iman hakikatleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
iman hakikatleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Allah, Düşünmemiz İçin Hayatın Her Anında Sanatını Tecelli Ettirir

Her neyi elinize alsanız bir sanat ve düzenle karşılaşırsınız. Sanat dendiği zaman incelikler içeren, detaylı, uzun aşamalardan geçen çalışmalar gelir aklımıza. O sanat eserinin ortaya çıkarılabilmesi için çalışmalar kimi zaman aylar sürer. Detay detay, ince ince sabır gerektiren bir emek verilir.

Sanat demek detay, incelik demektir. İnceliksiz, emeksiz sanat çalışması olmaz.

Evren ise bu ihtişamlı sanatın en büyük, örneksiz ve mükemmel bir temsilcisidir. Evrenin her noktasında detay içinde detay gizlidir. Herhangi bir şeyi inceleyin; bu her ne olursa olsun, onun daha da derinine başka başka kapılar açılır. Adeta süpriz içinde süpriz saklıdır.

Bu sanatı görebilmek, bu şuurla çevremizi, hayatımızı, dünyayı ve evreni değerlendirebilmek son derece önemlidir. Bunun için samimiyet ve dikkatli bir görüş gerekir. Allah ayette ‘Kulları içinde ise Allah'tan ancak alim olanlar 'içleri titreyerek-korkar' (Fatır Suresi, 28) diye bildirmektedir. Bilimsel gelişmeler hakkında bilgi sahibi olmak elbette önemlidir.

Ancak samimi bir gözle değerlendiren insan için Allah’ın ihtişamlı sanatını görmek için kapsamlı bilgilerden ziyade samimi, dikkatli bir görüş yeterlidir. Bu samimi görüşü elde ettikten sonra, insanın bilgisi arttıkça, derinliklere indikçe hayreti, Allah’ın gücüne olan saygısı, sevgisi, korkusu daha da güçlenir.

Örneğin, herkes meyve yer. Fakat kaç kişi meyvedeki paketleme sisteminin ne kadar muhteşem olduğunu farketmiştir? Dış ambalajı, en üst tabakadaki mumlu kabuk yapısı, olabilecek en mükemmel koruma malzemesidir. Aynı zamanda sağlık için gereken pek çok faydalı besin maddesini içerir.

Su ve toprakla birleşince tohum açılır ve içindeki formüllere tam uyumlu bir ortamla buluşarak çatlayıp, kök salmaya başlar. Ardından boy atar, koca bir ağaç olup baharda görsel olarak müthiş hoşumuza giden çiçeklerle bezenir. Daha sonra o güzel ağacın dallarını büken ağırlıkta koca koca, süslü ve yine müthiş hoşumuza giden sanatlı bir görünümle nimet olarak hizmetimize sunulur.

Dalları ağırlığından bükülmüş kiraz ağaçları, her yeri koca elmalarla bezenmiş elma ağaçları, turuncu rengiyle cıvıl cıvıl görmekten derin bir haz duyduğumuz portakal ağaçları....

Hepsi Allah’ın ikramı, hepsi Allah’ın yaratma sanatıdır.

Tüm bu tertemiz yiyecekler toprakta yetişirler, topraktan suyu çekerler fakat hiç bir zaman meyvelerin içinde kirli, toprağa ait herhangi bir malzeme, bizi irite edecek herhangi bir şey olmaz. Her zaman tertemiz, her zaman sulu, iştah açıcı güzelliktedirler.

Örneğin elmanın çok ince bir kısmı kabukludur, hemen ise altında tertemiz, bembeyaz lezzetli kısmı bulunur, tam ortasında da yerken rahatsız olmayacağımız şekilde, merkezde, içe paketlenmiş çekirdek kısmına ulaşırız.

Portakala baktığımızda portakalın dış kabuğunun altından dilimli, tam elimizle kolayca alabileceğimiz şekilde güzel bir ikram buluruz. O dilimlerin dış zarını soyunca portakalın suyunun ayrıca minik baloncuklar olarak paketlendiğini görürüz.  

Narda da mükemmel bir paketleme sistemi, tanelerinin diziliminde müthiş bir özen vardır. Narlar, zarla kaplı bölmelerle gruplara ayrılmışlardır. Tüm meyvelerde olduğu gibi narın da sağlığa müthiş faydaları vardır. Kalp sağlığı açısından çok faydalıdır, kolesterolü dengeler, bağışıklık sistemini kuvvetlendirir, vücuda yağ depolanmasını engeller, yorgunluğu azaltır, antioksidan açısından zengindir, ilaç araştırmalarında kullanılır.

Meyveler tam insanın ihtiyacı olan faydalarla yaratılmışlardır. Vitamin, mineral açısından vücudumuzun pek çok ihtiyacını karşılarlar. Eğer Allah doğada bu besinleri yaratmamış olsaydı insan sağlıklı olamazdı; zaten yaşayamazdı. Hazır gıda dahi olsa besin olarak tüketilen her şeyin kaynağı doğadandır. Allah’ın yarattığı güzel, doğal nimetlerdendir.

Yazın ısının yüksek olduğu zamanlarda vücudumuz sulu yiyeceklere ihtiyaç duyar. Tam bu dönemde Allah insanların ihtiyacı olan meyveleri yaratır. Kavun, karpuz gibi.

Karpuz en kurak yerlerde yetişen meyvelerdendir. Ancak liflerinin içinde kilolarca ağırlıkta su barındırır. Yazın tam suya en çok ihtiyaç duyulan zamanda Allah kilolarca ağırlıkta, kuruluktan çatlamış toprağın üstünde capcanlı renklerde ve lezzette yaratır bu nimeti. Karpuzun kökleri toprağın metrelerce altından suyu bulur. İncecik kablo gibi bir hattan kocaman balon gibi içi dopdolu, kütür kütür tam ihtiyacımıza yönelik tertemiz bir nimet oluşur.

İncecik koyu renkte kablomsu bir dal gibi olan karpuzun kökleri canlı bir varlıkmışçasına, suyu adeta hissederek suyu bulur. Fakat gözleri olmayan, beyni olmayan bu kökler o suya ulaşması gerektiğini nereden bilirler? Bu, yaratan Rabbimiz, üstün ve detaylı yaratmasını her yerde ve her şeyde bizlere göstermektedir.

Meyvelerin tohumunda, o meyvenin tüm gelişim safhalarını içeren her türlü bilgi kodludur. Tüm formül tohumun içinde gizlidir. Suyu tanır, yetişeceği toprağı tanır, hangi ısı ayarında verimli olacağını bilir, tadının kıvamını bilir, rengine, kokusuna, şeker oranına ait her türlü bilgiye sahiptir.

Doğada Rabbimiz’in yarattığı her meyvede, bitkide, sebzede bu detaylı sanat vardır. Örneğin, bir mısırın güzelliğini, intizamını herkes bilir. Peki mısıra o tek tek disiplinli dizilimi kim vermiştir? Tane tane tertemiz o sütlü mısırı kim koçanın üzerine nizami bir şekilde yerleştirmiştir?

Buna mısırın kendisinin karar aldığını söylemek son derece mantıksız ve akıl dışıdır.

Portakala rengini veren, tadını veren, içindeki paketlemeleri var eden;

Narı boncuk boncuk düzenleyen, dizen, rengini veren,

Karpuzu olabilecek en güzel, birbirine zıt renklerde, yeşil ve kırmızı olarak yaratan, bu canlılığı, sululuğu oluşturan kimdir?

Tümü Rabbimizin ikramıdır. Tümü Rabbimizin sanatıdır. Allah’ın sanatı gözlerimizin önünde, her yerdedir. Rabbimiz Rahman Suresi’nin 77 ve 78’inci ayetlerinde şöyle bildirir:

Şu halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?

Celal ve ikram sahibi olan Rabbinin adı ne yücedir.

2013-03-30 

İlginç Beslenme Tekniklerine Sahip Kuşlar

  • Kuşlar besinlerini nasıl saklar? 
  • Bazı kuşlar, zehirli besinleri kendilerine zarar vermeden nasıl tüketir? 

  • Farklı gaga yapılarının beslenmelerindeki rolü nedir?

Her canlı, beslenme ihtiyacını gidermek için değişik metodlar kullanır. Kuşlar da  yiyecek ararken çeşitli taktikler uygular ve elde ettiği besini farklı yöntemlerle saklarlar. Bu denli küçük yaratılmış bir canlının, yiyeceğini elde etmek için çeşitli özellikler kullanması bize onları yaratan “Üstün Akıl Sahibi” Rabbimiz’in büyüklüğünü, azametini, ilmini göstermektedir. 

Saklama Teknikleri

2 Meşe palamudu ağaçkakanı yaz boyunca ölü bir ağaç kütüğünde sürekli olarak “delikler” açar ve yaz sonunda bu delikleri kışın yiyebileceği meşe palamutlarıyla doldurmaya başlar. Meşe palamutlarını her deliğe bir tane olacak şekilde adeta çekiçle çakar gibi yerleştirir. Fakat bu işlem ağaçkakan için oldukça uzun sürer. Çünkü önceden hazırladığı deliklerin büyüklüğüne uygun büyüklükte palamudu bulup yerleştirmeye çalışır. Eğer delik büyük olup palamut küçük olursa, gevşek duran palamut diğer kuşlar tarafından rahatlıkla alınabilir. Eğer delik küçük olup da palamudu zorla deliğe sıkıştırmaya çalışırsa bu kez palamut zarar görür. Bu nedenle deneme yanılma yöntemini uygulayan ağaçkakanın işi çok uzun sürer. Zaman geçtikçe palamutlar küçülürler ve kururlar. Bu nedenle tekrar yerlerine yenilerinin yerleştirilmeleri gerekir. Bu ağaçkakanlar büyük bir ağaçta bu palamutlardan “50.000” tanesini depolayabilirler.

