Kuran- ı Kerim' de "Bedevi Karakteri"


Derin İmanın Önündeki Engel: Bedevi Karekteri 

Yüzeysellik nedeniyle oluşan Bedevi karakterinin temel özellikleri nelerdir? 

Kuran-ı Kerim’de Bedevi karakterinin din ahlakına uygun olmadığı hangi ayetlerle haber verilmiştir? 

İman edenler için yalnızca bitkiler, hayvanlar, insanlar yani sadece evrendeki canlılık değil, bir otomobilden çaydanlığa, bir toplu iğneden devasa gökdelenlere kadar her şey derinlemesine düşünmeye vesile olan birer iman hakikatidir. Hayata böyle bakan Müslümanlar yüzeysel ve düşüncesiz bir karakterden uzaklaşır ve Allah’ın izniyle derin bir imana sahip olurlar. Bazı insanlar ise, Müslümanların şiddetle kaçındığı yüzeyselliği yaşamakta bir sakınca görmezler. Bu kişiler yaşamları boyunca Kuran’da yerilen Bedevi karakterine benzer bir karakter sergileyerek dünyada ve ahirette büyük bir kayıp yaşarlar. 

İman eden bir insan için çevresinde bulunan herşey Allah’ın varlığını delillendiren birer iman hakikatidir. Yeryüzünde bulunan canlı-cansız bütün varlıkları, hassas dengelerle donatılmış evreni ve içindeki her bir nesneyi Allah’ın yarattığını bilen insan, çevresinde olup biten herşeyi buna göre değerlendirir. Yaratılış delili olarak yalnızca ağaçları, çiçekleri ya da hayvanların şaşırtıcı özelliklerini düşünmez. Onun için Allah’ın yarattığı kolaylıklar örneğin taşıma araçları, cep telefonu, elektronik cihazlar ya da bir bilgisayar da birer iman hakikatidir. Bunların da Allah’ın dilemesiyle var olduğunu bilir ve işlerini kolaylaştırdığı için Allah’a şükreder. 

Ancak günümüzde bazı insanlar, kalabalık şehirlerin boğucu atmosferinde, tekdüze ve kalıplaşmış bir hayata kendilerini kaptırdıkları için karşılarına çıkan yaratılış delillerini göremezler. Böyle insanlar, olayları kalp gözüyle değerlendirmedikleri ve çevrelerindekiler üzerinde derin düşünmedikleri için son derece yüzeysel bir bakış açısına sahiptirler. Bu yüzeysel bakış ise zamanla, duyarsız, yeri geldiğinde kaba ve düşüncesiz insanların ortaya çıkmasına neden olmaktadır. 

Kuran’da Bedeviler
 

Yüce Allah Kuran-ı Kerim’de, manevi derinlik ve kavrayıştan uzak olan, sadece dar kalıplar ve basit mantıklar içinde düşünen insanlara örnek olarak “bir kısım Bedevi”leri göstermiştir. 

Bedeviler, Peygamber Efendimiz (sav) döneminde, çölde yaşayan göçebe kabilelerdi. Şehirli Araplar edebiyat ve estetik kültürüne sahipken; Bedeviler cahil, sert ve kaba tabiatlı bir toplumdu. Böyle bir karakter, din ahlakının gereği gibi kavranması ve yaşanması için büyük bir engeldir. 

Allah Kuran’da Bedevilerin bu kötü ahlak özelliklerini şöyle bildirmiştir: 

“Bedeviler inkâr ve nifak bakımından daha şiddetlidir. Allah’ın elçisine indirdiği sınırları bilmemeye de onlar daha ‘yatkın ve elverişlidir.’ Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Tevbe Suresi, 97) 

Bedevilerin Kirli Kültürü
 

Göçebe bir hayat süren Bedeviler itaatsizliğe ve sınır tanımamaya eğilimli idiler. Peygamber Efendimiz (sav) gibi mübarek bir insanı bizzat görmelerine, sohbetlerine katılmalarına, O’nun tebliğini şahit olmalarına, O’nun üstün ve seçkin ahlakına, her durumda asil, kaliteli ve modern tavırlarına bizzat şahit olmalarına rağmen Bedevilerin çoğu, kendilerini geliştirememiş, kaba ve basit bir çizgide kalmışlardır. 

Bedevi karakteri gösteren insanlar, pek çok şeyi akledemiyor, Kuran’da buyrulduğu gibi ince düşünceli olamıyorlardı. Örneğin bir kısmı Peygamberimiz (sav)’e odaların ardından sesleniyor, O’nun sohbetlerinde seslerini yükseltiyor, sözde öne geçmeye çalışıyorlardı. Allah “Şüphesiz, hücrelerin ardından sana seslenenler de, onların çoğu aklını kullanmıyor. Eğer gerçekten, yanlarına çıkıncaya kadar sabretmiş olsalardı, herhalde (bu,) kendileri için daha hayırlı olurdu...” (Hucurat Suresi, 4-5) ayetleriyle onların bu tavırlarının da yanlış olduğunu bildirmiştir. 

Kaba bir düşünce yapısına sahip oldukları için Peygamberimiz (sav)’in üstün ahlakını, yüksek vicdanını, sabrını, hoşgörüsünü takdir edemiyor, edep ve adaptan anlamıyorlardı. Allah’ın sevdiği ve seçtiği mübarek bir peygamberle aynı dönemde yaşamanın, onu görmenin, tanımanın ne büyük lütuf olduğunun şuurunda değillerdi. 

Allah, Peygamberimiz (sav)’in yanında konuşmasıyla öne geçmeye çalışan, ses yükselterek konuşan kaba ve nezaketsiz insanların bu çirkin tavırları üzerine bazı ayetler indirmiş ve bu insanları, yaptıkla rı amellerin boşa gidebileceğini hatırlatarak uyarmıştır: 

“Ey iman edenler, Allah’ın Resûlü’nün huzurunda öne geçmeyin ve Allah’tan sakının. Şüphesiz Allah, işitendir, bilendir. Ey iman edenler, seslerinizi Peygamberin sesi üstünde yükseltmeyin ve birbirinize bağırdığınız gibi, ona sözle bağırıp-söylemeyin; yoksa siz şuurunda değilken, amelleriniz boşa gider.” (Hucurat Suresi, 1-2) 

Kuran’da yerilen “Bedevi karakteri”, cehaleti, düşüncesizliği, kabalığı temsil etmektedir. Bu karakteri düzeltmek için insanların, kültürlü, derin düşünen, Allah’ın yaratmasındaki üstün sanatı ve hikmetleri kavrayabilen bir hale gelmeye çalışmaları gerekir. İman hakikatlerini araştırmak, öğrenmek, düşünmek ve yorumlamak ise Allah’ın bizden istediği ahlakın temelidir. 

Bir ayette, Müslümanın bu özelliği şöyle bildirilir: 

“Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah’ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) “Rabbimiz, Sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek yücesin, bizi ateşin azabından koru.” (Al-i İmran Suresi, 191) 

Bedevi Karakterinin Günümüzdeki Örnekleri
 

Gerek geçmişte gerekse günümüzde Bedevi karakterini benimsemiş kişiler, Allah’ın Kuran’da bildirdiği ve Hz. Muhammed (sav)’in hayatında en güzel örneğini gördüğümüz asil, kaliteli ve modern Müslüman hayatını yaşayamazlar. Zayıf imanları, dar düşünce yapıları, düşük akılları ile Kuran ahlakını yaşamlarına tam manasıyla geçiremezler. İçinde bulundukları karanlık ruh halini ise bakışlarıyla, konuşmalarıyla, eğlence şekilleriyle, espri anlayışlarıyla, estetik ve güzellikten anlamayan kaba yapılarıyla ve çirkin tavırlarıyla dışa vururlar. 

Kelime itibariyle “çölde göçebe yaşayan insan” olarak bilinen Bedevi karakteri, aslında Kuran’da bildirilen ve iman edenlerin kendilerini sakındırmaları gereken kötü ahlak özelliklerinin genel adıdır. 21. yy'da en teknolojik ve gelişmiş şehirlerde yaşayan insanlarda bile –özellikle iman etmeyenlerde- sıkça rastlanan ve Kuran ahlakına tamamen zıt kurallar içeren Bedevi karakteri, insanların yaşadıkları yer veya bulundukları sosyal statü ile değişebilen birşey değildir. Kuran’da tarif edilen güzel ahlaktan habersiz olan herkesin gösterebileceği bir ahlak olan Bedevi karakteri, insanların toplum içinde çevrelerindekileri rahatsız etmeden yaşamalarına imkân vermez. 

Bedevi karakterli insanlar: 
  • Akılsızdırlar, iyi-kötü, doğru-yanlış ayrımını yapamazlar. 
  • Ferasetsizdirler, çok aşamalı düşünme yetenekleri yoktur. 
  • Bencil, kıskanç ve duyarsızdırlar. 
  • İnsani özellikleri gelişmemiştir, estetikten ve güzelliklerden anlamaz ve zevk almazlar. 
  • Karşılarındaki kişilere saygı duymadıkları gibi kendilerine bile saygı duymazlar. 
  • Bir kısmının dış görünüşleri nezih gibi dursa da aslında gerçekte kirli ve dağınık bir yapıya sahiptirler. Manevi olarak sahip oldukları kötü ahlak bedenlerine ve hareketlerine de yansır. 
  • Kadına ve çocuklara değer vermeyen, asabi, aç gözlü, patavatsız ve görgüsüz tavırlar sergilerler. Aynı zamanda tamahkâr ve boşboğazdırlar.
Bütün bu kötü ahlak özelliklerini içinde barındıran Bedevi karakterini Allah Kuran’da yermiş, insanları bu tip bir yapıdan uzak durmaları konusunda uyarmıştır. Kuran’da böylesine dikkat çekilen ve kesinlikle uzak durulması tavsiye edilen Bedevi karakterinden sakınmak, her Müslümanın titizlik göstermesi gereken bir konudur. 

