bilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Yüce Allah’ın Diş Minesine Sağlamlık Katan Detay Sanatı


Kafatası, kaburga kemikleri, kol ve bacak kemikleri…
Kısacası tüm iskeletimiz vücudumuzun en sağlam yapıları arasındadır. Fakat Yüce Allah’ın beyin, kalp, akciğer gibi hayati fonksiyonlara sahip organları koruma görevi verdiği ve  hareket etme işlevi yüklediği iskeletimiz vücudumuzun en dayanıklı yapısı değildir. Vücudumuzun en dayanıklı yapısı sanıldığının aksine iri ve sert kemiklerimiz değil, ağzımızın içindeki küçük dişlerimizdir. Dişlerimizi dayanıklı yapan ise aynı zamanda onlara renk ve parlaklık veren diş minesidir.
Diş minesini sağlam yapan özellik nedir?

Materyalizmi Bilimsel Olarak Yok Eden Keşif: Kuantum Fiziği


Bilim adamları, artık maddenin cansız, kör ve anlaşılmaz parçacıklar olduğuna inanmıyorlardı. Bir başka deyişle kuantum fiziği, materyalist bir anlam taşımıyordu...

Fiziki evrenin inşa edilme şekli, ruhun varlığına işaret etmeye yeterlidir. Benim ruhu bulduğum noktalar kuantum mekaniğinin işleyişi ya da kuantum fiziği diyebiliriz, bunlar, fiziki dünyanın ardında ruhla bağlantılı bir temel olabileceğini gösteriyor. (Can Science Seek to Soul, http://www.closertotruth.com/topics/mindbrain/113/113transcript.html)  (Kaliforniya Üniversitesi'nden ünlü parçacık fizikçisi Fred Alan Wolf)

Isaac Newton'a göre ışık, "corppuscule" adı verilen bir madde akımıydı. Tümüyle parçacıklardan oluşuyordu. Bir başka deyişle kuantum fiziği keşfedilene kadar kabul gören geleneksel Newton fiziğinin temeli, ışığın bir parçacık yığını oluşuna dayanıyordu. 19. yüzyıl fizikçilerinden James Clerk Maxwell ise ışığın dalga davranışı gösterdiğini öne sürüyordu. Kuantum teorisi, fiziğin bu en büyük tartışmasını uzlaştırdı.

1905 yılında Albert Einstein, ışığın kuantalara, yani enerji paketçiklerine sahip olduğu iddiasını ortaya attı. Bu enerji paketçiklerine foton adı veriliyordu. Parçacık olarak adlandırılsalar da, fotonlar 1860'larda James Clerk Maxwell'in iddia ettiği gibi dalga hareketine eşit şekilde gözlemlenebiliyordu. Dolayısıyla ışık, dalga ve parçacık arasında bir geçiş gibiydi.  (George Gilder http://www.taemag.com/issues/articleid.17078/article_detail.asp)  Ancak bu durum, Newton fiziği açısından oldukça büyük bir çelişki sergiliyordu.

Einstein'ın hemen ardından Alman asıllı fizikçi Max Planck, ışık üzerinde çalışmalar yaparak, ışığın hem dalga hem de parçacık halinde bulunduğu değerlendirmesini yaptı ve tüm bilim dünyasını şaşırttı. Kuantum teorisi adı altında ortaya attığı bu teoriye göre enerji, düz ve sürekli değil, kesik, kopuk ve noktasal paketçikler halinde yayılıyordu. (Kuantum kelimesi, Latince'de "nicelik", fizikte ise "parçacık" anlamına gelmektedir.) Bu düşünce Planck sabiti olarak matematiğe kazandırıldı. Kuantum olayında ışık, hem madde hem de dalga özelliği göstermekteydi. Foton denilen maddeye, uzayda bir de dalga eşlik etmekteydi. Yani ışık, uzayda yol alırken dalga gibi, önüne engel çıkınca aktif bir parçacık gibi davranmaktaydı. Bir başka deyişle ışık, önüne bir engel çıkana kadar bir enerji şekline bürünüyor, bir engelle karşılaştığında ise sanki maddesel bir varlığı varmış gibi kum tanelerini andıran parçacıklar şeklini alıyordu. Bu teori, Planck'ın ardından Albert Einstein, Niels Bohr, Louis De Broglie, Erwin Schroedinger, Werner Heisenberg, Paul Adrian Maurica Dirac ve Wolfgang Pauli gibi bilim adamları tarafından geliştirildi. Her birine bu büyük buluştan dolayı Nobel ödülü verildi.

Amit Goswami, ışığın bu yeni keşfedilmiş özelliği ile ilgili şunları söylüyordu:

Işık, dalga olarak görülebildiği zamanlarda, aynı anda iki veya daha fazla yerde olma yeteneğinde olur. Bir şemsiyenin deliklerinden geçer ve dağılma özelliği gösterir. Ancak ışığı bir fotoğraf filminde yakaladığımızda, parçacık taneleri gibi aralıklı ve nokta nokta bir özellik gösterir. O halde ışık hem parçacık hem de dalga olmalıdır. Çelişkili, değil mi? Söz konusu olan eski fiziğin siperlerinden biri: birden fazla yoruma yer vermeyen kesin bir izah. Söz konusu olan bir diğer şey de nesnellik kavramı: Işığın doğası, yani ışığın ne olduğu, onu nasıl gözlemlediğimize mi bağlı? (Amit Goswami, The Self-Aware Universe "How Consciousness Creates the Material World", Tarcher / Penguin Books, 1995, s. 31)

Bilim adamları, artık maddenin cansız, kör ve anlaşılmaz parçacıklar olduğuna inanmıyorlardı. Bir başka deyişle kuantum fiziği, materyalist bir anlam taşımıyordu. Çünkü maddenin özünde, maddesel olmayan bir şeyler vardı. Einstein, Phillip Lenard ve Compton ışığın tanecik yapısını araştırırken, Louis De Broglie de dalgaların yapısını incelemeye başladı. Broglie'nin keşfi ise olağanüstüydü. Yaptığı çalışmalar sonucunda atom altı parçacıkların da dalga özellikleri gösterdiklerini gözlemlemişti. Elektron, proton gibi parçacıklara da dalga boyu eşlik etmekteydi. Yani materyalizmin mutlak madde olarak tanımladığı atomun içinde, materyalistlerin inancının aksine madde değil, aslında var olmayan enerji dalgaları vardı. Atomun içindeki bu küçük parçalar, tıpkı ışık gibi, istedikleri zaman dalga gibi davranıyor, istedikleri zaman da parçacık özelliği gösteriyorlardı. Yani materyalist yoruma göre atomun içinde "mutlak şekilde var olan madde", materyalistlerin beklentilerinin aksine kimi zaman görülebilir oluyor, kimi zaman da yok oluyordu. Bu önemli keşif, gerçek dünya zannettiğimiz görüntülerin birer gölge varlık olduğunu, maddenin, fizikten tamamen uzaklaştığını ve metafiziğe yöneldiğini gösteriyordu. (David Pratt http://www.theosophy-nw.org/theosnw/science/prat-mat.htm)
Fizikçi Richard Feynman, atom altı parçacıkları ve ışıkla ilgili bu ilginç gerçeği şu sözlerle açıklıyordu:

"Elektronların ve ışığın nasıl davrandıklarını artık biliyoruz. Nasıl mı davranıyorlar? Parçacık gibi davrandıklarını söylersem yanlış izlenime yol açmış olurum. Dalga gibi davranırlar desem, yine aynı şey. Onlar kendilerine özgü, benzeri olmayan bir şekilde hareket ederler. Teknik olarak buna "kuantum mekaniksel bir davranış biçimi" diyebiliriz. Bu, daha önce gördüğünüz hiçbir şeye benzemeyen bir davranış biçimidir... Bir atom, bir yay ucuna asılmış sallanan bir ağırlık gibi davranmaz. Çekirdeği saran bir bulut veya sis tabakasına da pek benzemez. Daha önce gördüğünüz hiçbir şeye benzemeyen bir şekilde davranır. En azından bir basitleştirme yapabiliriz: Elektronlar bir anlamda tıpkı fotonlar gibi davranırlar; ikisi de aynı şekilde "acayiptir". Nasıl davrandıklarını algılamak bir hayal gücü gerektirir; çünkü algılayacağınız şey bildiğiniz her şeyden farklıdır... Bunun neden böyle olabildiğini hiç kimse bilemiyor." (Richard Feynman, The Character of Physical Law, Türkçe baskı: Fizik Yasaları Üzerine, TÜBİTAK Yayınları, s. 149-151 - http://www.zamandayolculuk.com/cetinbal/kopenhag.htm)

Tüm bunları özetlersek, kuantum mekanikçilerinin söyledikleri, nesnel dünyanın bir illüzyon olduğuydu.(Thomas J. McFarlane, "The Illusion of Materialism" http://www.integralscience.org/materialism/materialism.html) Max Planck Institude of Physics (Max Planck Fizik Enstitüsü) yöneticisi Prof. Hans-Peter Dürr, bu gerçeği şu şekilde özetliyordu:

Madde her ne ise, maddeden yapılmamıştır. (Peter Russell, The Primacy of Consciousness, http://www.peterussell.com/SP/PrimConsc.html )
1920'lerde en ünlü fizikçiler, Paul Dirac'tan Niles Bohr'a, Albert Einstein'dan Werner Heisenberg'e kadar herkes, kuantum deneylerinin sonuçlarını açıklamak için uğraştı. Sonunda, 1927'de Brüksel'deki beşinci Solvay Fizik Kongresi'nde bir grup fizikçi –Bohr, Max Born, Paul Dirac, Werner Heisenberg ve Wolfgang Pauli– Kuantum Mekaniğinin Kopenhag Yorumu olarak adlandırılan bir uzlaşmaya vardılar. Bu isim, grubun liderliğindeki Bohr'un çalıştığı yerin adıydı. Bohr, kuantum teorisinin öngördüğü fiziksel gerçekliğin, bir sisteme dair bizim sahip olduğumuz bilgi olduğunu ve bu bilgiye dayanarak ortaya attığımız tahminler olduğunu öne sürdü. Ona göre bizim beynimizdeki bu "tahminler", "dışarıdaki" gerçek ile alakasızdı. Yani "içimizdeki dünya", Aristo'dan bu yana fizikçilerin merak ettiği başlıca konu olan "dışarıdaki gerçek" dünya ile ilgili değildi. Fizikçiler, bu görüş ile ilgili eski düşüncelerini bir kenara atmışlar ve kuantum anlayışının fiziksel sistem üzerinde yalnızca "bizim bilgimizi" temsil ettiği konusunda hemfikir olmuşlardı. (Jeffrey M. Schwartz, Sharon Begley, The Mind and The Brain "Neuroplasticity and the Power of Mental Force", Regan Books, 2003, s. 272-273)  Bir başka deyişle bizim algıladığımız maddi dünya, yalnızca bizim beynimizdeki bilgiler ile var oluyordu. Yani dışarıdaki maddenin aslı ile hiçbir zaman muhatap olamıyorduk.

Jeffrey M. Schwartz, Kopenhag yorumuna göre ortaya çıkan sonucu şu şekilde tanımlıyordu:

Fizikçi John Archibald Wheeler'ın söylediğine göre: "Hiçbir olay, gözlemlenmeden, bir olay değildir."(Jeffrey M. Schwartz, Sharon Begley, The Mind and The Brain "Neuroplasticity and the Power of Mental Force", Regan Books, 2003, s. 274)
Özetle, kuantum mekaniğinin tüm geleneksel yorumu, bir "algılayanın" varlığına bağlı idi. (Roger Penrose, The Road to Reality, Alfred A. Knopf, 2006 s. 1031)

Amit Goswami, bu gerçeği şu şekilde tanımlamıştı:

Şunu sorduğumuzu varsayalım: Yukarıya bakmadığımızda da Ay hala yerinde midir? Ay, sonuçta bir kuantum objesi olduğu için (tamamen kuantum objelerinden oluştuğu için), fizikçi David Mermin'in de belirttiği gibi buna hayır demeliyiz.

Belki de en önemli ve çocukluğumuzda özümsediğimiz en sinsi zan, dışarıda var olan objelerin maddesel dünyasının, gözlemleyenlerin oluşturduğu objelerden bağımsız olduğudur. Bu zannın lehinde dolaylı kanıtlar bulunmaktadır. Örneğin biz Ay'a baktığımızda, onun klasik olarak hesaplanmış yörüngesinde olmasını beklediğimiz yerde buluruz. Doğal olarak, biz ona bakmasak bile, zaman-mekan kavramı içinde Ay'ın mutlaka orada olduğunu zihnimizde tasarlarız. Kuantum fiziği ise buna hayır der. Biz Ay'a bakmadığımızda, her ne kadar çok küçük miktarlarda da olsa, Ay'ın olası dalgaları yayılır. Biz ona baktığımızda, dalga hemen söner ve dalga artık zaman mekan kavramı içinde olmaz. İdealist bir metafizik varsayımı belirtmek daha anlaşılır olacaktır: Eğer ona bakan bilinçli bir kişi bulunmuyorsa, zaman mekan kavramı içinde hiçbir obje yoktur. (Amit Goswami, The Self-Aware Universe "How Consciousness Creates the Material World", Tarcher / Penguin Books, 1995, s. 59-60)
Bu elbette bizim algı dünyamız için geçerlidir. Elbette dış dünyada Ay'ın varlığı aşikardır. Ama biz baktığımızda ancak Ay'ın kendi algı dünyamızdaki varlığı ile karşılaşırız.