2 Alakarga, yemek için topladığı palamutları birer birer toprağa gömer. Önce bir delik kazar, palamudu içine koyar ve daha sonra diğer hayvanların bunu fark etmemesi için itinayla deliğin üstünü kapatır. Bu yerleri daha sonra tekrar bulabilmek için dikkatlice işaret koyar. Belli ağaçlar, düşmüş kütükler, kaya parçaları gibi nesneleri işaret olarak kullanır. Hatta bazen buralara küçük taş parçaları taşıyarak yanlarına işaret koyar. Birçok kuş, tohumları bu yöntemle saklar. Bazı türlerin günde binden fazla tohum depoladığı kaydedilmiştir. Fındıkkıranlar bir mevsimde toplam 100.000 gibi yüksek miktarda tohum depolarlar. Yapılan deneyler kuşun 9 ay sonra tohumu gömdüğü yeri bulduğunu göstermiştir. İyi hafızasına rağmen bu kuşların gömdüğü meşe palamutlarını unuttukları yerler de vardır. Bu da meşe filizlerinin tekrar yeşillenerek topraktan çıkmasını sağlar.

Üstün Görme Yetenekleri

2 Su içindeki hayvanlarla beslenen kuşlar, önemli bir yeteneğe sahiptirler. Işık suya girdiğinde veya çıktığında kırılır. Bu nedenle kuşların suyun üstünde iyi bir gözlem yapmaları gerekir. Afrikalı yalı çapkını  kuşu havada rüzgar yokken dahi “sabit kalabilme” özelliğine sahiptir. Ve bu da ona havada asılı kalamayan diğer yalı çapkını kuşları arasında büyük bir avantaj sağlar. O, balık avlamak için bir dalın üstünde beklemek zorunda değildir. Balığın olduğu her yerde avlanabilir.

2 Kingfisher adı verilen kuş gölün üstüne uzanan bir dalda otururken, aşağıda suyun içinde bir balık görünce hemen harekete geçer. Eğer dal suya çok yakınsa, kuş önce yukarıya doğru havalanarak yükseklik kazanır. Böylece suya dalmak için hız alabileceği bir mesafe oluşur. Aşağı doğru indikçe kanatlarını çırparak hızını daha da artırır. Kanatlarını arkaya alıp genişleterek suya dalar ve balığı yakalar. Suyun içinde de kanatlarını çırparak yükselmeye çalışır. Su yüzeyine çıkar ve tekrar dalına geri döner.

Kanatları Kullanma Yeteneği

2  Doğanların yakın akrabası olan kerkenezlerin çok farklı “avlanma taktikleri” vardır. Avını ararken, adeta havada asılı olarak kalır. Kuyruğunu yayarak açar ve böylece kuyruğunun havayı tutma özelliğini daha da arttırır. Ayrıca kanatlarının ucundaki tüyleri de kaldırarak hava akımlarından dolayı oluşabilecek dengesini kaybetme riskini azaltır. Kanatlarının ucundaki tüyleri birbirinden ayırır; böylece kanadın üst yüzeyinde oluşabilecek hava boşluklarını dağıtmak için, yukarı doğru çıkan küçük ve hızlı hava akımları oluşur. Kerkenez havanın ileri doğru iten bu hareketini kullanarak, rüzgarın hızıyla yol alır ve avını gözlerken iniş yapacağı bölgenin tam üstünde havada asılı durur.

2 Baykuş, avını yakalayabilmek için, avının yerini saptar saptamaz, en sessiz şekilde onun üzerine atılmalıdır. Ama kuşların çoğu uçarken bir ses çıkarırlar. Örneğin havada uçan bir kuğunun kanat hışırtısı çok uzaklardan duyulabilir. Birçok büyük kuşun kanatları da uçarken ses çıkarır. Gürültülü kanatlarsa, bir gece avcısı için avının olası bir saldırıyı fark etmesine yol açacağı için açık bir dezavantajdır. Ama bu problem gece avlanan baykuşların özel tüy yapısıyla çözülmüştür. Baykuşun tüyleri yumuşaktır, uçmasını sağlayan güçlü kanat tüylerinin uçları ise püskülümsü bir yapıya sahiptir. Kanat tüylerinin kadife yumuşaklığındaki yüzeyleri, sesi etkili bir biçimde boğarak, baykuşun sessiz uçmasını sağlar.

Beslenme Tipine Uygun Yaratılmış Gagalar

Kuşların gagaları türlere göre çok farklı şekillerdedir. 

2 Kılıç gagalı sinekkuşunda çiçek nektarı emebilmesi için bedeninin dört katı uzunluğunda ince bir gaga bulunur.

2 Makav kuşunun gagası ise, en çetin cevizleri bile kırabilecek çengelli bir yapıya sahiptir.

2 Muhabbet kuşunun gagası tohumları kolay açabileceği bir yapıya sahiptir.

2 Flamingonun gagasında ise, minik eklembacaklıların kabuklarını süzmek için kalbura benzer özel bir bölüm vardır.

2 Yakalı kolibri (Coeligena torguatua), çiçek tozlarıyla beslenen bir kuş türüdür, ama diğer kuşlardan farklı bir özelliğe sahiptir. Çoğu kuş gibi gagasını çiçeğin içine sokarak yiyecek toplamaz. Çiçek tozu toplarken özel bir yapısı olan dilini kullanır. Dilinin ortası, iç içe girmiş iki V harfi biçiminde baştan sona oyukludur. Uzun dilini çiçeğin içine soktuğunda, çiçek tozları toplanır ve dil, ağız içine çekilirken hiçbir yere sürtünmediği için, toplanan besinde kayıp olmaz.

2 Uzun gagalı su çulluğu bir kıyı kuşudur. Yerden havalanırken çok süratli hareket eder ve zikzaklar çizer. Sığ bataklıklarda bulduğu larva ve kurtçuklarla beslenir. Su çulluğunun gagası yiyecek aramak için son derece uygun bir yapıdadır. Bu işlemi yaparken uzun gagasını toprağa daldırıp bir dikiş makinası hızıyla bir aşağı bir yukarı hareket ettirerek larva ve kurtçukları süratli bir şekilde toplar.

2 Martı türü kuşlarda gaganın biçimi beslenme özelliklerine bağlı olarak türden türe değişiklik gösterir. Örneğin martıların ve özellikle yırtıcı martıların kanca uçlu gagaları, yakalayıp koparmaya elverişlidir.

2 Atlas Okyanusu kıyılarında yaşayan deniz papağanı ile aksumru denen kuşların gagası ise birkaç balık taşırken, dalıp yeniden balık avlayabilecekleri bir yapıya sahiptir.

Zehirli Yiyeceklerle Beslenen Kuşlar

2 Yaklaşık 40 gram ağırlığında olan kuşlar için büyük tropik bir arının iğnesi ölümcül olabilir. Oysa bazı kuşlar arı yiyerek beslenirler. Arı-yiyiciler arının zehirli etkisinin üstesinden iki yolla gelirler. Öncelikle arının kuvvetli iğnesine karşı belli bir yere kadar bağışıklıkları vardır. İkinci olarak da kuşlar tehlikeli türlerle tehlikesiz olanlar arasındaki farkı ayırt edebilirler ve bu nedenle arılarla çok nadiren uğraşırlar. Bir arıyı yakalayan kuş, öncelikle böceği gagasının ucunda silkeler, sıkıca tutacak şekilde kendini ayarlar ve sonra da dala doğru böceği sertçe çarptırarak bayıltır. Daha sonra arının vücudunun arka kısmını pürüzlü ağaç kabuğuna sürter. Bu işlem keskin iğneyi ve ona bağlı zehirli keseleri koparıp atar. Bütün bu işlemlerden sonra kuş arının zehirinin yok olduğuna kanaati gelince arıyı olduğu gibi yutar.

2 Bitkiler için zehirli tohumlarının olması etkili bir korunma yöntemidir. Ama bazı kuşlar bu savunma metodunu nasıl geçeceklerini çok iyi bilirler. Macawlar (tropikal Amerika’ya özgü bir çeşit papağan türü) zehirli tohumları alma konusunda uzmandırlar. Dev bir kancayı andıran gagaları ile çok sert kabukları bile kırabilen bu kuşlar, zehirli tohumları yedikten sonra hemen kayalıklara doğru uçarlar ve orada bulunan killi kaya parçalarını kemirip yutarlar. Bu killi kaya parçaları tohumların içindeki toksini emer ve böylece kuşlar yiyeceklerinin besin maddesi taşıyan kısımlarını mide ağrıları çekmeden sindirebilirler.

Bir kuşun arının zehirini nasıl etkisiz hale getireceğini kendi kendine bulmuş olması mümkün müdür? Ya da  zehirli bir bitkiye  karşı bağışıklık kazanmasını sağlayacak maddeyi bilmesi mümkün müdür? Elbette bunları bir kuşun bilmesine imkan yoktur. Kuşun zehirli yiyecekleri yerken uyguladıkları planın üstün bir aklın ürünü olduğu kesin bir gerçektir. Kuşa bütün bunlar Rahman ve Rahim olan Allah tarafından ilham edilmektedir.

Kuşları tüm harika kompleks özellikleri ve mükemmel yaşam biçimleriyle yaratan güç, tüm doğaya ve tüm evrene hakim olan Allah’tır. Kuran’da Allah Kendi yaratması hakkında şöyle buyurmaktadır:

“Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. Allah, herşeye güç yetirendir. Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün art arda gelişinde temiz akıl sahipleri için gerçekten ayetler vardır. Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah’ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) “Rabbimiz, Sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek yücesin, bizi ateşin azabından koru.”” (Al-i İmran Suresi, 189-191)

Rahman olan Allah’ın küçücük kuşlarda meydana getirdiği son derece sistemli bir düzene sahip olan yaşam, yeryüzündeki diğer canlı türleri için de aynı mükemmelliktedir. Tek hücreliler, böcekler, vahşi hayvanlar ve bitkiler de kuşlarda olduğu gibi kompleks vücut yapılarıyla ve mükemmel sosyal düzenleriyle birlikte bir anda yaratılmıştır. Bu Allah’ın doğada yarattığı bir kanundur. Doğada evrimin iddia ettiği gibi başıboş ve tesadüfi bir “yaşam mücadelesi” yoktur, hiçbir zaman olmamıştır ve olmayacaktır. Tüm canlılar kendilerine Allah’ın verdiği görevleri yerine getirirler. Bir ayette şöyle buyrulmaktadır:

“O’nun (Allah’ın) alnından yakalayıp denetlemediği hiçbir canlı yoktur” (Hud Suresi, 56)

2013-04-09

Dna Ansiklopedisinin Dili

Teknolojik bir ürünün veya tesisin yapımında ve yönetiminde insanoğlunun yüzyıllar boyunca elde ettiği tecrübe ve bilgi birikimi kullanılır. Dünyanın en ileri ve kompleks tesisi olan insan vücudunun inşası için gereken bilgi ve tecrübe ise DNA’da saklıdır.