Müslümanlar Bedevi Ahlakından Uzaktırlar
 

Basit insanların saygıdan uzak üslubunu salih müminlerde görmek ise kesinlikle mümkün değildir. İşte müminlerin güzel ahlaklarından örnekler: 
  • Allah’tan korkan bir insanın konuşmalarında, her zaman karşı tarafa rahatlık verecek bir üslup ve anlatım olur. 
  • Allah’a karşı duyduğu korku, kişinin, samimi ve mütevazı tavırlar sergilemesini sağlar. 
  • Müminler konuşmalarında son derece anlaşılır ve rahat ifadeler kullanırlar.
  • Düşündüklerini açıkça ifade eder, hiçbir zaman hissettiklerini söylemek için ima yolunu seçmezler. 
  • Saygıya uygun olmayan, karşı tarafın kalbinde şüphe veya burukluk meydana getirebilecek bir üslubu kesinlikle kullanmazlar. 
  • Vicdanlı, akılcı ve güzel üslup sadece konuşmalarında değil, her türlü davranış ve düşüncelerinde de kendini gösterir.
Müminlerin, Peygamberimiz (sav)’e gösterdikleri saygıda ne kadar titiz oldukları"Şüphesiz, Allah’ın Resulü’nün yanında seslerini alçak tutanlar; işte onlar, Allah kalplerini takva için imtihan etmiştir. Onlar için bir mağfiret ve büyük bir ecir vardır." (Hucurat Suresi, 3) ayetinden de açıkça anlaşılmaktadır. 

Yüzeysel Karektere Derinlemesine Çözüm
 

Kaba ve yüzeysel karakter tüm tavır ve konuşmalara yansımasının yanında esas olarak ruhta ve düşüncede yaşanan bir sorundur. Bu yüzden de bundan kurtulmanın yolu tavırların tek tek ele alınıp düzeltilmesi gibi bir yöntem değildir. Çünkü böyle bir durumda kişi öğrendikleri dışında bir olayla karşılaştığında yine aynı tavırları sergileyebilecektir. Üstelik bildiklerini de uygulamada sorunlar yaşayacaktır. Çünkü bir insanın bakış açısı ve düşünceleri ne ise tavırlarına da bu yansır. Mantığını anlamadığı, gerekliliğine inanmadığı bir şeyi uygulamakta güçlük çeker. Bunun çözümü sanıldığı gibi zaman alan, zor ya da karmaşık birşey değildir, aksine son derece kolaydır. 

Çözüm, Allah’tan gereği gibi korkmak ve Kuran ahlakını yaşamaya samimi niyet etmektir. Allah’a iman eden ve Kuran ahlakını tam olarak hayata geçiren her insan, basit karakter özellikleri göstermekten kurtulur. Allah’tan gereği gibi korkup sakınması, her an her yerde vicdanlı davranması onu yüzeysel düşünmekten, yüzeysel hareket etmekten tümüyle sakındırır. Böyle bir kişi nefsine uymaktan şiddetle kaçınır ve Allah’ın “Onu arındırıp-temizleyen gerçekten felah bulmuştur. Ve onu (isyanla, günahla, bozulmalarla) örtüp-saran da elbette yıkıma uğramıştır.” (Şems Suresi, 9-10) ayetlerinde dikkat çektiği gibi nefsini kötülüklerden arındırmaya çalışır. Bu karakterden kurtulmanın yolu insanın fıtratına uygun tek ahlak şekli olan Kuran ahlakını yaşamasıdır. Tüm kalbiyle ve ruhuyla Allah’a teslim olmaya karar vermiş; O’nun razı olacağı umulan şekilde yaşamaya, eski davranışlarından tamamen uzaklaşmaya ve kendini yenilemeye tam olarak niyet etmiş bir insan, bu karakterden Allah’ın izni ile kolayca kurtulabilir.

Bu makale, İlmi Araştırma Dergisi 57. sayı (Mart 2009) 42. sayfada yayınlanmıştır.


İnşaAllah ve MaşaAllah Demenin Önemi

Büyütmek İçin Resme Tıklayınız


İnşaAllah ve MaşaAllah Zikirlerini Çok Yapanlar Şirki Darmadağın Eder, Dünyaya Hakim Olurlar



ADNAN OKTAR: Ahir zamanda İslam ahlakının dünyaya hakim olmasına vesile olacak bir insan gelecek. Dünya’nın son zamanında. Hadislerde bu çok kapsamlı, detaylı belirtilmiştir. Peygamberimiz (s.a.v.)’in belirttiği bu alametlerin tamamı oluştu. Yaklaşık 150’ye yakın alamet vardı, 150’si de oluştu. Bediüzzaman Said Nursi de tarih vererek, detay vererek, yer vererek çok açık anlatmıştır. Aynısı ile bu olay oluştu. Kuran’da da Cenab-ı Allah diyor; “Ahir zamana ulaştığınızda, deccal devrine ulaştığınızda Kehf Suresi’ni okuyun” diyor. Kehf, 110 ayetten oluşur, 18. suredir. 110 çarpı 18, 1980 tarihini verir. Mehdi (a.s)’nin çıkış tarihi. Çok manidardır yani. Orda tek bir ayette geçer. “Bir işe başladığında, yarın olacak, yapacağın bir şey olduğunda, herhangi bir şey olacağında “inşaAllah deyin” diyor Allah. Yani ‘Allah’ın izni ile’, ‘Allah’ın dilemesi ile’. ‘İnşaAllah’ bir zikirdir. ‘La ilahe illallah’ gibi, ‘subhanAllah’ gibi, ‘Allah-u Ekber’ gibi, ‘elhamdülillah’ gibi bir zikirdir. Allah’ı zikretmektir. Dolayısı ile bereketlidir. ‘İnşaAllah’ı, ‘maşaAllah’ı çok kullananlar dünyaya hakim olacaklar, Ahir zamanda. Mehdi (a.s.) talebelerinin özelliğidir. Bir sır kelimedir, sır cümledir. Kehf Ehli’nin de özelliğidir. Ahir zamanın özelliğidir. Bir şey gördüğümüzde; “maşaAllah, Allah ne güzel yaratmış.” Böylece şirkten kurtulmuş oluyoruz. ‘İnşaAllah’ da; Allah’ın izni ile, Allah’ın yaratmasıyla, Allah’ın kaderde yaratması ile. Her ikisi de anti-şirk kelimelerdir, ‘inşaAllah’ ve ‘maşaAllah’. Şirke darbedir. Şirki darmadağın eden iki kelimedir. Nur Suresi’nde Allah, Allah’a şirk koşmayanların dünyaya hakim olacağını söylüyor. Şimdi yarın ben bir şey yapacağım dersem eğer Allah’ı unutarak söylersem, Allah’ın yaratacağını unutursam bu şirk olur. Ama ‘inşaAllah’, ‘Allah’ın dilemesiyle’, ‘Allah’ın kaderde yaratmasıyla’ yapacağım dersen şirkten kurtulmuş olursun. Müşrik olmamış olursun. Bir de ‘bir şey ne kadar güzel dersen’ ona ilahlık vasfetmiş olursun. Ama ‘Allah ne güzel yaratmış’ dersen şirkten kurtulmuş olursun. ‘İnşaAllah’ ve ‘maşaAllah’ Ahir zamanda şirki parçalayan Allah’ın iki zikridir. Bu iki zikir şirki parçalar. Put parçalayıcıdır, inşaAllah...


14 Temmuz 2010


29 Ekim Cumhuriyet Bayramı

Cumhuriyetimizin 87. Yılı kutlu olsun.


Türk Bayrağı - Türk İslam Birliği

Türk-İslam Birliği Atatürk'ün de İşaret Ettiği Büyük Bir Hedeftir


``Bütün İslam aleminin manen olduğu kadar maddeten de birlik içinde ve müttefik hale gelmesinden sadece sevinç duyarız. Bunun için de bizim kendi hudutlarımız içerisinde bağımsız olduğumuz gibi, Suriyeliler ve Iraklılar da milli hakimiyete dayalı bağımsız bir güç olarak ortaya çıkabilmelidirler.`` (Mustafa Kemal, 24 Nisan 1920, 4. (gizli) oturum)



Mustafa Kemal Atatürk: "Türk Birliği`nin bir gün hakikat olacağına inancım vardır. Ben görmesem bile, gözlerimi dünyaya onun rüyaları içinde kapayacağım. Türk Birliği`ne inanıyorum, onu görüyorum. Yarının tarihi, yeni fasıllarını Türk Birliği`yle açacaktır. Dünya sükununu bu fasıllar içinde bulacaktır.



Türk'ün varlığı bu köhne aleme yeni ufuklar açacak, güneş ne demek, ufuk ne demek, o zaman görülecek."