Kaliforniya Üniversitesi'nden nörobilimci ve psikiyatri profesörü Jeffrey M. Schwartz ise, kuantum fiziğinin gösterdiği bu gerçekle ilgili olarak The Mind and The Brain (Zihin ve Beyin) kitabında şu satırlara yer vermiştir:

Kuantum fiziğindeki gözlem güçlü bir şekilde ifade edilememektedir. Klasik fizikte (Newton fiziği) gözlemlenen sistemler, onu gözlemleyen ve araştıran bir bilincin varlığından bağımsız olarak bir varlığa sahiptir. Ancak kuantum fiziğinde, yalnızca gözlemleme sonucunda fiziksel bir niceliğin gerçek bir değeri olur. (Jeffrey M. Schwartz, Sharon Begley, The Mind and The Brain "Neuroplasticity and the Power of Mental Force", Regan Books, 2003, s. 264)

Jeffrey M. Schwartz, çeşitli fizikçilerin konuyla ilgili yorumlarını ise şu şekilde özetlemiştir:

Jacob Bronowski'nin "The Ascent of Man" kitabında belirttiği gibi: "Fizik bilimlerinin bir amacı, maddesel dünyanın tam bir görüntüsünü vermekti. 20. yüzyılda fizikteki en büyük başarılardan biri ise, bu amacın elde edilemez olduğunu kanıtlamak oldu."

Heisenberg'e göre ise, objektif gerçeklik "buhar olup uçmuştur". 1958 yılında şunları itiraf etmiştir: "Kuantum teorisinde matematiksel olarak formüle ettiğimiz doğanın kanunları, artık doğrudan parçacıklarla ilgili değildir, parçacıklar hakkındaki bilgimizle ilgilidir."

Bohr ise, "Fiziğin görevinin, doğanın nasıl olduğunu bulabilmek olduğunu düşünmek yanlıştır. Fizik, doğa hakkında bizim ne söyleyeceğimizle ilgilidir." demiştir. (Jeffrey M. Schwartz, Sharon Begley, The Mind and The Brain "Neuroplasticity and the Power of Mental Force", Regan Books, 2003, s. 274)

Ülkemizde de gösterilen "What the Bleep Do We Know" (Ne Biliyoruz ki?) belgesel filimindeki konuk fizikçilerden Fred Alan Wolf ise bu gerçeği şu şekilde tanımlamıştır:

Nesneleri oluşturanlar, daha fazla nesneler değildir. Nesneleri oluşturanlar fikirler, kavramlar ve bilgidir. (What the Bleep Do We Know?, Belgesel film, yönetmen: William Arntz, Betsy Chasse )

80 yıl süren insan zekasının gerçekleştirebileceği en ilginç ve hassas deneylerden sonra kesin ve bilimsel olarak ispatlanmış olan kuantum fiziğine karşı hiçbir karşıt görüş yoktur. Yapılmış deneylerin getirdiği sonuçlara önerilebilen bir karşıt görüş de yoktur. Kuantum teorisi, yüzlerce farklı yönden mümkün olan her türlü denemeye tabi tutulmuş ve bilim adamlarının geliştirdiği her türlü testi geçmiştir. (Nick Herbert, Temel Bilinç, Ayna Yayınevi, 1999, s. 146)  Sayısız bilim adamına Nobel ödülü kazandırmıştır ve hala kazandırmaktadır. Koşulsuz olarak tek gerçek şeklinde kabul edilmiş Newton fiziğinin getirdiği en temel kavramı, mutlak madde kavramını ortadan kaldırmıştır. Eski fiziğin destekçileri, maddenin tek ve gerçek varlık olduğuna inanan materyalistler, kuantum fiziğinin getirdiği "maddesizlik" gerçeği karşısında gerçek bir bocalama yaşamışlardır. Artık tüm fizik yasalarını metafizik içinde aramak zorundadırlar. Bu büyük şok, 20. yüzyıl başlarında, materyalistlere, şu an bu satırlarda tarif edilemeyecek kadar büyük bir şaşkınlık yaşatmıştır. Kuantum fizikçisi Bryce Dewitt ve Neill Graham bu durumu şu şekilde tarif etmektedirler:

Modern bilimin hiçbir gelişmesi, insan düşüncesi üzerinde kuantum teorisinin ortaya çıkışından daha derin bir etki bırakmamıştır. Yüzyıllar boyunca oluşan düşünce kalıplarından acı çeken bir kuşak öncenin fizikçileri, yeni bir metafiziği kucaklamak zorunda kaldılar. Bu yeni yönlenmenin yol açtığı sıkıntı günümüze kadar devam etti. Temel olarak fizikçiler ciddi bir kayıpla karşılaştılar: Gerçeğe olan bağlılıkları. (Nick Herbert, Temel Bilinç, Ayna Yayınevi, 1999, s. 143)

Bilim Ve Materyalizmi Birbirinden Ayırmak


Materyalist felsefe, tarihin en eski düşüncelerinden biridir ve temel özelliği maddeyi mutlak varlık saymasıdır...

Evrimi ayakta tutan güç, bilim değildir. Evrim bazı "bilim adamları" tarafından savunuluyor olabilir, ama temelinde "başka bir etken" vardır.

O "başka etken", materyalist felsefedir. Evrim teorisi, materyalist felsefenin doğaya uyarlanmış halidir ve bu felsefenin bağlıları tarafından bilime rağmen savunulmaktadır.

Evrim teorisi ile materyalizm arasındaki bu ilişki, bu kavramların "otorite"leri tarafından da kabul edilir. Örneğin Leon Trotsky, "Darwin'in buluşu, tüm organik madde alanında diyalektiğin (diyalektik materyalizmin) en büyük zaferi oldu" yorumunu yapmıştır.  (Alan Woods, Ted Grant. "Marxism and Darwinism", Reason in Revolt: Marxism and Modern Science, London: 1993.)  Evrimci biyolog Douglas Futuyma, "Marx'ın insanlık tarihini açıklayan materyalist teorisi ile birlikte, Darwin'in evrim teorisi materyalizm zemininde büyük bir aşamaydı." diye yazar.  (Douglas Futuyma, Evolutionary Biology, 2. Baskı, Sunderland, MA: Sinauer, 1986, s. 3.)  Evrimci paleontolog Stephen J. Gould ise, "Darwin doğayı yorumlarken çok tutarlı bir şekilde materyalist felsefeyi uyguladı." demektedir.  (Alan Woods, Ted Grant, "Marxism and Darwinism", Reason in Revolt: Marxism and Modern Science, London: 1993.) 

Materyalist felsefe, tarihin en eski düşüncelerinden biridir ve temel özelliği maddeyi mutlak varlık saymasıdır. Bu tanıma göre madde sonsuzdan beri vardır ve var olan herşey de maddeden ibarettir. Materyalizm, bir Yaratıcı'nın var olduğu gerçeğini inkar eder.

Peki ama materyalizm neden yanlıştır? Bir felsefenin doğruluğunu ya da yanlışlığını test etmenin bir yöntemi, o felsefenin bilimi ilgilendiren iddialarını bilimsel yöntemle araştırmaktır. Örneğin 10. yüzyılda bir felsefeci ortaya çıkıp, Ay'ın yüzeyinde büyülü bir ağaç olduğunu, tüm canlıların aslında o dev ağacın dallarında meyve gibi yetiştiklerini ve oradan dünyaya düştüklerini öne sürebilirdi. Bazı insanlar da bu felsefeyi cazip bulabilir ve bunu benimseyebilirlerdi. Ancak 20. yüzyılda Ay'a gidildiğinde artık bu tür bir felsefe öne sürmenin bir imkanı kalmadı, çünkü orada öyle bir ağaç olup olmadığı bilimsel yöntemle, yani gözlem ve deneyle anlaşılabilir hale geldi.

Materyalizmin iddiasını da bilimsel yöntemle sorgulayabiliriz. Maddenin sonsuzdan beri var olup olmadığını, maddenin madde-üstü bir Yaratıcı olmadan kendisini düzenleyip düzenleyemeyeceğini ve canlılığı ortaya çıkarıp çıkaramayacağını araştırabiliriz. Bunu yaptığımızda görürüz ki, materyalizm aslında çökmüştür. Çünkü maddenin sonsuzdan beri var olduğu düşüncesi, evrenin yoktan var edildiğini ispatlayan Big Bang teorisi ile yıkılmıştır. Maddenin kendisini düzenlediği ve canlılığı ortaya çıkardığı iddiası ise, adına "evrim teorisi" dediğimiz iddiadır ve baştan beri incelediğimiz gibi o da çökmüştür.

Ancak eğer bir insan materyalizme inanmakta kararlıysa, materyalist felsefeye olan bağlılığını herşeyin üstünde tutuyorsa, o zaman böyle davranmaz. Eğer "önce materyalist, sonra bilim adamı" ise, evrimin bilim tarafından yalanlandığını gördüğünde materyalizmi terk etmez. Aksine, evrimi ne olursa olsun bir şekilde desteklemeye çalışarak materyalizmi kurtarmaya, ayakta tutmaya çalışır. İşte bugün evrim teorisini savunan bilim adamlarının durumu tam olarak budur.

İlginçtir, bunu bazen kendileri de itiraf etmektedirler. Harvard Üniversitesi'nden ünlü bir genetikçi ve açık sözlü bir evrimci olan Richard Lewontin, "önce materyalist, sonra bilim adamı" olduğunu şöyle itiraf etmektedir:

Bizim materyalizme bir inancımız var, 'a priori' (önceden kabul edilmiş, doğru varsayılmış) bir inanç bu. Bizi dünyaya materyalist bir açıklama getirmeye zorlayan şey, bilimin yöntemleri ve kuralları değil. Aksine, materyalizme olan a priori bağlılığımız nedeniyle, dünyaya materyalist bir açıklama getiren araştırma yöntemlerini ve kavramları kurguluyoruz. Materyalizm mutlak doğru olduğuna göre de, İlahi bir açıklamanın sahneye girmesine izin veremeyiz. (Richard Lewontin, "The Demon-Haunted World", The New York Review of Books, 9 Ocak, 1997, s. 28.)

Lewontin'in kullandığı "a priori" terimi oldukça önemlidir. Bu felsefi terim, hiçbir deneysel bilgiye dayanmayan bir ön varsayımı ifade eder. Bir düşüncenin doğruluğuna dair bir bilgi yokken, onu doğru varsayar ve öyle kabul ederseniz, bu "a priori" bir düşüncedir. Evrimci Lewontin'in açık sözle ifade ettiği gibi, materyalizm de evrimciler için "a priori" bir kabuldür ve bilimi bu kabule uydurmaya çalışmaktadırlar. Materyalizm bir Yaratıcı'nın varlığını kesin olarak reddetmeyi zorunlu kıldığı için de, ellerindeki tek alternatif olan evrim teorisine sarılmaktadırlar. Evrim bilimsel veriler tarafından ne kadar yalanlanırsa yalanlansın fark etmez; söz konusu bilim adamları onu bir kere "a priori doğru" olarak kabul etmişlerdir.

Bu ön yargılı tutum, evrimcileri "bilinçsiz maddenin kendi kendini düzenlediğine inanmak" gibi bilime ve akla aykırı bir inanışa götürür. Önceki bölümlerde incelediğimiz "maddenin öz-örgütlemesi" kavramı, bunun bir ifadesidir.

İşte dünya çapındaki evrimci propagandanın temelinde bu materyalist dogma yatar. Batı'nın önde gelen medya organlarında, ünlü ve "saygın" bilim dergilerinde sürekli karşılaştığınız evrim propagandası, bu tür ideolojik ve felsefi zorunlulukların bir sonucudur. Evrim, ideolojik açıdan vazgeçilemez bulunduğu için, bilimin standartlarını belirleyen materyalist çevreler tarafından tartışılmaz bir tabu haline getirilmiştir.

Diğer bilim adamları ise, kendi kariyerlerinin devamı için, bu zoraki teoriyi savunmak, ya da en azından aykırı bir ses çıkarmamak durumundadırlar. Batılı ülkelerdeki akademisyenler, "doçent", "profesör" gibi ünvanlara ulaşmak ve bunları korumak için her yıl belirli bilim dergilerinde makale yayınlatmak zorundadırlar. Biyoloji ile ilgilenen söz konusu dergilerin tümü de materyalist evrimcilerin kontrolündedir. Bu kişiler evrim aleyhtarı bir yazının yayınlanmasına izin vermezler. Dolayısıyla her biyolog, bu egemen inanca bağlı kalarak çalışma yapmak zorundadır. Çünkü onlar da evrimi ideolojik bir gereklilik olarak gören materyalist düzenin bir parçasıdırlar. Bu yüzden, kitap boyunca incelediğimiz tüm "imkansız tesadüf"leri gözü kapalı bir biçimde savunurlar.

