgu ya da deneye dayanmayan varsayımlarından oluşan Türlerin Kökeni kitabını yayınladı. Bu kitaba göre, evrim teorisi canlıların yaratılmış oldukları gerçeğini reddediyor ve doğal süreçlerin ve rastlantısal etkilerin ürünü olduklarını savunuyordu. Bu teoriye göre bütün canlılar birbirlerinden türemişlerdi. Darwin, teorisini ortaya atarken kendisini destekleyen bilimsel bulguların ileriki yıllarda bulunacağını umuyordu. Ne var ki ilerleyen yıllar evrim teorisinin hiçbir iddiasını doğrulamadı. Aksine evrimin bir açmaz olduğunu ve 21. yüzyıl bilimi ile, canlılığın başlangıcının tek  açıklamasının Yaratılış olduğunu ortaya koydu.

Evrimciler Bilimsel Bir Yazı İçine Yanlış Görüşlerini Serpiştirirler

Teorilerini bilimsel deliller ve deneysel bulgularla destekleyemeyen evrimciler çareyi, evrim teorisi ile ilgili izahları, canlılar hakkındaki bilimsel açıklamaların arasına karıştırmakta buldular.

Bilimsel herhangi bir yazıya baktığınızda ilk birkaç parag-rafta canlılar hakkında doğru bilgilere ulaşmanız mümkündür. Ancak ilerleyen satırlarda, birden makalenin bütünlüğü ile hiçbir bağlantısı olmayan mantıkdışı açıklamalara rastlarsınız. İşte aralara serpiştirilmiş bu hayal ürünü açıklamalar Darwinistlerin evrim teorisini bir şekilde kabul ettirebilme çırpınışlarıdır.

Darwinistler bilimsel bazı kavramları anlamlarından saptırarak sanki evrim teorisi ile ilişkili gibi gösterirler. Ve bunu insanlara o kadar yoğun olarak işlerler ki örneğin adaptasyon, varyasyon, doğal seleksiyon, mutasyon gibi kavramları duyan kişiler doğrudan doğruya evrimden bahsediliyor zannederler ve evrimi bilimin vazgeçilmez bir parçası gibi görme yanılgısına düşerler. Oysa bu kavramlar canlıların hayatında yer almakla birlikte, bunların evrim teorisi ile hiçbir ilgileri yoktur. Tek tek ele alacak olursak:

Evrim teorisi komünist ideolojinin dayandığı materyalizmin sözde bilimsel tabanını oluşturur. Öyle ki komünizmin kurucusu olan Karl Marx, Charles Darwin’in yazdığı ve evrim teorisinin temelini oluşturan Türlerin Kökeni adlı kitap için, “bizim görüşlerimizin doğal tarihsel temelini içeren kitap budur işte” demiştir. (David Jorafsky, Soviet Marxism, Natural Science, s. 12) Bilindiği gibi komünizm; din, devlet, aile gibi kutsal kavramları kökünden yok etmeyi hedefleyen, devletimizin üniter yapısına karşı yöneltilen her türlü bölücü eylemin ve düşüncenin de temel ideolojisidir.

Adaptasyonu Evrimciler Nasıl Değiştirir?

Adaptasyon; bir canlının, bulunduğu çevrenin değişen koşullarında daha iyi yaşamasını ve üremesini sağlayan özelliğidir.

Aynı türe ait iki canlı, büyüklük, renk, karakter gibi farklı özellikleri doğrultusunda ya bulundukları çevreye daha iyi adapte olurlar ve daha uzun yaşama ve daha çok üreme imkanına sahip olurlar ya da değişen şartlara dayanamaz ve yaşamlarını kaybederler. Bu, doğal seleksiyon olarak bilinir.

Ancak evrim teorisi, adaptasyon kavramına sözde yeni bir anlam getirerek içinde bulunduğu koşullara adaptasyon sağlayan canlıların zaman içinde tür değiştirdiklerini iddia eder.

Ancak evrimcilerin, “Çevre koşullarındaki değişiklik, canlıların evrimleşerek tür değiştirmesine neden olur” şeklinde özetledikleri bu iddiası geçerli değildir. Bir tür, “genetik potansiyeli” kendisine imkan sağladığı ölçüde bulunduğu ortamdaki değişikliklere uyum sağlar yani adapte olur. Eğer “genetik potansiyeli” bu değişikliklere uyum sağlamasına imkan vermiyorsa, o zaman bu tür, değişen koşullara adapte olamaz ve yok olur. Ancak hiçbir zaman koşullara adapte olarak başka bir türe dönüşmez. Her zaman aynı türün bir bireyi olarak kalır. Yani bir ceylan hızlı koşabildiği sürece varlığını sürdürür ancak hiçbir zaman daha hızlı koşabilen bir çitaya dönüşmez.

Varyasyon Kavramını Evrimciler Nasıl Değiştirir?

Varyasyon da evrim teorisi ile bağlantılı bir kavram gibi gösterilmesine rağmen hiçbir şekilde bir türün başka bir türe dönüşmesine yol açmaz.

Varyasyon, “çeşitlenme” anlamına gelen genetik bir olaydır. Bu olay, bir canlı türünün içindeki bireylerin ya da grupların birbirlerinden farklı özelliklere sahip olmasına neden olur. Örneğin yeryüzündeki insanların hepsi temelde aynı genetik bilgiye sahiptirler. Ancak bu genetik bilgi her insanda varyasyon potansiyeli sayesinde farklı şekilde kullanılabilir. Örneğin insanların kimisi çekik gözlüdür, kimisi kızıl saçlıdır, kimi zencidir, kimisinin burnu uzun, kimisinin boyu kısadır.

Ancak varyasyon asla evrime delil oluşturmaz, çünkü varyasyon, zaten var olan genetik bilginin farklı şekillerde ortaya çıkmasıdır. Ve genetik bilgiye asla yeni bir özellik kazandırmaz. Varyasyon her zaman genetik bilginin sınırları içinde olur.

Orkidelerin 20 bin çeşidi vardır. Varyasyon potansiyeli sayesinde hepsi aynı genetik bilgiye sahip olmasına rağmen 20 bin farklı orkide ile karşılaşırız. Ancak hiçbir zaman orkideler bir meşe ağacına dönüşmez. Yani varyasyonlar genetik bilgi izin verdiği sürece gerçekleşir.

Genetik Değişmezlik İlkesi Evrimcilerin Açmazlarından Biridir

“Genetik değişmezlik” (genetik homoestatis) ilkesi, bir canlı türünü değiştirmek için yapılan tüm eşleştirme (farklı varyasyon oluşturma) çabalarının sonuçsuz kaldığını, canlı türleri arasında aşılmaz duvarlar olduğunu ortaya koyar.

Yani farklı inek varyasyonlarını çiftleştiren hayvan yetiştiricilerinin, sonunda inekleri Darwin’in iddia ettiği gibi başka bir türe dönüştürmeleri kesinlikle mümkün değildir.

Darwin Retried: An Appeal to Reason (Darwin Yeniden Sorgulandı: Akla Başvuru) adlı kitabıyla Darwinizmin geçersizliğini ortaya koyan Norman Macbeth bu konuda şunları yazar:

“Sorun, canlıların gerçekten de sınırsız bir biçimde varyasyon gösterip göstermedikleridir... Türler her zaman için sabittirler. Yetiştiricilerin yetiştirdikleri değişik bitki ve hayvan cinslerinin belirli bir noktadan ileri gitmediğini, hatta hep orijinal formlarına geri döndüğünü biliriz...” (Norman Macbeth, Darwin Retried: An Appeal to Reason, Harvard Common Press, New York, 1971, s. 33)

Sonuç olarak, varyasyonlar bir türün genetik sınırları içinde bazı sınırlı değişikliklere yol açarlar. Yeryüzünde değişik ırkta insanların olması veya anne-baba ve çocuklar arasındaki farklılıklar varyasyonlarla açıklanabilir. Ancak hiçbir şekilde genetik bilgiye yeni bir parçanın eklenmesi söz konusu değildir.

Doğal Seleksiyon Karşısında Evrimcilerin Çaresizlikleri

Doğal seleksiyon doğada var olan yaşam mücadelesi neticesinde güçlü olanların hayatta kalması anlamına gelir. Örneğin yırtıcı hayvanların saldırdığı bir geyik sürüsü içinde, doğal olarak hızlı kaçabilen geyikler hayatta kalacaktır. Bir süre sonra bu geyik sürüsü sadece hızlı koşabilen geyiklerden oluşacaktır.

Ancak geyikler hiçbir zaman bir başka canlı türüne dönüşmez. Geyiklerin genetik bilgisine herhangi bir bilgi eklenmez ve bir tür değişimi gerçekleşmez. Geyikler ne kadar elemeye (seleksiyona) uğrarlarsa uğrasınlar geyik olarak yaşamaya devam ederler.

Bu örnek tüm türler için geçerlidir. Doğal seleksiyon sadece çevre şartlarına uymayan zayıf, güçsüz canlıların ayıklanmasına vesile olur; asla yeni bir genetik bilgi veya yeni organlar, yani yeni canlı türleri ortaya çıkarmaz. Yani doğal seleksiyon vasıtasıyla canlılar evrimleşmez. Darwin “Türlerin Kökeni” kitabının 127. sayfasında bu gerçeği, “Faydalı değişiklikler oluşmadığı sürece doğal seleksiyon hiçbir şey yapamaz” diyerek kabul etmiştir.

