darwin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
darwin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Mutasyon: Hayali Bir Mekanizma












​Mutasyonlar, canlı hücresinin çekirdeğinde bulunan ve genetik bilgiyi taşıyan DNA molekülünde, radyasyon veya kimyasal etkiler sonucunda meydana gelen kopmalar ve yer değiştirmelerdir. Mutasyonlar DNA'yı oluşturan nükleotidleri tahrip eder ya da yerlerini değiştirirler. Çoğu zaman da hücrenin tamir edemeyeceği boyutlarda birtakım hasar ve değişikliklere sebep olurlar. 

Dolayısıyla evrimcilerin arkasına sığındıkları mutasyon, hiç de sanıldığı gibi canlıları daha gelişmişe ve mükemmele götüren tılsımlı bir değnek değildir. Mutasyonların net etkisi zararlıdır. Mutasyonların sebep olacağı değişiklikler ancak Hiroşima, Nagazaki veya Çernobil'deki insanların uğradığı türden değişiklikler olabilir: Yani ölüler, sakatlar... Bunun nedeni çok basittir: DNA çok kompleks bir düzene sahiptir. Bu molekül üzerinde oluşan herhangi rastgele bir etki ona sancak zarar verir. Amerikalı genetikçi B. G. Ranganathan bunu şöyle açıklar: 

Mutasyonlar küçük, rastgele ve zararlıdırlar. Çok ender olarak meydana gelirler ve en iyi ihtimalle etkisizdirler. Bu dört özellik, mutasyonların evrimsel bir gelişme meydana getiremeyeceğini gösterir. Zaten yüksek derecede özelleşmiş bir organizmada meydana gelebilecek rastlantısal bir değişim, ya etkisiz olacaktır ya da zararlı. Bir kol saatinde meydana gelecek rastgele bir değişim kol saatini geliştirmeyecektir. Ona büyük ihtimalle zarar verecek veya en iyi ihtimalle etkisiz olacaktır. Bir deprem bir şehri geliştirmez, ona yıkım getirir. (B. G. Ranganathan, Origins?, The Banner Of Truth Trust, Pennsylvania, 1988)
Nitekim bugüne kadar hiçbir yararlı mutasyon örneği gözlemlenmedi. Tüm mutasyonların zararlı olduğu görüldü. İkinci Dünya Savaşı'nın ardından nükleer silahların sonucunda oluşan mutasyonları incelemek için kurulan Atomik Radyasyonun Genetik Etkileri Komitesi'nin (Committee on Genetic Effects of Atomic Radiation) hazırladığı rapor hakkında evrimci bilim adamı Warren Weaver şöyle diyordu:

Çoğu kimse, bilinen tüm mutasyon örneklerinin zararlı olduğu sonucu karşısında şaşıracaktır, çünkü mutasyonlar evrim sürecinin gerekli bir parçasıdır. Nasıl olur da iyi bir etki -yani bir canlının daha gelişmiş canlı formlarına evrimleşmesi- pratikte hepsi zararlı olan mutasyonların sonucu olabilir?(Warren Weaver, "Genetic Effects of Atomic Radiation", Science, vol. 123, June 29, 1956, s. 1159.)

İnsanlar üzerinde gözlemlenen tüm mutasyonlar zararlıdır. Tıp kitaplarında "mutasyon örneği" olarak anlatılan mongolizm, Down Sendromu, albinizm, cücelik, orak hücre anemisi gibi zihinsel ya da bedensel bozuklukların ya da kanser gibi hastalıkların her biri, mutasyonların tahrip edici etkilerini ortaya koymaktadır. Elbette ki insanları sakat ya da hasta yapan bir süreç, "evrim mekanizması" olamaz. 


Nitekim Amerikalı patolog David A. Demick, mutasyonlar hakkında yazdığı bilimsel bir makalede bu konuda şunları söyler:

Son yıllarda genetik mutasyonlarla bağlantılı olan binlerce insan hastalığı sınıflandırılmıştır. Yeni yayınlanan bir kaynak kitapta 4500 farklı genetik hastalık sayılmaktadır. Dahası, moleküler genetik analizlerden önce klinik olarak tanımlanan bazı kalıtsal sendromların (örneğin Marfan sendromu) mutasyonların sonucu olduğu anlaşılmıştır...