"Bilimsel Amacın" Tanımı

Ünlü bir evrimci olan Alman biyolog Hoïmar Von Dithfurt'un yazdığı bazı satırlar, bu gözü kapalı materyalist anlayışın iyi bir ifadesidir. Dithfurt canlılığın son derece kompleks yapısına bir örnek verdikten sonra, bunun rastlantılarla ortaya çıkıp çıkamayacağı sorusu karşısında şunları söyler:

Salt rastlantı sonucu ortaya çıkmış böyle bir uyum, gerçekten de mümkün müdür? Bu, bütün biyolojik evrimin en temel sorusudur... Modern doğa biliminden yana olan bir kimse, bu soruya "evet" yanıtını verme ötesinde bir seçeneğe sahip değildir. Çünkü doğa olaylarını anlaşılır yollardan açıklamayı kendisine hedef kılmış, bunları, doğaüstü müdahalenin yardımına başvurmadan doğruca doğa yasalarına dayanarak türetmeyi amaçlamıştır.  (Hoimar Von Ditfudrth, Dinozorların Sessiz Gecesi, cilt 2, Çev. Veysel Atayman, 2. Baskı, İstanbul: Alan Yayıncılık, Mart 1995, s. 64.)

Dithfurt'un da belirttiği gibi, materyalist bilim anlayışı, hayatı "doğaüstü müdahalenin" yani yaratılışın varlığını kabul etmeden açıklamayı kendisine en temel prensip olarak kabul etmiştir. Bu prensip bir kez kabul edildikten sonra, en imkansız olasılıklar bile kolaylıkla kabul edilebilir.

Bu dogmatik zihniyetin örneklerini hemen hemen her evrimci çalışmada bulmak mümkündür. Evrim'in Türkiye'deki önde gelen savunucularından Prof. Ali Demirsoy birçok örnekten biridir. Prof. Demirsoy'a göre, yaşam için mutlaka var olması gereken temel proteinlerden Sitokrom-C'nin tesadüfen oluşması ihtimali "bir maymunun daktiloda hiç yanlış yapmadan insanlık tarihini yazma olasılığı kadar azdır." (Prof. Ali Demirsoy, Kalıtım ve Evrim, Ankara: Meteksan Yayınları, 1984, s. 61.)

Kuşkusuz böyle bir ihtimali kabul etmek, akıl ve sağduyunun en temel prensiplerini çiğnemek anlamına gelir. İnsan, bir kağıt parçası üzerine yazılı tek bir harf gördüğünde bile, o harfin bilinçli birisi tarafından yazıldığına emindir. İnsanlık tarihini anlatan bir kitap gördüğünde, bunun bir yazar tarafından kaleme alındığından daha da emindir. Akli dengesi yerinde olan hiç kimse, bu dev kitabın içindeki harflerin "tesadüfen" yan yana geldiğini iddia etmeyecektir.

Ancak son derece ilginçtir, Prof. Dr. Ali Demirsoy, tam da bunu kabul etmektedir:

Bir Sitokrom-C'nin dizilimini oluşturmak için olasılık sıfır denecek kadar azdır. Yani canlılık eğer belirli bir dizilimi gerektiriyorsa, bu tüm evrende bir defa oluşacak kadar az olasılığa sahiptir, denebilir. Ya da oluşumunda bizim tanımlayamayacağımız doğaüstü güçler görev yapmıştır. Bu sonuncusunu kabul etmek bilimsel amaca uygun değildir. O halde birinci varsayımı irdelemek gerekir.  (Prof. Ali Demirsoy, Kalıtım ve Evrim, s. 61.)

Prof. Demirsoy, "doğaüstü güçleri kabul etmemek", yani Yaratıcı'nın varlığını reddetmek için imkansızı tercih ettiğini yazmaktadır. Oysa bilimin amacı "doğaüstü güçlerin varlığını kabul etmemek" değildir. Bilim böyle bir amaçla yola çıkmaz. Bilim hiçbir ön yargıya bağlanmadan sadece doğayı inceler ve bu incelemelerinden sonuçlar çıkarır. Eğer bu sonuçlar, evrenin her noktasında doğada doğaüstü bir aklın tasarımının hakim olduğunu gösteriyorsa -ki böyledir-, bilim elbette bunu kabul etmelidir.

Dikkat edilirse, aslında "bilimsel amaç" diye ifade edilen şey, sadece maddenin var olduğu ve tüm doğanın da sadece maddi etkenlerle açıklanabileceği yönündeki bir dogmadır. Bu ise "bilimsel amaç" vs. değil, doğrudan materyalist felsefedir. Materyalist felsefe, "bilimsel amaç" gibi yüzeysel sözlerin ardına gizlenmiş ve bilim adamlarını gerçekte bilim dışı kabullere zorlamaktadır. Nitekim Demirsoy, bir başka konudan, hücredeki mitokondrilerin kökeninden söz ederken, tesadüf açıklamasını "bilimsel düşünceye oldukça ters gelmesine rağmen" kabul ettiğini açıkça belirtir:

... Sorunun en can alıcı noktası, mitokondrilerin bu özelliği nasıl kazandığıdır. Çünkü tek bir bireyin dahi rastlantı sonucu bu özelliği kazanması aklın alamayacağı kadar aşırı olasılıkların biraraya toplanmasını gerektirir... Solunumu sağlayan ve her kademede değişik şekilde katalizör olarak ödev gören enzimler, mekanizmanın özünü oluşturmaktadır. Bu enzim dizisini bir hücre ya tam içerir ya da bazılarını içermesi anlamsızdır. Çünkü enzimlerin bazılarının eksik olması herhangi bir sonuca götürmez. Burada bilimsel düşünceye oldukça ters gelmekle beraber daha dogmatik bir açıklama ve spekülasyon yapmamak için tüm solunum enzimlerinin bir defada hücre içerisinde ve oksijenle temas etmeden önce, eksiksiz bulunduğunu ister istemez kabul etmek zorundayız.  (Prof. Ali Demirsoy, Kalıtım ve Evrim, s. 94.)

Tüm bu satırlardan anlıyoruz ki evrim, gerçekte bilimsel araştırmaların sonucunda ortaya çıkan bir teori değildir. Aksine, bu teori materyalist felsefenin gereklerine göre önce masa başında üretilmiş ve sonra da bilimsel gerçeklere rağmen kabul ettirilmeye çalışılan bir tabuya dönüşmüştür. Yine evrimcilerin yazdıklarından anladığımız üzere, tüm bu çabanın bir de "amacı" vardır ve bu amaç, her ne pahasına olursa olsun canlıların yaratılmamış olduklarını savunmayı gerektirmektedir.

Şoklardan Kaçmamak 

Az önce de vurguladığımız gibi, madde ötesinin (ya da "doğaüstü"nün) var olduğunu kesinlikle reddeden düşünce, materyalizmdir. Bilim ise, böyle bir dogmayı kabul etmek zorunda değildir. Bilim, doğayı incelemek ve sonuçlar çıkarmakla yükümlüdür.

Ve bilim, söz konusu gerçeğe, yani canlıların yaratılmış olduğu gerçeğine ulaşmaktadır. Bu, bilimsel bulgular tarafından ortaya konan bir açıklamadır. Canlılardaki olağanüstü kompleks yapıları incelediğimizde, bunların asla doğa kanunlarıyla ve rastlantılarla açıklanamayacak kadar olağanüstü özelliklere sahip olduklarını görürüz. Her olağanüstü özellik, kendisini meydana getiren üstün bir aklın göstergesidir. Canlılık da, üstün bir güç ile yaratılmıştır. Bu güç madde ötesi bir akla aittir. Bu akıl, tüm doğaya egemen ve sonsuz bir güce sahip, Rabbimiz olan Allah'ın aklıdır. Kısacası hayat ve canlılar, yaratılmışlardır. Bu materyalizm gibi dogmatik bir inanç değil, bilimsel gözlem ve deneylerin ortaya çıkardığı açık bir gerçektir.

Bu gerçeğin, materyalizme inanmaya ve materyalizmi bilim sanmaya alışmış olan bilim adamlarında bir şok meydana getirdiğini görüyoruz. Bakın bu şok, bugün dünyada evrim teorisine karşı çıkan en önemli isimlerden biri olan Michael Behe tarafından nasıl ifade ediliyor:

Hayatın üstün bir akıl tarafından tasarlanmış olduğu anlayışı, hayatı basit doğa kanunlarının bir sonucu olarak algılamaya alışkın bizlerde bir şok etkisi yaratmış durumda. Ama diğer yüzyıllar da benzer şokları yaşamışlardı ve şoklardan kaçmak için bir neden de yok.  (Michael Behe, Darwin's Black Box, New York, The Free Press, 1996, s. 252-53.)

İnsanlık dünyanın düz olduğu ya da evrenin merkezinde yer aldığı gibi dogmalardan kurtulmuştur. Hayatın tasarlanmadan, kendi kendine oluştuğu şeklindeki materyalist ve evrimci dogmadan da kurtulmaktadır.

Bu durum karşısında gerçek bir bilim adamına düşen görev ise, materyalist dogmadan vazgeçerek, hayatın ve canlıların kökeni konusunu gerçek bir bilim adamına yaraşır bir objektiflik ve samimiyetle değerlendirmektir. Gerçek bir bilim adamının yapması gereken "şoklardan kaçmamak"tır; 19. yüzyılın köhne materyalist dogmalarına bağlanarak imkansız senaryoları savunmak değil.

Bilim Tarihi Ne Kadar Eski?


Bilim tarihi hakkındaki bilgilerimiz araştırmacıların elde ettikleri milattan önceki yüzyıllara ait kalıntılarla sınırlıdır...

Bilim tarihi insanlar için hep bir araştırma konusu olmuştur. Eski çağlara ait kalıntıların incelenmesiyle, bu dönemlerdeki bilim düzeyi hakkında bilgiler edinilmeye çalışılmıştır. Bu araştırmaların gelişen teknoloji sayesinde hız ve derinlik kazanması, insanlara her geçen gün bilim tarihiyle ilgili yeni veriler sunmaktadır.

İşte bu verilerden bir yenisi İtalyan Alpleri'nde bulunan 5000 yıllık bir avcı cesedinin yanındaki çantada bulunan yaylar ve oklardır. 5000 yıl öncesine ait bu oklardaki bilimsel özellikler insanı hayrete düşürücü niteliktedir : Okların arkasında bulunan tüyler, okun hedefe doğru giderken hızla dönerek ilerlemesini sağlayacak "ivli" şekilde yerleştirilmişlerdir.

İvme sistemi yani sabit hızda ilerleyen maddenin hızını artıran etkenler ise ancak 18. yüzyılda keşfedilmiştir. İşte bu yeni bulgu, araştırmacılar arasında, 18. yüzyılda yeni keşfedilen bir bilginin 5000 yıl önce insanlar tarafından nasıl bilindiği ve kullanıldığı konusunda şaşkınlık yaratmıştır.

İvme Sistemi ve Newton'un Hareket Yasaları

Önce İvme Sitemi hakkında biraz bilgi edinelim:

İvme, hızı sürekli artan ya da azalan cisimlerin belli bir süre sonundaki hızlarının hesaplanmasında kullanılır.Bir hareketlinin hızının birim zamandaki artış ya da azalma miktarına İvme denir:

a=(v(son)-v(ilk))/(t(son)-t(ilk)) denkleminde, V:hız, a:ivme, t:zamandır.

Bu konudaki en önemli kaynak Newton'un 18. yüzyılda açıkladığı hareket yasalarıdır. Bu yasalara göre, bir cismin hareketinde ya da şeklinde bir değişikliğe yol açan etmene kuvvet denir. Tanımdan da anlaşılacağı gibi kuvvetle hareket arasında bir bağlantı vardır.

Newton'un dayandığı temel yasalardan ilki "Eylemsizlik Yasası"dır Buna göre bir cisme hiçbir kuvvet etki etmiyorsa ya da cisme etki eden kuvvetlerin bileşkesi sıfırsa bu cismin hızında bir değişiklik olmaz. Eğer maddesel bir noktanın yeri mutlak bir koordinat eksenler sistemine göre tarif edilirse ve bu maddesel nokta dışarıdan başka cisimlerin etkisi altında bulunmuyorsa bu nokta ivmesiz olarak hareket edecektir; yani ya hareketsiz duracak veya bir doğru üzerinde sabit bir hızla hareket edecektir. Newton'un bu ifadesi şöyle açıklanabilir: Bir kuvvetin uygulanmasıyla durumu değişmeye mecbur edilmediği takdirde, her cisim bulunduğu hareketsiz halinde veya düzgün hareket halinde kalır. İkinci yasa olan "Dinamiğin Temel Yasası"na göreyse, bir cismi etkileyen kuvvetlerin bileşkesi sıfır değilse cisim mutlaka ivmeli bir hareket yapar ve ivme her an bileşke kuvvetle doğru orantılıdır. Yani bir cisme bir kuvvet uygulanırsa o cisimde bir ivme meydana gelir ve ivme kuvvetle orantılıdır (F = m.a). Üçüncü yasa ise "Etki tepki yasası"dır. Bir A cismi bir B cismine bir F kuvveti uyguluyorsa, B cismi de A cismine zıt yönde ama ona eşit bir F kuvveti uygular.