Evrimci C. Loring Brace, American Scientist dergisinde yayınlanan bir makalesinde, doğal seleksiyonu, türleri oluşturan bir mekanizma olarak göremeyeceğimizi ve Darwinizm’in bilimsel bulgular tarafından reddedildiğini şöyle açıklar:

“American Scientist okuyucuları, biyolojinin büyük bir kısmının ve paleontolojinin tamamının Darwin’in organik evrim hakkındaki görüşlerini reddettiğini fark etmiyor olabilirler. Adaptasyon ise pratikte kesinlikle geçerli görülmüyor.” (C. Loring Brace, Review of Species, Species Concepts, and Primate Evolution, edited by William H. Kimbel and Lawrence B. Martin, Plenum Press, 1993, s.560, American Scientist, vol 82, September/October 1994, s.484-486)

Mutasyonlar Evrimcilerin Hatalı Görüşlerini Çürütür

Mutasyonlar; canlıların genetik bilgisini taşıyan DNA molekülünde, radyasyon veya kimyasal etkiler sonucunda meydana gelen kopmalar ve yer değiştirmelerdir. Mutasyonlar DNA’nın alfabesini oluşturan nükleotidleri tahrip eder ya da yerlerini değiştirirler. Mutasyonların %99’u zararlıdır. Hücrenin tamir edemeyeceği boyutlarda hasar ve değişikliklere neden olurlar. %1’i de etkisizdir.

Dolayısıyla evrimcilerin iddia ettikleri gibi, mutasyonlar, bir türün başka bir türe dönüşmesine sebep olacak olumlu değişiklikleri asla meydana getiremezler.  Mutasyonların sebep olacağı değişiklikler ancak Hiroşima, Nagazaki veya Çernobil’deki insanların maruz kaldıkları sakatlıklar ve ölümlerdir. Çünkü DNA çok kompleks bir düzene sahip olağanüstü bir moleküldür. DNA üzerinde meydana gelecek herhangi rastgele bir etkinin ancak zarar verdiğini Amerikalı genetikçi B. G. Ranganathan şöyle açıklar:

“Mutasyonlar küçük, rastgele ve zararlıdırlar. Çok ender olarak meydana gelirler ve en iyi ihtimalle etkisizdirler. Bu dört özellik, mutasyonların evrimsel bir gelişme meydana getiremeyeceğini gösterir. Zaten yüksek derecede özelleşmiş bir organizmada meydana gelebilecek rastlantısal bir değişim, ya etkisiz olacaktır ya da zararlı. Bir kol saatinde meydana gelecek rastgele bir değişim kol saatini geliştirmeyecektir. Ona büyük ihtimalle zarar verecek veya en iyi ihtimalle etkisiz olacaktır. Bir deprem bir şehri geliştirmez, ona yıkım getirir.” (B. G. Ranganathan, Origins?, The Banner Of Truth Trust)

Nitekim bugüne kadar gözlemlenmiş hiçbir yararlı mutasyon örneği yoktur. İnsanlar üzerinde gözlemlenen tüm mutasyonlar da zararlıdır.

Mutasyonların neden evrimci iddiayı destekleyemeyeceklerini üç ana maddede özetlemek mümkündür:

1) Mutasyonlar her zaman zararlıdır.

2) Mutasyon sonucunda DNA’ya yeni bilgi eklenmez.

3) Mutasyonun bir sonraki nesle aktarılabilmesi için mutlaka üreme hücrelerinde meydana gelmesi gerekir. Vücudun herhangi bir hücresinde veya organında meydana gelen değişim bir sonraki nesle aktarılmaz. Örneğin bir insanın gözü, radyasyon ve benzeri etkilerle mutasyona uğrayıp orijinal formundan farklılaşabilir ama bu, kendisinden sonraki nesillere geçmeyecektir.

İnsanlık Tarihinin En Kapsamlı Aldatmacası Evrim Teorisidir

Yukarıda anlatılan tüm bilgiler bilimin gösterdiği gerçeklerdir. İşte evrim sihirbazları bu gerçekleri anlatırken, satır aralarına, “Tüm bu etkenler canlıların evrimleşmesine sebep olmuştur” gibi bilimsel hiçbir değeri olmayan eklemeler yaparak insanları bu illüzyona ikna etmeye çalışırlar. Ancak herkes de bilir ki illüzyon, gerçeğin çarpıtılarak beynin aldatılması esasına dayanır. İşte Darwinizm’in 150 yıldan fazla bir süredir yaptığı tam da budur. İnsanları, hiçbir bilimsel delile dayanmayan evrim teorisinin bilimin kendisi olduğuna inandırmaya çalışmak...

Ancak içinde bulunduğumuz yüzyıl, bu illüzyonun sona erip insanların gerçekleri görmeye başladığı, zihinlerdeki pusun kalktığı yüzyıldır. Darwinist hipnoz sona ermiştir. Allah’ın izniyle önümüzdeki yıllarda bu teori, sadece tarih kitaplarında “İnsanlık tarihinin en büyük aldatmacası” nitelendirmesi ile yerini alacaktır.

“Evrim teorisi” ya da “Darwinizm” kavramlarını duyan insanların bir bölümü, bu kavramların sadece biyolojinin ilgi alanına girdiğini ve kendi yaşamları açısından bir önem taşımadığını sanabilirler. Oysa, evrim teorisi, biyolojik bir kavram olmanın ötesinde, dünya üzerinde yaygın bir kitleyi etkisi altına almış çarpık bir felsefenin altyapısını oluşturur. Bu felsefe, neden ve nasıl var olduğumuz konusuyla ilgili birtakım gerçek dışı görüşler öne süren “materyalizm”dir. Materyalizm, ya da bir başka deyişle “maddecilik”, maddeden başka hiçbir şeyin olmadığını varsayar. Buradan yola çıkarak da madde üstü bir Yaratıcı’nın, yani (Allah’ı tenzih ederiz) Allah’ın varlığını reddeder.

2013-09-09

Darwinistler, Evrenin Oluşumu Üzerinde Düşünmezler

Darwinistler geçtiğimiz yüzyıl boyunca tüm dünyayı aldatmayı başarmış, Darwinist bilim adamlarının ve tüm diğer evrim teorisyenlerinin gözlerini, kulaklarını, akıllarını kapatmıştır. Bu gerçek onların, bilimsel delillerle değil, yalnızca uydurma bilgilerle ve aldatmaca ile hareket ettiklerini, insanlarla bir buçuk yüzyıldır alay ettiklerini, feodal, bağnaz bir inançla hareket ettiklerini kesin olarak kanıtlamaktadır. Düşünen bir insanın karşılaşacağı tek gerçek ise her şeyin sahibinin Allah olduğu, gökte ve yerde olanların tümünün tek bir emir ile bir anda yaratıldığıdır.


Darwinistler, evrendeki çok sayıda irili ufaklı gezegenin her birinin uzaydaki konumlarının ve hareketlerinin sayısız detaylarıyla özel olarak ayarlanmış olduğunu, sadece gezegenlerin konumlarındaki milimetrik bir değişimin bile evrendeki iç içe geçmiş bütün dengeleri altüst edebileceğini düşünmezler.