Mutasyonların, oluşturdukları tüm bu hastalıkların yanında, faydalı etkileri de var mıdır? Tanımladığımız binlerce zararlı mutasyon örneğinin yanında, elbette ki bazı olumlu örnekler de tanımlamak gerekmektedir. -eğer makro evrim doğru ise- Bu olumlu örnekler, hem daha kompleks yapılar oluşturmak için evrime gerekecek, hem de çok sayıdaki zararlı mutasyonun bozucu etkisini dengelemek için lazım olacaktır. Ama iş bu faydalı mutasyonları tanımlamaya gelince, evrimci biyologlar hep garip bir sessizlik içindedirler. (David A. Demick, "The Blind Gunman", Impact, no. 308, February 1999..)

Mutasyonların neden evrimci iddiayı destekleyemeyeceklerini üç ana maddede özetlemek mümkündür:

1) Mutasyonlar her zaman zararlıdır: Mutasyon rastgele meydana geldiği için hemen her zaman canlıya zarar verir. Mantık gereği, mükemmel ve kompleks olan bir yapıya yapılacak herhangi bir bilinçsiz müdahale, o yapıyı daha ileri götürmez, aksine tahrip eder. Nitekim hiçbir gözlemlenmiş "faydalı mutasyon" yoktur.

2) Mutasyon sonucunda DNA'ya yeni bilgi eklenmez: Genetik bilgiyi oluşturan parçalar yerlerinden kopup sökülür, tahrip olur ya da DNA'nın farklı yerlerine taşınır. Ama mutasyonlar hiçbir şekilde canlıya yeni bir organ ya da yeni bir özellik kazandırmazlar. Ancak bacağın sırttan, kulağın karından çıkması gibi anormalliklere sebep olurlar.

3) Mutasyonun bir sonraki nesle aktarılabilmesi için mutlaka üreme hücrelerinde meydana gelmesi gerekir: Vücudun herhangi bir hücresinde veya organında meydana gelen değişim bir sonraki nesle aktarılmaz. Örneğin bir insanın gözü, radyasyon ve benzeri etkilerle mutasyona uğrayıp orijinal formundan farklılaşabilir ama bu, kendisinden sonraki nesillere geçmeyecektir.

Aborijin Yerlileri

Avrupalıların Avustralya'ya yerleşmesinden önce, Avustralya'nın tek halkını oluşturan yerli halk topluluğudur. Yaklaşık 50 bin yıl önce Güneydoğu Asya'dan yola çıkarak Avustralya'nın kuzey kıyılarına ulaşan küçük bir topluluğun soyundan gelen Aborijinler, zamanla Avustralya'nın her yanına dağılmışlardır.


1788'de, Avrupalıların Avustralya'ya ulaşmasından önce, kıtada yaklaşık 300 bin Aborijin yaşıyordu ve 500 kabile vardı. Kıtaya gelen Avrupalılar Aborijinleri "ilkel insanlar" olarak gördüler ve kıtada bir soykırım başlattılar. Avrupalılar, son derece vahşi yöntemlerle Aborijinleri katletmeye başladılar. Bu soykırımdan sonra başlangıçtaki 500 kabileden geriye çok azı kaldı. Bugün Aborijinler, Avustralya nüfusunun yaklaşık yüzde birini oluşturmaktadırlar.(Grolier International Americana Encyclopedia, vol 2, Grolier Incorporated, Danbury, 1993, s.345-346; Gelişim Hachette, cilt 1, Interpres Basın ve Yayıncılık A.ı., s.351-352)

Aborijinlerin Avrupalılar tarafından "ilkel insanlar" kabul edilerek katledilmeleri, Charles Darwin'in İnsanın Türeyişi (bkz. İnsanın Türeyişi) isimli kitabının yayınlanması ile büyük bir hız kazandı. Darwin kitabında, "yaşam mücadelesi"nin insan ırkları arasında da geçerli olduğunu, "kayırılmış ırklar"ın bu mücadelede üstün geldiklerini öne sürüyordu. Darwin'e göre kayırılmış ırklar, Avrupalı beyazlardı. Asyalı ya da Afrikalı ırklar ise, yaşam mücadelesinde geri kalmışlardı. Darwin daha da ileri giderek, bu ırkların, dünya üzerindeki "yaşam mücadelesi"ni yakın zamanda tamamen kaybederek yok olacaklarını ileri sürmüştü:

    Belki de yüzyıllar kadar sürmeyecek yakın bir gelecekte, medeni insan ırkları, vahşi ırkları tamamen yeryüzünden silecekler ve onların yerine geçecekler. Öte yandan insansı maymunlar da? Kuşkusuz elimine edilecekler. Böylece insan ile en yakın akrabaları arasındaki boşluk daha da genişleyecek. Bu sayede ortada şu anki Avrupalı ırklardan bile daha medeni olan ırklar ve şu anki zencilerden, Avustralya yerlilerinden ve gorillerden bile daha geride olan babun türü maymunlar kalacaktır.(Charles Darwin, The Descent of Man, 2. Edition, New York, A L. Burt Co., 1874, s.178)

Görüldüğü gibi Darwin, Avustralya yerlilerini gorillerle bir tutuyordu. Dolayısıyla Avustralya'da katliam yapan insanlar da gorile benzer hayvanları öldürdüklerini düşünmüşler, Aborijinleri insan olarak kabul etmemişlerdir.

Darwin'den sonra bazı evrimciler de, "eğer insan maymun ile ortak bir atadan türemişse, dünyanın bazı köşelerinde hala bu evrim sürecini tamamlamamış ara geçiş formları (bkz. Ara geçiş formu), yani yarı maymun-yarı insanlar yaşıyor olabilir" iddiasını öne sürdüler. Aborijin yerlileri de, kaş çıkıntılarının Batılı ırklarınkinden biraz daha büyük, çene yapılarının içeri doğru eğik ve beyin hacimlerininse biraz daha küçük olması nedeniyle, "evrimin yaşayan delilleri" olarak kabul edildiler. Evrimci paleontologlar ve onlara katılan çok sayıda "fosil avcısı" da, insanın sözde evrimine delil öne sürebilmek için Aborijinlerin mezarlarını kazmaya ve elde ettikleri kafataslarını Batı'daki evrimci müzelere götürmeye başladılar. Kafatasları, bir süre sonra tüm Batılı enstitülere, okullara birer birer dağıtılmaya ve evrimin en somut kanıtları olarak sunulmaya başlandı.

Bir süre sonra, Aborijin mezarları yeterli olmadı ve evrim teorisine delil bulmak amacıyla Aborijin katliamı başladı. Vurulan yerlilerin kafatasları çıkarılıyor, kurşun delikleri kapatılıyor ve kimyasal işlemlerle biraz eskitildikten sonra müzelere satılıyordu.

Bu insanlık dışı uygulamalar ise, evrim teorisi destek alınarak meşru gösteriliyordu. Örneğin Tazmanya Royal Society'nin başkanı olan James Barnard 1890 yılında yaptığı bir açıklamada, "Yok etme işlemi, evrim ve en uygunların yaşama kanununun bir aksiyonudur" dedi ve "Bu nedenle Avustralyalı Aborijinleri öldürme konusunda suçlamayı hak eden herhangi bir sebep yoktur" diye devam etti. (Jani Roberts, How new-Darwinism justified taking land from Aborigines and murdering them in Australia, http://ş.gn.apc.org/inquirer/ausrace.html)

Günümüzde, Aborijinler artık Avustralya vatandaşı sayılıyorlar. Ancak birçoğu hala ayrımcılıkla karşı karşıya ve sosyal, ekonomik ve politik açıdan ezilmekteler.

The Committee of the Antichrist: Darwin, Marx, Stalin, Lenin, Mao, Trotsky and Other Bloody Fascist and Communist Leaders

The Committee of the Antichrist

Charles Robert Darwin
The real PROTECTOR AND ACTUAL PROMOTER OF THE EVOLUTION THEORY, which;
-    appeared in the name of Allah,
-    has indoctrinated people that they are idle animals who are not responsible towards Allah,
-    has spread the claim that everything has happened by chance to the masses,
-    and has dragged the entire world into cruelty, degeneration, mass murders and wars since the beginning of the 20th century by indoctrinating the claim of the survival of the fittest by natural selection is ATHEIST FREEMASONRY. 