Bütün deneyler gösterir ki; nerede ve ne zaman bir ivme meydana gelirse, bu ivme iki sebebin yalnız birinden veya her ikisinden dolayı meydana gelir. Bu ivme, kullanılan sistemin mutlak bir eksenler sistemi olmadığından veya başka cisimlerin etkisinden veya her iki sebepten ötürü olabilir. Başka bir sebep mümkün değildir.

İşte oka hız kazandırmaya yarayan ivli bir sistem geliştirmek için bu temel fizik prensiplerinin mutlaka bilinmesi gerekmektedir.

Peki ama bu karmaşık sistem 18. yüzyılda keşfedilmeden yıllar önce, sanki bu kurallardan haberdarmışçasına bir oka ivme kazandıracak sistem nereden bilinmiştir?

18 yüzyılda keşfedilen İvme Sistemi'nin çok daha eski çağlarda kullanılmış olduğu kanıtlandığına göre, şimdi de eski çağlardaki bilim seviyesine bir göz atalım.

Eski Çağlarda Bilim

İnsanlığın düşünce tarihine bakıldığında pozitif bilimler yakın geçmişte karşımıza çıkar ancak buna rağmen oldukça hızlı gelişmişlerdir.

Bilim tarihi hakkındaki bilgilerimiz araştırmacıların elde ettikleri milattan önceki yüzyıllara ait kalıntılarla sınırlıdır. Bu bilgiler ışığındaki bilgilere göz attığımızda, bilim tarihiyle ilgili, eski çağlara ait şu bilgiler karşımıza çıkmaktadır:

En eski uygarlıklardan bir olan Çin Uygarlığında bilimsel faaliyetin başlangıcı M.Ö. 2500'lere kadar götürülebilir. On ikinci yüzyıldan itibaren yapılan seyahatler sonucunda, matbaa ve barut gibi teknik buluşlar, Avrupa'ya Çin'den götürülmüştür. Diğer uygarlıklardan farklı olarak Çin'de daha çok aritmetik ve cebir bilimleri gelişme göstermiş ve hatta geometri problemleri bile bu iki disiplinden yararlanılarak çözülmeye çalışılmıştır. Teknik açıdan devrine nispetle oldukça gelişmiş bir düzeyde bulunan Çin astronomisinde, Galilei'den önce Güneş lekeleri konusunda bilgi verildiği görülmektedir. Ayrıca astronomi metinlerinde, meteor ve meteoritler ile nova ve süpernovalar hakkında kayıtlara da rastlanmaktadır.

Hint uygarlığına bakacak olursak, buradaki bilimsel etkinliklerin başlangıcını M.Ö. 5000'lere kadar geriye gittiğini görmek mümkündür. M.S. beşinci ve on ikinci yüzyıllar arasında Hintliler, trigonometrik oranları da dikkate almak suretiyle, Güneş-Yer, Ay-Yer uzaklıklarını, Güneş, Ay ve diğer gezegenlerin konumlarını ve dolanım periyotlarını hesaplamaya çalışmışlar ve bunlarla ilgili sayısal değerleri içeren eserler bırakmışlardır.

Nil nehri civarında gelişen Mısır uygarlığı M.Ö. 2700 yıllarından itibaren matematik, astronomi ve tıp konularındaki etkinliklerle parlamıştır. Mısırlılardan kalan eserler arasında en önemli yeri birer mimari harikası olan piramitler tutar.

Mezopotamya'daki uygarlığının başlangıcı M.Ö. 3000 yıllarından öncesine gider. Modern astronominin temelinde Mezopotamya astronomisi bulunur. Mezopotamyalılar cebir ilminin kurucusudurlar. Gelişmiş bir rakam sistemine sahip olmaları cebir konusunu da ilerletmelerini sağlamıştır. Thales Teoremi'ni dik üçgenler için bulmuş ve kullanmışlardır. Daireyi 360 dereceye bölen de Mezopotamyalılardır.

Coğrafi konumu çeşitli bölgelerle bir köprü niteliğinde olan Anadolu uygarlığıysa çeşitli çok çeşitli yönlerden gelişmiş bir uygarlık olarak karşımıza çıkar. Bazı Anadolu uygarlıkları arasında Hitit, Urartu, Firig ve Lidya uygarlıkları sayılabilir. Batı Anadolu'daki Lidya uygarlığının en büyük başarısı ise parayı icat etmiş olmasıdır. Böylece o dönemin ekonomik hayatında büyük gelişme sağlanmış, modern ekonominin temelleri atılmıştır.

Görülmektedir ki bilim, ilgili verilere ulaşabildiğimiz bu eski çağlarda dahi çok ileri bir seviyede bulunmaktaydı.

Günümüz teknolojisinin bize eski çağlarla ilgili yeni bulgular sunduğunu belirtmiştik. İşte 5000 yıllık oklarda ortaya çıkan bilimsel zeka da bize eski çağlardaki insanların bilimde ilerlemiş olduklarını ve bilim tarihinin sandığımızdan çok daha eskilere dayandığını kanıtlayan önemli bir bulgudur.

Allah'ın 14 Asır Önce Kuran'da Bildirdiği Bilimsel Gerçekler Yeni Keşfediliyor

Allah Kuran'da, 20. yüzyıl teknolojisiyle eriştiğimiz bazı bilimsel gerçekleri bundan 1400 yıl önce insanlara bildirmiştir.

Elbette ki Kuran bir bilim kitabı değildir. Fakat çeşitli ayetlerinde, son derece özlü ve hikmetli bir anlatım içinde aktarılan ve Kuran'ın indirildiği dönemde bilimsel olarak saptanması mümkün olmayan bazı bilimsel gerçekler ancak 20. yüzyıl teknolojisi ile keşfedilmiştir. Kuran'ın bilimsel mucizelerini anlamak için de, bu İlahi kitabın indirildiği dönemdeki bilim düzeyine bir göz atalım.

Kuran'ın indirildiği 7. yüzyılda, Arap toplumu bilimsel konular hakkında sayısız hurafeye ve batıl inanca sahipti. Evreni ve doğayı inceleyecek teknolojiye sahip olmayan Araplar, nesilden nesile aktarılan efsanelere inanıyorlardı. Örneğin, gökyüzünün dağlar sayesinde tepede durduğu sanılıyordu. Bu inanışa göre Dünya düzdü ve iki ucunda yüksek dağlar vardı. Bu dağların ise birer direk gibi gök kubbeyi ayakta tuttukları düşünülüyordu.

Ancak Arap toplumunun tüm bu batıl inanışları Kuran'la birlikte ortadan kaldırıldı. Örneğin "Allah O'dur ki, gökleri dayanak olmaksızın yükseltti..." (Rad Suresi, 2) ayeti göğün dağlar sayesinde tepede durduğu inancını geçersiz kıldı. Bunun gibi daha pek çok konuda, o dönemde hiçbir insanın bilmediği önemli bilgiler Kuran'da verildi. İnsanların astronomi, fizik ya da biyoloji hakkında çok az şey bildikleri bir dönemde indirilen Kuran, evrenin yaratılışından insanın oluşumuna, atmosferin yapısından, yeryüzündeki dengelere kadar pek çok konuda kilit bilgiler içermekteydi.

İşte Kuran bize, Allah'ın üstün ilmini insanlara dilediği dönemde öğretebileceğini ispatlamaktadır.

Bu anlamda eski çağlara ait, ileri bilimsel tekniklere sahip kalıntıların bulunması bizleri şaşırtmamalı, aksine Allah'ın üstün ilminin ezeli ve ebedi olduğunu bir kez daha düşünmemizi sağlamalıdır. 

----------
- http://www.fenokulu.com/eylemsizlik565.htm
- http://www.bilimtarihi.gen.tr/yenicag/index.html


Materyalizme Darbe Vuran Deney Cern Projesi


CERN (Avrupa Nükleer Araştırmalar Merkezi) olarak bilinen dünyanın en büyük parçacık fiziği laboratuvarında, belki de dünya tarihinin en ilginç deneyleri yapılmaktadır...

Yaşadığımız dönem, Yüce Allah'ın kusursuz yaratışını modern teknoloji ve bilimsel deneylerle kanıtlayan pek çok delille doludur. 100 milyon canlı fosili içinde hiçbir ara geçiş formuna rastlanmaması evrim teorisini çürütüp, yaratılışı kanıtlarken, laboratuvarlarda gerçekleştirilen bilimsel deneyler de hep yaratılışı kanıtlar niteliktedir. Cern deneylerini kapsayan modern fizik çalışmaları da bu bilimsel deliller arasındadır. Yüce Rabbimiz'in izniyle gerçekleşen bu bilimsel buluşlar Kuran'daki ayetlerle birebir örtüşürken, tüm kainatın yaratıldığı “ilk an” hakkında da önemli bilgiler içermektedir.

CERN (Avrupa Nükleer Araştırmalar Merkezi) olarak bilinen dünyanın en büyük parçacık fiziği laboratuvarında, belki de dünya tarihinin en ilginç deneyleri yapılmaktadır. Bu laboratuvar, Fransa-İsviçre sınırında yerin 100 metre altında ve 27 km uzunluğunda çember şeklinde tasarlanmıştır. Çember şeklindeki tüplerde birbirinin zıt yönünde proton adlı parçacıklar hızlandırılmakta, zıt yönde hareket ettirilen parçacıkların hızları, yani enerjileri yeterli seviyeye geldiğinde ise birbirleriyle çarpıştırılmaktadır. Bu çarpışma neticesinde muazzam bir enerji açığa çıkmaktadır. Fizikçiler işte bu parçacıkların enerji ve hızlarını ölçerek evrenin yaratılışı ile ilgili detayları öğrenmeye çalışmaktadırlar. Bunun neticesinde de sayısız parçacık oluşturulmaktadır. Peki, bu deney neden yapılmaktadır?

Bilim adamları, parçacıkların birbirleriyle çarpışması ile yaşananların, evrenin Yüce Allah tarafından yaratılışının çok çok kısa süre sonrasına benzediğini belirtmektedirler. Bu anın incelenmesi ile, evrenin Big Bang ile yaratılışının detaylarını öğrenmenin mümkün olabileceği ve teorik fizikteki, “Karanlık madde, sicim teorileri, küçük karadelikler, anti madde ve uzayın diğer boyutları var mı?” benzeri güncel fiziksel problemlerin de çözümlenebileceği düşünülmektedir.

CERN Deneyleri Neden Büyük Önem Taşımaktadır? 


Evrenin yaratılışı, bundan bir asır önce, astronomların önemli bir bölümü tarafından gözardı edilen bir kavramdı. Bunun nedeni ise, 19. yüzyıldaki bilim anlayışının, evrenin sonsuzdan beri var olduğu varsayımını benimsemesiydi. Evreni inceleyen bilim adamlarının çoğu, zaten sözde sonsuzdan beri var olan bir maddeler bütünüyle karşı karşıya olduklarını sanmışlar ve evren için bir "Yaratılış", yani başlangıç olduğunu akıllarından bile geçirmemişlerdi.

Bu "sonsuzdan beri var olan evren" fikri, Batı düşüncesine materyalist felsefe ile birlikte girmiştir. Eski Yunan'da gelişen bu felsefe, maddeden başka bir varlık olmadığı yanılgısını savunuyor ve evrenin sonsuzdan gelip sonsuza gittiğini öne sürüyordu. (Allah’ı tenzih ederiz.) Aslında materyalizm, Ortaçağ'da Kilise'nin hakim olduğu dönemde rafa kaldırılmıştı. Ama Rönesans'tan sonra Batılı bilim ve fikir adamlarının Eski Yunan kaynaklarına merak sarmaları ile birlikte, materyalizm de yeniden kabul görmeye başlamıştı. Alman düşünür Immanuel Kant ile başlayan evrenin sonsuzdan beri var olduğunu ve bu sonsuzluk içinde her olasılığın mümkün sayılması gerektiğini iddia eden bu batıl düşünce, Karl Marx, Friedrich Engels gibi diyalektik materyalistler tarafından şiddetle savunulmuştur. Çünkü bu felsefe yaratılışı ve Allah'ın varlığını inkar eden (Yüce Allah'ı tenzih ederiz.) bir temel üzerine oturtulmuştu. Nitekim “Felsefenin Başlangıç İlkeleri” adlı kitabında Yaratılış'a karşı sonsuz evren fikrini savunan Politzer de bilimin kendi tarafında olduğunu sanmıştır. Oysa bilim, evrenin bir başlangıcı olduğu gerçeğini ispatlamıştır. CERN deneyleri de bu gerçeği destekledikleri için önem taşımaktadır.

“Evrenin patlama hızı inanılmayacak kadar hassas bir kesinlikle belirlenmiştir. Bu nedenle Big Bang herhangi bir patlama değil, her yönüyle çok iyi hesaplanmış ve düzenlenmiş bir oluşumdur.” (Paul Davies, Fizik Profesörü Superforce: The Search for a Grand Unified Theory of Nature, 1984, s. 184)

Evrenin Yaratıldığını İspatlayan İlk Bilimsel Bulgular 

1920'li yıllar, modern astronominin gelişimi açısından çok önemli yıllardı. 1922'de Rus fizikçi Alexandre Friedmann, Einstein'in genel görecelik kuramına göre evrenin durağan bir yapıya sahip olmadığını ve en ufak bir etkileşimin evrenin genişlemesine veya büzüşmesine yol açacağını hesapladı. Friedmann'ın çözümünün önemini ilk fark eden kişi ise Belçikalı astronom Georges Lemaitre oldu. Lemaitre, bu çözümlere dayanarak evrenin bir başlangıcı olduğunu ve bu başlangıçtan itibaren sürekli genişlediğini savundu. Ayrıca, bu başlangıç anından arta kalan radyasyonun da saptanabileceğini belirtti.