İncil, Üçleme İnancını Reddeder. İncil'de Allah'ın Birliğini ve Şirk Koşmamayı Haber Veren Pasajlar


Onların tartışmalarını dinleyen ve İsa'nın onlara güzel yanıt verdiğini gören bir din bilgini yaklaşıp ona, "Buyrukların en önemlisi hangisidir?" diye sordu. İsa şöyle karşılık verdi: "[Allah'ın buyruklarının] en önemlisi şudur: 'Dinle, ey İsrail! Allah'ımız Rab tek Rab'dir… Din bilgini İsa'ya, "İyi söyledin, öğretmenim" dedi. "'Allah tektir ve O'ndan başkası yoktur' demekle doğruyu söyledin." (Markos, 12:28-32)

... Allah birdir.(Pavlus'tan Galatyalılara Mektup, 3:20)

... Rab birdir.Çeşitli etkinlikler vardır, ama herkeste hepsini etkin kılan aynı Allah'tır. (Pavlus'tan Korintlilere 1. Mektup, 12:5-6)

Tek bir Allah vardır...(Pavlus'tan Timoteos'a 1. Mektup, 2:5)

İsa ona şöyle karşılık verdi: "... Allah'ın Rab'be tapacak, yalnız O'na kulluk edeceksin" diye yazılmıştır. (Matta, 4:10)

Kurtarıcımız Tek Allah'a yücelik olsun...(Yahuda'nın Mektubu, 1:24)

Sen Allah'ın bir olduğuna inanıyorsun, iyi ediyorsun.Cinler bile buna inanıyor ve [Allah korkusuyla] titriyorlar! (Yakup'un Mektubu, 2:19)
Sonsuz çağların Hükümranı, ölümsüz, göze görünmez tek Allah'a çağlar çağı onur ve yücelik olsun. (Pavlus'tan Timoteos'a 1. Mektup, 1:17)

Birbirinizi yücelten ve tek olan Allah'tan gelen yüceliği aramayan sizler, bana nasıl iman edebilirsiniz? (Yuhanna, 5:44)


İsa yola çıkarken, biri koşarak yanına geldi. Önünde diz çöküp ona, "İyi öğretmenim, sonsuz yaşama kavuşmak için ne yapmalıyım?" diye sordu. İsa ona, "... iyi olan tek biri var, O da Allah'tır." (Markos, 10:17-18)

... Biliyoruz ki put, dünyada gerçekte var olmayan bir şeydir ve birden fazla ilah yoktur... Bizim için tek Allah vardır: Herşeyin Kendisi'nden oluştuğu Allah. Bizler de O'nun için yaşamaktayız... (Pavlus'tan Korintlililere 1. Mektup, 8:4-6)

... Bir tek Allah'ınız var...(Matta, 23:9)

İsa, "Bana neden iyilik hakkında soru soruyorsun?" dedi. "İyi olan yalnız biri var.Yaşama kavuşmak istiyorsan, O'nun [Allah'ın] buyruklarını yerine getir." (Matta, 19:17)

Yerde ya da gökte ilah diye adlandırılanlar varsa da... [Allah'ı tenzih ederiz] bizim için tek bir Allah vardır. O herşeyin kaynağıdır, bizler O'nun için yaşıyoruz. (Pavlus'tan Korintlilere 1. Mektup, 8:5)

... Rab bir, iman bir... Herşeyden üstün, herşeyle ve herşeyde olan herkesin Allah'ı... birdir. (Pavlustan Efeslilere Mektup, 4:4-6)
Her evin bir yapıcısı vardır, herşeyin yapıcısı ise Allah'tır. (İbranilere Mektup, 3:4)


Şirk Koşmadan Sadece Allah'a Kulluk Etmek

İsa ona şu karşılığı verdi: "'Allah'ın olan Rab'be tap, yalnız O'na kulluk et' diye yazılmıştır." (Luka, 4:8)

İsa onlara şu karşılığı verdi:... 'Allah'ın olan Rabbe tap, yalnız O'na kulluk et' diye yazılmıştır. (Matta, 4:10)

... Sevgili kardeşlerim, putperestlikten kaçının. (Pavlus'tan Korintlilere 1. Mektup, 10:14)
Herkes bizi ne kadar iyi karşıladığınızı anlatıp duruyor. Yaşayan gerçek Allah'a kulluk etmek... üzere putlardan Allah'a nasıl döndüğünüzü anlatıyorlar. (Pavlus'tan Selaniklilere 1. Mektup, 1:9-10)

Ölümsüz Allah'ın yüceliği yerine ölümlü insana, kuşlara, dört ayaklılara, sürüngenlere benzeyen putları yeğlediler [Allah'ı tenzih ederiz]... Onlar Allah ile ilgili gerçeğin yerine yalanı koydular. Yaradan'ın yerine yaratığa tapıp kulluk ettiler. [Allah'ı tenzih ederiz.] Oysa Allah sonsuza dek övülmeye layıktır... (Pavlus'tan Romalılara Mektup, 1:23-25)

[Hz. İsa (as):] "Hiçbir uşak iki efendiye kulluk edemez… Siz hem Allah'a, hem paraya kulluk edemezsiniz [Allah'ı tenzih ederiz]." (Luka, 16:13)

... İçinizdeki 'ışık' karanlıksa, ne korkunçtur o karanlık! Hiç kimse iki efendiye kulluk edemez. Ya birinden nefret edip öbürünü sever, ya da birine bağlanıp öbürünü hor görür. Siz hem Allah'a, hem de paraya kulluk edemezsiniz. (Matta, 6:23-24)

... Hâlâ putperest alışkanlıklarının etkisinde kalan bazıları, yedikleri etin puta sunulduğunu düşünüyorlar. Vicdanları zayıf olduğu için lekeleniyor. Yiyecek bizi Allah'a yaklaştırmaz. Yemezsek bir kaybımız olmaz, yersek de bir kazancımız olmaz. (Pavlus'tan Korintlilere 1. Mektup, 8:7-8)

Putperestler kurbanlarını Allah'a değil, cinlere sunuyorlar.Cinlerle paydaş olmanızı istemem. Hem Rab'bin, hem cinlerin kasesinden içemezsiniz; hem Rab'bin, hem cinlerin sofrasına ortak olamazsınız. (Pavlus'tan Korintlilere 1. Mektup, 10:20-21)

Putlara sunulan kurban etinin yenmesine gelince, biliyoruz ki, "Dünyada put bir hiçtir" ve"Birden fazla Allah yoktur". (Pavlus'tan Korintlilere 1. Mektup, 8:4)

Yavrularım, kendinizi putlardan koruyun. (Yuhanna'nın 1. Mektubu, 5:21)

Geriye kalan insanlar, yani bu belalardan ölmemiş olanlar, kendi elleriyle yaptıkları putlardan dönüp tövbe etmediler. Cinlere ve göremeyen, işitemeyen, yürüyemeyen altın, gümüş, tunç, taş, tahta putlara tapmaktan vazgeçmediler. (Vahiy, 9:20) 




İncil'de Tevhid İnancı İle İlgili Bölümlerden Örnekler


… 'Dinle, ey İsrail! Allah'ımız olan Rab tek Rab'dir. Allah'ın olan Rab'bi bütün yüreğinle, bütün canınla, bütün aklınla ve bütün gücünle sev'. (Markos, 12/29-30)

İsa yola çıkarken, biri koşarak yanına geldi. Önünde diz çöküp ona, "İyi öğretmenim, sonsuz yaşama kavuşmak için ne yapmalıyım?" diye sordu. İsa ona, "Bana neden iyi diyorsun?" dedi, "iyi olan tek biri var, O da Allah'tır." (Markos, 10/17-18)

... Allah birdir. (Galatyalılara Mektup, 3/20)

Ölümsüz Allah'ın yüceliği yerine ölümlü insana, kuşlara, dört ayaklılara ve sürüngenlere benzeyen putları yeğlediler. Onlar Allah'la ilgili gerçeğin yerine yalanı koydular. Yaradan'ın yerine yaratığa tapıp kulluk ettiler. Oysa Allah sonsuza dek övülmeye layıktır. (Pavlus'un Romalılara Mektubu, 1/23-25)

... Bizim için tek Allah vardır: Herşeyin Kendisi'nden oluştuğu Allah. Bizler de O'nun için yaşamaktayız... (Korintoslulara 1. Mektup, 8/6)

... birden fazla Tanrı yoktur. (Pavlus'un Korintlilere Birinci Mektubu, 8/4)

... "Gücü herşeye yeten, var olan ve var olmuş olan Rab Tanrı! Sana şükrediyoruz..." (Yuhanna'ya Gelen Esinleme, 11/16-17)

Sonsuz çağların hükümranı, ölümsüz, göze görünmez tek Tanrı'ya çağlar çağı onur ve yücelik olsun. (Timoteos'a 1. Mektup, 1/17)

Sen Allah'ın Bir olduğuna inanıyorsun, iyi ediyorsun... (Yakup'un Mektubu, 2/19)

Kurtarıcımız Tek Allah'a yücelik olsun... (Yahuda'nın Mektubu, 24)

Birbirinizi yücelten ve tek olan Allah'tan gelen yüceliği aramayan sizler, bana nasıl iman edebilirsiniz? (Yuhanna, 5/44)



Harun Yahya Wallpaper


Harun Yahya Wallpaper (Seal of the Prophet)
Harun Yahya Masaüstü Resmi (Mühr- ü Şerif)
1280 x 800



Tasarım Harikası Bir Canlı: Karınca


Karıncaların küçük bedenlerinde yaratılmış olan muazzam mekanizma, çok özel bir tasarım örneğidir...

Yeryüzünde en kalabalık nüfusa sahip olan canlılar, karıncalardır. Her yeni doğan 40 insana karşılık, 700 milyon karınca dünyaya gelir ve bu canlılar hakkında öğrenebileceğimiz çok fazla bilgi vardır. 

Böcek türlerinin en "sosyal"lerinden biri olan karıncalar, son derece iyi "örgütlenmiş" bir düzen içinde, "koloni" adı verilen topluluklar halinde yaşarlar. Örgütlenmeleri öyle gelişmiş bir düzen içindedir ki, bu açıdan insanlarınkine benzer bir uygarlığa sahip oldukları bile söylenebilir. Karıncalar kendileri açısından en ideal olan sosyal sistemi ve birbirinden kusursuz yeteneklerini milyonlarca sene öncesinden günümüze kadar hiçbir aksaklığa uğramadan getirmişlerdir. 

Karıncalar Asit Fabrikası Kurabilir mi?