ERASMUS DARWIN, the grandfather of Charles Darwin, who propounded the theory of Evolution in its current state and pioneered in spreading this deceit to masses, is a WELL-KNOWN FREEMASON, A MEMBER OF THE MASONIC LODGE OF SCOTLAND, CANONGATE KILWINNING NO 2. CHARLES DARWIN IS ALSO A MEMBER OF THE SAME LODGE, and a 27 degree mason.1
 


Erasmus Darwin
In the last one and a half centuries following the indoctrination of Darwin’s views to the masses, the reason why faith in Allah has weakened all over the world, the number of atheists has increased, the world has fallen into a downward spiral of conflicts and degeneration, the world wars  broke out, hatred and anger have spread in societies, massacres and murders have increased and views such as genocides and racism which drift societies into destruction have spread is the infiltration of this deceit to almost all institutions, schools and state administrations of the world under the influence of the ATHEIST MASONIC DARWINST DICTATORSHIP.

The bloody communist and fascist leaders are well-known for their adherence to and admiration for Darwin’s theory of evolution. These people never hesitated to state that they had based their system of disorder, defeatism and cruelty upon the theory of evolution. Not to mention, all the bloody leaders in question are ATHEIST FREEMASONS.

Karl Marx, the founder of communism who shed blood on masses, openly expressed that he based his views on Darwin’s theory of evolution. Relating to Darwin’s book, The Origin of Species, he said, “The book contains the basis in natural history for our views
.”2  MARX, IS A 32ND DEGREE FREEMASON, A MEMBER OF THE GERMAN GRAND ORIENT LODGE. Marx, known for his atheism, was always annoyed with his Jewish roots. In his book, “A World Without Jews”, he openly expressed his anger towards Jews and faith in Allah.3 



Karl Marx
Lenin and Stalin, the murderers of millions who adopted Marx’s views and also known for their adherence to and admiration for Darwin and the theory of evolution, are also FREEMASONS. LENIN IS A MEMBER OF THE GRAND ORIENT LODGE, while STALIN is from the ROSICRUCIAN LODGE.4 Stalin, during his administration was estimated to have cost 60 million lives and attached great importance to evolution propaganda. In his autobiography, he said


“There are three things that we do to disabuse the minds of our seminary students. We had to teach them the age of the earth, the geologic origin, and Darwin's teachings.”5




Leon Trotsky, another founder of the Communist Revolution together with Lenin, on the other hand, is another Darwinist who said “Darwin’s discovery is the highest triumph of the dialectic in the whole field of organic matter.”6  LEON TROTSKY is also a FREEMASON, a member of the GRAND ORIENT LODGE. Following his exile from Russia, he settled in South America. There he worked to join the grand lodges in Latin and South America regions. So far all the communist uprisings in South America, including Cuba, have been organized by these lodges.7 





Similarly, Mao Tse Tung, who was a bloody communist leader and the founder of the Chinese communism, openly stated that "Chinese socialism is based on Darwin and his theory of evolution." Also, MAO TSE TUNG, is also a FREEMASON, who is a member of the GRAND ORIENT LODGE.8 The Chinese socialism that Mao Tse Tung based on Darwin is one of the most repressive and bloody regimes in history. In that time China became the scene of countless political executions. In the following years young militants whom Mao called the “Red Guards” drifted the country into a sheer terror environment. China is still under the influence of the same filthy communist system and the bloody dictatorship. The greatest genocide in the history of China that took place recently and the horrible executions that followed openly reveals that the same perverted and filthy atheist masonic system which, in the words of Mao, is based on Darwin’s theory of evolution is still in effect.  

ALL OF THESE PEOPLE ARE DARWINISTS and ATHEIST FREEMASONS. THESE PEOPLE ARE THE COMMITTEE OF THE ANTICHRIST WHO ARE AGAINST THE QUR’AN, AS WELL AS THE NEW AND THE OLD TESTAMENT.

Darwin, who drifted the world to disbelief, degeneration, anger and aimlessness, his mentor and grandfather Erasmus Darwin and the bloody leaders of the communist ideology who supported Darwinism and cost millions of lives are HIGH DEGREE ATHEIST FREEMASONS. Today, despite the fact that it does not have any scientific evidence whatsoever, the theory of evolution is protected and supported all over the world within the framework of laws. The young people are obliged to learn this perverted theory while teachers are obliged to teach it. Those opposing to the theory of evolution are immediately dismissed and silenced. That is because, this decisive ideology that sheds blood on the entire world and inculcates disbelief in societies is the most important fortress of atheist freemasonry. Considering the resolute adherence of bloody communist and fascist leaders to this theory and the bloodshed of millions based on the Darwinist teachings, the worldwide-scale influence of this antichrist committee is better understood.