Bu bilim adamlarının teorik hesaplamaları o zaman çok ilgi çekmemişti. Ancak 1929 yılında gelen gözlemsel bir delil, bilim dünyasına bomba gibi düşecekti.

Edwin Hubble'ın Yaratılışı İspatlayan Buluşu: Evrenin Genişlemesi

O yıl California Mount Wilson gözlemevinde, Amerikalı astronom Edwin Hubble astronomi tarihinin en büyük keşiflerinden birini yaptı. Hubble, kullandığı dev teleskopla gökyüzünü incelerken, yıldızların uzaklıklarına bağlı olarak kızıl renge doğru kayan bir ışık yaydıklarını saptadı. Bu buluş, o zamana kadar kabul gören evren anlayışını temelden sarsıyordu.

Çünkü bilinen fizik kurallarına göre, gözlemin yapıldığı noktaya doğru hareket eden ışıkların tayfı mor yöne doğru, gözlemin yapıldığı noktadan uzaklaşan ışıkların tayfı da kızıl yöne doğru kayar. (Gözlemciden uzaklaşmakta olan bir trenin düdük sesinin gittikçe incelmesi gibi.) Hubble'ın gözlemi ise, bu kanuna göre, gök cisimlerinin bizden uzaklaşmakta olduklarını gösteriyordu. Hubble, çok geçmeden çok önemli bir şeyi daha buldu; yıldızlar ve galaksiler sadece bizden değil, birbirlerinden de uzaklaşıyorlardı. Her şeyin birbirinden uzaklaştığı bir evren karşısında varılabilecek tek sonuç ise, evrenin "genişlemekte" olduğuydu.

Hubble'ın ortaya koyduğu evrenin genişlediği gerçeği, kısa bir süre sonra yeni bir evren modelini doğurdu. Evren genişlediğine göre, zamanda geriye doğru gidildiğinde çok daha küçük bir evren, daha da geriye gittiğimizde "tek bir nokta" ortaya çıkıyordu.

Edwin Hubble, dev teleskobuyla yaptığı gözlemlerde evrenin genişlediğini fark etti. Hubble böylece "sonsuz evren" efsanesini yıkacak Big Bang teorisinin de ilk delilini bulmuş oluyordu.

Big Bang 

Yapılan hesaplamalar, evrenin tüm maddesini içinde barındıran bu "tek nokta"nın, korkunç çekim gücü nedeniyle "sıfır hacme" sahip olacağını gösterdi. Evren, sıfır hacme sahip bu noktanın patlamasıyla ortaya çıkmıştı. Bu patlamaya "Big Bang" (Büyük Patlama) dendi ve bu teori de aynı isimle bilindi.

Big Bang'in gösterdiği önemli bir gerçek vardı: Sıfır hacim "yokluk" anlamına geldiğine göre, evren "yok" iken "var" hale gelmişti. Bu ise, evrenin bir başlangıcı olduğu anlamına geliyor ve böylece materyalizmin "evren sonsuzdan beri vardır" varsayımını geçersiz kılıyordu.

Big Bang'e Kuran'dan İşaretler

Zamanımızdan tam 14 asır önce insanların evrenle ilgili bilgilerinin son derece kısıtlı olduğu zamanlarda yine Kuran'da bildirilen bir başka gerçek de, aynı Big Bang teorisinin ortaya koyduğu gibi, tüm evrenin, çok küçük bir hacimde bir arada iken ayrılıp genişlemesiyle ortaya çıkmış olduğudur:

"O inkar edenler görmüyorlar mı ki (başlangıçta) göklerle yer birbiriyle bitişikken, Biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık. Yine de onlar inanmayacaklar mı?" (Enbiya Suresi, 30)

Üstteki ayetin Arapçasında çok önemli bir kelime seçimi vardır. Ayetin "birbiriyle bitişik" olarak tercüme edilen kelimesi "ratk", Arapça sözlüklerde "birbiriyle içiçe, ayrılmaz durumda, kaynaşmış" anlamlarına gelir. Yani tam bir bütün oluşturan iki madde için kullanılır. Ayetteki "ayırdık" ifadesi ise Arapça "fatk" fiilidir ki, bu fiil ratk halindeki bir nesnenin yarıp, parçalayıp dışarı çıkması anlamına gelir. Örneğin tohumun filizlenerek topraktan dışarı çıkması bu fiille ifade edilir.

Bu bilgiyle, ayete tekrar bakalım. Ayette göklerle yerin ratk durumunda olduğu bir durumdan bahsedilmektedir. Ardından bu ikisi fatk fiili ile ayrılmışlardır. Yani biri diğerini yararak dışarı çıkmıştır. Gerçekten de Big Bang'in ilk anını hatırladığımızda, kozmik yumurta denilen noktanın evrenin tüm maddesini içerdiğini görürüz. Yani her şey, bir başka deyişle tüm "gökler ve yer" bu noktanın içinde, ratk halindedirler. Ardından bu kozmik yumurta şiddetle patlamış, bu yolla maddeler fatk olmuş, yani dışarı çıkarak tüm evreni oluşturmuşlardır.

Yaratılışı ve Big Bang'i Kanıtlayan Bilimsel Veriler 


Radyasyonun Evrenin Her Yanına Eşit Olarak Dağılması: George Gamov, 1948 yılında Georges Lemaitre'in hesaplamalarını geliştirerek evrenin büyük patlama ile oluşması durumunda, evrende bu patlamadan arta kalan belirli oranda bir radyasyonun olması gerektiğini ve bu radyasyonun evrenin her yanında eşit olması gerektiğini ortaya koydu. İşte "olması gereken" bu kanıt, 1965 yılında Arno Penzias ve Robert Wilson adlı iki araştırmacı tarafından keşfedildi.

"Kozmik Fon Radyasyonu" adı verilen bu radyasyon uzayın belli bir tarafından gelen radyasyondan farklıydı. Olağanüstü bir eşyönlülük sergiliyordu, belirli bir kaynağı yoktu ve evrenin tümüne dağılmış bir radyasyondu. Böylece uzun süredir evrenin her yerinden eşit ölçüde alınan ısı dalgasının, Big Bang'in ilk dönemlerinden kalma olduğu ortaya çıktı. Üstelik bu rakam bilim adamlarının önceden öngördükleri rakama çok yakındı. Penzias ve Wilson, Big Bang'i kesin delillerle deneysel olarak ispatlayan ilk kişiler oldukları için Nobel Ödülü kazandılar.

1989 yılında ise, George Smoot ve onun NASA Ekibi, Kozmik Geri Plan Işıma Kaşifi Uydusu'nu (COBE) uzaya gönderdiler. Bu gelişmiş uyduya yerleştirilen hassas tarayıcıların, Penzias ve Wilson'ın ölçümlerini doğrulaması yalnızca sekiz dakika sürdü. Sonuçlar, tarayıcıların kesinlikle evrenin başlangıcındaki büyük patlamanın sıcak, yoğun konumunun kalıntılarını gösterdiğini kanıtladı. Çoğu bilim adamı COBE'nin başarısını Big Bang'in olağanüstü bir şekilde onaylanması olarak yorumladı.

Uzaydaki Hidrojen ve Helyum Gazlarının Miktarı: Günümüzde yapılan ölçümlerde evrendeki hidrojen-helyum gazlarının oranı, Big Bang'den arta kalan hidrojen-helyum oranının teorik hesaplanmasıyla uyuşuyordu. Eğer evren bir başlangıcı olmadan, sonsuzdan geliyor olsaydı, evrendeki hidrojen tamamen yanarak helyuma dönüşmüş olurdu.

Tüm bunlarla birlikte Big Bang bilim dünyasında kesin bir kabul gördü. Scientific American dergisinin Ekim 1994 sayısındaki bir makaleye göre, evren sürekli ve düzenli olarak genişliyordu ve Big Bang modeli yüzyılımızın kabul görmüş tek modeliydi.

Adım Adım Cern Projesi 

8 Ağustos 2008…

Merkez, yapımı yıllar süren atom altı parçacık çarpıştırma cihazının çalıştırılabileceği düzeye gelindiğini duyurduktan sonra bu tarihte ilk aşamayı gerçekleştirdi. İlk protonlar ön hızlandırıcıdan ana hızlandırıcıya başarılı bir şekilde aktarıldı.

10 Eylül 2008…

Deneyde en büyük parçacık hızlandırıcısı, ilk ışın deneyini saat yönünde gerçekleştirdi.

2009 …

CERN'deki çalışmalarda evrenin oluşum sırlarıyla ilgili yeni bilgilerin 2009 yılının sonlarından itibaren alınmaya başlanması planlanıyor. (CERN Press Office)

Bilim Dünyasi Allah’a Yöneliyor 

Big Bang'in zaferi ile birlikte, materyalist dogmanın temeli olan "sonsuz evren" kavramı da tarihe karışmıştır. Kendisini ateist olmak için körü körüne şartlandırmayan pek çok bilim adamı, bugün evrenin yaratılışında sonsuz güç sahibi bir Yaratıcı'nın, yani Yüce Allah'ın varlığını kabul etmiş durumdadır. Örneğin ünlü Amerikalı astrofizikçi Hugh Ross evrenin Yaratıcısı’nın tüm boyutların üzerinde olduğunu şöyle açıklar:

“Zaman, olayların meydana geldiği boyuttur. Eğer madde, patlamayla birlikte ortaya çıkmışsa, o zaman evreni meydana getiren nedenin evrendeki zaman ve mekandan tamamen bağımsız olması gerekir. Bu bize Yaratıcı'nın evrendeki tüm boyutların üzerinde olduğunu gösterir. Aynı zamanda Yaratıcı'nın, bazılarının savunduğu gibi evrenin kendisi olmadığını ve evreni kapladığını, sadece evrenin içindeki bir güç olmadığını kanıtlar.” (Hugh Ross, The Creator and the Cosmos: How Greatest Scientific Discoveries of The Century Reveal God, Colorado: NavPress, revised edition, 1995, s. 76)

Big Bang'in ilk saniyesini araştırmak için CERN'de yapılacak deney tamamlandığında bilgisayarlara tahmini olarak 10 yıl boyunca her yıl 15 petabayt (15 milyon gigabayt) bilgi aktarılacak. Bu verinin boyutu, dünyadan aya uzanan bir CD dağı şeklinde örnekleniyor. Deneyler sırasında saniyede 250 bin DVD boyutunda bilgi ortaya çıkacak. (The 15-petabyte network behind the Cern atom smasher)

Ama evrenin tüm parçaları genişlemeye nasıl aynı anda başlayabilmişlerdir? Emri veren kimdir? Andrei Linde, Kozmoloji Profesörü ("The Self-Reproducing Inflationary Universe", Scientific American, vol. 271, 1994, s. 48)

Sonuç: Evreni Yoktan Var Eden Allah'tır 


Bu noktada önemli bir gerçeği vurgulamak gerekir: Big Bang teorisi, evrenin tek ve büyük bir patlama ile başladığını kabul eder. Ama bildiğimiz gibi patlamalar, maddeyi dağıtır ve düzensizleştirir. Oysa Big Bang çok gizemli bir şekilde bunun tam aksi bir etki oluşturmuştur. Maddeyi birbiriyle birleşecek ve galaksileri, üzerinde yaşadığımız muazzam sistemlere sahip Dünya'yı oluşturacak hale getirmiştir.

Gerçekten de Big Bang ile oluşan madde "olağanüstü" bir biçimde şekil ve düzen almıştır. Böyle bir düzenin oluşabilmesi ise bizi tek bir gerçeğe götürmektedir: Evrenin üstün kudret sahibi Yüce Allah tarafından kusursuzca yaratıldığı gerçeğine…

İşte, modern bilimin bulguları bir yandan materyalist dogmayı geçersiz kılarken, öte yandan da Kuran ayetleri ile haber verilen gerçekleri bir kez daha ortaya koymaktadır. CERN'de yapılan deneyler de Big Bang'in hemen sonrasında yaşananlara ışık tutacak ve Yüce Rabbimiz'in Yaratışı'nın detaylarını gösterecektir. Gelişen bilim de göstermiştir ki: Evren materyalistlerin sandığının aksine, maddenin içindeki birtakım tesadüfler ile değil, Yüce Allah'ın yaratmasıyla var olmuştur.

Darwinistler Evrimi İnkar Edenlere Kapsamlı Bir Sindirme Politikası Uygularlar


Darwinizm zorbalıkla, dayatmayla, sahtekarlıkla ayakta tutulur. Darwinizm'in yıllardır gündemde olmasının tek sebebi tüm dünyaya hakim bir sistem olan Darwinist diktatörlüktür. Darwinizm, bu dikta rejimi neticesinde insanlara dayatılmış, zorla, icbar yoluyla kabul ettirilmiştir. Darwinist hipnoz, insanların hiç farkına varmadığı şekillerde yaygınlaştırılmış, büyük bir kitle bu hipnozun etkisi altında kalmıştır. Bu kirli diktatörlüğün sinsi yöntemleri sonucunda Darwinizm, dünya çapında adeta reddedilemez, itiraz edilemez konuma getirilmiştir. 