Yeryüzünde yaşayan küçük fakat kalabalık canlı topluluklarından olan karıncalar, adeta bir kimya mühendisi gibi çalışırlar ve gerektiğinde uzman bir gezgin gibi istedikleri yönü bulabilirler.

Hemen her yerde rastladığımız karıncaların vücutlarında birer kimya laboratuvarı olduğunu biliyor muydunuz? Karıncaların küçük bedenlerinde yaratılmış olan bu muazzam mekanizma, çok özel bir tasarım örneğidir. 

Karıncaların vücutlarında, formik asit (H2CO2) isimli kimyasal maddeyi üreten bezler vardır. Antibiyotik etkisine sahip bu maddeyi, karıncalar düzenli olarak vücutlarına sürerler. Bu şekilde, hem yuvalarında hem de kendi üzerlerinde bakteri ve mantar oluşumunu engellemiş olurlar. 

Karıncaların vücutlarından salgılanan bu asitten haberdar olmaları ve bunu nasıl kullanacaklarını bilmeleri elbette ki hayranlık uyandıran yaratılış delillerinden sadece biridir. Bunun gibi bir diğer hayranlık uyandıran delil ise, başka canlıların da karıncaların bu özelliğinin farkında olup, bundan yararlanmasıdır. 

Bazı kuş türleri karıncaların toplu halde bulundukları yerlere giderek, onların tüylerinin arasında dolaşmalarına izin verirler. Bunun sonucunda bütün vücudu formik aside bulanan kuş, üzerindeki tüm parazitlerden kurtulmuş olur. 

Bir karıncanın, mantara karşı formik asidin etkili olduğunu kendiliğinden bilmesi ve bu asidin formülünü öğrenmesi mümkün değildir. Normal şartlarda son derece tehlikeli bir kimyasal olan formik asitten hiçbir şekilde zarar görmemeyi başarması ise oldukça zordur. Dahası kuşların karıncalarda formik asit olduğunu ve bunu parazitlerinden kurtulmak için kullanabileceklerini bilmeleri de imkansızdır. 

Fakat bütün bunlardan önce, söz konusu kimyasal maddenin nasıl ortaya çıktığı sorusunun cevabının verilmesi gerekmektedir. Özelliği olan, işe yarayan, etkili bir kimyasalın kendiliğinden ortaya çıkması imkansızdır. Bu kimyasalın antiseptik özelliklerini gösterebilmesi, kendine has niteliklere tam olarak sahip olabilmesi için içerdiği tüm elementlerle birlikte özel olarak üretilmesi gereklidir. Bu ise, bir kimya laboratuvarının varlığını gerektirir. 

Durum böyleyken, bu maddeyi karıncanın üretmiş olması ya da tesadüflerin böyle bir iş başarmış olmaları kuşkusuz son derece mantık dışıdır. Karıncanın bedeninde asit üretilirken, aynı zamanda bundan korunmasını sağlayacak özel bir mekanizmaya da ihtiyaç vardır. Bu mekanizma olmadan, karınca bu mucizevi işlemi ne kadar kusursuz yaparsa yapsın, ürettiği maddeden mutlaka zarar görecektir. Dolayısıyla karınca hem üretim hem de korunma mekanizmalarının ikisine de aynı anda sahip olmalıdır. Bu yönü ile söz konusu mekanizma, evrimci iddiaları bir kez daha çürütmektedir. Çünkü böyle bir sistemin evrimcilerin iddia ettiği gibi aşama aşama oluşma imkanı yoktur. 

Bu mucizevi varlıklar, sahip oldukları kusursuz özellikleri ile beraber, Allah’ın üstün yaratışının delillerinden yalnızca biridir. Karınca yuvalarına giderek formik asitten faydalanmalarını kuşlara ilham eden elbette Yüce Allah’tır. İlim bakımından her şeyi kuşatan Allah, tüm canlıların ihtiyacını bilen ve onları eksiksiz olarak yaratandır. 

Karıncanın Gözlerindeki Pusula 

Yön bulabilmek için pusulaya, bir de haritaya ihtiyaç vardır. Harita insana nerede olduğunu, pusulaysa nereye gideceğini gösterir. Tunus'un Akdeniz kıyısındaki Mahore's yakınlarında yaşayan siyah çöl karıncası ise, bunların hiçbirini kullanmamasına karşın yönünü hatasız olarak belirleyebilmektedir. 

Karınca, sabah güneşinin yükselmesiyle birlikte 70oC kadar yükselen çöl kumunun sıcağında, besin aramak için yuvasından çıkar. 

Çöl karıncası yuvasından, 200 metre uzağa kadar varabilen bir alanda sık sık durarak ve olduğu yerde dönerek dolambaçlı bir yol izler. Ama bu zikzakların bütün karmaşıklığına rağmen, yiyeceğini bulduğunda, hemen yuvasına doğru düz bir çizgi şeklinde bir rota izleyerek yola koyulur. Karıncanın bu yolculuğu, boyu ile kıyaslandığında, bir insanın çölde 35-40 km. dolaştıktan sonra, pusula vs. kullanmadan başladığı noktaya doğrudan dönmesine denk bir yolculuktur. (Bilim ve Teknik Dergisi, TÜBİTAK, Mayıs, 1995, Sayı 330, s. 69) 

Çöl gibi bir arazide yön belirlemeye yarayan işaretlerin azlığı düşünüldüğünde, -ki karıncanın yolda gördüğü işaretleri hafızasında tutup, yolunu onlara bakarak bulması da başka bir mucize olurdu- karıncanın başardığı işin önemi daha iyi anlaşılacaktır. 

Karıncanın ne bir pusulası ne de haritası vardır. Ancak gözlerine Yüce Allah'ın yerleştirdiği yön tayin sistemi bütün bu aletlerden üstündür. Karıncanın gözleri insanların sahip olmadığı bir özelliğe sahiptir: Çöl karıncası ışığı polarize edebilir. Bu işlem sırasında bizim göremediğimiz bazı ışınları görür ve bunları kullanarak çevresine baktığı her an kuzey-güney şeklinde kesin bir yön tayini yapabilir. Böylece her an yuvasının hangi tarafta olduğunu tahmin eder ve geri dönerken hiçbir zorluk çekmez. Bir karıncanın insanların bile yeni haberdar olduğu ışığın polarizasyon özelliğini bilmesi nasıl açıklanabilir? Üstelik karınca bundan bir pusula gibi faydalanmaktadır. Bütün bunları karıncanın kendisinin biliyor olması elbette ki mümkün değildir. 

Şüphesiz karıncanın sahip olduğu bu kompleks göz yapısını evrimcilerin iddia ettiği gibi rastgele oluşan tesadüflerle açıklamak imkansızdır. Tüm çöl karıncaları dünyadaki ilk günlerinden beri bu özellikte gözlere sahiptir. Bu gözler; onların, diğer tüm canlıların ve bizim Yaratıcımız olan Yüce Alllah’ın apaçık varlığının delillerinden yalnızca biridir. 



Evrimi Yalanlayan Bilimsel Bulgular


Evrim teorisi, yaşadıkları ortama en iyi uyum sağlayan canlıların daha çok yaşama ve çoğalma imkanı bulduklarını ve bu şekilde faydalı özelliklerini sonraki nesillere aktarabildiklerini, türlerin bu "mekanizma"yla evrimleştiğini iddia etmektedir...

1 – Doğal Seleksiyon Canlılardaki Kompleks Sistemleri Açıklayamamaktadır

Evrim teorisi, yaşadıkları ortama en iyi uyum sağlayan canlıların daha çok yaşama ve çoğalma imkanı bulduklarını ve bu şekilde faydalı özelliklerini sonraki nesillere aktarabildiklerini, türlerin bu "mekanizma"yla evrimleştiğini iddia etmektedir.

Örneğin bir bölgede yaşayan tavşanlardan hızlı koşanlar hayatta kalır, diğerleri ise ölürler. Birkaç nesil sonra bu bölgedeki tavşanlar daha hızlı koşan bireylerden oluşur. Ancak, hiçbir zaman bu tavşanlar başka bir canlı türüne (örneğin tazılara veya tilkilere) evrimleşmezler.

Doğal seleksiyonla evrimleşme teorisinin en büyük açmazı, doğal seleksiyon vasıtasıyla canlıların yeni organlar ve özellikler kazanmamalarıdır. Doğal seleksiyon yoluyla sadece bir popülasyon içindeki sakat, zayıf ya da çevre şartlarına uymayan bireyler ayıklanır. Doğal seleksiyon vasıtasıyla yeni canlı türleri, yeni genetik bilgi ya da yeni organlar ortaya çıkamaz; yani, canlılar evrimleşemez.  Harvard Üniversitesi paleontoloğu Stephen J. Gould, doğal seleksiyonun bu açmazını şöyle dile getirmektedir:

‘Darwinizm'in özü tek bir cümlede ifade edilebilir: "Doğal seleksiyon evrimsel değişimin yaratıcı gücüdür." Kimse seleksiyonun uygun olmayanı elemesindeki negatif rolünü inkar etmez. Ancak Darwinist teori, "uygun olanı yaratması"nı da istemektedir.’(Stephen Jay Gould, “The Return of Hopeful Monsters”, Natural History, cilt 86, Temmuz-Ağustos 1977, s. 28)
Darwin de bu gerçeği  "Faydalı değişiklikler oluşmadığı sürece doğal seleksiyon hiçbir şey yapamaz." diyerek kabul etmiştir.(Charles Darwin, The Origin of Species: A Facsimile of the First Edition, Harvard University Press, 1964, s. 177.)

Doğal seleksiyon konusunda kullanılan yanıltıcı üsluplardan biri, bu mekanizmanın bilinçli bir tasarımcı gibi anlaşılmasıdır. Oysa doğal seleksiyonun bir bilinci yoktur. Canlılar için neyin iyi, neyin kötü olduğunu ayırt edecek bir akla sahip değildir. Bu nedenle doğal seleksiyon, kompleks yapıya sahip sistemlerin ve organların nasıl var olduklarını asla açıklayamaz.