DNA yaratılan ilk insandan itibaren şimdiki mükemmellik ve kompleksliğiyle birlikte var olmuştur. Olağanüstü yapı ve özellikleriyle, böyle bir molekülün, evrimcilerin öne sürdüğü gibi tesadüf ve rastlantılar sonucu oluşması imkansızdır.

Toplumların gelişimi, bilgi akışı ve haberleşme üzerine kuruludur. Fertler ve nesiller arasındaki bilgi akışında en önemli araç ise dildir. Dil belirli şifreler yani harfler ile temsil edilir. Türkçe 29 harften ya da bir diğer deyişle 29 şifreden oluşan bir dildir. Bu şifreler kelimeleri, kelimeler de cümleleri oluşturur. Bilgi akışı ve depolanması bu şifreler sayesinde gerçekleşir.

Hücredeki lisan da işte buna benzer. İnsanın bütün fiziksel özellikleri bu dil vasıtasıyla kodlanarak hücre çekirdeğine depolanmıştır ve yine bu dil sayesinde hücre tarafından kullanılabilir. Bu dil, DNA adlı yönetici molekülün dilidir. Dört harfli bu DNA dili A, T, G ve C harflerinden oluşur. Her harf, “nükleotid” adı verilen dört özel bazdan birini temsil eder. Bu bazların milyonlarcası, anlamlı bir sıralama ile üstüste dizilerek DNA molekülünü oluştururlar.

İşte çekirdekteki bilgi bankasında bilgiler bu şekilde depolanmıştır. Biz bu bilgi deposundaki şifreleme sistemini anlatırken, kolaylık için, DNA’yı oluşturan nükleik asit molekülleri için yine harf benzetmesini kullanmaya devam edeceğiz. Bu harfler ikişerli olarak karşılıklı eşleşir ve birer basamak oluştururlar. Bu basamaklar ise üstüste eklenerek genleri meydana getirirler. DNA molekülünün bir bölümü olan her bir gen insan vücudundaki belli bir özelliği kontrol eder. Boyun uzunluğu, gözün rengi, burnun, kulağın, kafatasının malzemesi, şekli gibi sayısız özellik ilgili genlerin emriyle meydana gelir. Bu genlerin her birini bir kitabın sayfalarına benzetebiliriz. Sayfaların üzerinde ise A- T- G- C harflerinden oluşmuş yazılar vardır.

İnsan hücresindeki DNA’larda 200.000 civarında gen bulunur. Her gen, karşılığı olduğu protein türüne göre, sayıları 1000 ile 186.000 arasında değişen nükleotidlerin özel bir sıralamada dizilmesinden oluşur. Bu genler insan vücudunda görev yapan yaklaşık 200.000 civarındaki proteinin kodlarını saklar ve bu proteinlerin üretimini denetler.

Bu 200.000 genin içerdiği bilgi DNA’daki toplam bilginin yalnızca %3’ünü teşkil eder. Geriye kalan %97’lik bölüm ise günümüzde hala esrarını korumaya devam etmektedir. Son yıllardaki araştırmalar bu %97’lik karanlık bölümde vücuttaki kompleks faaliyetlerin yönetimini sağlayan mekanizmalar hakkında ve hücrenin varlığını sürdürmesiyle ilgili hayati bilgiler bulunduğunu göstermiştir. Ancak daha katedilecek çok yol vardır.

İnsan DNA’sının Sahip Olduğu Bilgi 920 Ciltlik “Encyclopedia Britannica”nın İçerdiği Bilgiye Eşdeğerdir

Her insan hücresinin (üreme hücreleri hariç) çekirdeğinde ise 46 kromozom vardır. Her bir kromozomu, gen sayfalarından meydana gelmiş bir cilde benzetirsek, hücrede insanın tüm özelliklerini içeren 46 ciltlik bir “hücre ansiklopedisi” vardır diyebiliriz. Bu hücre ansiklopedisi tam 920 ciltlik “Encyclopedia Britannica”nın içerdiği bilgiye eşdeğerdir. (Dünyanın en büyük ansiklopedilerinden olan “Encyclopedia Britannica” 23 cilttir)

Her insanın DNA’sındaki harflerin dizilimi farklı farklıdır. Şu ana kadar dünya üzerinde yaşamış milyarlarca insanın tümünün birbirinden farklı olmalarının altında yatan neden de budur. Organların ve uzuvların temel yapı ve işlevleri her insanda aynıdır. Ancak herkes o kadar ince farklılıklarla o kadar ayrıntılı ve özel yaratılır ki bütün insanlar tek bir hücrenin bölünmesiyle meydana geldikleri ve aynı temel yapıya sahip oldukları halde,  milyarlarca değişik insan ortaya çıkmıştır.

DNA’daki mükemmel dizilim ancak özel bir yaratılışın sonucudur. Ve bu yaratılış üstün güç sahibi olan Allah’a aittir. Allah’ın kusursuz yaratışı Kuran’da şöyle haber verilir:

“Allah, yeryüzünü sizin için bir karar, gökyüzünü bir bina kıldı; sizi suretlendirdi, suretinizi de en      güzel (bir biçim ve incelikte) kıldı ve size güzel-temiz şeylerden rızık verdi. İşte sizin Rabbiniz Allah budur. Alemlerin Rabbi Allah ne Yücedir. O, Hayy (diri) olandır. O’ndan başka ilah yoktur; öyleyse dini yalnızca Kendisi’ne halis kılanlar olarak O’na dua edin. Alemlerin Rabbine hamdolsun.” (Mümin Suresi, 64-65)

DNA’daki Harflerin Diziliş Sırası İnsanın Yapısını En İnce Ayrıntılara Kadar Belirler

Vücudumuzda bulunan bütün organlar genlerin tarif ettiği bir plan çerçevesinde inşa edilirler. Birkaç örnek verirsek; bilim adamlarının çıkardıkları bir gen atlasına göre vücudumuzda, deri 2.559, beyin 29.930, göz 1.794, tükürük bezi 186, kalp 6.216, göğüs 4.001, akciğer 11.581, karaciğer 2.309, bağırsak 3.838, iskelet kası 1.911 ve kan hücreleri 22.092 gen tarafından kontrol edilmektedir.

Boy, göz, saç ve cilt rengi gibi özelliklerin yanısıra, vücuttaki 206 kemiğin, 600 kasın, 10.000 işitme siniri ağı, 2 milyon optik sinir ağı, 100 milyar sinir hücresi, 100.000 kilometre uzunluğundaki damarlar  ve 100 trilyon hücrenin planları tek bir hücrenin DNA’sında mevcuttur.

Şimdi bu bilgilerin ardından düşünelim: Bir harf bile, bir yazar olmadan oluşamadığına göre, insan hücresindeki milyarlarca harf nasıl oluşmuştur? Bu harfler nasıl olup da böyle mükemmel ve kompleks bir bedenin eşsiz planını oluşturacak bir düzende birbiri ardına anlamlı bir şekilde dizilmiştir? Eğer bu harflerin düzeninde çok ufak bir bozulma olsaydı, kulağınız karnınızda yer alır ya da gözleriniz topuklarınızda bulunabilirdi. Şu anda düzgün bir insan olarak yaşam sürdürmenizin sırrı, DNA’larınızda bulunan 46 ciltlik ansiklopedideki milyarlarca harfin “hatasız” olarak birbiri ardına dizilmiş olmasındadır. Elbette bu harflerin kendi şuurları ve iradeleriyle böyle bir dizilimi gerçekleştirmiş olmaları mümkün değildir. Burada harf olarak isimlendirdiğimiz genler, üstün akıl ve sonsuz ilim sahibi Allah’ın yaratmasıyla var olmuştur. Tesadüf kelimesini anlamsız kılan bu olağanüstü dizilim, Allah’ın kusursuz yaratışının bir sonucudur:

“O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, ‘şekil ve suret’ verendir. En güzel isimler O’nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O’nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir.” (Haşr Suresi, 24)

DNA Tesadüfe Meydan Okuyor

Matematik bugün DNA’da yazılı bilgilerin oluşumunda tesadüfe yer olmadığını kanıtlamıştır. Değil milyonlarca basamaktan oluşan DNA molekülünün, DNA’yı oluşturan 200.000 genden tek bir tanesinin bile tesadüfen oluşabilme ihtimali imkansız tanımının dahi zayıf kaldığı bir durumdur. Evrimci bir biyolog olan Salisbury bu imkansızlıkla ilgili olarak şunları söylemiştir:

“Orta büyüklükteki bir protein molekülü, yaklaşık 300 amino asit içerir. Bunu kontrol eden DNA zincirinde ise, yaklaşık 1000 nükleotid bulunacaktır. Bir DNA zincirinde dört çeşit nükleotid bulunduğu hatırlanırsa, 1000 nükleotidlik bir dizi, 4 üzeri 1000 farklı şekilde olabilecektir. Küçük bir logaritma hesabıyla bulunan bu rakam ise, aklın kavrama sınırının çok ötesindedir.” (Frank B. Salisbury, “Doubts About The Modern Synthetic Theory of Evolution”, s.336)

Şu anda okumakta olduğunuz yazıyı düşünün. Harflerin (her harf için farklı bir baskı kalıbı kullanılarak) kendi kendilerine ve rastgele biraraya gelerek böyle bir yazı oluşturduklarını iddia eden birisine ne gözle bakardınız? Belli ki böyle bir iddiayı son derece mantıksız bulur ve bu yazının mutlaka akıllı ve bilinçli birisi tarafından kaleme alındığını söylerdiniz. İşte DNA’daki durum da bundan hiç farklı değildir.

DNA’nın yapısını keşfeden biyokimyacı Francis Crick, konu üzerinde yaptığı çalışmalardan dolayı Nobel ödülü almıştır. İlk zamanlarda koyu bir evrimci olan Crick, DNA’nın mucizevi yapısına şahit olduktan sonra yazdığı eserinde bilimsel bir gerçeği şöyle ifade etmiştir:

“Bugünkü mevcut bilgilerin ışığında dürüst bir adam ancak şunu söyleyebilir: Bir anlamda hayat mucizevi bir şekilde ortaya çıkmıştır. Bunun gerçekleşmesi için çok fazla koşul biraraya getirilmelidir.” (Francis Crick, Life Itself: It’s Origin and Nature, New York, Simon&Schuster, 1981, s.88)

Crick’e göre hayat kesinlikle dünya üzerinde tesadüfen var olamazdı. Görüldüğü gibi DNA üzerinde en uzman kişi bile, evrimci olmasına rağmen, yaratılışta tesadüfe yer veremiyordu.