Darwinizm şu anda büyük oranda dünya devletlerinin koruması altındadır. Pek çok ülkede devlet kurumları tarafından desteklenir ve hatta zorla kabul ettirilir. Batıl Darwinizm dinine karşı gelenler ise yine aynı zorba yöntemlerle susturulurlar. Bunun örnekleri yüzlercedir. Yalnızca evrim teorisini eleştirdikleri için işlerinden atılan profesör ve bilim adamlarından bazıları karşı karşıya kaldıkları bu sindirme politikasını son yıllarda açıkça deşifre etmektedirler. Öğrenciler sınıfta bırakılmakta, devlet kurumlarında kıdemli kişiler kariyerlerinden olmaktadır. Üniversiteler, yalnızca Darwinist eğitimin verildiği ve yalnızca Darwinist eğitimin kabul edildiği dikta rejiminin bir parçası haline getirilmiştir.

Darwinizm'in reddi engellenmektedir, çünkü aksi takdirde batıl Darwinizm dininin savunucularının hiçbir dayanağı olmayan bu teoriyi canlı tutabilmek için bir yolu kalmamış olacaktır. Yalan, yüksek sesle söylenmekte ve bunun yalan olduğunu iddia etmek suç sayılmaktadır. Bilimsellik iddiasıyla ortaya atılan teori, bilimden tam anlamıyla uzak, resmen ve açıkça reddedilmesi engellenen, batıl, dogmatik bir inanç sistemi haline getirilmiştir. Asıl dikkat çekici olan ise, bunun göz göre göre, hiç çekinmeden yapılmasıdır. 

İşte bu sebeple "Darwinizm bütün dünyada kabul ediliyor" şeklindeki hezeyanların hiçbir anlamı yoktur ve bunların hiçbir şekilde dikkate alınmaması gerekir. Darwinist diktatörlüğün sistemli ve sinsi çalışmaları, zaten böyle bir kabulu şart kılmıştır. Kimi insanlar işlerinden olmamak, kariyerlerini bırakmamak için mecburen bu sahte teoriyi kabul eder gözükmekte, öğrenciler sınıf geçebilmek için evrimi destekleyen sorulara cevap vermek zorunda kalmaktadırlar. Tarihin en geniş kapsamlı dikta uygulaması, Darwinist diktatörlük tarafından dünya çapında gerçekleştirilmektedir. 



Beyinle İlgili Akıl Dışı Bir Masal


Darwinist masal, biyolojik bir yapı veya özelliğin hayali evrimine dair ‘kurgulanan’ hikayedir...

Bilim Teknik dergisinin 16 Temmuz 2005 tarihli sayısında "Beynin gizleri yavaş yavaş çözülüyor" başlıklı bir yazı yayınlandı. Yazıda beyin araştırmalarındaki son durumun bir özeti veriliyor, "hominid beyni son 6 milyon yılda niçin üç misli büyüdü?" sorusu altında evrim masalları anlatılıyordu. Buna göre Seattle’daki Washington Üniversitesi’nden sinir bilimci William Calvin’in ‘geliştirdiği’ bir ‘Darwinist Masal’ aktarılıyor ve beynin sözde evriminin kaya fırlatma sayesinde gerçekleştiği öne sürülüyordu. Yazıda bununla ilgili olarak şu ifadelere yer veriliyordu:

"Hedefi vurmak için beyin, kas hareketleri, görsel veriler ve taşın ağırlığı gibi değişkenler arasında eşgüdüm kurmak zorundadır. Caliven’e göre taşın hedefi bulması ancak büyük beyin sayesinde gerçekleşir. Söz konusu sinir devresi bir kez oluşunca, insan diğer karmaşık işlerin altından kalkabilir. Sözgelimi sosyal ilişki kurmak ve sürdürmek, gelecek planları yapmak ve lisan geliştirmek gibi.."

Burada anlatılan, tipik bir Darwinist masaldır. Darwinist masal, biyolojik bir yapı veya özelliğin hayali evrimine dair ‘kurgulanan’ hikayedir. Evrimciler bilimsel bir varsayım görünümü altında sadece hayalgücüne dayanarak şu veya bu organın sözde evrimiyle ilgili masallar uydururlar. Bu hikayeler uydurulurken, ilgili organın işlevi veya organizmaya faydası temel alınır. Daha sonra bu organın bu faydayı ortaya çıkaracak şekilde evrimleştiği şeklinde bir kelime oyununa başvurulur. Evrimcilerin bu hikayeleri hiçbir bilimsel değer taşımazlar, çünkü bunlar test edilebilir olma özelliğine sahip değillerdir.

Sözgelimi bu son masala bakılacak olursa, bir bilim adamının maymunsu bir canlının dallardaki meyvelere veya kendisi için tehdit oluşturan yırtıcılara taş attığı, giderek daha iyi isabet ettirdiği, bu sayede beyin hacminin büyümeye başladığı, bir aile kurup sosyal sorumluluk üstlendiği, gelecek planları yapıp daha iyi bir yaşam için düşüncelere daldığı, sonra insanlaştığı, devletler, okullar, hastaneler, üniversiteler kurduğu, uçaklar, gemiler tasarlayıp inşa ettiği, uzaya mekik yolladığı vs. hikayesi tamamen bir kurgudan ibarettir. Bu hayali canlının hayali hikayesi bilim adamları için tekrarlanabilir, test edilebilir bir durum değildir.

Bir bilim adamı için böyle bir hikaye kurgulama gereği duyması da son derece ilginç bir durumdur. Bu hikayelerin sahibi bilim adamları, yıllarca araştırma yapmış, bilgili kişilerdir. Beynin ve sinir sistemini en ince detaylarına kadar bilmektedirler ve insan beyninin dünyanın en gelişmiş bilgisayarından daha üstün olduğunun da farkındadırlar. Herhangi bir doğal mekanizmanın bir hayvana aklın zerresini kazandırmadığı, ona konuşma ve düşünme yeteneği vermediği gerçeğini yakından bilmektedirler.

Doçent, profesör olmuş bilim adamlarının, böyle mükemmel bir organın kökenini açıklamada hala tesadüflere, hayvansı bir canlının taş sallama kabiliyetine dayanmaları hayret verici bir durumdur.

Bir akademisyenin, beyin hakkında sahip olduğu tüm bilgisini, aklını, sağduyusunu bir kenara bırakıp körü körüne tesadüflere bel bağladığı bu durum, adeta bir büyülenme hali ortaya koymaktadır.

Halbuki beyin hakkında biraz bilgili bir insan, çok az düşünmeyle beynin tesadüflerin eseri olamayacağını görebilir. Milyonlarca sinir hücresi bir araya gelerek beyin gibi bir organı oluşturmayı, insan farkında bile değilken yaşamının devamı için milyonlarca işlem üstlenmeyi, bunları an an yürütmeyi, vücudun dengesini muhafaza etmeyi, onu açlığa, tehlikelere karşı korumayı düşünüp belirlemiş değillerdir. Her bilgisayarın bir tasarlayıcısı vardır. Beyindeki tasarım ise bilgisayardakinden çok daha üstündür. Bu durumda beynin sonsuz bir bilgi sahibi bir Yaratıcı tarafından var edildiği ortadadır. Yüce Allah, insanı beyni ve diğer tüm organlarıyla birlikte kusursuz olarak yaratmıştır.

Bilim Teknik dergisini, Darwinizm’in bir yanılgı olduğunu görmeye, bu teorinin materyalist felsefe uğruna anlatılan akıl dışı masallarını terk etmeye davet ediyoruz.

Bilimin Gösterdiği Gerçekler, Allah'ın Yüce Kudretine İşaret Eder


Bilimin Gösterdiği Gerçekler, Allah'ın Yüce Kudretine İşaret Eder

Big Bang’i de tüm canlılığı ve tüm evreni de yaratanın Allah olduğu gerçeği, (Haşa) açıklamasız kalmaktan veya daha öncesine cevap bulamamaktan kaynaklanmaz. O zaman bütün canlılığı ve evrenin başıboş olduğu, sadece öncesine bir açıklama yapmak gerektiği gibi bir sonuç çıkar ki, böyle bir başıboşluk yeryüzünde yoktur (Allah’ı tenzih ederiz).

Tüm evren, yeryüzündeki tüm canlılar bir şeye işaret ederler. İncelendikçe bir olağanüstülük olduğu anlaşılır. Evrendeki denge, dünyadaki düzen, başlıbaşına canlılık, canlının tek bir hücresi, tek bir atom, sahip oldukları olağanüstülüklerle bir mesaj verirler insanlara. Bir akıl var demektedirler. Bu akıl sizden, sizin görüp bildiğiniz her şeyden üstün demektedirler. Alemler içinde alemler yaratan, atomun içinde bile aklını ve yüceliğini gösteren üstün bir Güce işaret etmektedirler. Onların gösterdiği işaretlerden çıkan bir sonuç var. Ve bu sonuç, bizi Yüce Allah’ın varlığına götürüyor.

Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah'ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) "Rabbimiz, Sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek yücesin, bizi ateşin azabından koru." (Al-i İmran Suresi, 191)

Bunu görmek için insanın evrenin başlangıcına kadar gitmesine gerek yok. Tek bir hücre, tek bir saç teli, tek bir atom bile insanın Allah’ın varlığını ve büyüklüğünü görmesi ve iman etmesi için yeterlidir. Elbette evrenin Big Bang ile yaratılışı çok büyük bir olaydır, muhteşem bir güzelliktir. Allah bu vesile ile kudretini ve üstün gücünü göstermektedir.

“Bu bilime girmez” iddiası da çok saçma bir iddiadır. Bilim zaten Allah’ın yarattıklarını incelemek için vardır. Onların verdikleri mesajın büyüklüğünü görebilmeyi sağlar. Allah’ın yüceliğini ve büyüklüğünü daha iyi kavrayabilmeyi sağlar.

Bilim Yaratıcının Varlığını Kabul Ediyor


Dinle bilim ayrılmaz bir bütündür ve bilim adamı da, Allah'ın sonsuz gücünü, sanatını, yaratmasındaki benzersizliği ortaya koyan kişidir...

Din ve bilimin, samimi ve akılcı olarak uygulandıkları sürece, daima uyum içerisinde oldukları çok açık bir gerçektir. Bu açık uyumun bir göstergesi de geçmişte ve günümüzde yaşayan, buluşları ile insanlığa önemli hizmetleri dokunmuş "iman eden bilim adamları"dır.

Yüzyıllardır dinin kendilerine sağladığı özgür aklı, sınırsız düşünme yeteneğini kullanarak bilime büyük katkılarda bulunmuş olan birçok bilim adamı bulunmaktadır. Bu kişiler, hem bilimin, dinle tam bir uyum içinde olduğunu göstermiş, hem de bilime ve insanlığa önemli hizmetlerde bulunmuşlardır. Newton, Kepler, Leonardo da Vinci, Einstein gibi bilim tarihine yön veren ünlü bilim adamları yaptıkları gözlemler ve araştırmalar sonucunda evreni yaratanın Allah olduğunu ve herşeyin Allah'ın hakimiyetinde olduğunu savunmuşlardır. Dahası, bilimin temel prensipleri inançlı kişiler tarafından ortaya atılmış ve çağdaş bilimin doğuşunda dinin önemli bir rolü olmuştur.

Bilimle uğraşan, yeni keşifler yapan bir bilim adamı, aslında Allah'ın yarattığı sanatı derinlemesine inceleyen, ondaki detayları fark etmeye ve yakalamaya çalışan kişidir. İşte bu nedenle, dinle bilim ayrılmaz bir bütündür ve bilim adamı da, Allah'ın sonsuz gücünü, sanatını, yaratmasındaki benzersizliği ortaya koyan kişidir. Bu yüzden sanılanın aksine bilim adamları Allah'ın varlığını, birliğini en çabuk fark eden kişilerdendir.

Bu yazımızda geçmişten günümüze, modern bilimi kuran ve geliştiren inançlı bilim adamlarını ve bu kişilerin bilime yaptıkları hizmetleri ele alacağız. Bu bölümde yer verilen bilim adamlarının tümü evrenin ve canlı sistemlerini Allah'ın yarattığına inanmışlardır. Nitekim Allah pek çok ayetle yaratılmışlar üzerinde düşünebilmenin, Allah'tan gereği gibi korkup sakınmanın, O'nun büyüklüğünü, yüceliğini kavrayabilmenin bir yolunun "ilim sahibi olmak" olduğunu haber vermiştir.

Din ve bilimin, samimi ve akılcı olarak uygulandıkları sürece, daima uyum içerisinde oldukları çok açık bir gerçektir. Bu açık uyumun bir göstergesi de geçmişte ve günümüzde yaşayan, buluşları ile insanlığa önemli hizmetleri dokunmuş "iman eden bilim adamları"dır.

Tüm zamanların en büyük bilim adamı olarak nitelendirilen Isaac Newton'un evrene bakış açısı, aşağıdaki sözlerinde çok açık bir şekilde ifade bulmaktadır:

    "Güneş Sistemi'nin, gezegenlerin ve kuyruklu yıldızların harika sistemleri yalnızca akıllı ve güçlü bir varlığın kudretiyle sürebilir. Bu varlık yalnızca dünyanın ruhunu değil herşeyi yönetir, O Allah'tır".