_______________________________________
1 John Daniel, Two Faces of Freemasonry, Day Publishing, 2007, p. 120
2 Marx, Collected Writings, editor McClellan, Oxford, p. 582

3 John Daniel, Two Faces of Freemasonry, Day Publishing, 2007, p. 434
4 John Daniel, Two Faces of Freemasonry, Day Publishing, 2007, p. 449
5 Kent Hovind, The False Religion of Evolution, http://www.hsv.tis.net/….ke4vol/evolve/ndxng.html
6 Alan Woods-Ted Grant, "Marxism and Darwinism", Reason in Revolt: Markxism and Modern Science, London:1993
7 John Daniel, Two Faces of Freemasonry, Day Publishing, 2007, p. 449
8 John Daniel, Two Faces of Freemasonry, Day Publishing, 2007, p. 572

Rekonstrüksiyon Bilimden Çok Sanatı İlgilendirmektedir


Evrimciler, teorilerini destekleyecek bilimsel deliller bulamadıkları için, teoriyi propaganda ile ayakta tutmaya çalışmaktadırlar...

New Scientist/ 2006-06-02

Ingilizce

New Scientist dergisinin 2 Haziran 2006 tarihli sayısında, Debora Mackenzie imzalı, "Kafatasına Yüz Yerleştirmek" başlıklı bir makale yayınlandı. Makalede, kafataslarından yola çıkılarak yapılan rekonstrüksiyonların güvenilmezliği konu edilmekteydi. Alman polisinin yaptığı bir araştırmadan yola çıkılarak hazırlanan bu makale, evrimcilerin insanın hayali evrimi konusundaki propagandalarının önemli bir bölümünü teşkil eden "rekonstrüksiyonların" bilimsel açıdan geçersizliğini bir kez daha gözler önüne sermektedir.

Bir kafatası için 21 araştırmacıdan 21 ayrı yüz

Söz konusu makalede aktarıldığına göre, 2003 yılının Ocak ayında Alman polisi, Hannover'in kuzeyinde Celle bölgesindeki bir ormanda bir kafatası buldu. Kafatasının sahibinin erkek olduğu, öldüğünde 56 yaşlarında olduğu tespit edilebildi. Ne var ki, bulunduktan iki yıl geçmesine rağmen kafatasının kimliği hala tespit edilememişti. Tam da bu dönemde, Almanya'da bir konferans düzenleniyordu. Konferansın davetlileri, sadece kafatasına dayanarak bir insanın yüzünü belirleme konusunda uzman olan adli sanat uzmanlarıydı. Polis, bu imkanı değerlendirmek istedi ve Celle kafatasının sahibini tespit edebilmek için bu konferansa katılan araştırmacıların yardımını istedi. Tam 21 araştırmacı bu talebe olumlu cevap verdi ve kafatasının rekonstrüksiyonunu ortaya çıkarmak için çalışmaya başladı. Sözkonusu çalışmaların sonuçları, üç yıl kadar sonra Belçika'nın Leuven şehrinde düzenlenen "Yumuşak Yüz Kısımlarının Tekrar İnşası" konulu uluslararası konferansta sunuldu.Ne var ki, 2006 yılının Mayıs ayında yayınlanan bu sonuçlar hiç de polisin beklediği gibi değildi. 21 araştırmacının elde ettiği 21 yüz, birbirinden tamamen farklıydı. Dolayısıyla Celle kafatasının kimliği belirlenemedi.

Celle kafatası üzerinde sürdürülen çalışmalar, bu alanda uzman 21 araştırmacının birlikte yürüttüğü, en ileri teknik ve teknolojilerin kullanıldığı çalışmalardır. Kafatasının kemikleri eksiksiz olmasına, konunun uzmanlarınca en ileri imkanlar kullanılarak çalışılmasına rağmen ortaya birbirinden farklı 21 yüz rekonstrüksiyonu çıkarması,  kafataslarından yola çıkılarak tasarlanan yüzlerin, gerçekleri yansıtmadığının en açık delillerindendir, Bu yüzler objektif bilimsel kriterlere değil, yüzleri tekrar inşa eden sanatçıların sezgilerine ve hayal güçlerine dayanılarak elde edilmektedir.