Beş milyar harften oluşan DNA’daki bilgiler, A-T-G-C harflerinin birbiri ardına özel ve anlamlı bir sıra içinde dizilmesi ile oluşur. Ancak bu sıralamada tek bir harf hatasının dahi yapılmaması gerekir. Ansiklopedide yanlış yazılmış bir kelime ya da harf hatası önemsenmez, geçilir. Hatta fark edilmez bile. Buna karşın, DNA’da herhangi bir basamaktaki, örneğin 1 milyar 719 milyon 348 bin 632’nci basamaktaki bir harfin yanlış kodlanması gibi bir hata bile, hücre için, dolayısıyla insan için çok olumsuz sonuçlara yol açar. Mesela çocuklarda görülen lösemi (kan kanseri) hastalığı bu tip bir yanlış kodlanmanın sonucudur.

İşin aslı, buna “yanlış kodlama” demek yanlış olur. Çünkü var olan herşey gibi, insanın DNA’sı da Allah tarafından yaratılmıştır ve nadiren de olsa görülebilecek hatalar belli bir hikmet (İlahi amaç) dahilinde ortaya çıkar. Kanser meydana getiren kodlama bozukluğu, özel olarak yaratılmış bir bozukluktur. İnsana, kendi güçsüzlüğünü, acizliğini göstermek, insanın aslında ne derece hassas dengeler üzerinde yaratıldığını ve bu dengelerdeki en ufak bir bozulmayla başına ne gibi sıkıntılar gelebileceğini hatırlatmak için Allah tarafından özel olarak, belli bir hikmet dahilinde yaratılmıştır. Allah’ın kusursuz yaratışı Kuran’da şöyle haber verilir:

“Allah, yeryüzünü sizin için bir karar, gökyüzünü bir bina kıldı; sizi suretlendirdi, suretinizi de en güzel (bir biçim ve incelikte) kıldı ve size güzel-temiz şeylerden rızık verdi. İşte sizin Rabbiniz Allah budur. Alemlerin Rabbi Allah ne Yücedir. O, Hayy (diri) olandır. O’ndan başka ilah yoktur; öyleyse dini yalnızca Kendisi’ne halis kılanlar olarak O’na dua edin. Alemlerin Rabbine hamdolsun.” (Mümin Suresi, 64-65)

Rakamlarla DNA

DNA’da kayıtlı bulunan bilgi muazzamdır. Öyle ki, gözle görülmeyen tek bir DNA molekülünde tam 1 milyon ansiklopedi sayfasını dolduracak miktarda bilgi bulunur. Dikkat edin; tam 1.000.000 ansiklopedi sayfası... Yani, her bir hücrenin çekirdeğinde, insan vücudunun işlevlerini kontrol etmeye yarayan bir milyon sayfalık bir ansiklopedinin içerebileceği miktarda bilgi kodlanmıştır.

Bir benzetme yapmak istersek, dünyanın en büyük ansiklopedilerinden birisi olan 23 ciltlik “Encyclopedia Britannica”nın bile toplam 25 bin sayfası vardır. Bu durumda, karşımıza muazzam bir tablo çıkar.

Mikroskobik hücrenin içindeki, ondan çok daha küçük bir çekirdekte bulunan bir molekülde, milyonlarca bilgi içeren dünyanın en büyük ansiklopedisinin 40 katı büyüklüğünde bir bilgi deposu saklı durmaktadır. Bu da 920 ciltlik, dünyada başka eşi, benzeri olmayan dev bir ansiklopedi demektir.

Yapılan tespitlere göre ise, bu dev ansiklopedi yaklaşık 3 milyar farklı bilgiye sahiptir.

2013-05-10 

Hücre Zarında Elektrik Üretimi Nasıl Gerçekleşir?

Günlük yaşamımızda elektrik en vazgeçilmez enerji kaynaklarından biridir. Elektrik olmadan teknolojik olarak hayatımızı devam ettirmemiz adeta imkansızdır. Ancak pek çok insan elektrikten faydalanırken, kendi bedeninin de tıpkı teknolojik ürünler gibi elektriksiz çalışmayacağını bilmez ya da düşünmez. Oysa vücudumuz kusursuz bir elektrik şebekesi ile donatılmıştır. İnsan vücuduna baktığımızda, elektronik ile ilgili son derece kompleks bilgileri kapsayan, elektrik enerjisinden nasıl yararlanılacağını bilen akıllı sistemler bulunduğunu görürüz. İşte hücre zarı bu mükemmel sistemlerden sadece biridir.

Vücudumuz birçok kişi tarafından farkında olunmasa da elektrikle çalışan bir sistemdir. Ancak vücudumuz görmeye alışık olduğumuz diğer elektrikli sistemlerdeki gibi enerjisini dışarıdan almaz. Vücudun kullandığı elektrik “biyoelektrik” kavramıyla ifade edilir. Biyoelektrik, iyon adı verilen negatif ve pozitif yüklü parçacıkların hücresel değiş tokuşudur. Örneğin potasyum bir hücre zarından dışarı serbest bırakıldığında ve onun yerine hücre içine sodyum alındığında küçük bir elektrik akımı meydana gelir. Akım geçtiğinde potasyum hücrenin içerisine ve sodyum da dışına gönderilir. Sağlık ve beslenme alanında en tanınmış uzmanlardan Dr. Lendon Smith’in açıklamasına göre, “Bu şekilde hücreler kendi elektromanyetik akımlarıyla küçük piller gibi çalışırlar.” (http://www.webdeb.com/ q-machine/books.htm)

Evimizdeki ışıkları yakan da elektrik akımıdır, ancak buradaki elektrik akımı, elektronların hareketinden oluşur.

Hücrelerinizdeki elektrik ise “iyon”ların -elektriksel olarak yüklü atomlar ya da moleküllerin- akımından meydana gelir. Hücreler potansiyel enerjilerinden (var olan, kullanıma hazır bulunan enerji) iyonların hareketi esnasında elektrik üretirler. Bu tıpkı, potansiyel enerjiye sahip barajlardaki suyun, hidroelektrik santralden geçerken elektrik üretmesi gibidir. Hücrelerde elektrik üretimi şu şekilde gerçekleşir:

Hücre Zarının İçindeki Elektrik Potansiyeli

Tüm hücrelerde, hücre zarları boyunca bir voltaj (elektriksel gerilim farkı) vardır. Hücre zarındaki voltaj farkı “elektrik potansiyeli” olarak ifade edilen bir elektrik akımı oluşmasını sağlar. Hücre zarının içerisindeki bu elektrik potansiyeline “dinlenme potansiyeli” de denir ve bu potansiyelin miktarı yaklaşık 50 milivolttur. Bütün hücreler bu potansiyel enerjilerini hücre içindeki faaliyetlerini yürütmek için kullanırlar. Ancak sinir ve kas hücreleri diğer hücrelerden farklı olarak bu enerjiyi fizyolojik görevler için de kullanırlar. Kas hücrelerinde bu akım sayesinde kasılma gerçekleşirken, sinir hücrelerinde bu akım uyarı iletimini sağlar.

Yarı Geçirgen Özellik

Hücre zarı üzerinde sadece belirli iyonların geçişine izin veren kanallar mevcuttur. Bu kanallar aracılığıyla iyonlar hücre içine veya dışına pompalanırlar. Artı ve eksi yüklü parçacıkların hareketiyle hücre içi ve dışı arasında elektriksel bir dengesizlik meydana gelir. Hücre içi ve hücre dışı sıvılarındaki bu fark, denge oluşana kadar bir geçiş eğilimi oluşturur. İçerisini dışarıdan ayıran hücre zarı bazı iyonların geçmesine izin verirken diğerlerinin geçişini engelleyen yarı-geçirgen özelliktedir. Bu yüzden hücre, elektriğe ihtiyaç duyduğunda tüm yapması gereken, elektrik devresini tamamlamak için bu kanalların birini açmaktır. Hücre zarındaki kanalların, güvenlik görevlileri gibi hareket ederek, belli iyonların geçişine izin verirken belli iyonların geçişini engellemeleri bilinç ve akıl gerektiren eylemlerdir. Çünkü burada tesadüfi bir geçiş yoktur, aksine bilinçli bir seçim mekanizması vardır. Şuursuz molekül yığınlarının bu görevleri kendi kendilerine edinmeleri, şüphesiz ki mümkün değildir. Tüm bunlar evrimcilerin kabul etmedikleri bir gerçeği bize göstermektedir: Yaratılış.

Hücre İçindeki İyonların Kusursuz Dengesi

Nöron (sinir hücresi) içinde elektrik yüklü kimyasalların, yani iyonların oluşturduğu mükemmel bir denge söz konusudur. Nöronlarda önemli görevler üstlenen iyonlar; 1 artı yüke sahip olan sodyum ve potasyum, 2 artı yüklü kalsiyum ve 1 eksi yüklü klorid iyonlarıdır. Nöron, “dinlenme” konumundayken negatif yüklüdür. Bu durumda sinir hücresi içinde, eksi yüklü proteinler ve çeşitli iyonlar bulunur. Nöron içindeki potasyum iyonu dış ortama oranla daha fazla, klorid ve sodyum iyonu ise daha azdır. Hücre içindeki iyonların dengesi özel bir amaca hizmet edecek şekilde düzenlenmiştir: Elektrik akımı ve sinyal iletimi.

Elektrik sinyali olarak gelen ve alıcı sinir hücresinin zarındaki alıcılara bırakılan mesaj, hücre içinde adeta domino taşlarının hareketini andıran bir dizi işlem başlatır. Kusursuz bir düzen içinde birbiri ardına gerçekleşen bu işlemler, hücre zarındaki belirli iyon kanallarının açılmasına yol açar. Böylece hücre içine alınan sodyum iyonları, başlangıçta negatif elektrik yüklü (-70 milivolt) olan hücrenin nötr duruma geçmesine neden olurlar. Hücre içi ile dışı arasındaki iyon transferi de yeni bir elektrik sinyalini açığa çıkarır. Bundan sonra mesajı ileten ve görevini tamamlayan sinir hücresi tekrar dinlenme konumuna geçer. Bu geçiş, sodyum ve potasyum kanallarının saniyenin binde birinden küçük sürelerde açılıp kapanmasıyla gerçekleşir.