  •  Darwinistler, Ay ile Dünya arasındaki mesafenin, Dünya’daki hayatın devamı ve birçok yaşamsal dengenin sağlanması açısından son derece önemli olduğunu ve bu mesafedeki en küçük bir farklılığın bile hayati olumsuzluklara sebebiyet vereceğini düşünmezler.
  •  Darwinistler, eğer Dünya’ya ulaşan Güneş enerjisinde %10’luk bir azalma olsa yeryüzünün metrelerce kalınlıkta bir buzul tabakası ile örtüleceğini düşünmezler.
  •  Dünyamız uzaydaki sayısız galaksi, yıldız ve gezegen arasından sadece bir tanesidir. Darwinistler, bu devasa sistem içindeki olağanüstü dengenin asla tesadüfen meydana gelemeyeceğini düşünmek istemezler.
  •  Darwinistler Dünya’nın ekseninde 23o27´lık bir eğim olmasa, kutuplarla ekvator arasında atmosferin oluşumunu engelleyecek derecede aşırı sıcaklık olacağını ve yaşamın varlığının imkansız hale geleceğini düşünmezler.
  •  Darwinistler atmosfer basıncı şu anki değerinden bir kat daha fazla olsa, atmosferdeki su buharı oranının azalacağını ve Dünya üzerindeki karaların tamamının çölleşeceğini, bunun sonucunda da yaşamın imkansızlaşacağını düşünmezler.
  •  Darwinistler yaklaşık 15 milyar yıl önce tek bir noktada meydana gelen büyük bir patlama ile içinde yaşadığımız evrenin ortaya çıktığını; ancak büyük bir patlamanın aslında büyük bir karmaşaya neden olması gerektiğini, maddenin atom veya atom altı parçacıklar olarak uzay boşluğunda “rastgele” dağılmaları gerektiğini, ama böyle olmadığını, bunun yerine son derece sistemli ve düzenli bir evrenin ortaya çıktığını yani yaratıldığını düşünmezler.
  •  Darwinistler, Güneş’te meydana gelen patlamaların açığa çıkardığı enerjinin oldukça büyük olduğunu, tek bir patlamanın Hiroşima’ya atılanın benzeri olan 100 milyar ton atom bombasının gücüne eşit olduğunu, bu yakıcı etkinin de atmosfer aracılığıyla Dünya’ya en ideal şekliyle ulaştığını düşünmezler.
  •  Darwinistler, oksijenin yakıcı bir element olduğunu ve aslında bizim bedenimizi de yakması gerektiğini, bunu engellemek için, oksijenin atmosferdeki formu olan O2’nin dikkat çekici bir biçimde “asal” kılındığını, yani kolay kolay reaksiyona girmediğini düşünmezler.
  •  Darwinistler, hücre zarından ağaç kabuğuna, göz merceğinden bir geyiğin boynuzlarına, yumurta beyazından yılan zehirine kadar son derece farklı organik yapıların hepsinin karbon temelli bileşiklerden oluştuğunu, karbonun hidrojen, oksijen ve azot atomlarıyla çok farklı geometrik şekil ve sıralamalarda birleşerek son derece farklı maddeler meydana getirdiğini, karbonun bu özelliğinin Dünya üzerinde yaşamı mümkün hale getirdiğini düşünmezler.
  •  Darwinistler, suyun bilinen tüm sıvıların aksine, + 4°C dereceye ulaştıktan sonra beklenmedik bir biçimde genleşmeye başladığını ve böylece dışarıdaki sıcaklık sıfırın altına düşünce buzun suyun yüzeyinden donmaya başladığını, bunun denizin derinliklerinde yaşayan canlıların yaşamının devamına olanak veren bir özellik olduğunu düşünmezler.
  •  Su, insan bedeni için bir zorunluluktur. İşte bu yüzden suyun, dolaşım sistemimizin kusursuz şekilde çalışmasını sağlayacak özel bir akışkanlık değeri vardır. Bu ve buna benzer suya has özellikler bu sıvının bir Yaratılış harikası olduğunu kanıtlar. Fakat Darwinistler bu gerçeği düşünmezler.
  •  Su, katrandan 10 milyar kat, gliserolden bin kat, zeytinyağından yüz kat ve sülfürik asitten de 25 kat daha akışkandır. Darwinistler suyun bu akışkanlığının dolaşım sisteminin verimli çalışabilmesi açısından çok önemli olduğunu, eğer suyun akışkanlığı katranınkine benzer bir değerde olsa, hiçbir kalbin, içeriği büyük ölçüde sudan oluşan kanı pompalayamayacağını düşünmezler.
  •  Darwinistler evrenin sonsuz olmadığını, sıfır hacme sahip tek bir noktanın patlamasıyla yoktan var olduğunu düşünmezler.
  •  Darwinistler, evrenin oluşumuna sebep olan Büyük Patlama’nın tüm evreni kapsayan ve olağanüstü bir hassasiyete sahip bir düzen meydana getirdiğini ve bunun yalnızca Allah’ın izniyle gerçekleştiğini düşünmezler.
  •  Darwinistler termodinamiğin ikinci kanununun bir gereği olarak, evrende doğal şartlara bırakılan tüm sistemlerin zamanla bozulmaya uğradığını ve dolayısıyla evren ve içindekilerin gitgide bir sona doğru ilerlemekte olduğunu düşünmezler.
  •  Darwinistler Big Bang’in ardından gerçekleşen genişleme hızı, eğer milyar kere milyarda bir oranda (1/1018) bile farklı olsaydı, evrenin ortaya çıkamayacağını düşünmezler.
  • Galaksimizdeki yıldızların birbirlerine ortalama uzaklıkları 30 milyon mildir (48.280.000 km). Darwinistler, eğer bu mesafe biraz daha az olsaydı gezegenlerin yörüngelerinin istikrarsız hale geleceğini, eğer biraz daha fazla olsaydı gezegenlerin etrafa dağılacaklarını, dolayısıyla evrende kusursuz bir yaratılış olduğu gerçeğini düşünmezler.
  •  Evren, olağanüstü dengeler ve hassas sistemler üzerine kuruludur. Dev gezegen ve yıldızların hassas sistemlerle hareket ediyor olmaları, kesin olarak tesadüfleri reddeder. Darwinistler ise, bu açık gerçek üzerine düşünmekten açıkça kaçınırlar.
  •  Darwinistler, eğer yerçekimi sabiti şimdikinden biraz daha büyük olsaydı, evrendeki büyük yıldızların hepsinin birer kara deliğe dönüşmüş olacağını düşünmezler.
  •  Darwinistler, atomun yalnızca 0.0000001’lik hacminin içinde olağanüstü kompleks atomaltı yapılar olduğunu ve bunların son derece kritik bir hassasiyet ve düzen içinde hareket etmekte olduğunu düşünmezler.
  •  Darwinistler, fosfor, karbon gibi atomların tesadüfler sonucunda bir araya gelerek, yıldırımlar, volkanlar, ultraviyole ışınları, radyasyon gibi doğal olaylar sonucunda kendilerini kusursuzca organize ederek proteinleri, hücreleri, balıkları, kedileri, tavşanları, aslanları, kuşları, insanları ve tüm canlılığı meydana getirdiklerini iddia ederken, bunların bilinçsiz, akılsız, yeteneksiz, bilgisiz ve cansız olduklarını düşünmezler.
  •  Evrenin yoğunluğu, genişleme hızı, yıldız sistemlerinin, galaksilerin özellikleri, çekim güçleri, yörüngeleri, hareket biçimleri, hızları, içerdikleri madde miktarı, hepsi son derece ince hesaplar ve hassas dengeler üzerine kuruludur. Aynı şekilde Dünyamız, Dünyamız’ın çevresini saran atmosfer, insanın yaşamına en uygun yapıdaki yeryüzü, bunların tümü olağanüstü bir yaratılış örneğidir. Ancak Darwinistler bu hesaplardaki ve dengelerdeki çok ufak bir oynamanın tüm evrenin düzenini altüst edeceğini düşünmezler.
  •  Darwinistler, eğer yerçekimi sabiti şimdikinden biraz daha büyük olsaydı, büyük yıldızların her birinin birer kara deliğe dönüşmüş olacağını düşünmezler.
  •  Darwinistler, suyun şu andaki fiziksel ve kimyasal özelliklerinin veya Dünya’nın atmosfer yapısının ya da ısısının şimdikinden çok az daha farklı olması durumunda “bulut” diye bir şey olamayacağını ve bulut olmadığı durumda da yeryüzünde tatlı su kaynaklarının var olamayacağını düşünmezler.
  •  Darwinistler, her yıl yağan yağmurun yeryüzündeki hayatın devamı için belli bir ölçüde olmasının, şeklinin ve hız limitinin ayarlanmış olmasının evrim teorisiyle açıklanamayacağını düşünmezler.
  •  Darwinistler; Güneş Sistemi’nin galaksi merkezi etrafındaki dönüş süratinin saatte tam 720.000 km olduğunu, 200 milyon yıldızı bünyesinde barındıran Samanyolu Galaksisi’nin uzay içindeki hızının saatte 950.000 km olduğunu, böylesine kompleks ve süratli bir sistem içinde hiçbir sorun ve çarpışma yaşanmadan Allah’ın kurduğu kusursuz dengeye göre yaşadığımızı düşünmezler.
  •  Darwinistler, cansız, şuursuz atom yığınlarının, Dünya’yı, gezegenleri, Güneş Sistemi’ni, çiçekleri, meyveleri, ağaçları ve bunlar ile tam bir uyum içinde yaşayan insanı, tesadüflerle oluşturamayacaklarını düşünmezler.
  •  Darwinistler, evrende var olan irili, ufaklı çok sayıda gezegenin uzaydaki hareketlerinin kritik konumda önem taşıdığını, uzaydaki konumlarının ve hareketlerinin gelişigüzel olmadığını, evrendeki bu dengeleri Allah’ın mükemmel şekilde yarattığını düşünmezler.

“Kendinden (bir nimet olarak) göklerde ve yerde olanların tümüne sizin için boyun eğdirdi. Şüphesiz bunda, düşünebilen bir kavim için gerçekten ayetler vardır.” (Casiye Suresi, 13)

Yüce Allah’a iman eden bir insan, gördüğü bir çiçek tomurcuğunda, mikroskop altında incelediği tek bir hücrede, dallarını göğe uzatmış muhteşem görünümlü bir ağaçta, kabuğunun içinde paketlenmiş meyvelerde, birbirinden güzel hayvanlarda ve tek bir tohum tanesinde Rabbimiz’in gücünü ve büyüklüğünü görecektir. İşte bu nedenle, Allah’ın varlığına inanan bir insanın, karşılaştığı güzellikler hakkında düşündükçe inancı pekişecek, imanı güçlenecektir. Çünkü tüm varlıkları, alemlerin Rabbi olan Allah yaratmıştır ve yeryüzünün her yerinde O’nun kudreti hakimdir.

www.evrenmucizesi.imanisiteler.com

Tüm alemlerin Hakimi olan Allah, iman eden kullarına,   yarattıkları üzerinde düşünmelerini öğütler. Bunun en önemli nedenlerinden biri, yerde, gökte, Allah’ın yarattıklarının tümünde, Allah’ın varlığına ve üstün yaratışına dair deliller bulunması ve tüm bunları görmenin, iman eden bir insanı Allah’a daha fazla yaklaştırmasıdır.

2013-09-10

%30 Verimsizlikteki Tasarım Harikası

Hücrede sentezlenen proteinlerin yaklaşık %30’u doğru yapılmadıkları için oluştuktan hemen sonra parçalanırlar. İlk bakıldığında bu yaşamın kimyasının Akıllı Tasarım ürünü olduğu gerçeğine karşı koyan bir buluş gibi görünebilir. Ancak  daha dikkatli incelendiğinde, protein sentezindeki bu sözde verimsizliğin aslında çok önemli bir nedeni olduğu görülmektedir.[2]

İlk bakışta savurganlık gibi görünen protein sentezi süreci, aslında bağışıklık sisteminin virüs kaynaklı enfeksiyonlara karşı hızlı tepki vermesini sağlamada önemli bir görev üstlenmektedir. Eğer bu %30’luk kusur oranı olmasaydı, soğuk algınlığı gibi viral enfeksiyonlar çok daha ağır geçebilirdi.

Kısaca temel biyokimya bilgilerimizi gözden geçirmek, verimsiz protein üretiminin bağışıklık sisteminin tepki vermesine nasıl fayda sayladığını görmek için yeterli olacaktır. Protein üretim sürecini başlatmak için, bir mesajcı RNA molekülü DNA iplikçiğindeki genlerden birinden aldığı bilgiyi ribozom denen kısma götürür. Bu ribozomlar amino asit isimli küçük molekülleri birbirine ekleyerek protein zincirlerini oluştururlar. Hücre içinde bulunan çok sayıda proteinin her biri 20 farklı amino asidin oluşturduğu bir havuzdan çekilen belirli bir amino asit dizisini içerir. Amino asit dizilerinin fiziksel ve kimyasal özellikleri protein zincirlerinin üç boyutlu yapısına nasıl  katlanacağını belirler. Şaperon isimli protein molekülleri genellikle protein zincirinin katlanmasında önemli bir rol oynar. Proteinin üç boyutlu yapısı hücredeki işlevsel veya yapısal rolünü belirler.