Nitekim New Scientist dergisinde bu sonuçlar üzerine rekonstrüksiyon tekniği için şu yorum yapılmaktadır:

"Her ne kadar zor vakalar için yüz rekonstrüksiyonları yaygın olarak kullanılsa da, bu günümüze dek bu teknik için yapılmış en geniş çaplı deneydi. Bu deney açık olarak göstermektedir ki, bu alan bilimden çok bir sanat olarak kalmaktadır. İngiltere'de Dundee Üniversitesi'nden adli antropolog Caroline Wilkinson, bu değişmeli diyor ve "kurallarla çalışmalıyız sezgilerle değil" diye ekliyor." (vurgu bize ait)

New Scientist'teki bu yazı aynı zamanda evrimci propaganda hakkında önemli bir ikaz oluşturmaktadır. Çünkü evrimciler, özellikle insanın evrimi propagandasında rekonstrüksiyonlardan yaygın olarak faydalanmaktadırlar. Bunu ise, rekonstrüksiyon bir yüzün bilimsel olarak doldurulamayan boşluklarını kendi önyargılarıyla doldurarak yapmaktadırlar.

Bilimin boşluklarına evrimci önyargılar

New Scientist yazısının kapanış satırlarında, kafatası kemikleriyle yüz dokusu arasında bilimsel olarak güvenilir bir ilişki bulunmadığı belirtilmekte, örneğin kafatasının şeklinin üst dudağın şekli hakkında hiçbir öngörü sunmadığı ifade edilmektedir. İngiltere'deki Manchester Üniversitesi'nden Richard Neave bu gerçeği "[Rekonstrüksiyon bir] Yüzde, bilimin dolduramayacağı birçok boşluk vardır" sözleriyle yorumlamaktadır. İşte evrimci propaganda Neave'ın sözünü ettiği "bilimsel olarak doldurulamayan boşluklar"dan faydalanmakta, evrimci rekonstrüksiyon sanatçıları bu boşlukları kendi önyargılarıyla doldurmaktadırlar. Bir kafatasının kemikleri, ait olduğu canlının dudak ve kulak yapısı ya da bakışları hakkında hiçbir bilgi vermediği halde evrimci rekonstrüksiyon sanatçıları bunları yarı insan yarı maymun özellikte inşa etmektedirler. Bu konuda akla gelen çarpıcı bir örnek, rekonstrüksiyon sanatçısı John Gurche'nin, National Geographic dergisinde yayınlanan sözleridir. Gurche, maymun adam rekonstrüksiyonları evrimci yayınlarda sık sık yayınlanan bir sanatçıdır. National Geographic ise rekonstrüksiyona dayalı propagandaya dünyada belki de en yoğun şekilde başvuran evrimci yayındır. Gurche, National Geographic'in Mart 1996 sayısında yayınlanan bir makalede soyu tükenmiş bir maymunun yüz (Australopithecus afarensis) rekonstrüksiyonu ve ona kazandırdığı bakışlar hakkında yorumlar yapmaktadır. Gurche'nin sözleri, rekonstrüksiyon yüzleri çizen evrimci önyargıları açığa vurur niteliktedir:

"Bu maymunsu yüze bir insan ruhu kazandırmak, neye yöneldiği hakkında birşey göstermek istedim". 1

Rekonstrüksiyonlar, evrimci propaganda için büyük bir önem taşımaktadır. Gazetelerde, dergilerde ve televizyonda gördüğümüz hayali maymun adamların birçoğu, bulunan kafatası fosillerinden, hatta tek bir kemik parçasından "esinlenerek" çizilen veya maketi yapılan rekonstrüksiyonlardır. Evrimciler, teorilerini destekleyecek bilimsel deliller bulamadıkları için, teoriyi propaganda ile ayakta tutmaya çalışmaktadırlar ve rekonstrüksiyonlar bu propagandanın önemli bir parçasıdır. Celle kafatasıyla ilgili gelişmeler rekonstrüksiyonların güvenilmezliğini ortaya koymakla evrimci propagandanın geçersizliğini bir kez daha göstermektedir.