Burada olabildiğince sadeleştirerek anlattığımız bu işlemler, son derece detaylı aşamalar içerir. Tek bir hücrenizdeki elektrik üretimi sizin denetiminize bırakılmış olsa, kanalların açılıp kapanmasını denetlemeniz, iyon dengesini sağlamanız ve tüm işlemleri saniyenin binde birinden daha küçük zaman aralıklarında gerçekleştirmeniz gerekecekti. Ancak ne böyle bir düzeni kurmanız, ne de böylesine hızlı işleyen bir sistemi yönlendirip kontrol etmeniz mümkün olmayacaktı. Oysa bu sistem milyarlarca sinir hücrenizde, siz uyurken dahi devam etmektedir.

Vücutta Üretilen Elektriğin Miktarı

Bir hücrenin dışındaki yük ile içerisindeki yük arasındaki fark yaklaşık 50 milivolttur. Washington Eyalet Üniversitesi’nden farmakolog Prof. Steven M. Simasko’nun hesaplarına göre vücuttaki trilyonlarca hücrenin ürettiği elektrik toplanırsa elde edeceğimiz enerji, 40 watt’lık bir elektrik ampulünün aydınlatmasına denk bir enerjidir. (http://www.wsu.edu/DrUniverse/body.htm)

Bazı hücreler diğerlerinden daha fazla elektrik üretir. Bunun miktarı hücrelerin yaptıkları işe ve elektriği neden kullandıklarına göre değişir. Örneğin sinir hücreleri ve kalp hücreleri çok fazla elektrik üretirler, çünkü sinir hücrelerinin, mesajlarını uzak mesafelere iletmeleri gerekir. Hücrelerin, yaptıkları işin önemini, ne kadar enerjiye ihtiyaç duyacaklarını bilmeleri, bunu kusursuzca hesaplamaları ve bir ömür boyu bu sorumluluğu aksatmadan yapmaları olağanüstü bir durumdur. Bu, bize vücudumuzdaki elektrik üretiminin de bilinçli olarak gerçekleştiğini gösteren bir başka delildir. Çünkü tek başına bu özellik bile bizim yaşamımızı sağlayan koşullardan biridir. Örneğin kalp hücreleri şu an ürettiklerinden daha az elektrik üretiyor olsalardı pompalama işlemini gerektiği gibi yapamayacak, kan tüm hücrelerimize oksijen ve besin taşıyamayacak ve hayati bir tehlike söz konusu olacaktı. Görüldüğü gibi vücudumuzdaki kusursuz yaratılışın yanı sıra, işleyişindeki her türlü detay da son derece hikmetlidir.

İnsan vücudundaki hücrelerin yapısında gereksiz veya eksik olan hiçbir şey yoktur; herşey olması gerektiği gibidir. İnsan vücudunda yer alan 100 trilyon hücrenin her biri farklı işlevleri yerine getirmek üzere uzmanlaşmış olmalarına rağmen, tümü kusursuz bir organizasyona ve işleyişe sahiptir. Sadece müstakil olarak değil, aynı zamanda vücudun diğer hücreleri ile de çok etkin bir iletişime ve ilişkiye sahiplerdir. Bu hücreler birbirleriyle elektriksel mesajlarla haberleşir, gerekli bilgileri alır ya da gönderirler ve yapmaları gereken işi eksiksizce yerine getirirler.

Vücudun herhangi bir yerinde bulunan bir hücrenin sadece elektriksel özelliğini yitirmesi bile, hücrenin sinir sistemi ile ilgili olan hayati bağlantısını kopartacak ve başıboş kalmasına yol açacaktır. Beynin görme merkezindeki hücrelerin elektriksel özelliklerini yitirmesi veya hücre zarlarındaki voltaj kapılarının bulunmaması durumunda ise, retinadan iletilen elektriksel mesajların alınması mümkün olmayacak ve kişi asla görmeyecekti. Bu bakımdan insan vücudundaki her detayın var olmasında daha yeni yeni anlaşılan pek çok hikmet bulunmaktadır.

Buraya kadar anlatılanlar, bir insanın ömrü boyunca çalışmasını sürdüren, nöronlardaki iletişim sistemlerinin oldukça sadeleştirilmiş bir anlatımıdır. Akıl ve bilgi sahibi bir insan bile bunları anlamakta güçlük çekerken, hücreler ve hormonlar milyarlarca insanda bu işlemleri büyük bir beceri ile ve hiç aksatmadan yerine getirmektedirler.

Sinir Hücrelerinin Her Birindeki Son Derece Kompleks Sistemleri Yaratan Alemlerin Rabbi Yüce Allah’tır

Vücudumuzdaki milyarlarca sinir hücresinin hayranlık uyandıran, hiçbir karışıklığa meydan vermeden mükemmel bir iletişim sağlayan, olağanüstü hassas dengeler ve zamanlamalar üzerine kurulu olarak hiç hata yapmaksızın çalışan bu sistem Rabbimiz’in üstün aklının ürünüdür.

Hücreleri yoktan var eden, alemlerin Rabbi olan Allah’tır. Hücrelerin içindeki faaliyetleri ve aralarındaki kompleks iletişim sistemlerini en ince ayrıntısına kadar düzenleyen hepimizin Yaratıcısı olan Rabbimiz’dir.

“O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, ‘şekil ve suret’ verendir. En güzel isimler O’nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O’nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir.” (Haşr Suresi, 24)

İnsan vücudunda elektriksel olmayan neredeyse hiçbir işlem yok gibidir. Siz dinlenirken bile, vücudunuzdaki faaliyetler -kalp atışınız, akciğerlerinize oksijen gitmesi ve sayılamayacak kadar çok hücresel faaliyet- Rabbimiz’in bir lütfu olarak kesintisiz devam eder. Kuran’da bu gerçeğe şöyle dikkat çekilir:

“Ki O, yarattığı herşeyi en güzel yapan ve insanı yaratmaya bir çamurdan başlayandır. Sonra onun soyunu bir özden (sülale’den), basbayağı bir sudan yapmıştır. Sonra onu ‘düzeltip bir biçime soktu’ ve ona Ruhundan üfledi. Sizin için de kulak, gözler ve gönüller var etti. Ne az şükrediyorsunuz?” (Secde Suresi, 7-9)

2013-05-10

Canlı Ayakları Neden Taklit Edilemiyor?

Yürümek bir canlının sahip olduğu en üstün özelliklerden biridir. Bu nedenle mühendisler yaptıkları robotlarda canlıların bu üstün özelliğini taklit etmeye çalışırlar. Ancak bilim adamları bazı canlıların sahip olduğu özellikleri taklit dahi edemedikleri için sadece hayranlıkla izlemektedirler. Robot tasarımcılarının hayranlıkla izlediği bu canlılar hangileridir?

Böcekler, sinekler, yengeçler ve kertenkeleler… Bu canlılar da yeryüzündeki canlıların tümü gibi, Rabbimiz’in yarattığı birer mucizedir. Araştırılıp incelendikçe insanı hayrete düşüren eşsiz yaratılış harikalarıdır. Her biri Yüce Allah’ın üstün yaratma sanatının eseri olan bu canlılar, daha kolay kullanımlı, daha pratik robotlar yapılabilmesi için günümüzde mühendisler tarafından detaylı olarak incelenmektedirler. Fakat mühendislerin yaptıkları her araştırma bu canlıların çok mükemmel sistemlere sahip olduğunu ortaya koymakta ve taklit edilemez özellikleri nedeniyle canlıların bu özelliklerinden yararlanamadıkları için, bilim adamlarını hayal kırıklığına uğratmaktadır.

Bilim Adamlarının İçine Düştükleri Yanılgı

Her adımında gıcırdayan altı ayaklı Tarry II ismindeki Alman robotunu tasarlayan bilim adamları bu robota sinekler gibi manevra yapabilen, aynı zamanda bir böcek gibi düşünebilen özellikler kazandırmaya çalışmışlardır. Ancak bilim adamlarının bazı insanların çoğu kez gördüklerinde değer vermedikleri veya üzerine basıp öldürdükleri böceklerin sistemli ve amaca yönelik hareket kabiliyetine sahip bir robot programlamaları bugünkü teknoloji ile hemen hemen imkansızdır.

Ayakları inşa etmenin böceklerin sahip olduğu çok yönlü hareket kabiliyetine göre bir derece daha kolay olduğunu düşünen Tarry II’nin tasarımcıları, robotun ayakları için sineği seçmişler, ancak çok kısa bir süre sonra sineğin taklit edilemez özellikleri karşısında düştükleri hatayı anlamışlardır. Sinek hareketlerinin hızlı, dolambaçlı ve çevik olması bilim adamlarını bu canlıdan ilham alarak robot yapmaya iten en önemli neden olmuştur. Fakat sinek Yüce Allah’ın yaratış sanatının bir eseridir ve ancak çok büyük uğraşılar sonucunda kötü taklitleri yapılabilecek derecede kusursuz bir canlıdır. Nitekim Yüce Allah bir ayette sineğin bu mükemmel özelliklerini şöyle haber vermiştir:

“Ey insanlar, (size) bir örnek verildi; şimdi onu dinleyin. Sizin, Allah’ın dışında tapmakta olduklarınız -hepsi bunun için bir araya gelseler dahi- gerçekten bir sinek bile yaratamazlar. Eğer sinek onlardan bir şey kapacak olsa, bunu da ondan geri alamazlar. İsteyen de güçsüz, istenen de.” (Hac Suresi, 73)

Sineğin Robota Uygulanamayan Üstün Özellikleri

Sinekler, Yüce Allah’ın bahşettiği bir özellik olarak çevreden gelen uyarıcılara ait bilgilerin çoğunu beyinlerinin dışında yorumlayabilirler. Bu canlının sinir sistemi bazı hareketleri kontrol edebilecek şekilde yaratılmıştır. Yani sineğin başı gövdesinden ayrılsa bile sinir sistemine bir uyarıcı gönderildiğinde sinek hala gözleri ile etrafını algılayabilir.