Proteinler hücre için faydaları sona erdiğinde veya hücresel fonksiyonlarını sürdürürken zarar gördüklerinde, parçalanırlar. Parçalanma sonrasında proteinin amino asitleri açığa çıkar ve böylece yeni proteinlerin kullanımı için uygun hale gelirler.

Proteinlerin parçalanması işlemi  sonrasında (kusurlu olarak üretilenler de dahil),  bağışıklık sistemine hücrede neler olduğunu haber vermek için proteinin küçük parçaları hücre yüzeyine taşınır. Hücre, sınıf I majör histokompatibilite kompleksi (MHC) adı verilen kompleks molekül grubunu kullanarak protein parçalarını bağışıklık sistemiyle buluştuğu hücrenin yüzeyine taşır. [3]

Şimdi konunun virüslerle olan bağlantısını anlamak için önce virüslerden kısaca bahsedelim.

Virüsle enfekte olan hücreler olduğunda, viral DNA hücresel yapıyı ele geçirir ve virüslü proteinler üretir. Söz konusu yeni araştırmalardan önce uzmanlar, viral proteinlerin bir süre yaşayıp hücreyi ele geçirdikten sonra parçalandıklarını ve sınıf I MHC aracılığıyla bağışıklık sistemine sunulduklarını düşünüyorlardı. Bu durum araştırmacılar için bir ikilem oluşturuyordu, çünkü eğer hücre viral enfeksiyonun bağışıklık sistemine sunulması için bu kadar uzun bir süre bekliyorsa, viral yayılma çok ilerlemeden vücudun enfeksiyona tepki vermesi mümkün olamazdı.

Yeni buluşların gelmesiyle bu ikilem çözüldü. Ortaya çıktı ki, viral proteinlerin de diğer proteinler gibi %30’u da yanlış üretilmektedir ve daha uzun süre geçmesine vakit kalmadan hücrenin geri kalan kusurlu proteinleri ile birlikte parçalanmaktadırlar.[4] Bozuk üretilen virüslü proteinlerin parçaları da sınıf I MHC’ye aktarılır ve böylece bağışıklık sistemi hücre içinde virüslü parçalar olduğu hakkında hemen alarma geçirilir.

Böylece, 2000’li yılların başında sonuçlanan bu buluş ortaya çıkardı ki, hücrenin yüksek seviyede kusurlu protein üretmesi bağışıklık sisteminin viral enfeksiyonlara karşı çok daha etkili olması için son derece önemlidir. Protein sentezinin verimsizliğinde son derece akıllı ve zarif bir tasarım vardır.

Bu buluş, doğadaki sözde noksanlıklar hakkında önemli bir ders vermektedir. Hiçbir istisna olmaksızın, sözde eksik tasarlanmış bir sistemin daha iyi anlaşılmasıyla ve sistemin daha geniş bir açıdan incelenmesiyle bu dışta görünen kusurların aslında mükemmel bir tasarım harikaları olduğunu ortaya çıkarmaktadır.

O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, 'şekil ve suret' verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir. (Haşr Suresi, 24)

 


[1] Bu konunun hazırlanmasında Dr. Fazale Rana’nın “Inefficiency by Design” başlıklı yazısından faydalanılmıştır.

http://www.reasons.org/articles/30-inefficiency-by-design

[2] Hansjörg Schild and Hans-Georg Rammensee, “Perfect Use of Imperfection,” Nature 404 (2000), 709-10; J. Travis, “Trashed Proteins May Help Immune System,” Science News 157 (2000): 245. Eric A. J. Reits et al., “The Major Substrates for TAP in vivo are Derived from Newly Synthesized Proteins,” Nature 404 (2000), 774-78.

[3] Eric Palmer and Peter Cresswell, “Mechanisms of MHC Class-I Restricted Antigen Processing,” Annual Review of Immunology 16 (1998): 323-58.; Kenneth L. Rock and Alfred L. Goldberg, “Degradation of Cell Proteins and the Generation of MHC Class-I Presented Peptides,” Annual Review of Immunology 17 (1999): 739-79.

[4] Ulrich Schubert et al., “Rapid Degradation of a Large Fraction of Newly Synthesized Proteins by Proteasomes,” Nature 404 (2000), 770-74.; ric A. J. Reits et al., “The Major Substrates for TAP in vivo are Derived from Newly Synthesized Proteins,” Nature 404 (2000), 774-78.

 

2013-10-19

Evrim Teorisini Temelden Yıkan Soru: Cansız Moleküller

Aslında evrim teorisi daha yolun en başında, yani “hayat nasıl başladı?” sorusu karşısında çökmüştür. Fosiller veya türlerin oluşumu hakkında sayısız spekülasyonlar yapan, sayfalarca hikayeler anlatan evrimciler, “Hayat nasıl başladı?” sorusu karşısında hayali senaryolar dahi üretemeyerek, tamamen sessizliğe bürünmektedirler. Çünkü tek bir protein molekülünün dahi kendiliğinden, tesadüfler sonucunda nasıl meydana geldiğini açıklamalarına imkan yoktur; cansız moleküllerin nasıl olup da canlı bir organizmaya dönüştüğü sorusuna verebilecekleri bir yanıt bulunmamaktadır.

Evrimcilerin en güvendikleri kaynak olan Nature dergisinin online sayfasında, 13 Şubat 2012 tarihli, Brian Switek imzalı bir yazıda bu çaresizlikleri şöyle ifade edilmektedir:

Hayatın nasıl başladığı doğanın en kalıcı gizemlerinden biridir. Fosiller ve biyolojik ipuçlarına bakarak bilim adamları ilk hücrenin yeryüzünde dört milyar yıl önce ortaya çıktığını tahmin etmektedirler.  Ancak ortaya çıkışlarını tam olarak neyin katalize ettiği konusu anlaşılmaz kalmıştır.

Hayatın kökenine dair araştırmalar yapan bilim adamları, yaklaşık 50 yıl önce ilk başarısız deneyini gerçekleştiren Stanley Miller’dan daha fazla bilgi edinmiş değiller.

Fizik profesörü ve yazar Paul Davies bu konuya Beşinci Mucize: Hayatın Kökeni ve Anlamı Araştırması adlı kitabında şöyle yer vermektedir:  

Bu kitabı yazmaya başladığımda bilimin hayatın kökeni gizemini çözmeye yaklaştığına inanmıştım… Fakat bu alanda bir-iki sene araştırma yaptıktan sonra şu anda anlayışımızda müthiş büyük bir boşluk olduğu kanaatindeyim… Anlayışımızdaki bu boşluk sadece belli teknik detaylar hakkındaki cehaletimiz değil; önemli bir kavramsal boşluk. [i]

Colorado State Üniversitesi’nden hücre biyoloğu Franklin Harold da hayatın kökeni konusunun “bilimin çözülmemiş gizemlerinden” biri olduğunu söylemektedir. [ii]

Harvard Üniversitesi biyologlarından Andy Knoll ise, hayatın kökeninin evrim teorisi ile açıklanamadığını şöyle kabul etmektedir:

Eğer Yeryüzündeki yaşamın derin tarihi, kökeni, bugün çevremizde gördüğümüz biyolojiyi oluşturan aşamalar hakkında bildiklerimizi özetlemeye çalışırsak, burada net bir görüntümüz olmadığını itiraf etmek durumundayız sanırım. Yaşamın bu gezegen üzerinde nasıl başladığını bilmiyoruz. Tam olarak ne zaman ve hangi koşullar altında başladığını bilmiyoruz. [iii]

Bu açıklamalar, konuyu gazetelerden veya TV programlarından takip eden insanları şaşırtmaktadır. Çünkü insanların büyük bir kısmı, hatta bunun içinde bilim adamları da bulunmaktadır, evrim teorisinin hayatın kökenine dair bir açıklaması olduğunu zannetmektedir. Hatta haber programlarında veya gazete köşelerinde fikirlerine yer verilen, evrim teorisini ateşli bir şekilde savunan bazı “acemi evrimciler”, evrim teorisinin ilk canlılığın nasıl oluştuğunu açıkladığını iddia etmekte, hatta bunun örneklerini laboratuvarda her gün gördüklerini söyleyecek kadar ileri gidebilmektedirler. İşte bu kişiler, hiçbir bilimsel delile dayanmadan, evrim teorisini körü körüne, ideolojik nedenlerle savunan, bilim ve akılcılıktan uzak kimselerdir. Oysa evrim teorisinin,  cansız atomların nasıl olup da canlandığına, canlı organizmalara nasıl dönüştüklerine dair en küçük bir açıklaması yoktur. Evrimciler de bunu gayet iyi bilmekte, ancak büyük çoğunluğu bu gerçeği itiraf edememektedir. Özellikle Türkiye’deki evrimciler uğradıkları hezimetin şiddetiyle, tamamen gerçekten uzak iddialarla teorilerini savunma gayretine girmektedirler.

Paul Davies, halkın bu gerçekten neden habersiz olduğunu, bilim adamlarının evrim teorisinin hayatın kökenini açıklamaktan çok uzak olduğunu neden ifşa etmediklerini şöyle açıklamaktadır:

Kapalı kapılar arkasında kafalarının karıştığını açık açık kabul etmelerine rağmen pek çok araştırmacı halka hayatın kökeninin hala anlaşılamadığını söylemekten rahatsızlık duyuyor. Bu rahatsızlıklarının iki nedenden kaynaklandığı görülüyor. Öncelikle bunun dini açıklamalara….  kapı açtığını hissediyorlar. İkincisi cehaletlerini açık açık kabul ederlerse ellerindeki fonları kaybedeceklerinden endişeleniyorlar.  