Bu noktada rekonstrüksiyona dayalı evrimci propaganda hakkında önemli noktaları kısaca hatırlayacak olursak, insanın kökeni ile ilgili fosil kayıtları çoğu zaman dağınık ve eksik oldukları için, bunlara dayanarak herhangi bir tahminde bulunmak, bütünüyle hayal gücüne dayalı bir iştir. Bu yüzden evrimciler tarafından fosil kalıntılarına dayanılarak yapılan rekonstrüksiyonlar, tamamen evrim ideolojisinin gereklerine uygun olarak tasarlanırlar. Harvard Üniversitesi antropologlarından David Pilbeam, "Benim uğraştığım paleoantropoloji alanında daha önce edinilmiş izlenimlerden oluşmuş teori, daima gerçek verilere baskın çıkar." derken bu gerçeği vurgular.2 İnsanlar görsel yoldan daha kolay etkilendikleri için amaç onları, hayal gücüyle rekonstrüksiyonu yapılmış yaratıkların geçmişte gerçekten yaşadığına inandırabilmektir.

Evrimciler hayali rekonstrüksiyonlarında o denli ileri gitmektedirler ki, aynı fosil kafatasına kimi zaman birbirinden çok farklı yüzler yakıştırabilmektedirler. Australopithecus robustus (Zinjanthropus) adlı fosil için çizilen birbirinden tamamen farklı üç ayrı rekonstrüksiyon, bunun ünlü bir örneğidir.

Burada bir noktaya dikkat etmek gerekir: Kemik kalıntılarına dayanılarak yapılan çalışmalarda sadece eldeki objenin çok genel özellikleri ortaya çıkarılabilir. Oysa asıl belirleyici ayrıntılar, zaman içinde kolayca yok olan yumuşak dokulardır. Evrime inanmış bir kimsenin bu yumuşak dokuları istediği gibi şekillendirip ortaya hayali bir yaratık çıkarması çok kolaydır. Harvard Üniversitesi'nden Earnst A. Hooton bu durumu şöyle açıklar:

Yumuşak kısımların tekrar inşası çok riskli bir girişimdir. Dudaklar, gözler, kulaklar ve burun gibi organların altlarındaki kemikle hiçbir bağlantıları yoktur. Örneğin bir Neandertal kafatasını aynı yorumla bir maymuna veya bir filozofa benzetebilirsiniz. Eski insanların kalıntılarına dayanarak yapılan canlandırmalar hemen hiçbir bilimsel değere sahip değillerdir ve toplumu yönlendirmek amacıyla kullanılırlar... Bu sebeple rekonstrüksiyonlara fazla güvenilmemelidir.3

Sonuç

New Scientist'teki bu yazı, rekonstrüksiyon çalışmalarının bilimden çok sanat olduğunu, kafatasıyla yüz dokusu arasında bilimsel kabul edilebilecek hiçbir tahmin edilebilir bağlantı bulunmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Onlarca uzman en ileri teknolojileri ve teknikleri kullanmalarına karşın rekonstrüksiyonlarla ilgili bilimsel bir yöntem geliştirme çabalarında başarısız olmuşlardır. Rekonstrüksiyon yüzlerde bilimsellik olmadığını ortaya koyan bu gelişme, aynı zamanda evrimci propagandanın bilimsellik maskesini de bir kez daha düşürmektedir.

1. Rekonstrüksiyon sanatçısı John Gurche, National Geographic, Mart 1996, s. 109
2. David Pilbeam, "Rearranging Our Family Tree", Nature, Haziran 1978, s. 40.
3. Earnest A. Hooton, Up From The Ape, New York: McMillan, 1931, s. 332

Dünyanın Yüzde 99'unu Dinsiz Yapan Sistem Deccaliyettir (English Subtitles)




The system that makes the 99 percent of the world irreligious is the system of the dajjal (anti-messiah)


Excerpt from Mr. Adnan Oktar's Live Interview on A9 TV dated June 14th, 2011

ALTUĞ BERKER: Master, may I talk about the funds spent on researches and programs about evolution?

ADNAN OKTAR: Yes..