Sineklerin sinir sisteminde bulunan özellikler, robot tasarımcılarının dikkatinden kaçmamış ve robotlara transfer edilmiştir. Bu şekilde beyni olmayan Tarry II adlı robot, etrafındaki uyarıcıları elektrik sinyalleri şeklinde algılayarak, sineğin eşsiz sisteminin taklit edilmesi sayesinde on yıldan daha uzun bir süredir yürüyebilmektedir.

Sinir sistemi her ne kadar birçok işlevi yerine getirse de karar vermek ve daha kompleks koordineli hareketler için elbette bir beyne ihtiyaç vardır. Nitekim bir sinek, anteni ve gözleri ile çevresini tarar, bu bilginin beyindeki işleminden sonra bir karar verir, belki olası bir tehlikeden geri dönmek veya yiyeceğe doğru acele etmek için çevik hareketler yapar. İşte robot tasarımcılarının taklit edemedikleri özellikler de bu noktada başlamaktadır.

Tasarımcılar sineklerin üç boyutlu görüntü elde edebilen ve hedeflerini görmek için yerini değiştirdikçe cismin görünüşünde meydana gelen değişiklikleri saptayabilen bir robot yapamadıkları gibi, bu canlının enerji verim hesabı yaparak, enerjiye ihtiyaç duyduğu zamanlarda önlem alabilen, buna göre adım boyutlarını ve yürüme hızını belirleyen üstün özelliklerini de asla taklit edememişlerdir.

Engelleri Aşan Böcekler

Hamamböceklerinin bir sineğinkinden 50 kat daha büyük olan beyinleri, robot tasarımcılarının en çok inceledikleri organlardan biridir. Çünkü tasarımcılar bu çalışmalar ve deneylerle hamamböceğinin bir engeli fark etmek, sakınılması gereken bir engel olup olmadığına veya ne tarafa dönüleceğine karar vermek gibi davranışları nasıl koordine ettiğini öğrenmeye çalışmaktadırlar. Yokuş yukarı yürümek ve tırmanmak gibi daha karmaşık böcek davranışlarının modelini yapma konusunda ise tamamen yetersizdirler. Çünkü böceklerin kompleks işlemler sonucu elde ettikleri yürüme özellikleri, Yüce Allah’ın ilhamı ile gerçekleşir.

Kumda Kolayca Hareket Edebilen Yengeç Ayakları

Robotlar böceklerin yürüme yeteneklerine sahip olduklarında oldukça uzmanlaşmış bir hale geleceklerdir. Ancak böcek ayakları kadar mükemmel özelliklere sahip başka canlılar da vardır. Ocypode quadrata isimli hayalet yengeç de tam bir kumda yürüme uzmanıdır. Sert bir zeminde yürümek zordur, ancak her adım atıldığında kayan kumda yürümek çok daha zordur. Fakat hayalet yengeç, kum tepelerini kolaylıkla aşmasını sağlayan bir yürüme yeteneğine sahiptir. Çünkü çıplak gözle çok zor seçilen ayakları ile Ocypode quadrata saniyeler içinde 2 metreye yakın yükseklikteki bir kum yığınının tepesine sıçrayabilir. Bu bir insanın bir anda metrelerce yükseklikte bir tepeye sıçramasına eşdeğerdir ki elbette bu imkansızdır. İnsandan kat kat küçük olan bir yengecin böylesi mükemmel bir atlayışı gerçekleştirmesi kuşkusuz Yüce Allah’ın bu canlıya bahşettiği üstün bir özelliktir. Robot tasarımcıları bu üstün özelliği günümüz teknolojisi ile taklit bile edememektedirler.

Sıçrayan Kertenkeleler

Kumlu zemin normalden biraz daha yumuşak olduğunda ve dolayısıyla da yürümek çok daha zorlaştığında zebra kuyruklu kertenkeleler, hayalet yengecini dahi geride bırakacak bir hızla hareket edebilirler. Çünkü bu canlı, bir saniyede 1,5 metre gidebilecek bir hareket kabiliyetine sahiptir.

Ayrıca kumda yürüyebildiği gibi çamur, çakıl taşı gibi çok çeşitli yüzeylerde de yürümeyi başarabilir. Peki, bu küçük canlı, her zeminde nasıl yürüyebilmektedir? Bunun sırrı Yüce Allah’ın üstün yaratış örneği olan, kertenkelenin ayak parmaklarında gizlidir. Çünkü zebra kuyruklu kertenkele kumda yürürken yayılan, ayağını kaldırdığında kıvrılıp toplanan uzun ayak parmaklarına sahiptir. Bu ayak parmakları kertenkeleye her zeminde yürüyebilme özelliği verir.

İlmin Yegane Sahibi Yüce Allah’tır

Robot tasarımcıları her yüzeyde yol alabilen, hızlı hareket edebilen, çevik manevralar yapabilen, sıçrayan robotlar yapmak için çalışmaktadırlar. Çünkü bu tür robotların yapılması uzay araştırmalarında, askeri amaçlı çalışmalarda ve daha pek çok bilimsel ve teknik amaçlı kullanımlarda büyük destek sağlayacaktır. Ancak tasarımcılar bu robotları yapabilmek için doğada canlıları izlemekte, zoologlardan bu hayvanların üstün özellikleri ile ilgili ipuçları almaya çalışmaktadırlar. Küçücük böceklerin, yengeçlerin, kertenkelelerin üstün yaratılış örneği oluşturan ayaklarını hayranlıkla incelerken bu ayakların bir benzerini robotlara uygulayabilmek için çok karmaşık mühendislik hesapları ve tasarımları yapmaktadırlar. Ancak şimdiye kadar bu canlıların sahip oldukları özelliklere benzer bir robot yapmayı başaramamışlardır. Çünkü bu canlıların ayak uzunlukları, vücut ağırlıkları ve diğer fiziksel özellikleri, yürümeleri ve koşmaları sırasında en yüksek verimliliği sağlayacak şekilde, Yüce Allah’ın üstün aklının ürünü olan matematiksel modeller içermektedir. Rabbimiz’in yarattığı canlılar üzerinde tecelli eden bu yaratma ilmi bir ayette şöyle bildirilmiştir:

“Allah, her canlıyı sudan yarattı. İşte bunlardan kimi karnı üzerinde yürümekte, kimi iki ayağı üzerinde yürümekte, kimi de dört (ayağı) üzerinde yürümektedir. Allah, dilediğini yaratır. Hiç şüphesiz Allah, herşeye güç yetirendir.” (Nur Suresi, 45)

Yeryüzündeki canlıların tümü Rabbimiz’in yarattığı birer mucizedir. Araştırılıp incelendikçe insanı hayrete düşüren eşsiz yaratılış harikalarıdır. Yüce Allah, herşeyi yoktan var etmiş, kusursuz ilmiyle bir düzen kurmuştur ve her an bu düzeni korumaktadır.

Canlıların Ayaklarındaki Sırlar Araştırılmaya Devam Ediliyor

Böceklerin, Yüce Allah tarafından kusursuz olarak yaratılmış ayakları eğer robotlara uygulanabilirse bilimsel çalışmalarda çok önemli gelişmeler sağlanacaktır. Nitekim otonom kontrol (kendi kendini idare edebilme), NASA ve diğer robot bilimi grupları tarafından izlenen ve çok aranan bir yöntemdir. Bir böceğin kolay yön bulma becerilerinin sadece birkaçı robotlara uygulanabilse insanların müdahalesi ve uzaktan kontrolü ile engellerden rahatça geçebilen birçok robotun yapımı mümkün olacaktır. Nitekim böcek şeklindeki robotların bir süre sonra Ay’da yolculuk yapabileceği ve Mars’ın kanyonlarında güvenle yürüyebileceği düşünülmektedir. Ayrıca gelişmeler öngörüldüğü gibi devam ettiği takdirde bu robotlar ordu için daha güvenli gözetleme gerçekleştirebilecek ve yaşanan doğa felaketlerinde belki de bir gün örümcek ya da hamam böceği şeklindeki arama kurtarma robotları kullanılabilecektir.

2013-07-09

13 Bin Yıllık Natufian Medeniyeti

Evrim Teorisi, canlıların sözde ilkelden gelişmişe doğru ilerlediği şeklinde, bugün bilim tarafından yerle bir edilmiş bir iddiayı savunmaktadır. Bugün sayısı 250 milyonu aşkın fosille canlıların milyonlarca yıldır hiç değişmedikleri net şekilde görülmüştür. Kaldı ki Darwinizm; canlılığın başlangıcı, bir proteinin bile tesadüfen oluşmasının imkânsızlığı gibi sayısız konuda cevapsız kalmış ve böylece evrim teorisinin geçersizliği açıkça görülmüştür.

Bilimsel gelişmeler, yalnızca biyoloji alanında değil, evrimci safsatalarla çarpıtılmaya çalışılan tüm bilim dallarında gerçekleri gün yüzüne çıkarmıştır. Bu bilim dallarından biri de antropolojidir.

İnsan yaşamını tarihin ilk yıllarından itibaren inceleyen bu bilim dalında, evrim safsatasını desteklemek uğruna insanlık tarihiyle ilgili pek çok hayali hikayeye başvurulmuştur. Ancak bu hayali hikayeler her bir kazıda, her bir bulguda tekrar tekrar yerle bir olmuştur.

Evrim teorisinin insanın sözde evrimiyle ilgili hayali hikayesine göre yerleşik hayat bundan yaklaşık on bin yıl önce, Neolitik Çağ (Cilalı Taş Devri) adı verilen dönemde oluşmaya başladı. İnsanların birbirleriyle sosyal ilişkiler kurması ve kültürel değerlerin oluşması ise sözde bu tarihten bin yıllar sonra meydana geldi.

Fransa'daki Chauvet mağarasında bulunan 32 bin yıl önce çizilmiş muhteşem mağara resimlerindeki üstün sanat tekniği; bugünkü Batı müziğinin temel formu olan yedi nota ölçüsüyle yapılmış 35 bin yıllık flüt fosili; Urfa Göbekli Tepe'de bulunan, boyları 4-6 metre olan kırk beş heykeli de içinde barındıran, 14 bin yıl önce yapılmış dev yapı; piramitler, sfenksler gibi dünyaca meşhur bulgular vb. sayısız kez insanın hayali evriminin asla yaşanmadığını göstermiştir.