Davies’in de belirttiği gibi, cansız atomların şuursuzca, tesadüfler sonucunda bir araya gelerek canlılığın en küçük yapıtaşları olan proteinleri dahi meydana getirmelerinin imkansızlığının farkında olan evrimciler, hayatı üstün bir Akıl ve İlim sahibi olan Allah’ın yarattığı gerçeğini gizleyebilmek için yaptıkları araştırmaların başarısızlıklarını insanlardan saklamaktadırlar.

Darwin de, Türlerin Kökeni adlı kitabında sözde türlerin birbirlerine nasıl evrimleştiklerine dair spekülasyonlar üretmiş olmasına rağmen, ilk canlılığın nasıl başladığına dair spekülasyon dahi üretememiş, hayatın kökeniyle ilgili bir kitap veya makale yazmamıştır.

Darwin’den sonra da hiçbir evrimci canlılığın ilk olarak nasıl başladığını, ilk hücrenin, hatta ilk proteinin dahi tesadüfler sonucunda kendiliğinden nasıl oluşabildiğine dair bir açıklama getirememiştir.

Günümüzde evrim teorisinin en önde gelen savunucularından olan Richard Dawkins dahi, ilk proteinin tesadüfen oluşmasının elbette ki imkansız olduğunu itiraf ederek, yaşamın uzayda bir yerde, ÜSTÜN BİR AKIL tarafından yaratıldığını söylemektedir.

Bir bilim adamının, proteinler gibi olağanüstü komplekslikteki bir Yaratılış harikasını “uzaylıların yaptığı” gibi akıl almaz bir iddiayla ortaya çıkması, elbette ki Darwinist bilim dünyası açısından içler acısıdır. Fakat çok daha mantıksız bir iddianın –tesadüflerin- savunuculuğunu yapmaktansa, canlı varlıkların uzayda üstün bir akıl tarafından var edildiği iddiasını savunmak, Dawkins’in gözünde de Darwinizm’in bittiğinin göstergesidir. Zaten eldeki muhteşem Yaratılış delilleri karşısında hala Darwinizm’i savunuyor olmak aklı başında ve dürüst bir insan için mümkün değildir.
 

“İlk canlı organizma çok basitti” iddiası nasıl çürüdü?

Yukarıdaki satırlarda da bahsettiğimiz gibi, evrimciler, ilk canlılık nasıl oluştu sorusuna bilimsel bir yanıt veremezler; ilk canlılığın sözde “ilkel”, “basit” yapılı bakteriler olduğunu söyleyerek, sanki cansız maddelerin tesadüfler sonucunda bir araya gelip bu sözde ilkel organizmaları oluşturmalarının çok kolay olduğu izlenimi oluşturmaya çalışırlar.

Ne var ki, biyokimya, moleküler biyoloji, genetik gibi alanlardaki hızlı gelişmeler, evrimcilerin bu iddialarının da bilimsel hiçbir tutarlılığı ve geçerliliği olmadığını açıkça ortaya koymaktadır.

Örneğin bazı bilim adamları, genom araştırmaları kapsamında, yaşam için gereken minimum gen gerekliliğini hesaplayan çalışmalar yaptılar. Yani bir organizmanın canlı özelliği kazanması için en az kaç proteine veya hangi kimyasal süreçlere ihtiyacı olduğunu hesapladılar. Bu araştırmacıların büyük bir kısmı, kendilerince, ilk canlı organizmanın aslında kompleks olmasına gerek olmadığını, tesadüfen oluşabilecek kadar “basit” özelliklere sahip olduğunu göstermeyi umdular. Ne var ki elde ettikleri sonuçlar bu umutlarını da yok etti. Yaşam için gereken minimum özelliklerin dahi son derece kompleks ve tesadüfen elde edilemez olduğunu bir kez daha gördüler.

Söz konusu bilim adamları öncelikle en az kompleksliğe sahip olduğu bilinen prokaryot (tek hücreleri) canlılara yöneldiler. Biyokimyacılar, bir organizmanın genom büyüklüğünü o türün kompleksliğinin ölçümü için kullanmaktadırlar. (Genom, DNA’nın nükleotid dizileri (harfleri) ile yazılmış organizmanın tüm kalıtımsal bilgisidir.) Bir organizmanın genomunda bulunan bilgiler, hücredeki makinaların protein yapmak için kullandıkları talimatlardır.

Proteinler, hücrenin hem yapısında hem de tüm işlevlerinde yer alırlar. Bir organizmada bulunan proteinlerin sayısını ve türünü belirlemek, biyokimyacılara bu organizmanın yapısı, işlevleri ve dolayısıyla kompleksliği hakkında önemli bilgiler verir.

Prokaryotlarda genellikle bir gen bir protein üretir. Bu nedenle prokaryotların genomunda bulunan genlerin sayısı ve türü, bu organizmada bulunan proteinlerin sayısını ve türünü bize verir. Ve bu ilişki nedeniyle genom büyüklüğü, bir prokaryot hücrenin biyolojik kompleksliğinin önemli bir kriteridir.
 

Yaşam için gerekli olan minimum komplekslik

Biyokimyacılar, yaşamın minimum kompleksiliğini anlamak için tespit edilen genom dizilerine baktılar ve bugüne kadar tespit edilen en az kompleksliğe sahip organizmanın Pelagibacter ubique adlı bakteri olduğu belirlendi. Bu bakteri 1354 gen ürününe, yani protein, ribozomal ve transfer RNA gibi fonksiyonel RNA’lara sahiptir.

Bu durumda açıkça görülmektedir ki, evrimcilerin sözde en basit organizmalar dedikleri canlılar dahi son derece komplekstirler. Yani evrim teorisinin iddia ettiği gibi, cansız maddeler kendi aralarında bir şekilde organize olup canlılığı oluşturmuş olamazlar. Evrim teorisi tek bir proteinin dahi nasıl oluştuğunu açıklayamazken, yaklaşık 1350 proteinin oluşup, bir şekilde bir araya gelip ilk canlı organizmayı oluşturduğunu açıklamak zorundadır. Bunun imkansızdan da öte olduğu son derece açıktır.

Artık bilinmektedir ki, yeryüzünde meydana gelen ilk yaşam kimyasal açıdan son derece kompleksti. Araştırmacılar hayatın en minimal formunda dahi, hücre içerisinde organize olmuş şaşılacak sayıda protein bulunduğunu keşfetmiş oldular.

Evrim teorisi tek bir proteinin daha nasıl oluştuğunu açıklayamazken, “ilkel” olduğunu iddia ettiği ilk tek hücreli canlıda bulunan yüzlerce proteinin nasıl var olduğunu ve bir araya gelerek kusursuz bir sistemi nasıl tesadüfler sonucunda oluşturabildiğini kesinlikle açıklayamaz. Kaldıki yaşam tarihi incelendiğinde en küçük genoma sahip olan Pelagibacter ubique’in yaratılmış ilk canlı olmadığını yaşama ilk başlayanların bakteriler aleminin en kompleks üyesi olarak nitelendirilen siyanobakteriler olduğu görülmektedir. Zira hayat kaynağımız oksijen ve bitkilerdeki azotun tedarikçisi olan bu bakteriler, yaşam çevriminin ilk basamağını oluşturmaktadırlar.

Evrim teorisinin içinde bulunduğu bu son derece açık açmazı daha da iyi anlamak için, tek bir protein molekülünün oluşması için hücre içinde gerçekleşen olaylar zincirini hatırlatmakta fayda vardır. Proteinleri proteinlere ürettiren bu muhteşem sistemin, sonsuz bir ilim ve akıl sahibi olan Yüce Allah tarafından yaratıldığı son derece açıktır.

 


[i] Paul Davies, Beşinci Mucize: Hayatın Kökeni ve Anlamı Araştırması (New York: Simon & Schuster, 1999), s. 17-18

[ii] Franklin Harold, The Way of the Cell:Molecules, Organisms, and the Order of Life (New York: Oxford University Press, 2001), 235.

[iii] Andy Knoll, PBS Nova Interview, May 3, 2004 http://www.pbs.org/wgbh/nova/evolution/how-did-life-begin.html

2013-10-19

Evrim Teorisini Geçersiz Kılan Metabolik Yollar

Metabolik yol, hücre içinde meydana gelen kimyasal reaksiyonlar dizisidir. Birbirine bağlı birçok metabolik yol ise metabolizmayı oluşturur.

Hücre içindeki metabolik faaliyetler, canlıların çevrelerinden enerji almalarını ve yaşamın temel parçalarını inşa etmelerini sağlar. Bu işlemler sonucunda organizmalar büyür, çoğalır, biyolojik yapılarını sürdürebilir ve çevredeki değişimlere tepki verebilir.

Metabolik reaksiyonlar, yani metabolizma, protein ve RNA moleküllerinin üretimini ve parçalanmasını, DNA replikasyonunu ve hücre zarı ve duvarının kurulmasını içerir.

Metabolizma, bunlar dışında küçük moleküllerin reaksiyonlarını da içerir. Önemli sayıda metabolik reaksiyon, hücrenin protein, DNA, RNA ve hücre zarının katmanlarını birleştirmekte kullanılan küçük molekülleri üretirler. Diğer yandan, bazı metabolik aktiviteler glükoz ve diğer şeker molekülleri gibi bileşenleri daha küçük moleküllere parçalayarak hücredeki işlemler için gerekli enerjiyi sağlar. Bazı metabolik aktiviteler, hücrenin artık ihtiyaç duymadığı maddeleri (hücresel atıkları) atılmak üzere hazırlarlar. Diğer reaksiyonlar, hücreyi zararlı maddelerden arındırır.