Aynı şekilde ünlü bilim adamı Kepler'in de çalışmalarını, dini inançlarının yönlendirdiği bilinmektedir. Fizik ve kozmik fon radyasyonu alanında yaptığı çalışmalar nedeniyle 1978 Nobel fizik ödülünü alan Arno Penzias, Johannes Kepler hakkında şöyle bir açıklamada bulunmuştur:

    "Bir merkezin etrafında dönme fikri, inançlı biri olan Kepler'e kadar uzanmaktadır. Kepler Kutsal Kitaba inanan bir dindardı. Allah'a inanıyordu... O günden beri, yüzyıllar boyunca müthiş bir mücadele olmuştur. Umutlar hala bilim adamlarında. Kepler ise bu umudu inancından elde etmişti."

GALİLEO GALİLEİ (1564 - 1642)


Galileo Galilei, teleskop kullanarak gökyüzüne bakan ilk kişidir. Galilei, hem Dünya'nın yuvarlak olduğunu söylemiş, hem de Ay'daki karanlık bölge, kraterler ve tepeleri ilk ortaya çıkaran kişi olmuştur. Bilime yaptığı bu büyük hizmetlerle tarihte önemli bir yeri olan Galilei, duyuları, konuşma yeteneğini ve zekayı insanlara verenin Allah olduğuna ve bunların en iyi şekilde kullanılması gerektiğine inanıyordu. Doğanın bir Yaratıcı tarafından tasarlandığının her haliyle açık olduğunu savunuyordu. "Tabiat hiç şüphesiz, Allah'ın hiç vazgeçemeyeceğimiz, okunması gereken diğer bir kitabıdır" diyen Galilei, Allah'ın Kitapları ile yarattıkları arasında hiçbir çelişki olamayacağını, çünkü her birini Allah'ın yarattığını söylüyordu.

GEORGE LEMAITRE (1894 - 1966)

George Lemaitre evrenin yaratılışını ifade eden Big Bang teorisini ortaya atmıştır. Lemaitre, evrenin bir başlangıcı ve sonu olduğunu, bunun da pek çok insanın Allah'a inanmasında önemli bir rol oynadığını savunmuştur. Aynı zamanda bir din adamı olan Lemaitre, dinin ve bilimin insanlığı aynı gerçeklere ulaştıracağına inanıyordu.

ISAAC NEWTON (1642-1727)

Tüm zamanların en büyük bilim adamı olarak kabul edilen Newton, hem matematikçi hem de fizikçiydi. Newton'un bilime yaptığı büyük hizmetler hatırlanacak olursa; bunlardan en önemlisi yerçekimi kanununun keşfidir. Newton, kuvvet ve ivme arasındaki mükemmel ilişkiyi kütle kavramı ile bağdaştırmış, etki ve tepki prensibini bulmuş, bileşke kuvvetlerin sıfır olması halinde hareketli cisimlerin hızının hiç değişmeyeceği tezini ortaya atmıştır. Newton'un hareket yasaları, 4 yüzyıldır en basit mühendislik hesaplarından, en karmaşık teknolojik projelere kadar her alanda uygulanmaktadır. Newton'un sadece çekim konusunda değil, mekanik ve optik gibi temel konularda da çok önemli buluşları olmuştur. Işığın 7 rengini keşfeden Newton, böylece optik adı verilen yepyeni bir bilim dalının da temelini atmıştır.

Newton bilimde çığır açan bu buluşlarının yanı sıra, ateizmi reddeden, Yaratılış'ı savunan ciddi eserler yazmış, "Yaratılış tek bilimsel açıklamadır" düşüncesini savunmuştur. Newton, mekanik evrenin kendi deyimiyle "bu hiç durmaksızın çalışan dev saatin" ancak güçlü ve üstün akıl sahibi bir Yaratıcı'nın eseri olabileceği gerçeğine inanıyordu.

Newton, bilimsel araştırmalarını yapma gayretinin ardındaki sebebi Principia Mathematica adlı eserinde şu sözlerle ifade etmiştir:

    "Bizler Allah'a muhtaç, aciz kullar olarak, kendi aklımıza göre Allah'ın aklının büyüklüğünü ve yüceliğini görmeli ve O'na teslim olmalıyız.

Allah sonsuz ve mutlaktır; gücü sınırsızdır ve herşeyden haberdar olandır; varlığı sonsuzluğa dayanır; herşeyi yönetir, yapılan ve yapılacak olan herşeyi bilir. O sonsuz ve sınırsızdır; ... Daimidir ve vardır; Varlığı daimidir, her yerde mevcuttur; her zaman ve her yerde var olmasıyla O, tüm zamanı ve aralıklarını yaratır."

Günümüzün İman Eden Bilim Adamları

Michael J. Behe

Evrenin ve tüm canlıların akıllı bir tasarımın ürünü olduklarını savunan ünlü bilim adamlarından biri de Michael J. Behe'dir. Behe, Pennsylvania'da Lehigh Üniversitesi'nde biyoloji profesörüdür. The New York Times ve Boston Review gibi gazetelerde pek çok makalesi yayımlanan Behe, Darwin's Black Box (Darwin'in Kara Kutusu) isimli kitabın da yazarıdır. Evrim teorisinin biyoloji açısından kabul edilmesi imkansız bir teori olduğunu kanıtlayan bu kitap, uluslararası alanda 80'den fazla baskı yapmıştır.

Behe, "indirgenemez komplekslik" adını verdiği bir kavramla evrim teorisinin imkansızlığını kanıtlamaktadır. Bu fikre göre, canlı bedenlerindeki pek çok organ, pek çok farklı parçanın bir- arada ve uyum içinde çalışmasıyla işlev görmektedir. Eğer bir parça işlevini kaybederse bu bütün organizmaya yansıyacak ve canlı fonksiyonlarını yitirecektir. Bu yüzden tesadüfi ya da aşamalı bir varoluşun söz konusu olması mümkün değildir.

Michael Behe, Darwin'in Kara Kutusu isimli kitabında şöyle demektedir:

    "Bunlar doğanın kanunları tarafından, tesadüfler sonucu veya bir ihtiyaçtan dolayı tasarlanmamıştır; aslında bunlar önceden planlanmıştır. Tasarımı yapan ise, sistemlerin en son halinin nasıl olacağını en iyi şekilde bilmektedir; bu nedenle sistemlerin oluşacağı her adım da planlanmıştır. Yeryüzündeki hayat da en basit örneğinden en kritik parçalarına kadar, bu akıllı dizaynın sonucudur. Akıllı dizaynın sonucu aslında tüm gerçekliğini kendi içinde barındırmaktadır. Biyokimyasal sistemlerin akıllı bir tasarımcının eseri olduğunu anlamak için, yeni bir prensibe dayalı mantık veya bilim de gerekmemektedir. Son kırk yıl içinde biyokimya dalında yapılan çalışmalar zaten bu gerçeği görmeye yeterlidir ve ortaya konanlar da günlük hayatımızda rastladığımız unsurlardır."

Dr. Allan Sandage

Günümüzün en tanınmış gök bilimcisi olan Dr. Allan Sandage, sonradan dini kabul eden bir bilim adamıdır. 1998 yılında "Bilim Allah'ı Buluyor" kapak konulu Newsweek dergisine verdiği röportajda Sandage, dini kabul etmesini şöyle açıklıyordu:

    "Beni bu sonuca götüren, dünyanın bilimle anlaşılamayacak kadar karmaşık olmasıydı. Varoluşun sırrını anlayabilmem ancak imanla mümkün."

Philip Johnson

Chicago Üniversitesi'nde hukuk profesörü olan Johnson, evrim teorisinin ideolojik yanını içeren pek çok araştırmanın da sahibidir. Johnson bu konuda "Darwin on Trial, Reason in the Balance, Objection Sustained" isimli kitapları başta olmak üzere pek çok makalenin de yazarıdır. Evrim teorisine karşı verdiği büyük mücadele ile tanınan Johnson, aynı zamanda Allah'a iman eden bir bilim adamıdır. Johnson'ın Allah inancını ifade ettiği sözlerinden bazıları şöyledir:

    "Dindar biri olarak Allah'ın varlığına ve yaratıcılığına inanıyorum."

    "... Materyalist evrime meydan okumayı ilerletmek istiyorum. Gelin Yaratan'ın etrafında birleşelim."

Wernher Von Braun (1912-1977)

Wernher von Braun, dünya çapında tanınan en popüler uzay bilimcilerden biridir. Wernher von Braun, II. Dünya Savaşı sırasında ünlü V-2 roketlerini geliştirerek Alman roket mühendisliğine önderlik etmiştir.

NASA'nın direktörlüğünü de yapan Dr. Braun, aynı zamanda güçlü bir inanca sahip dindar bir bilim adamıydı. Yaratılış ve doğadaki tasarım için şöyle demişti:

    "İnsan eliyle uzayda uçmak şaşırtıcı bir başarı ama uzay, kapılarının çok az bir kısmını insanlara açıyor. Bu delikten evrenin geniş esrarına bakmak, Yaratıcı'ya olan kesin inancımızı onaylıyor. Evreni var eden üstün bir Aklı tanımayan bir bilim adamını ve gelişen bilimi reddeden bir din adamını anlamakta güçlük çekiyorum."

Wernher von Braun, Mayıs 1974'te yayınlanan bir makalesinde şöyle diyordu:

    "İnsan, tasarım ve amaç olmadan, evrenin kanunu ve düzeni ile bırakılamaz. Evrenin ve onun barındırdığı herşeyin şaşırtıcı yönlerini daha iyi anladıkça, zaten bu amaçla yaratılan tasarımda hayrete düşülecek çok daha fazla neden bulmuş olduk... Tek sonuca inanmaya zorlanmakla -yani evrendeki herşeyin tesadüfen oluştuğuna inanmaya zorlanmakla- bilimin tarafsızlığı ihlal edilmiş olur... Rastgele meydana gelen hangi işlem bir insanın beynini veya bir insan gözünün sistemini oluşturabilir?..."

Wernher von Braun (resimde kolu sargılı olan) II. Dünya Savaşı sırasında üst resimde görülen V-2 roketlerini geliştirmiş ve Alman roket mühendisliğine önderlik etmiştir. Dr. Braun dünyanın en tanınmış uzay bilimcilerindendir.

Albert Einstein ( 1879-1955 )

20. yüzyılın en önemli bilim adamı olan Albert Einstein aynı zamanda Allah'a olan inancıyla da tanınmaktadır. Bilimin dinsiz olamayacağını savunan Einstein'ın din ve bilimle ilgili bir sözü şöyledir:

    "Derin bir imana sahip olmayan gerçek bir bilim adamı düşünemiyorum. Bu durum şöyle ifade edilebilir: Dinsiz bir bilime inanmak imkansızdır."

Einstein, evrenin tesadüflerle oluşamayacak kadar harika bir düzene sahip olduğuna ve evrenin Üstün Akıl sahibi bir Yaratıcı tarafından yaratıldığına inanıyordu.

Yazılarında Allah'a olan inancından sıkça söz eden Einstein için, evrendeki doğal düzenin harikalığı son derece önemliydi. "Dinsiz bir bilim topaldır;" sözleriyle Einstein, dinle bilimin nasıl ayrılamaz bir bütün olduklarını ifade etmiştir.

Einstein, "Tabiatı araştıran herkesin içinde bir çeşit dini saygı" olduğunu belirtmiş ve şöyle demiştir:

    "Bilimle ciddi şekilde uğraşan herkes tabiat kanunlarında bir ruhun, insanlardan daha üstün bir ruhun olduğuna ikna olur. Bu yüzden bilimle uğraşmak, insanı dine götürür."

Einstein'in dine bakış açısını, aşağıdaki sözlerinde de görmek mümkündür:

    "Din duygusu ne zaman kaybolsa, bilim, ilhamı olmayan bir deneyciliğe dönüşüyor."

İnsan, Teknoloji Üretebilecek Yaratılıştadır


Doğadaki tasarımların o kadar güçlü ve ikna edici bir boyutu vardır ki, her yaratılış delili incelendiğinde, evrimcilerin teorilerinin bir kez daha çöktüğü görülür...

Gezegenimiz, içerdiği su, hava, toprak, ışık gibi materyaller bakımından teknoloji üretimine son derece uygun niteliklere sahiptir. Hatta bu niteliklerin birbirleriyle etkileşimleri bile teknolojik tasarımların geliştirilmesine uygundur. Mesela kum, belli şartlar altında cam haline getirilebilir. Camı düz bir levha haline getirirseniz, üzerine gelen ışık, kendi doğrultusunda bir değişiklik yapmadan içinden geçer. İnce kenarlı bir mercek biçimi verdiğinizde ise ışık tek bir noktada toplanacaktır.

Burada dikkat etmemiz gereken çok önemli bir şey daha vardır:

Kum, cam ve ışık arasındaki ilişkiyi bizler için anlamlı kılan şey gözlerimizdir. Gözün görme kabiliyeti, mevcut olandan daha az olsaydı, (beynimiz ve vücudumuzun geri kalan kısmı sağlam olsa bile) kumu cama dönüştüremezdik. Dönüştürsek bile, ışığın mercekteki değişimini fark edemeyebilirdik.