2- Mutasyonlar Canlılara Zarar Verirler

Mutasyonlar, canlı hücresinin çekirdeğinde bulunan ve genetik bilgiyi taşıyan DNA molekülünde, radyasyon veya kimyasal etkiler sonucunda meydana gelen kopmalar ve yer değiştirmelerdir.

Mutasyonlar DNA'yı oluşturan nükleotidleri tahrip eder ya da yerlerini değiştirirler. Çoğu zaman da hücrenin tamir edemeyeceği boyutlarda birtakım hasar ve değişikliklere sebep olurlar.
Dolayısıyla mutasyon, hiç de sanıldığı gibi canlıları daha gelişmişe ve mükemmele götürmez. Mutasyonların net etkisi zararlıdır. Mutasyonların sebep olacağı değişiklikler ancak Hiroşima, Nagazaki veya Çernobil'deki insanların uğradıkları türden değişiklikler olabilir: Yani ölüler ve sakatlar...

Bunun nedeni çok basittir: DNA çok kompleks bir düzene sahiptir. Bu molekül üzerinde oluşan herhangi rastgele bir etki ancak zarar verir. Amerikalı biyolog B. G. Ranganathan bunu şöyle açıklar: 

‘İlk olarak, mutasyonlar doğada çok ender meydana gelirler. İkinci olarak, bunlar genlerin yapısındaki düzenli değişiklikler değil, rastgele değişikliklerdir; bu nedenle çoğunlukla zararlıdırlar. Son derece düzenli bir sistem içindeki rastgele herhangi bir değişiklik, daha iyiye yönelik değil, daha kötüye yönelik olacaktır. Örneğin eğer bir deprem, bina gibi son derece düzenli bir yapıyı sarsacak olursa, binanın iskeletinde rastgele bir değişiklik olacak ve bu binayı kesinlikle geliştirmeyecektir.’(B. G. Ranganathan, Origins?, Pennsylvania: The Banner Of Truth Trust, 1988.)
Nitekim bugüne kadar hiçbir yararlı mutasyon örneği gözlemlenmedi. Tüm mutasyonların zararlı olduğu görüldü.

İkinci Dünya Savaşı'nın ardından nükleer silahların sonucunda oluşan mutasyonları incelemek için kurulan Atomik Radyasyonun Genetik Etkileri Komitesi'nin (Committee on Genetic Effects of Atomic Radiation) hazırladığı rapor hakkında evrimci bilim adamı Warren Weaver şöyle diyordu:

‘Çoğu kimse, bilinen tüm mutasyon örneklerinin zararlı olduğu sonucu karşısında şaşıracaktır, çünkü mutasyonlar evrim sürecinin gerekli bir parçasıdır. Nasıl olur da iyi bir etki -yani bir canlının daha gelişmiş canlı formlarına evrimleşmesi- pratikte hepsi zararlı olan mutasyonların sonucu olabilir?’(Warren Weaver, “Genetic Effects of Atomic Radiation”, Science, cilt 123, 29 Haziran 1956, s. 1159)

Yıllar boyu sürdürülen "faydalı mutasyon oluşturma" çabalarının tamamı başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Evrimci biyologlar, çok hızlı ürediği ve mutasyona uğratılması kolay olduğu için, meyve sinekleri üzerinde on yıllarca mutasyon denemeleri yaptılar. Bu canlılar olabilecek her türlü mutasyona milyonlarca kez uğratıldı. Ama tek bir faydalı mutasyon gözlemlenmedi. Gordon Taylor, bu konuda şunları yazar:

‘Bu çok çarpıcı ama bir o kadar da gözden kaçırılan bir gerçektir: Altmış yıldır dünyanın dört bir yanındaki genetikçiler evrimi kanıtlamak için laboratuvarlarda meyve sinekleri yetiştiriyorlar. Ama hala bir türün, hatta tek bir enzimin bile ortaya çıkışını gözlemlemiş değiller.’(Gordon R. Taylor, The Great Evolution Mystery, New York, Harper & Row, 1983, s. 48.)

3- Fosil Kayıtlarında Ara Geçiş Formları Yoktur

 Eğer dünyamızda gerçekten bir evrim süreci yaşanmış, yani canlı türleri tek bir ortak atadan kademeli olarak türemiş olsalardı, bunun kanıtlarını en açık olarak fosil kayıtlarında görebilirdik. Ünlü Fransız zoolog Pierre Grassé, bu konuda şunları söyler:

‘Doğa bilimciler unutmamalıdırlar ki, evrim süreci sadece fosil kayıtları aracılığıyla açığa çıkar. Sadece paleontoloji (fosil bilimi) evrim konusunda delil oluşturabilir ve evrimin gelişimini ve mekanizmalarını gösterebilir.’(Pierre P. Grassé, Evolution of Living Organisms, Academic Press, New York, 1977, s. 82.) 

Bunun nedenini anlamak için, evrim teorisinin temel iddiasını kısaca gözden geçirmek gerekecektir:

Evrim teorisine göre bütün canlılar birbirlerinden türemişlerdir; önceden tesadüfen var olan bir canlı türü, zamanla bir diğerine dönüşmüş ve bütün türler bu şekilde ortaya çıkmışlardır. Bu iddiaya göre, bitkiler, havyanlar, mantarlar, bakteriler hep aynı kaynaktan gelmişlerdir. Hayvanların 100'e yakın farklı filumu (yani yumuşakçalar, eklembacaklılar, solucanlar, süngerler gibi temel kategorileri) hep tek bir ortak atadan türemiştir. Teoriye göre bu gibi omurgasız canlılar zamanla (ve tesadüfen) omurga kazanarak balıklara, balıklar amfibiyenlere, onlar sürüngenlere, sürüngenlerin bir kısmı kuşlara, bir kısmı ise memelilere dönüşmüştür. Teoriye göre bu dönüşüm yüz milyonlarca senelik uzun bir zaman dilimini kapsamış ve kademe kademe ilerlemiştir. Bu durumda, iddia edilen uzun dönüşüm süreci içinde sayısız "ara tür"ün oluşmuş ve yaşamış olması gerekir.

Sözgelimi, geçmişte balık özelliklerini hala taşımalarına rağmen, bir yandan da bazı amfibiyen özellikleri kazanmış olan yarı balık-yarı amfibiyen canlılar yaşamış olmalıdır. Ya da sürüngen özelliklerini taşırken, bir yandan da bazı kuş özellikleri kazanmış sürüngen-kuşlar ortaya çıkmış olmalıdır. Bunlar, bir geçiş sürecinde oldukları için, sakat, eksik, kusurlu canlılar olmalıdır. Örneğin bir sürüngenin ön ayakları her jenerasyonda bir parça daha kuş kanadına benzemelidir. Yüzlerce jenerasyon boyunca bu türün ne tam ön ayakları ne de tam kanatları olacak, yani bu canlı sakat ve kusurlu olarak yaşayacaktır. Evrimcilerin geçmişte yaşamış olduklarına inandıkları bu teorik canlılara "ara geçiş formu" adı verilir.

Eğer gerçekten bu tür canlılar geçmişte yaşamışsa, bunların sayılarının ve türlerinin milyonlarca hatta milyarlarca olması, fosillerine de dünyanın dört bir yanında rastlanması gerekir. Bu gerçeği Darwin de kabul etmiş ve neden birçok ara geçiş formu olması gerektiğini şöyle açıklamıştı:

 ‘Tüm yaşayan türler, her cinste yer alan atasal türleriyle, bugün yaşamakta olan türlerin evcil ve vahşi varyasyonları arasındaki farktan daha büyük olmayan farklarla bağlantılı olmalıdırlar.’(Charles Darwin, The Origin Of Species, chapter X, “On the Imperfection of the Geological Record”.) 

Darwin'in kastettiği şudur: Günümüzde yaşayan bir canlı türünün varyasyonları (örneğin cins bir köpek ile bir sokak köpeği) arasında ne kadar az fark varsa, "evrim süreci" içinde birbirini izlediği iddia edilen "ata" ve "torun"lar arasında da o kadar az fark olmalıdır.

Dolayısıyla, Darwin'in de belirttiği gibi evrim, eğer gerçekten var olsaydı, "çok küçük kademeli değişimlerle" ilerleyecekti. Mutasyona uğrayan bir canlıdaki değişiklik çok küçük olacaktı. Ayakların kanatlara, solungaçların akciğerlere, yüzgeçlerin ayaklara dönüşmesi gibi büyük değişimlerin meydana gelebilmesi için milyonlarca küçük değişimin yine milyonlarca yıl içinde birikmesi gerekecekti. Bu süreç ise, milyonlarca ara form oluşmasına neden olacaktı. Darwin bu açıklamasından sonra şu sonuca varmıştır:

‘Yaşayan veya soyu tükenmiş tüm türler arasındaki ara ve geçiş bağlantılarının sayısı inanılmaz derecede büyük olmalıdır.’(Charles Darwin, The Origin of Species, chapter X, s. 234.)
 Darwin kitabının başka bölümlerinde de aynı gerçeği dile getirmiştir:

‘Eğer teorim doğruysa, türleri birbirine bağlayan sayısız ara geçiş çeşitleri mutlaka yaşamış olmalıdır... Bunların yaşamış olduklarının kanıtları da sadece fosil kalıntıları arasında bulunabilir.’(Charles Darwin, The Origin of Species, s. 179.) 