Son keşifler insanın hayali evrimi hikâyesini yıkan delillere bir yenisini daha ekledi. Akdeniz'in doğusunda yapılan kazılarda Natufian adı verilen bir kültürün izlerini buldular. Şaşırtıcı olan ise bu kültürün izlerinin M.Ö. 11.000 tarihine kadar gitmesidir. Evrim hikâyelerine göre hayvanların evcilleştirilmesi, tarım, yerleşik hayat ve hatta ilkel el aletleri bile mevcut olmaması gereken bu dönemde, tüm ayrıntılarıyla bugünün toplumsal hayatının izlerini taşıyan bir kültürün kalıntılarının bulunması evrimcileri tam bir çıkmaza soktu.

Natufian Kültüründe Mezarlığa Çiçek Bırakmak Vardı

Natufian kültürünün bugünün kültürüyle taşıdığı ortak noktalardan biri mezarlıklarda bulunan çiçeklerdir. İsrail'deki Hayfa adlı liman şehrinin Rakafet mahallesinde yapılan kazılarda, mezarlarda renkli ve güzel kokulu çiçeklerin kalıntılarına rastlandı.

Kazılarda bulunan çiçek kalıntıları üzerinde yapılan araştırmalar hakkında Newscientist sitesinden yapılan haberde, çiçeklerin adaçayı ve sırçaotu olduğunun tespit edildiği yer aldı. Bu tarihi mezarlardaki izlerden, çiçeklerin bu mezarlara özenle dizildiği anlaşıldı.

Evrimci kaynaklardaki hayal ürünü çizimlerde bu döneme ait tasvirler insanları güya ağaçtan yeni inmiş, sözde ilkel, maymuna benzeyen bir canlı olarak gösterecek şekildedir. Anlatımlarında da insanları homurtular çıkaran, konuşmayı bilmeyen sözde yarı hayvan yarı insan canlılar olarak anlatırlar. Oysa diğer pek çok delil gibi bu çiçekli mezarlar da o devirde yaşamış insanların bizden hiçbir farkı olmadığını göstermektedir. 'Evrim yalanlarına göre sosyalleşmeye başlamamış, konuşmayı dahi bilmeyen ilkel canlılar nasıl ve neden mezarlıklar meydana getirip bu mezarları çiçeklerle süslediler?' sorusuna evrimcilerden hiçbir mantıklı cevap alamayız.

Bu bulgunun gösterdiği gerçek nettir. Bundan 13 bin yıl önce de insanlar bir arada medeni bir hayat sürüyor, birbirleriyle hayatı paylaşıyor ve birbirlerine değer veriyorlardı. Bundan dolayı ölülerini yabani hayvanlar gibi öylece bırakmak yerine, ruh sahibi insanlara yakışır şekilde gömüyor, mezarları çiçeklerle süslüyorlardı.

Mezarlıklar, Yerleşik Hayatın ve Sosyal Yapının Varlığını Kanıtlar

Evrimciler mezarları çiçekle süslemek gibi bir ince düşünceyi açıklamak bir yana mezarlığın varlığını dahi açıklayamazlar. Sürekli yiyeceği peşinde giden, yerleşik hayata geçmemiş ve birbirleriyle diyalog kurmayan sözde yabani canlıların, ölülerini bir mezarlıkta düzenli ve çiçeklerle gömmeyecekleri açıktır. Hâlbuki bazı Natufian mezarlarında yüzden fazla iskelet bulunmuştur. Sadece bu bile insanların tarih boyunca, bugün olduğu gibi yerleşik hayata ve sosyal yapıya sahip olduklarını kanıtlamak için yeterli bir delildir.

Natufian Medeniyeti Geniş Bir Alana Yayılmıştır

Natufian medeniyeti yalnızca Hayfa şehri ile sınırlı da değildir. Daha önce yapılan kazılarda bu medeniyete ait kalıntılara Akdeniz'in doğusundaki pek çok ülkede rastlandı. Her ne kadar, köy kadar bir alan olması bile evrim teorisinin iddialarını yıkmaya yeterli gelecek olsa da Natufian kültürüne ait izlerin çok geniş bir alanda yaygın olması, evrimciler için konunun üstünün örtülmesini imkânsız kılar. Türkiye'nin güneyi, Lübnan, Suriye, Ürdün, İsrail, Filistin, Kıbrıs adası, Sina Yarımadası ve Irak'ı da içine alan oldukça geniş bir alanda on binlerce yıl öncesinin medeniyet izleri vardır. Açıkça görülüyor ki 13 bin yıl önce sosyal hayat vardı ve son derece yaygındı.

Evrimcilerin İtirafları ve Yaratılış Gerçeği

Kuşkusuz, bu keşiflerde ortaya çıkanlar evrimcilerde büyük bir şaşkınlık meydana getirmektedir. Her keşfin ardından bazı evrimciler panikle bu bulguların üstünü örtmeye çalışsa da, bazılarının kaçınılmaz itiraflarda bulundukları görülür.

Bunun bir örneği, Urfa Göbeklitepe'deki muhteşem anıtın keşfinden sonra, Stanford Üniversitesi'nden Ian Hodder'in yapmış olduğu itiraftır. M.Ö. 11.500 yıllarına ait 40 ton ağırlıktaki, hayvan figürleri işlenmiş onlarca heykelin çember oluşturacak şekilde dizilmiş olmasının ortaya çıkması karşısında Hodder, insanın sözde evrimi ile ilgili şu açıklamayı yapmıştır:

Bütün teorilerimiz yanlışmış.[1]

Natufian kültürünün çiçekli mezarlarının bulunduğu kazıya İsrail'in Hayfa Üniversitesi'nden katılan Daniel Nadel ise şu itirafta bulunmaktadır:

Natufian kültürüyle her şey değişti.[2]

Her yeni buluş evrimciler için yeni bir çıkmaz meydana getirmektedir. Çünkü gerçek tarih evrimcilerin anlattıklarından çok farklıdır. Evrimciler, yeni bir buluş çıktıkça bunu evrime uydurmanın yollarını ararlar.

Oysa ideolojik kaygılarla evrim teorisini zorla ayakta tutmaya çalışmanın hiçbir faydası yoktur. Tüm bilim dalları, evrim teorisinin yanlışlığını bir bir ortaya koymaktadır. Tüm evreni ve canlıları Allah’ın yarattığı gerçeğine karşı, evrim teorisi, canlılığın tesadüfler sonucu meydana geldiğini iddia eder. 'Tesadüf' gibi gülünç bir puta tapan evrim safsatası, bilimsel delillerle yerle bir olmaya mahkûmdur. Kuran'da şöyle buyurulur:

De ki: "Hak geldi, batıl yok oldu. Hiç şüphesiz batıl yok olucudur." (İsra Suresi, 81)

Bugün de olduğu gibi farklı medeniyetler farklı gelişmişlik düzeyinde olabilirler. Örneğin bugün Batı ülkelerinde haberleşme ve ulaşım yok ileri bir teknolojiyle sağlanıyorken bazı Afrika ülkeleri aydınlatma için kullanılan elektrikten bile yoksun olabiliyorlar. Bilimsel bulgular benzer şekilde, ileri medeniyetle geri kalmış medeniyetlerin bundan bin yıllar öncesinde de aynı çağda yaşadığını göstermektedir. Buna karşılık insanların sözde maymunsu atalarının olduğuna dair hiçbir bilimsel delil bulunmamaktadır.

Tüm canlılar gibi insanlar da şimdiki halleriyle Allah'ın "ol" demesiyle yoktan yaratılmışlardır. Yasin Suresi'nde bu durum şöyle bildirilmektedir:

Bir şeyi dilediği zaman, O'nun emri yalnızca; "Ol" demesidir; o da hemen olur. (Yasin Suresi, 82)

 


[1] Newsweek Türkiye, 28 Şubat 1010, 70'inci sayı, sf. 68, Tarih Yeniden Yazılırken

 

2013-08-19

Darwinistler, Evrenin Oluşumu Üzerinde Düşünmezler

Darwinistler geçtiğimiz yüzyıl boyunca tüm dünyayı aldatmayı başarmış, Darwinist bilim adamlarının ve tüm diğer evrim teorisyenlerinin gözlerini, kulaklarını, akıllarını kapatmıştır. Bu gerçek onların, bilimsel delillerle değil, yalnızca uydurma bilgilerle ve aldatmaca ile hareket ettiklerini, insanlarla bir buçuk yüzyıldır alay ettiklerini, feodal, bağnaz bir inançla hareket ettiklerini kesin olarak kanıtlamaktadır. Düşünen bir insanın karşılaşacağı tek gerçek ise her şeyin sahibinin Allah olduğu, gökte ve yerde olanların tümünün tek bir emir ile bir anda yaratıldığıdır.


Darwinistler, evrendeki çok sayıda irili ufaklı gezegenin her birinin uzaydaki konumlarının ve hareketlerinin sayısız detaylarıyla özel olarak ayarlanmış olduğunu, sadece gezegenlerin konumlarındaki milimetrik bir değişimin bile evrendeki iç içe geçmiş bütün dengeleri altüst edebileceğini düşünmezler.