Şüphesiz, gözlerimizin tasarımı şimdiki gibi olmasaydı, bunun sonucunda yaşayacağımız kayıp, sadece mercek yapamamakla kısıtlı kalmazdı. Böyle bir durumda, bugün var olan teknolojik ürünlerin pek çoğu bir işe yaramayacağı gibi, dünyada teknoloji diye bir şey de olmazdı. Çünkü teknoloji üretmek, sadece beynin gelişmişliği ile ilişkili değildir. Kollarımızın uzunluğu, kaslarımızın sağladığı kuvvet, elimizin hareket kapasitesi ya da parmaklarımızın hareketindeki uyum ve çeşitlilik de, teknoloji üretebilmek için gereklidir.

Teknoloji üretmemize imkan sağlayan bedensel özelliklerimiz bunlarla da sınırlı değildir: İnsanlardaki kuvvet ve güç geliştirilebilir niteliktedir. Gücümüzü ve becerilerimizi, kullandığımız alete göre ayarlayabiliriz. Vücut ölçülerimiz ve duyu organlarımızın özellikleri de buna dahildir. Mesela, çok daha küçük ve zayıf bir bedenimiz olsaydı ya da işitme kabiliyetimiz daha kısıtlı olsaydı, birçok teknolojik ürünü geliştirmemiz imkansız hale gelirdi. Hastalıklara karşı direncimiz (savunma sistemimiz) ve gün içindeki uyku gereksinim miktarı bile, teknoloji üretme düzeyimizi etkileyen bedensel unsurlardandır.

Parmak uçlarımızdan gözlerimize, kaslarımızdan kemiklerimize kadar, mükemmel olarak tasarlanmış bir bedenimiz var. Yüce Rabbimiz'in bize bahşettiği bu beden, bize düşünebilme ve düşündüklerimizi uygulayabilme imkanı veriyor.

Yeni bir şey tasarlama, icat etme isteği ve yeteneği, sadece insana özgüdür. Cisimleri algılama hızımızdan, uyarılara verdiğimiz bedensel tepkilere kadar tüm fiziki yapımız, teknoloji üretmeye uygun bir tasarıma sahiptir. (Bu konuda daha fazla bilgi almak için bakınız: İnsan Mucizesi, Harun Yahya, Global Yayıncılık, Ocak 2001, İstanbul.) Peki, "Bedenimizin teknolojik ürünler yapabilecek bir yapıda olmasını sağlayan nedir?"

Bu sorunun cevabını bulabilmek için, şöyle bir etrafımıza bakmak bile yeterlidir. Herhangi bir canlıyı düşünecek olursanız, doğadaki tasarımların, yaratılışın en büyük delillerinden olduğunu fark edebilirsiniz. Bu tasarımların sayısı o kadar çoktur ki, yaratılışı inkar edenler, bu durumu nasıl açıklayacaklarını bilememektedirler. (Richard Dawkins, The Blind Watchmaker, Longman Group, Harlow, Essex, İngiltere, 1986, s.5) Ayrıca, bilimsel gözlem ve araştırmalar, her gün doğada keşfedilen yeni bir tasarımı haber vermeye devam etmektedir.

Doğadaki tasarımların o kadar güçlü ve ikna edici bir boyutu vardır ki, her yaratılış delili incelendiğinde, evrimcilerin teorilerinin bir kez daha çöktüğü görülür... Şüphesiz, bu konuya verilebilecek ilk örnek, insan beynidir. Beyin, bir kamera, kütüphane, bilgisayar ve iletişim merkezinin tek yere toplanmış hali gibidir. Bilgisayarların aksine, beyin, kullanıldıkça daha iyi bir hale gelir. Dikkatli bakan bir göz, beynin içerisindeki karmaşık yapıdaki harika amacı ve büyük organizasyonu hemen fark eder.

Yetişkin bir insanın beyni, yaklaşık 1350-1400 gram ağırlığındadır. Buna karşın, 100 süper bilgisayarın bilgisini içerebilir. Beynin temel birimi, 'nöron' olarak adlandırılan sinir hücreleridir. Her bir hücre, milimetrenin yüz binde biri kadar bir çapa sahiptir ve 'çekirdek', 'dendrit' ve 'akson' adlı bölümlerden oluşur.

Bu hücreler, elektrik anahtarları gibi ateşlenebilirler. Bir hücre "ateşleme" yaptığında, kendisiyle komşu diğer hücreler, kimyasal içerikli bazı elektronik sinyaller yollar. Bu sinyaller mikrovolt (1 mikrovolt = 10 üzeri eksi 6 volt) mertebesindedir.

Beynimiz, bünyesinde 10 milyar nöron barındırır. Hayatın ilk 9 ayında bu nöronlar, dakikada 25 bin gibi muazzam bir oranla çoğalır.

Her bir sinir hücresi, 100 bin adet sinir hücresi ile temas edebilir. Vücudumuzdaki sinir hücrelerinin birbirlerine temas ettikleri noktaların sayısı, 100 trilyon civarındadır. Bu sayı, ABD'nin yarısını kaplayacak kadar büyük bir ormandaki ağaçların yaprak sayısına denktir. Yetişkin bir insanın beyninde bulunan sinir hücrelerinin uzunluğu ise 160 bin km.den fazladır. (Michael Denton, Evolution: A Theory Crisis, Adler & Adler, Bethesda, Maryland - BD, s. 330) 

Beynimiz, kimyasal bir verici tarafından kontrol edilen elektrik anahtarı topluluğu gibi düşünülebilir. Bu durumda, her sinirsel temas noktası, bir anahtar niteliği kazanacağından, beynin en az 100 trilyon bilgiye sahip olduğu söylenebilir. Aslında, sahip olduğumuz bilgi sayısının bundan çok daha fazla olması gerekir. Çünkü nöronlar ara seviyelerde ateşleme yapabilmektedir. Oysa elektrik anahtarları ya açık ya da kapalıdır. Halbuki, elektrik anahtarına benzettiğimiz temas noktalarındaki ateşlemeler, bazen kısmen gerçekleşebilmektedir. Bu nedenle beyin, hem dijital hem de analog dijital özellikler gösterir.

Herhangi bir anda beyindeki sinir hücrelerinin % 10'u ateşleme yapmaktadır. Bu ateşlemenin frekansı ise 100 Hz.dir. Sonuçta bu her saniye, beynimizde 10 üzeri 15 (1 trilyar) sinyalin ya da hesaplamanın yapıldığını gösterir. Bu sayı ne anlama gelir? Bunu basit bir karşılaştırma yaparak anlamaya çalışalım:

Bazı bilgisayarlar, bilim adamlarınca özel olarak hazırlanırlar. Bu bilgisayarların temel özelliği, işlem hızlarının ve bilgi depolama kapasitelerinin çok yüksek olmasıdır. Bu bilgisayarlar, bu nedenle ticari olarak kullanılmazlar. Cray 2 adlı süper bilgisayar da bunlardan biridir.

Cray 2'nin saniyede yapabildiği hesaplama sayısı 10 üzeri 9'dur (1 milyar). Bilgi depolama kapasitesi ise 10 üzeri 11 bit'tir. Yani bu süper bilgisayarın depolama kapasitesi, insan beyninin ancak binde biri kadardır. Beyin, tüm bu bilgisayarlardan çok daha gelişmiş bir yapıya sahiptir. Aslında bu benzetmeyi daha ileri götürmek pek mümkün değildir. Çünkü insan beynini, tam olarak ne teknolojideki ne de doğadaki başka bir şeye benzetebilirsiniz. (D. Meredith, Matemagical Themes, Basic Boks, N. Y., 1985.)Beyindeki her bir hücrede, bir trilyon atom vardır. Bunların her biri doğru yerde, doğru görevleri, tam olarak yerine getirirler.

Bilgisayar tasarımcıları, yapay bir zeka gerçekleştirmeye çalışıyorlar; bunu yaparken de beynimizdeki sinirsel ağları taklit etmeye çalışıyorlar. Ne var ki, bu konuda elde edilen başarı oldukça kısıtlıdır. Nitekim bu konuda çalışma yapan bilim adamlarından biri, "bizim düşünme yapımızın bazı özelliklerinin asla bir makine tarafından tekrarlanamayacağını" açıklamıştır. (Roger Penrose, The Emperor's New Mind, Oxford University Pres, New York, 1989.) 

Bu tablo, çeşitli sistemlerin hafıza kapasitesini göstermektedir. Beynin potansiyel kapasitesinin, 25 milyon kitap cildine veya 800 km.'den daha uzun bir kitap rafına eşit olduğuna dikkat ediniz. Tablodaki veriler, kelime bazında bilgisayarlarda kullanılan bilgi birimine dönüştürülecek olursa, bir kelime 40 bit'e denk gelecektir (1 kelime = 5 Byte = 40 bit).

Evrimcileri Açmaza Sokan Soru: İnsan Beyni Nasıl Ortaya Çıktı? 

R. Wallace, bir doğa tarihçisidir ve Charles Darwin'in yakın çalışma arkadaşıdır. 1869'da Darwin'e yazdığı mektupta şöyle demektedir:

"Doğal seleksiyon, vahşi insana bir maymundan biraz daha iyi bir beyin sağlayabilir. Ancak bu, bizim eğitimli toplumumuzun çok az daha altında bir seviyede beyine sahiptir." (R. M. Restak, The Brain the Last Frontier, Doubleday and Company, Inc., Garden City, New York, 1979, s. 58-59) 

Darwin bu ifadede, teorisini çökertecek gerçeği sezmiş ve çocuğu gibi benimsediği evrim teorisine ilişkin olarak şu yorumu yapmıştır:

"Umarım ben ve sen kendi çocuğumuzu öldürmüyoruz." (R. M. Restak, The Brain the Last Frontier, Doubleday and Company, Inc., Garden City, New York, 1979, s. 58-59) 

Darwin'in bu kadar korkmasının nedeni, günümüz insanının beyninin, sözde ilk insan olarak kabul ettiği bir canlının beyninden kat be kat üstün olması ve bu farklılığı açıklamada evrim teorisinin yetersiz kalmasıydı.

Peki, günümüzde beynin böylesine gelişmiş olması nasıl açıklanmaktadır? Evrim teorisinin bu konudaki tezi oldukça ilginçtir. Bazı evrimcilerin sapkın iddialarına göre, insanların karmaşık aletler yapmayı ve konuşmayı keşfetmesi, daha yüksek seviyede düşünmesine neden olmuş ve daha yüksek seviyede düşünmek de beynin büyüyüp gelişmesini sağlamıştır. Bu açıklama tam bir kısır döngüyü içermektedir: Hangisi önce olmuştur; artan düşünme kapasitesi mi, yoksa beynin kapasitesi mi?

Bugün, insan zekası ile ilgili bazı gülünç materyalist iddialar vardır. İlk insanın beyninin "piştiği, güneş altında çok dolaştığı için zarar gördüğü" (K.R. Fialkowsky, "A mechanism for the Origin of the Human Brain: a hypothesis", Current Anthropology 27(6):288, June 1986. See also "A half-baked theory of how our barins graw?", Discover 7(9):15 September 1986) bu iddialardan biridir. Sözde beyin, bu hasarı gidermek için yeni nöronlar üretmiştir. Hayali atalarımız güneşin altından çekilince (belki de şapka takmaya başlayınca!) beynin tamamı tekrar çalışmaya başlamıştır.

Beynimiz Neden İki Parçadır? 

Beyin ile ilgi araştırmalar yapan bilim adamlarının en çok dikkatini çeken konulardan biri de, iki yarım küreden oluşmasıdır. Bu iki yarım parça, sayıları milyarları bulan sinir lifleri ile birbirine bağlıdır.

Vücudun sol tarafı genel olarak sağ yarı, sağ tarafı da sol yarı küre tarafından idare edilir. Bu konudaki diğer bir bulgu da sol yarı kürenin dil ve analitik problem çözmede; sağ yarı kürenin de görsel ve sanatsal etkinlikler konusunda uzmanlaşmış olduğudur.

Beynin iki bölümden oluşmasıyla ilgili standart evrimci açıklama şudur: "Bir tarafa bir şey olursa diğeri, sistemin devamı için yedekleme görevi yapacaktır." İddia edildiği gibi, gerçekten bir yedekleme söz konusu ise neden 4 ya da 6 tane yedekleme sistemi olmamıştır? Her bir yarım küre diğerinin yedeği ise neden farklı faaliyetler konusunda uzmanlaşmışlardır? Beynin evrimi ile ilgili iddialar, rastgele ve birbiri ile çatışan fikirler ile doludur.

Beynimizin karmaşık yapısı, evrim teorisinin mantık dışı ve tutarsız iddiaları ile çelişmektedir. Üstelik bu çelişkiler, beynimizin binlerce fonksiyonu hakkında çok fazla bilgi sahibi olduğumuz halde ortaya çıkmaktadır. Doğadaki diğer tüm tasarımlar gibi, insan beyni de tesadüfi gelişmelerle ortaya çıkmamıştır. Onu, sonsuz ilim ve kudret sahibi olan Allah yaratmıştır.