Metabolik işlemler genel olarak hücrenin içinde, sanki bir şehrin yollarının, cadde ve sokaklara ayrılması gibi bir seri kimyasal reaksiyonlar halinde organize olurlar.  Bu reaksiyonlar, bir dizi kimyasal reaksiyonlar aracılığıyla ilk baştaki bir bileşeni son ürüne dönüştürürler. Metabolik bir yoldaki her adımda kimyasal dönüşüme yardımcı olan enzim olarak adlandırılan bir protein vardır. Bu yollar doğrusal, dallara ayrılmış veya dairesel olabilir. Doğrusal yola örnek glikozun parçalanmasıdır.   Aşağıdaki örnekte olduğu gibi:

Glikozun Parçalanması


 Bir metabolik dizinin parçası olan kimyasal bir madde bazen başka bir metabolik yolda da yer alır. Veya bir kimyasal reaksiyonun ürünü, bir sonraki kimyasal reaksiyon dizisinin bir parçasıdır. Bu paylaşılan elementler metabolik yolların birbirlerine bağlanmalarına ve son derece kompleks bir ağ oluşturmalarına neden olur. Metabolik işlemlerin toplamı, kompleks, kafesli bir kimyasal reaksiyon ağı oluşturur ve her biri bir enzim tarafından katalize edilir. Şekil 2’de hücredeki başlıca metabolik yollar ve bunların birbirlerine nasıl bağlandıkları gösterilmektedir.


Hücre metabolizmasının olağanüstü kompleksliği düşünüldüğünde sözde evrimsel süreçlerin bunları teker teker oluşturup sonra birbirlerine bağlamalarının ne kadar imkansız olduğunu anlamak hiç de zor değil.

Metabolik yolları gösteren şema

New York gibi büyük bir şehrin tüm caddelerinin, metro ağının, sokaklarının tesadüfen oluşması, otobanların, caddelerin ve sokakların birbirlerine tesadüfen bağlanmalarının imkansız olması gibi.

Yapılan bazı son araştırmalarda da, hücre içindeki metabolik yolların rasgele oluştuğu değil zarafetle tasarlandığı izlenimi verdiği itiraf edilmektedir.

Şimdi aşağıda gördüğünüz şekle dikkatlice bakın. Bu metabolik yolların kağıda dökülmüş şeklidir. “Metabolik yollar” teriminin İngilizce karşılığı “metabolic pathways” yani metabolik patikalardır. Patika isminin verilme nedeni ise, bilindiği gibi patika, planlanarak yapılmış, inşa edilmiş bir yol değildir. Kullanıla kullanıla zaman içinde oluşan bir yoldur. Bazı evrimciler ise, kendilerince metabolik yolların da bazı kimyasal reaksiyonlar oluştukça zaman içinde kendiliğinden oluştuğu izlenimini vermek için patika terimini kullanmışlardır. Oysa aşağıdaki resimde de açıkça görüldüğü gibi muazzam bir komplekslik, birbirine geçmiş yüzlerce madde, kimyasal reaksiyon ve bu komplekslik içinde müthiş bir düzen vardır.


Aşağıda Tokyo ve Paris gibi büyük şehirlerin metro ağlarının haritaları görülmektedir. Görüldüğü gibi hücre içindeki birbirine bağlı kimyasal reaksiyonları gösteren harita, bu metro ağlarından çok daha komplekstir. Metabolik yolların tesadüfler sonucunda, sözde evrimsel süreçlerle, adım adım oluştuğunu iddia etmek, bu metro ağlarının da, kendiliklerinden, adım adım, semt semt oluşup birbirine bağlandığını iddia etmekten çok daha akıl ve mantık dışıdır.

Tokyo şehrinin metro şebekesini gösteren harita


Paris şehrinin metro şebekesini gösteren harita

Bu metabolik yollar kompleks olmanın dışında ayrıca olabilecek en iyi şekilde tasarlanmışlardır. Son zamanlarda yapılan bazı araştırmalarda bu yönü özellikle vurgulanmaktadır. [i]

Science dergisinde yayınlanan söz konusu çalışmanın sonuçlarında, araştırmacılar birkaç farklı bakterinin metabolik sistemlerinin performansını çok boyutlu optimizasyon teorisini kullanarak değerlendirdiler. Metabolik yollardaki moleküllerin hareketlerini (otobanlardaki araçların hareketi gibi) izleyerek metabolizmanın birçok amacı olan bir sistem için olabilecek en mükemmel şekilde çalıştığını gördüler.

Birbirine bağlı birçok parçadan oluşan tüm şebekelerde olduğu gibi, basamaklardan birinde meydana gelen hata ağın devamındaki diğer basamaklara da yansır. Örneğin metabolik yoldaki adımlardan birini katalize eden enzimdeki bir hata, tüm ağı etkileyecektir.

Söz konusu araştırmada, biyoloji ve kimya mühendislerinden oluşan bir ekip, metabolik yolların bu tür hatalara karşı ne kadar dayanıklı olduğunu görmek istedi. Bunun için rasgele oluşturulmuş metabolik yollardaki hataları, tek hücreli organizmaların  metabolik yollarında oluşan hatalar ile karşılaştırdılar. Rasgele oluşturulan metabolik yollardaki hataların daha uzun yol katederek daha çok basamağı olumsuz etkilediğini gördüler. Tek hücreli organizmaların hücrelerindeki metabolik yollarda oluşan hatalar ise çok daha az yol katederek ağın çok daha küçük bir kısmını etkiliyorlardı. Bu  doğadaki metabolik yolların son derece dayanıklı olduklarını, olabilecek en iyi şekilde tasarlandığını, protoplazmadaki metabolik ağın rasgele organize edilmediğini ancak yüksek derecede organize olduğunu göstermektedir.

Bu organizasyon bir Yaratıcı’nın eseri olduğunu göstermektedir.

Bir başka araştırmada ise, metabolizma ürünlerinin yani metabolitlerin konsantrasyonundaki değişikliklere karşı da metabolik yolların son derece dayanıklı olduğu gösterilmiştir. [ii]

Hücrenin son derece dinamik ortamı düşünüldüğünde, metabolizma ürünlerinin seviyelerinde oynamalar olması da son derece olağandır. Bu istenmeyen değişiklikler meydana geldiğinde  bunlar ağ boyunca dolaşırlar. Hücredeki bazı işlemler metabolit konsantrasyonuna hassastır ve sonuç olarak olumsuz yönde etkilenir. Bu etkilerin üstesinden gelmek için, metabolik sistemlerin düzenleyici sistemleri vardır. Bunlar konsantrasyon oynamalarını belirli sınırlar içinde tutarlar. Diğer bir deyişle metabolik yollar kaçınılmaz olan metabolit konsantrasyonlarındaki oynamalara karşı dayanıklı olacak şekilde tasarlanmışlardır, yani yaratılmışlardır.

Bu olağanüstü kompleks sistem içinde düzen muhteşem bir titizlikle korunmakta, hataya yer bırakılmamakta ve tüm önlemler alınmaktadır.

Sadece şemasına bakmak dahi bu sistemlerin tesadüfler eseri oluşamayacaklarını açıkça göstermektedir. Canlılığın tesadüfler sonucunda, kendiliğinden oluştuğunu iddia eden evrimciler, binlerce sistem gibi metabolik yolların da nasıl oluştuğunu açıklamak zorundadırlar.

Canlılığın tüm detaylarıyla üstün ve güçlü olan Yüce Allah tarafından yaratıldığı son derece açıktır.

Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah'ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) "Rabbimiz, Sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek yücesin, bizi ateşin azabından koru." (Al-i İmran Suresi, 191)

 


[i] Robert Schuetz et al., “Multidimensional Optimality of Microbial Metabolism,” Science 336 (2012): 601–4.

[ii] Guy Shinar and Martin Feinberg, “Structural Sources of Robustness in Biochemical Reaction Networks,” Science 327 (2010): 1389–91.

Bu yazının hazırlanmasında Dr. Fazale Rana’nın “The Optimal Design of Metabolism” başlıklı yazısından faydalanılmıştır.

 

2013-10-19

Evrimsel Mekanizmalarla Açıklanması İmkansız Olan Protein Sentezi

Evrimciler de bilmektedirler ki, canlılığın en küçük yapıtaşı olan tek bir protein molekülünün dahi tesadüfler sonucu kendiliğinden oluşması imkansızdır. En küçük protein molekülü dahi üstün bir yaratılışa, hayranlık uyandıran mekanizmalara ve özelliklere sahiptir. Cansız atomların, kendiliklerinden organize olarak, tesadüfler sonucunda bu mükemmel yapıyı oluşturmaları imkansızdır. 


Bu imkansızlığı daha iyi anlamak için, protein üretiminde yer alan aşamaları kısaca özetleyelim:

Protein sentezindeki elemanlar 
  • Üretilecek olan proteinin bilgisinin bulunduğu DNA molekülünden protein sentezi için bir şifre alınır. 
  • Bu şifre bir kopya moleküldür ve mRNA (mesajcı RNA) olarak isimlendirilir. 
  • mRNA, DNA’nın bir parçasından (genden) alınan kopyadır, fakat aslında DNA ile RNA arasında çok önemli farklar vardır. 
  • DNA ve RNA’nın şifre olarak kullandığı 4 harften üçü aynıdır, fakat bir tanesi farklılık gösterir (Timin – Urasil). 
  • Bu tek harfin bağlandığı şeker molekülleri arasında tek bir oksijen farkı bulunmaktadır. 
  • Bu çok küçük fark neticesinde yeni olan mRNA adlı kopya molekül çok daha aktif ancak kararsız yapıdadır yani yeni reaksiyonlara girme eğilimi DNA’dan daha fazladır.
  • DNA bilgi bankası olduğu için kararlı ve dayanıklı bir yapıya sahip olmalıdır.
  • mRNA ise hareketli olmak, kopya molekülü iletmek ve gerektiğinde ortadan kaldırılmak zorundadır. 
  • Dolayısıyla mRNA’nın bu kararsız yapısı, hücre için çok büyük önem teşkil etmektedir. 
  • mRNA bu kararsız yapısı vesilesiyle, hücre içinde istenildiği zaman üretilebilir, istenildiği şekilde hareket edebilir ve istenildiği zaman yıkılabilir. 
RNA polimeraz
  • RNA polimeraz bir enzim, yani proteindir ve protein sentezinde görev alır. 
  • RNA polimeraz dünyadaki en muhteşem mütercim tercümandır. 
  • DNA üzerindeki şifreyi okur ve yepyeni bir dile çevirerek mRNA’yı oluşturur. 
  • Bu enzimin yaptığı iş çok şaşırtıcıdır. Okuduğu yazıyı anlar, ve bunun bir benzerini başka bir yere yazar.
  • Bu enzim ayrıca -az da olsa- oluşan hataları tespit eder ve bunları düzeltir.
  • Bu enzimin yaptığı işler oldukça hayret vericidir ve  bilim insanları bu işlemleri laboratuvarda gerçekleştirmenin yanına bile yaklaşamamaktadırlar. 
  • DNA çift zincirden oluşur. Bu zincirler birbiri üzerinde dönerek sağlam bağlar oluştururlar. Ancak burada saklı olan bilgiden faydalanabilmek için zinciri birbirine bağlı tutan hidrojen bağlarının kırılması gerekir. RNA polimeraz bu bağları kırar. RNA polimeraz (RNAP) bir enzimdir fakat yaptığı iş o kadar ileri derecede teknoloji göstermektedir ki bunu tam teşekküllü bir fabrikaya benzetebiliriz çünkü DNA zincirinde bağlanılacak bölümü tanımak için ayrı birim, bağlanmak için ayrı bir birim, ilerlemek, kopyalamak, RNA larıı sentezlemek, DNA bağlarını kesmek için ayrı birimler gerekmektedir. Bunlar gibi söylemesi kolay ama yapması çok zor işlemleri RNAP göz açıp kapayıncaya kadar yapabilmektedir.
Sadece E.coli baktesinde RNAP’ın tüm bu ileri yapabilmesi için 100 alt biriminin (farklı proteinler) olduğu tespit edilmiştir.
 
DNA’daki şifre
  • DNA’daki alfabe sadece 4 harften oluşur. Bu 4 harfin türevleri ile DNA üzerinde muazzam bir şifre sistemi meydana gelmiştir. 
  • Genlerin başlangıç ve bitiş noktaları özel şifreler ile belirlenir. 
  • Protein sentezi sırasında, RNA polimeraz gerekli şifreyi, insan genomuna ait 46 kromozom içindeki yaklaşık 1000 kitaplık kütüphanede bulunan tek bir kitabın içinden anlık bir sürede bulur. Bu şifre bu kitabın içindeki yalnızca birkaç satırlık bilgidir. 
  • RNA polimeraz ilgili bölgeye ulaştığında, DNA üzerinde kopyasını çıkaracağı proteinin başlangıç noktasını yukarıda bahsettiğimiz şifreleme sistemi sonucunda bulur. Bu bulma işlemi bilim dünyası için büyük bir sorundur zira milyarlarca harften oluşan DNA zincirinde kopyalanacak genin başlangıç ve bitiş noktalarını nasıl bulduğu, kopyalama zamanının nasıl ayarlandığı gibi bir çok bilinmeyeni beraberinde getirmektedir.
  • Her protein metionin adı verilen bir amino asit ile başlar ve DNA üzerinde bunun şifresi TAC’dir. (Timin-Adenin-Citozin)
  • RNA polimeraz enzimi belirli bir bölgedeki TAC şifresine geldiğinde protein için gerekli kopyanın başlangıç noktasına geldiğini anlar ve DNA sarmalını açar. 
  • ATT,  ATC ve ACT de sonlandırma dizileri olarak kullanılır. Bunlardan birine ulaştığında da alması gereken kopyanın sonuna ulaşmış olduğunu anlar ve kopyalama işlemini bitirir. 
Promotorlar
  • DNA’nın promotor olarak adlandırılan bölgelerinde özel şifrelenmiş diziler saklıdır.
  • İlk dizi proteinin başladığı yerden 35 baz kadar önce bulunurken, ikinci dizi 10 baz kadar önce bulunur.
  • Bu dizilerden ilki –35 dizisi ya da tanıma bölgesi olarak da adlandırılır.
  • Bu diziye uygun bir karşılık da RNA Polimerazın üzerinde yaratılmıştır.
  • RNA Polimerazlar işte genin promotor bölgelerindeki bu özel diziye bağlanarak proteinin üretim bilgisinin yerini tespit ederler. 
  • RNA Polimeraz, DNA’daki tanıma bölgesine bağlandıktan sonra DNA’nın üzerinde ilerleyerek protein bilgisinin başladığı yere yaklaşır.
  • Bu tıpkı bir uçağın havalimanına ulaşıp üzerindeki ışık ve işaretler bulunan iniş pistine yaklaşması gibidir.
  • Promotor bölgeler tıpkı ok işaretleri gibi, aranılan yerin neresi olduğunu, RNA Polimerazlara gösterirler. Bir atom grubunun bir başka atom grubunun yerini söylüyor olması açık bir Yaratılış delilidir.
  • · Proteinin başladığı yerden 10 baz öncesini işaret eden -10 dizisi ise, RNA polimerazın artık DNA çift zincirini açmaya başlaması gereken yeri işaret eder. 
  • DNA’daki bu bölge bilgiye açılan kapı gibidir. DNA çift zincirinin protein sentezi için açılmaya başladığı yerdir. 
  • Bir protein üretimi için diğer her şey mevcut olsa bile, DNA’daki promotor bölge olmasa, ya da RNA Polimeraz’da promotor bölgeyi tanıyacak kısım olmasa, sistem çöker, yani canlı yaşayamaz!
Düzenleyici (Regülatör) gen 
  • RNA Polimerazların promotor bölgelere bağlanıp protein sentezi için şifre üretmelerini kontrol altında tutmak gerekir. İşte bunun için Allah çok özel bir sistem yaratmıştır.
  • Düzenleyici gen (Regülator Gen) adlı özel bir bölümde RNA Polimerazı “durduracak” bir protein üretilir.
  • Bu protein, üretilecek protein için kopyalanması gereken şifrenin tam olarak bittiği yerde DNA’ya bağlanır. RNA polimeraz kopya çıkarmaya devam ederken, bu proteini gördüğü anda durur. Bu artık alınacak kopyanın son noktasıdır. 
  • Böylelikle ihtiyaçtan fazla şifre kopyalanmamış olur. 
  • Bunu fazla üretimi durdurmak için fabrikanın çarkları arasına bir engel koymaya benzetebiliriz. 
  • Ancak eğer hücrenin protein üretimine hala ihtiyacı varsa engelleyici proteinler DNA’dan uzaklaştırılırlar ve böylelikle protein üretiminin önü açılmış olur. 
  • Şifre sistemi alışveriş marketlerinde de sıklıkla kullanılmaktadır. Şifreleri okuyabilen aletler sayesinde satın alınan malların ne olduğu anlaşılmaktadır. DNA’da da şifre sisteminin üstelik de moleküllerle yapılması son derece hayret verici bir durumdur.
Tüm bu akıl, dikkat, titizlik ve bilgi gerektiren eylemlerin, hiçbir aklı ve bilinci olmayan moleküller tarafından yapıldığını unutmamak gerekir. Bu mükemmel sistemin kendiliğinden, tesadüfler sonucunda oluştuğunu iddia etmek büyük bir akılsızlıktır. 
Protein üretimindeki detaylar buraya kadar anlatılanlarla da sınırlı değildir. 
 