Ancak bu satırları yazan Darwin, bu ara formların fosillerinin bir türlü bulunamadığının da farkındaydı. Bunun teorisi için büyük bir açmaz oluşturduğunu görüyordu. Bu yüzden, Türlerin Kökeni kitabının "Teorinin Zorlukları" (Difficulties on Theory) adlı bölümünde şöyle yazmıştı:

‘Eğer gerçekten türler öbür türlerden yavaş gelişmelerle türemişse, neden sayısız ara geçiş formuna rastlamıyoruz? Neden bütün doğa bir karmaşa halinde değil de, tam olarak tanımlanmış ve yerli yerinde? Sayısız ara geçiş formu olmalı, fakat niçin yeryüzünün sayılamayacak kadar çok katmanında gömülü olarak bulamıyoruz... Niçin her jeolojik yapı ve her tabaka böyle bağlantılarla dolu değil? Jeoloji iyi derecelendirilmiş bir süreç ortaya çıkarmamaktadır ve belki de bu benim teorime karşı ileri sürülecek en büyük itiraz olacaktır.’(Charles Darwin, The Origin of Species, s. 172, 280.)

Eğer evrim teorisi doğru olsaydı, fosil kayıtlarında, iki türe ait farklı özellikler taşıyan, garip canlıların fosilleri bulunmalıydı. Darwin'in bu büyük açmaz karşısında öne sürdüğü tek açıklama ise, o dönemdeki fosil kayıtlarının yetersiz olduğuydu. Fosil kayıtları detaylı olarak incelendiğinde, kayıp ara formların mutlaka bulunacağını iddia etmişti.

Ancak 150 yıldır yapılan fosil araştırmaları Darwin'in ve onu izleyen evrimcilerin boş yere umutlandıklarını göstermiş ve bir tek ara geçiş formuna ait fosil bulunamamıştır. Günümüzde dünyanın her yerinde, binlerce müzede ve koleksiyonda 100 milyonu aşkın fosil bulunmaktadır. Bu fosillerin hepsi birbirlerinden kesin hatlarla ayrılan, özgün yapılara sahip türlere aittir. Evrimcilerin ümitle aradıkları yarı balık-yarı amfibiyen, yarı dinozor-yarı kuş, yarı maymun-yarı insan ve benzeri canlıların fosillerine kesinlikle rastlanmamıştır.
John Hopkins Üniversitesi'nden profesör S. M. Stanley bir evrimci olmasına rağmen bu gerçeği şöyle itiraf eder:

‘Bilinen fosil kayıtları kademeli evrim ile uyumlu değildir ve hiçbir zaman olmamıştır... Paleontologların çoğunluğu, delillerinin Darwin'in bir türün değişimine götüren çok küçük, yavaş ve giderek biriken değişiklikler üzerine yaptığı vurguyla çelişir durumda olduğunu hissetmiştir... Onların hikayeleri de örtbas edilmiştir.’(S. M. Stanley, The New Evolutionary Timetable: Fossils, Genes and the Origin of Species, Basic Books, Inc. Publishers, New York, 1981, s. 71.)

Amerikan Doğa Tarihi Müzesi'nden paleontolog Niles Eldredge ve antropolog Ian Tattersall ise fosil kayıtlarının evrim teorisine karşı geldiğini şöyle açıklarlar:
Kayıtlardaki sıçramalar ve tüm deliller kayıtların gerçek olduğunu gösteriyor: Gördüğümüz boşluklar - yapay bir fosil kaydının yapısını değil, yaşamın tarihindeki gerçek olayları yansıtmaktadır.(Niles Eldredge, Ian Tattersall, The Myths of Human Evolution, Columbia University Press, 1982, s. 5) 

Bu evrimci bilim adamlarının da belirttikleri gibi yaşamın gerçek tarihini fosil kayıtlarında görmek mümkündür ve bu tarihte ara geçiş formları yoktur.

4- Fosil Kayıtlarında Durağanlık:"Stasis"


Doğa  tarihini incelediğimizde karşımıza, "farklı anatomik  yapılara evrimleşen" değil, yüz milyonlarca yıl  boyunca hiç değişmeden kalan canlılar çıkmaktadır. Fosil kayıtlarındaki bu "değişmezlik", bilim  adamları tarafından "stasis" (durağanlık) olarak tanımlanmıştır. Halen yaşayan ve günümüzde varlığını korumayan ama dünya tarihinin birbirinden farklı dönemlerinde fosil bırakmış olan canlılar, fosil kayıtlarındaki durağanlığın  somut delilleridirler. Fosil kayıtlarındaki bu durağanlık,  aşamalı bir evrim sürecinin yaşanmadığını gösterir. Stephen Jay  Gould, Natural History dergisindeki yazısında fosil kayıtlarının  evrim teorisi ile olan tutarsızlığını şu şekilde ifade etmiştir:

‘Çoğu fosil türünün tarihi, kademeli  gelişim ile tutarsız olan iki özellik gösterir: 1.  Stasis. Çoğu tür dünya üstünde geçirdikleri süre boyunca  hiçbir yönlü değişim göstermemektedir. Fosil kayıtlarından  kayboldukları sırada nasıl görünüyorlarsa ortaya çıktıklarında  da aynı görünümdedirler; morfolojik değişim çoğunlukla  sınırlıdır ve yönlü değildir. 2. Birden ortaya çıkış.  Herhangi bir yerel bölgede, bir tür, atalarının sabit dönüşümü neticesinde kademeli olarak ortaya çıkmamaktadır;  birden ve 'tam gelişmiş' olarak ortaya çıkmaktadır.’( http://members.iinet.net.au/~sejones/fsslrc02.html)

 Eğer bir canlı, milyonlarca yıl önceki  tüm özellikleri ile günümüzde kusursuz şekilde varlığını sürdürüyorsa ve hiçbir değişim geçirmediyse, bu durum  Darwin'in öngürdüğü aşamalı evrim modelini tamamen  ortadan kaldıracak kadar güçlü bir kanıttır. Öyle ki,  yeryüzünde bunu kanıtlayacak tek bir örnek değil, milyonlarca  örnek bulunmaktadır. Canlılar, milyonlarca yıl hatta  kimi zaman yüz milyonlarca yıl önce var oldukları hallerinden  hiçbir farklılık göstermemektedirler. Bu durum, Niles  Eldredge'in açıkça ifade ettiği gibi, paleontologların,  hala savunulmakta olan evrim fikrinden artık "kaçınmalarına" sebep olmaktadır:

 ‘Paleontologların evrimden bu kadar uzun  süre kaçınmış olmaları hiç de şaşırtıcı değildir. Evrim  asla gerçekleşmemiş gibi görünmektedir. Kayalıklarda  dikkatle ve sabırla yürütülen toplama çalışmaları zigzaglar,  küçük salınımlar, ve çok nadiren milyonlarca yıl boyunca  görülen değişimlerin küçük birikintilerini ortaya çıkarmaktadır  - ki bunlar evrimsel tarihte yaşanmış olan tüm o müthiş  değişimi açıklayamayacak kadar yavaş bir hızdadır.’(http://members.iinet.net.au/~sejones/fsslrc02.html)
5- Evrim Teorisine Paleontolojik Bir Reddiye: Kambriyen Patlaması

Darwinizm'e göre, canlılık tek bir kökten gelen, ancak sonra dallara ayrılan bir ağaç gibi olmalıdır. Nitekim bu varsayım Darwinist kaynaklarda ısrarla vurgulanır ve "hayat ağacı" (tree of life) kavramı sık sık kullanılır. Bu hayat ağacına göre, canlılar arasındaki en temel sınıflandırma birimi olan ve hayvanları vücut planlarına göre sınıflandıran filumların da, kademe kademe ortaya çıkmış olması gerekir.

Darwinizm'e göre önce küçük ve daha basit formlarda türler oluşmalı ve bunlar zaman içinde bir filumu oluşturmalı ve sonra diğer filumlar küçük küçük değişimlerle ve uzun zaman dilimleri içinde yavaş yavaş belirmelidir. Darwinizm'in bu varsayımına göre, hayvan filumlarının sayısında da kademeli bir artış yaşanmış olmadır. Ancak fosil kayıtları Darwinizm'in bu öngörülerinin doğru olmadığını göstermektedir. Evrimci iddiaların tam aksine havyanlar, ilk ortaya çıktıkları dönemden itibaren birbirlerinden çok farklı ve çok komplekstirler. Bugün bilinen tüm hayvan filumları ve hatta çok daha fazlası yeryüzünde aynı anda, Kambriyen devri olarak bilinen jeolojik dönemde ortaya çıkmışlardır.

Canlılığın bilinen tüm hayvan filumları ile ortaya çıktığı Kambriyen devri, 570-505 milyon yıl önce yaşanmış 65 milyon yıllık bir jeolojik dönemdir. Ancak bilinen tüm filumların tamamına yakınının hep birlikte ortaya çıktıkları zaman dilimi, Kambriyen devrin daha küçük bir bölümüdür ve bunun en fazla 10 milyon yıl olduğu hesaplanmaktadır. Bu, jeolojik anlamda çok kısa bir zaman dilimidir.

Bu kadar kısa bir zamanda canlılığın tüm çeşitliliği, tüm farklı vücut planları ile birlikte aniden ortaya çıkması, Darwinizm'in beklentisinin tam aksidir. Kambriyen devrinde ortaya çıkan filumların bir kısmının sonradan soylarının tükenmesi ve bir daha da yeni filum belirmemesi ise bu çelişkiyi daha güçlendirmektedir: Canlılık evrimcilerin iddia ettikleri gibi, giderek genişleyip, çeşitlenmemekte, aksine çok çeşitli başlayıp giderek daralmaktadır.