  •  Darwinistler, Ay ile Dünya arasındaki mesafenin, Dünya’daki hayatın devamı ve birçok yaşamsal dengenin sağlanması açısından son derece önemli olduğunu ve bu mesafedeki en küçük bir farklılığın bile hayati olumsuzluklara sebebiyet vereceğini düşünmezler.
  •  Darwinistler, eğer Dünya’ya ulaşan Güneş enerjisinde %10’luk bir azalma olsa yeryüzünün metrelerce kalınlıkta bir buzul tabakası ile örtüleceğini düşünmezler.
  •  Dünyamız uzaydaki sayısız galaksi, yıldız ve gezegen arasından sadece bir tanesidir. Darwinistler, bu devasa sistem içindeki olağanüstü dengenin asla tesadüfen meydana gelemeyeceğini düşünmek istemezler.
  •  Darwinistler Dünya’nın ekseninde 23o27´lık bir eğim olmasa, kutuplarla ekvator arasında atmosferin oluşumunu engelleyecek derecede aşırı sıcaklık olacağını ve yaşamın varlığının imkansız hale geleceğini düşünmezler.
  •  Darwinistler atmosfer basıncı şu anki değerinden bir kat daha fazla olsa, atmosferdeki su buharı oranının azalacağını ve Dünya üzerindeki karaların tamamının çölleşeceğini, bunun sonucunda da yaşamın imkansızlaşacağını düşünmezler.
  •  Darwinistler yaklaşık 15 milyar yıl önce tek bir noktada meydana gelen büyük bir patlama ile içinde yaşadığımız evrenin ortaya çıktığını; ancak büyük bir patlamanın aslında büyük bir karmaşaya neden olması gerektiğini, maddenin atom veya atom altı parçacıklar olarak uzay boşluğunda “rastgele” dağılmaları gerektiğini, ama böyle olmadığını, bunun yerine son derece sistemli ve düzenli bir evrenin ortaya çıktığını yani yaratıldığını düşünmezler.
  •  Darwinistler, Güneş’te meydana gelen patlamaların açığa çıkardığı enerjinin oldukça büyük olduğunu, tek bir patlamanın Hiroşima’ya atılanın benzeri olan 100 milyar ton atom bombasının gücüne eşit olduğunu, bu yakıcı etkinin de atmosfer aracılığıyla Dünya’ya en ideal şekliyle ulaştığını düşünmezler.
  •  Darwinistler, oksijenin yakıcı bir element olduğunu ve aslında bizim bedenimizi de yakması gerektiğini, bunu engellemek için, oksijenin atmosferdeki formu olan O2’nin dikkat çekici bir biçimde “asal” kılındığını, yani kolay kolay reaksiyona girmediğini düşünmezler.
  •  Darwinistler, hücre zarından ağaç kabuğuna, göz merceğinden bir geyiğin boynuzlarına, yumurta beyazından yılan zehirine kadar son derece farklı organik yapıların hepsinin karbon temelli bileşiklerden oluştuğunu, karbonun hidrojen, oksijen ve azot atomlarıyla çok farklı geometrik şekil ve sıralamalarda birleşerek son derece farklı maddeler meydana getirdiğini, karbonun bu özelliğinin Dünya üzerinde yaşamı mümkün hale getirdiğini düşünmezler.
  •  Darwinistler, suyun bilinen tüm sıvıların aksine, + 4°C dereceye ulaştıktan sonra beklenmedik bir biçimde genleşmeye başladığını ve böylece dışarıdaki sıcaklık sıfırın altına düşünce buzun suyun yüzeyinden donmaya başladığını, bunun denizin derinliklerinde yaşayan canlıların yaşamının devamına olanak veren bir özellik olduğunu düşünmezler.
  •  Su, insan bedeni için bir zorunluluktur. İşte bu yüzden suyun, dolaşım sistemimizin kusursuz şekilde çalışmasını sağlayacak özel bir akışkanlık değeri vardır. Bu ve buna benzer suya has özellikler bu sıvının bir Yaratılış harikası olduğunu kanıtlar. Fakat Darwinistler bu gerçeği düşünmezler.
  •  Su, katrandan 10 milyar kat, gliserolden bin kat, zeytinyağından yüz kat ve sülfürik asitten de 25 kat daha akışkandır. Darwinistler suyun bu akışkanlığının dolaşım sisteminin verimli çalışabilmesi açısından çok önemli olduğunu, eğer suyun akışkanlığı katranınkine benzer bir değerde olsa, hiçbir kalbin, içeriği büyük ölçüde sudan oluşan kanı pompalayamayacağını düşünmezler.
  •  Darwinistler evrenin sonsuz olmadığını, sıfır hacme sahip tek bir noktanın patlamasıyla yoktan var olduğunu düşünmezler.
  •  Darwinistler, evrenin oluşumuna sebep olan Büyük Patlama’nın tüm evreni kapsayan ve olağanüstü bir hassasiyete sahip bir düzen meydana getirdiğini ve bunun yalnızca Allah’ın izniyle gerçekleştiğini düşünmezler.
  •  Darwinistler termodinamiğin ikinci kanununun bir gereği olarak, evrende doğal şartlara bırakılan tüm sistemlerin zamanla bozulmaya uğradığını ve dolayısıyla evren ve içindekilerin gitgide bir sona doğru ilerlemekte olduğunu düşünmezler.
  •  Darwinistler Big Bang’in ardından gerçekleşen genişleme hızı, eğer milyar kere milyarda bir oranda (1/1018) bile farklı olsaydı, evrenin ortaya çıkamayacağını düşünmezler.
  • Galaksimizdeki yıldızların birbirlerine ortalama uzaklıkları 30 milyon mildir (48.280.000 km). Darwinistler, eğer bu mesafe biraz daha az olsaydı gezegenlerin yörüngelerinin istikrarsız hale geleceğini, eğer biraz daha fazla olsaydı gezegenlerin etrafa dağılacaklarını, dolayısıyla evrende kusursuz bir yaratılış olduğu gerçeğini düşünmezler.
  •  Evren, olağanüstü dengeler ve hassas sistemler üzerine kuruludur. Dev gezegen ve yıldızların hassas sistemlerle hareket ediyor olmaları, kesin olarak tesadüfleri reddeder. Darwinistler ise, bu açık gerçek üzerine düşünmekten açıkça kaçınırlar.
  •  Darwinistler, eğer yerçekimi sabiti şimdikinden biraz daha büyük olsaydı, evrendeki büyük yıldızların hepsinin birer kara deliğe dönüşmüş olacağını düşünmezler.
  •  Darwinistler, atomun yalnızca 0.0000001’lik hacminin içinde olağanüstü kompleks atomaltı yapılar olduğunu ve bunların son derece kritik bir hassasiyet ve düzen içinde hareket etmekte olduğunu düşünmezler.
  •  Darwinistler, fosfor, karbon gibi atomların tesadüfler sonucunda bir araya gelerek, yıldırımlar, volkanlar, ultraviyole ışınları, radyasyon gibi doğal olaylar sonucunda kendilerini kusursuzca organize ederek proteinleri, hücreleri, balıkları, kedileri, tavşanları, aslanları, kuşları, insanları ve tüm canlılığı meydana getirdiklerini iddia ederken, bunların bilinçsiz, akılsız, yeteneksiz, bilgisiz ve cansız olduklarını düşünmezler.
  •  Evrenin yoğunluğu, genişleme hızı, yıldız sistemlerinin, galaksilerin özellikleri, çekim güçleri, yörüngeleri, hareket biçimleri, hızları, içerdikleri madde miktarı, hepsi son derece ince hesaplar ve hassas dengeler üzerine kuruludur. Aynı şekilde Dünyamız, Dünyamız’ın çevresini saran atmosfer, insanın yaşamına en uygun yapıdaki yeryüzü, bunların tümü olağanüstü bir yaratılış örneğidir. Ancak Darwinistler bu hesaplardaki ve dengelerdeki çok ufak bir oynamanın tüm evrenin düzenini altüst edeceğini düşünmezler.
  •  Darwinistler, eğer yerçekimi sabiti şimdikinden biraz daha büyük olsaydı, büyük yıldızların her birinin birer kara deliğe dönüşmüş olacağını düşünmezler.
  •  Darwinistler, suyun şu andaki fiziksel ve kimyasal özelliklerinin veya Dünya’nın atmosfer yapısının ya da ısısının şimdikinden çok az daha farklı olması durumunda “bulut” diye bir şey olamayacağını ve bulut olmadığı durumda da yeryüzünde tatlı su kaynaklarının var olamayacağını düşünmezler.
  •  Darwinistler, her yıl yağan yağmurun yeryüzündeki hayatın devamı için belli bir ölçüde olmasının, şeklinin ve hız limitinin ayarlanmış olmasının evrim teorisiyle açıklanamayacağını düşünmezler.
  •  Darwinistler; Güneş Sistemi’nin galaksi merkezi etrafındaki dönüş süratinin saatte tam 720.000 km olduğunu, 200 milyon yıldızı bünyesinde barındıran Samanyolu Galaksisi’nin uzay içindeki hızının saatte 950.000 km olduğunu, böylesine kompleks ve süratli bir sistem içinde hiçbir sorun ve çarpışma yaşanmadan Allah’ın kurduğu kusursuz dengeye göre yaşadığımızı düşünmezler.
  •  Darwinistler, cansız, şuursuz atom yığınlarının, Dünya’yı, gezegenleri, Güneş Sistemi’ni, çiçekleri, meyveleri, ağaçları ve bunlar ile tam bir uyum içinde yaşayan insanı, tesadüflerle oluşturamayacaklarını düşünmezler.
  •  Darwinistler, evrende var olan irili, ufaklı çok sayıda gezegenin uzaydaki hareketlerinin kritik konumda önem taşıdığını, uzaydaki konumlarının ve hareketlerinin gelişigüzel olmadığını, evrendeki bu dengeleri Allah’ın mükemmel şekilde yarattığını düşünmezler.

“Kendinden (bir nimet olarak) göklerde ve yerde olanların tümüne sizin için boyun eğdirdi. Şüphesiz bunda, düşünebilen bir kavim için gerçekten ayetler vardır.” (Casiye Suresi, 13)

Yüce Allah’a iman eden bir insan, gördüğü bir çiçek tomurcuğunda, mikroskop altında incelediği tek bir hücrede, dallarını göğe uzatmış muhteşem görünümlü bir ağaçta, kabuğunun içinde paketlenmiş meyvelerde, birbirinden güzel hayvanlarda ve tek bir tohum tanesinde Rabbimiz’in gücünü ve büyüklüğünü görecektir. İşte bu nedenle, Allah’ın varlığına inanan bir insanın, karşılaştığı güzellikler hakkında düşündükçe inancı pekişecek, imanı güçlenecektir. Çünkü tüm varlıkları, alemlerin Rabbi olan Allah yaratmıştır ve yeryüzünün her yerinde O’nun kudreti hakimdir.

www.evrenmucizesi.imanisiteler.com

Tüm alemlerin Hakimi olan Allah, iman eden kullarına,   yarattıkları üzerinde düşünmelerini öğütler. Bunun en önemli nedenlerinden biri, yerde, gökte, Allah’ın yarattıklarının tümünde, Allah’ın varlığına ve üstün yaratışına dair deliller bulunması ve tüm bunları görmenin, iman eden bir insanı Allah’a daha fazla yaklaştırmasıdır.

2013-09-10