Hızlandırıcılar ve yavaşlatıcılar
  • DNA’da hızlandırıcı  ve yavaşlatıcı (attenuator) adlı iki özel dizi de bulunur. Bunlar da protein üretiminin hızını ayarlamaya yararlar.
  • DNA’daki özel bazı dizilerin, arabalardaki vitesin, arabanın hızını ayarlaması gibi, protein üretiminin hızını ayarlıyor olmaları Allah’ın yaratışındaki mükemmelliğin bir tecellisidir. 
Şifrenin başındaki ve sonundaki ek bilgi 
  • mRNA’lar, ellerindeki şifreyi yani fotokopiyi, üretim fabrikası olan ribozomlara götürürler. 
  • Ancak normal bir fotokopiden farklı olarak mRNA’nın başına ve sonuna proteinin bilgisi dışında bazı sinyaller konur. Bu sinyaller özel bazı nükleotid dizileridir.
  • Burada çok büyük bir Yaratılış mucizesi vardır. Çünkü bu yapı, günümüzdeki bilgisayar ağları ve telekomünikasyon adlı disiplinin temelidir. Bilgilerin başına ve sonuna kontrol dizileri ve ek bilgiler yerleştirilerek yollanması işi son derece yaygın bir uygulamadır.
  • Bu özel sinyal dizileri şifre niteliği taşır. Karşı taraf bunu aldığı anda yeni bir bilgi geleceğini anlar.
  • Bilgiye ek olarak kullanılan bu işaretlerde, paketin gideceği yerle ilgili bilgiler, hata kontrolü, ortamda diğer bilgi paketleriyle karışmasını engelleyici bilgiler, öncelik sıralaması gibi çeşitli ek amaçlar gözetilir.
  • Protein şifresinden hemen önce yerleştirilen bir işaret ile bilgi ribozoma bağlanmak için özel bir bölüm içerir. mRNA ancak bu sayede ribozoma bağlanabilir. Bu işaret sayesinde ribozom mRNA’nın kendisi ile ilgili bir bilgi olduğunu anlar.
  • mRNA’nın sonuna da bir işaret eklenmiştir. Bu işaret dizisine özel proteinler bağlanır ve mRNA yıkımdan korunur. 
  • Ayrıca mRNA’nın sonuna bağlanan bu işaret, mRNA’nın çekirdekçikten çıkıp ribozomların olduğu bölgeye gitmesine ve ribozomu tanımasına yardımcı olmaktadır.
  • Bu durum şuna benzer: Diyelim ki 920 ciltlik kütüphaneden bir kitabın içindeki bir sayfayı başka şehirde bulunmakta olan bir arkadaşınıza yollayacaksınız. Elbette ki kütüphanedeki ilgili kitaptan fotokopinin çekilmesi tek başına yeterli olmayacaktır. Bunun bir tür posta sistemi ile iletilmesi gerekir. İşte kağıdın üstüne yazacağınız alıcı adı ve posta bilgileri, mRNA’daki söz konusu işarete benzer.
  • Bu işarete bağlanan proteinler ise, bu bilgiyi ileten posta arabasına benzerler. İlgili görevi yerine getirirler. 
Ribozom 
  • Ribozomlar protein sentezini gerçekleştiren özel birimlerdir. 
  • Yaklaşık 20-30 nanometre çapındadırlar (1 nm=1 metrenin milyarda biri)
  • Nanometre düzeyindeki ribozomların üç boyutlu yapılarının detaylı bir şekilde aydınlatılması 2000’li yılların biyoloji alanındaki en önemli başarılarından biri olarak kabul edilir. 
  • Ribozomların üçte ikisi RNA’dan, geri kalan üçte biri ise proteinlerden oluşur. Ribozomdaki RNA’lara ribozomal RNA veya rRNA adı verilir.  
  • Ribozomların rRNA’lardan ve proteinlerden oluştuğunu belirtmiştik. İlginç olan ise, ribozomları oluşturan proteinler, yine ribozomlarda sentezlenirler. 
  • Bir başka deyişle proteinler olmadan ribozomun varlığı imkansızdır, fakat proteinleri de ribozomlar oluşturur. 
  • Ribozom, DNA’dan gelen ve 4 harfin çeşitli şekillerde düzenlenmesiyle oluşan bilgiyi, 20 harflik amino asit alfabesini kullanarak yeniden yazar. 
  • Bazen hücre aynı proteinin birden fazla kopyasına ihtiyaç duyabilir. Fakat tek bir ribozomda istenen miktarda proteini sentezlemek mümkün değildir. 
  • O zaman çok sayıda ribozoma ihtiyaç vardır. 
  • İşte bu sebeple ribozomlar peşpeşe dizilerek polizom adı verilen kümeler oluştururlar. 
  • Protein sentezi sırasında mRNA ribozom içinden geçer ve ucu ilk ribozomu terk ettiğinde, ikinci ribozom tarafından alınır ve aynı proteinin yeni bir kopyası sentezlenir. 
  • Bu arada ilk ribozom mRNA’nın geri kalan kısmını okumaya devam eder. 
  • mRNA’nın ucu ikinci ribozomu terk ettiği zaman üçüncü ribozom tarafından alınır ve olay zincirleme devam eder. 
  • Böylece tek mRNA zinciri aynı anda çok sayıda ribozom tarafından okunarak istenilen miktarda protein kısa zamanda sentezlenir. 
Hücre çekirdeğinin önemi 
  • Prokaryot bakterilerin DNA’sı hücre sıvısı içinde yer alır; ökaryot canlılarda ise DNA çekirdek zarı ile hücre sıvısından ayrılır.
  • Çekirdek zarı ek korumalı ve girişi çıkışı kontrollü bir sistemdir. 
  • Hücrenin kendisi tek katlı zar ile çevrili olmasına rağmen, çekirdek çift katlı zar ile çevrilidir.  İki zar katmanı arasında ince bir boşluk vardır. Dış ve iç zarların yapı ve işlevleri birbirlerinden farklıdır. 
  • Çekirdek zarında yaklaşık 3000 ila 4000 kadar kapı bulunur ve bunların her birinden saniyede 500 molekül giriş çıkış yapar. Saniyede 500 aracın geçiş yaptığı, iki yönlü trafiğin olduğu bir yoldur bu ve hiç trafik kazası olmaz. 
  • Bu zar sisteminin yapı malzemesi ve üzerinde bulundurduğu kapılar (por) son derece mükemmeldir.
  • Bu kapıların (porların) büyüklüğü ortalama bir ribozomun 30 katı kadardır ve yüzlerce çeşit proteinden meydana gelmiştir.
  • Bu porlardan çekirdeğin içine üzerinde yalnızca özel şifreler barındıran yapıtaşları girebilir. Kapılarda çok sıkı bir denetim vardır ve bilim dünyası için porların nasıl çalıştığı hala büyük bir sırdır.
  • Çekirdek zarındaki bu nöbetçiler her daim hücre içine sadece çekirdeğe ait proteinlerin girmesine izin verirler yani çekirdeğe sadece çekirdek proteinleri girebilir. 
  • Bir proteinin porun içerisinden geçebilmesi için 5 harflik özel bir amino asit dizisine ihtiyacı olmaktadır. Lisin-lisin-lisin-arjinin-lisin bu 5 harfli özel dizi protein için çekirdeğe giriş kodudur. 
  • Kargonun üzerindeki özel şifreyi, kapılarda bekleyen özel şifre algılayıcı proteinler algılar. Giriş çıkış ancak bu şekilde sağlanır. Fakat başka bir mucize olmaktadır, bilim adamları porların geçen her protein için ayrı genişlikte sadece o proteinin geçebileceği kadar açıldıklarını tespit etmişlerdir yani bir benzetme ile anlatacak olursak belli bir rakam şifresi olan otomatik kapının şifreyi giren herkesin genişliğine göre farklı açılması gibidir. Kapkaranlık hücre içinde gözleri olmayan protein kümelerinin tek bir proteinin genişliğini bilmesi mikrobiyolojideki bilinmeyenlerden biridir.
  • Bu proteinler, yolu bilmeyen ancak bileti olan bir yolcunun içeriye alınmasına yardımcı olan bir görevli gibidir. 
  • Gerek çekirdekten çıkışta gerekse girişte, karşı tarafın şifresini algılayan reseptör protein yolcuyu yalnız bırakmaz. Eğer çekirdeğin içine giriş yapılacaksa, çekirdeğe geçiş kanalı boyunca yolcu ile birlikte ilerler. Çekirdeğe giriş kısmında ise yolcuyu bırakarak yine geldiği kanala geri döner ve yeni proteinleri içeri almaya hazır olur. 
  • Bu sistem ancak bütün bu detayları ve alt parçaları ile eksiksiz olduğu takdirde anlamlıdır. Aşamalarla oluşması mümkün değildir. 
  • Çekirdek adeta bir beyin gibi çalışır. Normal şartlarda dış ortamdan gelen bütün mesajlar çekirdeğe iletilmez. Büyük bir kısmına hücre zarı ve ribozomda yanıt verilir. 
  • Ancak önemli işlerde mesaj çekirdeğe iletilir. Ön elemeye rağmen, çekirdek çok yoğundur. Saniyede 500 geçiş bunun önemli bir delilidir. 
Paketlenmiş DNA’dan protein üretimi 
  • Hücredeki muazzam bilgi bankası DNA, açıldığında yaklaşık 2 metrelik bir şifredir. Bu şifre, kendisinden oldukça küçük bir bölgeye sığdırılır ve bu açıkça mucizedir. 
  • Bu paketleme sistemi için histon proteinleri kullanılır. 
  • Histon proteinleri 5 çeşittir. Bu beş proteinin düzgün bir şekilde bir araya getirilmesi ile beraber bir tür moleküler makara yapılır. DNA bu makaralara sarılarak paketlenir.
  • Her bir paket birimine nukleozom adı verilir.
  • Histon proteinleri DNA’nın etrafına sarıldığı özel proteinlerdir. İlginçtir ki bu proteinlerin bilgisi de sarılan DNA’nın içinde saklıdır.
  • DNA’nın makara proteinlerine sarılarak nukleozomlar olarak düzenlenmesi, sarılı olan bilginin okunmasını engeller. Böyle bir durumda protein üretimi normal şartlarda yapılamaz. Ancak hücrenin yaşaması için protein üretiminin devam etmesi şarttır. Bu yüzden nukleozomlar sabit değişmez yapılar değil aksine gerek duyulduğunda açılabilen dinamik yapıdadırlar. Örneğin DNA nın o bölgesinde işlem olacağı zaman ATP-Dependent Chromatin Remodeling Complex adı verilen enzimin katalizlemesi ile nüklezomlar açılabilmektedirler. Bu esnada sergilenen nüklezom – enzim uyumunu, çok özel 3 boyutlu bir şekle sahip anahtarın, nuklezomdaki histon proteinlerinin ilgili yerlerine tam tutunarak DNA ipliğine zarar vermeden gevşetmesine benzetebiliriz. 
  • Dolayısıyla histon proteinleri ile beraber histon proteinlerinden DNA’daki bilginin okunmasını sağlayan sistemlerin beraber en baştan olması bir zorunluluktur.
  • Bunun için Yüce Allah görevli robot moleküller yaratmıştır.
  • Yapılan araştırmalar neticesinde histon proteinlerine metil, asetil, fosfat gibi çeşitli moleküllerin görevli robot enzimlerce eklendiği ve çıkartıldığı bulundu. Neticede bu proteinlerde yapılan eklemelerle ek bazı şifreler oluşturulmakta ve bu şifreler de başka enzimlerce okunmaktadır.
  • Örneğin üzerlerine metil eklenen histonlar, DNA’da üretim yapılmayacak olan bölgeleri simgeler. 
  • Bu kadar kusursuz bir organizasyon açık bir Yaratılış mucizesidir. Evrimciler sadece bir protein molekülünün nasıl var olduğunu açıklamakla değil, aynı zamanda bu kusursuz organizasyonun nasıl oluştuğunu da açıklamak zorundadırlar. Canlılığın oluşması için gereken tüm malzemeler evrimcilerin eline verilse dahi, böyle kompleks, detaylı ve çok aşamalı bir organizasyonun kendiliğinden oluşması, moleküllerin böyle mükemmel bir sistem kurmaları kesinlikle mümkün değildir. Canlılığın her detayının üstün bir ilim ve akıl sahibi olan Yüce Yaratıcı Allah’ın eseri olduğu son derece açık ve kesindir. 

2013-10-19