Darwinizm'in dünya çapındaki en önemli eleştirmenlerinden biri olan Berkeley, California Üniversitesi profesörü Philip Johnson, paleontolojinin ortaya koyduğu bu gerçeğin, Darwinizm'le olan açık çelişkisini şöyle açıklamaktadır:

‘Darwinist teori, canlılığın bir tür "giderek genişleyen bir farklılık üçgeni" içinde geliştiğini öngörür. Buna göre canlılık, ilk canlı organizmadan ya da ilk hayvan türünden başlayarak, giderek farklılaşmış ve biyolojik sınıflandırmanın daha yüksek kategorilerini oluşturmuş olmalıdır. Ama hayvan fosilleri bizlere bu üçgenin gerçekte başaşağı durduğunu göstermektedir: Filumlar henüz ilk anda hep birlikte vardır, sonra giderek sayıları azalır.’(Phillip E. Johnson, “Darwinism’s Rules of Reasoning”, Darwinism: Science or Philosophy, Foundation for Thought and Ethics, 1994, s. 12.)

Philip Johnson'ın belirttiği gibi, filumların kademeli olarak oluşması bir yana, tüm filumlar bir anda var olmuşlar; hatta ilerleyen dönemlerde bazılarının soyu tükenmiştir. Kambriyen öncesi (Prekambriyen) dönemde sadece tek hücreli canlıların ve basit çok hücrelilerin oluşturduğu üç farklı filum vardır. Kambriyen döneminde ise, 60-100 arasında farklı hayvan filumu bir anda ortaya çıkmıştır. İlerleyen dönemde ise bu filumların bir kısmının soyları tükenmiş, günümüze kadar sadece bazı filumlar ulaşmıştır.

Bilim yazarı Roger Lewin, Darwinizm'in, hayatın tarihi hakkındaki tüm varsayımlarını çökerten bu olağanüstü durumdan şöyle söz eder:

‘Hayvanların tüm tarihindeki en önemli evrimsel olay" olarak tanımlanan Kambriyen Patlaması, daha sonra da varlıklarını koruyacak olan bütün temel vücut formlarını (filumları) ortaya koymuştur. Bunların bir kısmının daha sonra soyları tükenmiştir. Bazı tahminler, şu anda var olan 30 farklı hayvan filumu ile karşılaştırıldığında, Kambriyen Patlamasının yaklaşık 100 kadar farklı filumu ortaya çıkardığı yönündedir.’ (Roger Lewin, Science, vol. 241, 15 Temmuz 1988, s. 291.)

Paleontologlar James Valentine, Stanley Avramik, Philip Signor ve Peter Sadler ise Kambriyen Patlaması için şu yorumda bulunurlar:
‘Fosil kayıtlarında açıkça en dikkate değer olay, Kambriyen'in başlangıcında günümüzde yaşayan veya soyu tükenmiş olan birçok filumun aniden ortaya çıkması ve çeşitlenmesidir. Bu daha önce tahmin edilenden daha ani ve geniş kapsamlıdır.’(James Valentine, Stanley Avramik, Philip Signor ve Peter Sadler, “The Biological Explosion at the Precambrian-Cambrian Boundary”, Evolutionary Biology, vol. 25, 1991, s. 279, 281.)

Darwin, Türlerin Kökeni'ni yazarken, Kambriyen'de aniden ortaya çıkan zengin canlı çeşitliliğinin farkındaydı. Henüz bugünkü kadar açık bir biçimde ortaya çıkmış olmasa da, Kambriyen devrindeki olağanüstü durum fark edilmişti ve Darwin bunu teorisi için büyük bir "güçlük" olarak görüyordu. Türlerin Kökeni'nde şöyle yazmıştı:

‘Çok daha ciddi bir şekilde ortaya çıkan ilişkili bir problem daha vardır ki, bu da hayvanlar aleminin temel sınıflarına ait türlerin bilinen en aşağı tabakalardaki fosil kayalarında aniden ortaya çıkmasıdır...’(Charles Darwin, Origin of Species, London: John Murray, 1859.)

Darwin, Kambriyen'de aniden ortaya çıkan canlıları evrimsel açıdan açıklamanın tek yolu olarak Kambriyen öncesi dönemi görüyordu. Eğer Kambriyen öncesi devirde de çok sayıda, birbirinden farklı ve kompleks canlı grubu varsa, o zaman bunların Kambriyen canlılarının ataları olduğunu iddia edecekti. Darwin şöyle demişti: "Eğer teori doğruysa, en alt Kambriyen tabakası tortu bırakmadan önce, yeryüzünün canlılarla dolup taştığı çok uzun bir süre geçmiş olması kaçınılmazdır." (Charles Darwin, The Origin of Species, chapter X, s. 255.) Darwin, Kambriyen öncesinde hiçbir canlı kalıntısı bulunmaması ihtimaline karşı ise, yeryüzündeki fosil kayıtlarının yetersiz olduğunu, yaşlı tabakaların aşırı sıcak ve basınç nedeniyle fosilleri yok ettiğini öne sürdü.(Charles Darwin, The Origin of Species, chapter X, s. 255.)

Darwin, yetersiz araştırmalara güvenerek, Türlerin Kökeni'nde bu tür bahaneleri sıralamıştı. Ancak günümüzde fosil kayıtları ve jeolojik katmanlar yeteri kadar araştırılmış, Kambriyen'den daha eski fosil yatakları dahi bulunmuştur. Yani günümüzde Kambriyen öncesi dönem hakkındaki bilgiler, Darwin'in bilgilerine göre çok daha güvenilirdir.

Paleontologlar, Galler, Kanada, Greenland ve Çin'de çok iyi korunmuş ve oldukça zengin fosil yataklarının bulunduğu Kambriyen kayalıkları buldular. Yeni bulunan oldukça büyük miktarlardaki Kambriyen ve Kambriyen öncesi fosilleri Darwin'in sorununu çözmekten çok ona daha yenilerini kattı. Öyle ki, paleontologların çok büyük bir bölümü, en önde gelen evrimciler dahi, büyük hayvan gruplarının Kambriyen'in ilk dönemlerinde aniden ortaya çıktıklarına ve öncelerinin olmadığına ikna oldular. Bu olay evrimci yayınlarda dahi "Kambriyen Patlaması" veya "biyolojinin Big Bang'i (büyük patlaması)" olarak anılmaya başlandı.

6- Tek Bir Proteinin Bile Tesadüfen Oluşma İhtimali Sıfırdır

Hücrenin alt parçaları olan proteinlerin dahi herbiri son derece kompleks yapılardır ve aralarında olağanüstü bir organizasyon, mükemmel bir planlama bulunmaktadır. Herbir protein, insan vücudunda çok hayati görevler üstlenmektedir; üretimi, işlevleri ve tasarımı ile insanda hayranlık uyandıracak kadar çok detaya sahiptir. Böyle yapıların, cansız ve şuursuz atomların tesadüfen biraraya gelip, kusursuz bir organizasyon, iş bölümü ve son derece kompleks yapılar meydana getirmesiyle ortaya çıktıklarını iddia etmek son derece mantıksızdır.

Proteinleri oluşturan amino asitler 20 farklı türdedirler ve yalnızca belirli bir sıra ile dizilirlerse proteinleri oluşturabilirler. Bu belirli dizilimin tesadüf sonucu ortaya çıkma ihtimali "sıfır" dır. Örneğin 400 amino asitin belli bir sırayla dizilme ihtimali 10 üzeri 520'de bir ihtimaldir.

Proteinlerin tesadüfen meydana gelemeyeceği gerçeği en koyu evrimciler tarafından bile kabul edilmektedir. Örneğin moleküler evrim teorisinin babası sayılan Rus bilim adamı Alexander Oparin "Proteinlerin yapısını inceleyenler için bu maddelerin kendiliklerinden biraraya gelmiş olmaları, Romalı şair Virgil'in ünlü Aeneid şiirinin etrafa saçılmış harflerden rastgele meydana gelmiş olması kadar ihtimal dışı gözükmektedir" demiştir. (Alexander I. Oparin, Origin of Life, (1936) NewYork, Dover Publications, 1953 (Reprint), s. 132-133)

Proteinlerin oluşabilmesi için tek gerekli şart amino asitlerin uygun dizili değildir. Bunun yanında pek çok gereklilik daha vardır. Bunlardan bazıları şöyledir:

- Proteinlerin en küçüklerinin oluşabilmesi için dahi yüzlerce amino asit belli sayıda, uygun çeşitte ve özel bir sıralamada dizilmelidir,

- Tek bir amino asitin fazla, eksik ya da yerinin farklı olması o proteini işlevsiz hale getirir,

- Bir proteinde bulunan amino asitlerin yalnızca sol-elli olanlardan oluşması gerekir, tek bir sağ-elli amino asitin araya karışması bile o proteini işe yaramaz hale getirir,

- Amino asitlerin aralarında yalnızca peptid bağı denen özel bir kimyasal bağla bağlanması gerekir, diğer kimyasal bağlar proteinin yapısını bozar,

- Proteine işlevini kazandıran unsur onun üç boyutlu yapısıdır. Bu üç boyutlu yapı çoğu zaman hücre içindeki ribozomda protein sentezi yapılırken, özel enzimlerin yardımıyla gerçekleşir, bu yapı birçok protein çeşidinde kendi kendine oluşamaz. Dolayısıyla ilk işe yarar protein oluşurken, çok önceden başka enzimlerin de zaten doğada bulunması gerekir, ki bu bile evrim teorisinin geçersizliğini tek başına gösterir.

Yukarıda sayılan koşulların tek bir tanesinin bile kendi kendine tesadüfler sonucu gerçekleşmesi olasılık hesaplarına göre de imkansızdır. Örneğin bilimadamları 500 amino asitten oluşan bir proteinin (binlerce amino asitten oluşan proteinler de mevcuttur) tesadüfen oluşma ihtimalini hesaplamışlar ve şöyle bir sonuca varmışlardır:

1. Amino asitlerin uygun dizilme ihtimali: 10 üzeri 650’de 1 ihtimal

2. Amino asitlerin sol-elli olma ihtimali: 10 üzeri 150’de 1 ihtimal

3. Amino asitlerin aralarında "peptid bağı" ile bağlanmaları ihtimali: 10 üzeri 150’de 1 ihtimal
          Toplam ihtimal: 10 üzeri 950’de 1 ihtimal
         İstatistik biliminde 10 üzeri 50’de 1’den küçük ihtimaller pratikte sıfır kabul edilir.

7- Canlılardaki ‘İndirgenemez Komplekslik’ Evrim Teorisi İçin Büyük Bir Açmazdır

Evrim teorisine göre canlılarda var olan bütün sistemler doğal seleksiyon ve mutasyonlar sonucu oluşmuştur. Ancak tüm canlılarda olağanüstü kompleks sistemler bulunmaktadır ve kompleksliği şuursuz iki mekanizma ile açıklamak mümkün değildir.

Evrim teorisyenleri bu kompleks sistemlerin nasıl oluştuğuna dair izah getirebilmek için ‘indirgenebilirlik’ kavramını ortaya atarlar. Yani kompleks yapıların basite indirgenebileceğini, bu sistemlerin kademe kademe gelişmiş olabileceklerini iddia ederler. Evrimcilere göre, her kademe, canlıya biraz daha avantaj sağlayacak, böylece doğal seleksiyon vasıtasıyla seçilecektir. Daha sonra tesadüfen küçük bir gelişme daha olacak, bu da avantaj sağlayıp seçilecek ve bu süreç devam edecektir. Bu sayede, Darwinizm'in iddiasına göre, önceden gözü olmayan bir canlı türü kusursuz bir göze sahip olacak, önceden uçamayan bir başka tür de kanatlanıp uçar hale gelecektir.

Bu iddianın doğru olmadığı yalnızca ‘göz’ün yapısı incelenince bile ortaya çıkmaktadır. Bir gözün görebilmesi için ise, bu organı oluşturan yaklaşık 40 temel parçanın hepsinin de aynı anda birden var olması ve uyum içinde çalışması gerekir. Mercek bunlardan sadece biridir. Kornea, konjonktiva, iris, göz bebeği, retina, koroid, göz kasları, göz yaşı bezleri gibi diğer tüm parçalar olsa ve çalışsa, ama bir tek göz kapağı olmasa göz kısa sürede büyük bir tahribata uğrar ve görme işlevini yitirir. Yine aynı şekilde tüm organeller var olsa ama göz yaşı üretimi dursa göz, birkaç saat içinde kurur, yapışır ve kör olur.

Gözün bu kompleks yapısı karşısında evrim teorisinin ‘indirgenebilirlik’ iddiası tüm anlamını yitirmektedir. Çünkü gözün işe yarayabilmesi için aynı anda tüm bölümleriyle birlikte var olması gerekir. Doğal seleksiyon ve mutasyon mekanizmalarının, gözün onlarca farklı organelini, bu organeller son aşamaya kadar hiçbir "avantaj" sağlamazken oluşturmaları elbette imkansızdır. Prof. Ali Demirsoy, bu gerçeği şu satırlarıyla kabul eder:

‘Üçüncü bir itiraza yanıt vermek oldukça zordur. Kompleks bir organın, yarar sağlasa da birden oluşması nasıl mümkün olmuştur? Örneğin omurgalılardaki gözün merceği, retinası, optik siniri ve görmek için etkili olan diğer kısımları birden nasıl oluşmaktadır? Çünkü doğal seçme, görme sinirinden ayrı olarak retina üzerinde seçici olamaz. Mercek oluşsa dahi retina olmadan anlam taşımaz. Görme için tüm yapıların beraberce geliştirilmesi kaçınılmazdır. Ayrı ayrı geliştirilen kısımlar kullanılmayacağı için hem anlamsız olacak, hem de belki zamanla ortadan kalkacaktır. Aynı zamanda hepsini birden geliştirmek de tahmin edilemeyecek kadar küçük olasılıkların biraraya gelmesini gerektirmektedir.’(Prof. Ali Demirsoy, Kalıtım ve Evrim, Meteksan Yayıncılık, Ankara, 1995, 7. Baskı, s.475.)

Prof. Demirsoy'un "tahmin edilemeyecek kadar küçük olasılıklar" sözüyle ifade ettiği gerçek, aslında "imkansızlık"tır.Gözün rastlantıların bir ürünü olması, açıkça imkansızdır.Darwin de bu gerçek karşısında büyük bir sıkıntı çekmiş ve hatta bu nedenle bir mektubunda, ‘Gözleri düşünmek çoğu zaman beni teorimden soğuttu. Ama kendimi zamanla bu probleme alıştırdım. Şimdilerde ise doğadaki bazı belirgin yapılar beni çok fazla rahatsız ediyor.’ itirafında bulunmuştur.(Norman Macbeth, Darwin Retried: An Appeal to Reason, Boston: Gambit, 1971, s. 101.)

8- Dna'daki 900 Ciltlik Ansiklopedi Dolusu Bilgi Tesadüfen Ortaya Çıkamaz

Genetik bilimindeki ilerlemeler ve nükleik asitlerin, yani DNA ve RNA'nın keşfi, evrim teorisi için yepyeni problemler doğurmuştur. 1953 yılında James Watson ve Francis Crick adlı iki bilim adamının çalışmaları, DNA'nın hayranlık verecek derecedeki kompleks yapısını gün ışığına çıkarmıştır.

Vücuttaki 100 trilyon hücrenin her birinin çekirdeğinde bulunan DNA molekülü, insan vücudunun eksiksiz bir yapı planını içerir. DNA'daki bilgi, bu molekülü oluşturan dört özel molekülün diziliş sırası ile kodlanmıştır. Nükleotid (veya baz) adı verilen bu moleküller, isimlerinin baş harfleri olan A, T, G, C ile ifade edilirler. İnsanlar arasındaki tüm yapısal farklar, bu harflerin diziliş sıralamaları arasındaki farktan doğar. Bu, dört harfli bir alfabeden oluşan bir tür bilgi bankasıdır. DNA'daki harflerin diziliş sırası, insanın yapısını en ince ayrıntılarına dek belirler. Boy, göz, saç ve cilt rengi gibi özelliklerin yanı sıra, vücuttaki 206 kemiğin, 600 kasın, 100 milyar sinir hücresinin, beyin hücreleri arasındaki 1000 trilyon bağlantının, 97.000 kilometre uzunluğundaki damarların ve 100 trilyon hücrenin planı tek bir hücrenin DNA'sında mevcuttur. DNA'daki bu genetik bilgi kağıda aktarılsa, yaklaşık 500'er sayfalık 900 ciltten oluşan dev bir kütüphane oluşturmamız gerekir. Fakat, bu inanılmaz hacimdeki bilgi, milimetrenin yüzde biri büyüklüğündeki hücrenin, ondan çok daha küçük olan çekirdeğinde saklı bulunan DNA'nın genlerinde şifrelenmiştir.

Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta vardır. Bir geni oluşturan nükleotidlerde meydana gelecek bir sıralama hatası, o geni tamamen işe yaramaz hale getirecektir. İnsan vücudunda yaklaşık 30 bin gen bulunduğu düşünülürse, bu genleri oluşturan milyonlarca nükleotidin doğru sıralamada tesadüfen oluşabilmelerinin kesinlikle imkansız olduğu görülür. Evrimci bir biyolog olan Frank Salisbury bu imkansızlıkla ilgili olarak şunları söyler:

‘Orta büyüklükteki bir protein molekülü, yaklaşık 300 amino asit içerir. Bunu kontrol eden DNA zincirinde ise, yaklaşık 1000 nükleotid bulunacaktır.
Bir DNA zincirinde dört çeşit nükleotid bulunduğu hatırlanırsa, 1000 nükleotidlik bir dizi, 4 üzeri 1000 farklı şekilde olabilecektir. Küçük bir logaritma hesabıyla bulunan bu rakam ise, aklın kavrama sınırının çok ötesindedir.’(Frank B. Salisbury, “Doubts about the Modern Synthetic Theory of Evolution”, American Biology Teacher, Eylül 1971, s. 336)

41 üzeri 1000'de 1, "küçük bir logaritma hesabı" sonucunda, 10 üzeri 600'de 1 anlamına gelir. 10'un yanında 12 tane sıfır 1 trilyonu ifade ederken, 600 tane sıfırlı bir rakamın kavranması gerçekten de mümkün değildir.

Nükleotidlerin tesadüfen biraraya gelerek RNA ve DNA'yı oluşturmalarının imkansızlığını, evrimci Fransız bilim adamı Paul Auger de şöyle ifade etmektedir:

‘Rastgele kimyasal olaylar sayesinde nükleotidler gibi karmaşık moleküllerin ortaya çıkışı konusunda bence iki aşamayı net bir biçimde birbirinden ayırmamız gerekir; tek tek nükleotidlerin üretilmesi -ki bu belki mümkün olabilir- ve bunların çok özel seriler halinde birbirine bağlanmaları. İşte bu ikincisi, olanaksızdır.’(Paul Auger, De La Physique Theorique a la Biologie, 1970, s. 118.) 

Uzun yıllar moleküler evrim teorisini savunan Francis Crick bile DNA'yı keşfettikten sonra, böylesine kompleks bir molekülün tesadüfen, kendi kendine, bir evrim süreci sonucunda oluşamayacağını itiraf etmiş ve şöyle demiştir:

‘Bugünkü mevcut bilgilerin ışığında dürüst bir adam ancak şunu söyleyebilir: Bir anlamda hayat mucizevi bir şekilde ortaya çıkmıştır.’(Francis Crick, Life Itself: It’s Origin and Nature, New York, Simon & Schuster, 1981, s. 88.)