ALTUĞ BERKER: At the moment billions of dollars are being spent in the world on evolutionist education programs and are thus being completely wasted. In between the years 1957-1968 the fund allocated for evolution researches is 185.5 billion dollars only in America. In between 1999-2000, the fund allocated in America for researches on evolution is 77 billion dollars in only one year. Such amounts are being spent all over the world and reach 100 billions of dollars. This amount allocated on evolution, could very well be allocated on cancer researches and on researches for diseases like Alzheimer, Parkinson and MS whose cure has not yet been found. This amount could also be allocated on various scientific researches, on fields like cytology, microbiology, genetics and stem cell researches. It could very well be transferred to World Health Organization. These billions of dollars that are wasted could be transferred on various regions in Africa, Afghanistan and in other regions of the world that are in need and that should receive proper health care. Darwinist education is being compulsorily and openly implemented all around the world at the moment. The academy that operates under the name of National Academy of Sciences is widespread to make evolution propaganda and is active in 101 countries.  Countries like Afghanistan, Zimbabwe, Albania, Bosnia, Egypt, Indonesia, Israel, Iran, Jordan, Kosovo, Nigeria, Pakistan, Palestine are among those. At the moment, Darwinist education is being given in schools, in universities, in all military schools in all countries of the world. The money that should be spent on health sector, on scientific researches and on hungry and needy people all around the world is being spent on the theory of evolution which is the greatest fraud of the world in science. 

ADNAN OKTAR: And look, some people come up and say that we cannot see the appearance of Dajjal (anti-messiah). The system of the dajjal (anti-messiah) has covered the whole world and they still are not aware. They still are looking for the dajjal (anti-messiah). What is the system that makes 99% of the world irreligious called?  It is the system of the dajjal (anti-messiah). 

Lecture on the Misconceptions of Evolution and the End Times - July 8, 2011



Ms. Gulen Ms. Begum, Ms. Duygu and Ms. Dolunay lecture on the misconceptions of evolution and the end times (July 8, 2011)

Lecture on the Misconceptions of Evolution and the End Times - July 7, 2011



Ms. Dilem, Ms. Betul, Ms. Zeynep and Ms. Gizem lecture on the misconceptions of evolution and the end times (July 7, 2011)

Ağustos Böceklerinin Mucizevi Yaşam Döngüleri


Trilyonlarca ağustos böceği matematiksel bir hesaplamayla dünyanın her yerinde aynı anda ve topluca ortaya çıkmaktadır...

Her yaz mevsiminin sonuna doğru ortaya çıkan ağustos böcekleri türlerinin devamını sağlayabilmek için şaşırtıcı bir yöntem kullanırlar. Erkekler sürekli gürültü çıkararak dişilerin dikkatini çekmeye çalışırlar. Böylece 3 haftalık kısa yaşam süreleri içinde olabildiğince çok çiftleşebilmeleri mümkün olur.

Çiftleşmeden sonra dişiler ağaç gövdelerine ve ince dallara yarıklar açarak yumurtalarını bırakırlar. Bir süre sonra yumurtadan çıkan yavrular yere düşer düşmez hızlıca toprağın alt kısımlarına kendilerini gömerler. Larva halindeki böcekler yer altında uzun yıllar kalarak kendilerini sellerden ve su baskınlarından koruyacak yuvalar inşa ederler. Bu yuvaların inşasında özel malzeme olarak kendi dışkılarını kullanırlar.

Yer altındaki yuvalarında yıllar boyunca ağaç köklerini emerek sağ kalırlar. Bu dönemden sonra ani bir mucize gerçekleşir. Yıllarca toprak altında kalan yavruların hepsi aynı anda topraktan yüzeye doğru çıkarlar.

Ancak burada çok daha dikkat çekici bir durum vardır. Hep aynı anda yer yüzeyine çıkan ağustos böcekleri bunu doğumlarını takip eden sadece asal sayılı yıllarda yaparlar. (11, 13, 17, 19 yılları gibi)

Bu matematiksel zamanlamanın sebebinin diğer birçok canlıda olan çift sayılı çiftleşme döngülerine rastlamamak, böylece olası avcı potansiyeline denk gelmemek için olduğu tahmin edilmektedir. Çünkü ağustos böceklerinin hepsi aynı anda ve tek gecede topraktan çıkar. Eğer bunu diğer canlıların çift sayılı yaşam döngülerinde veya rastgele günlerde yapmış olsalardı diğer canlılara yem olur ve nesilleri büyük tehlike altında olurdu. Böylelikle ağustos böcekleri daha büyük bir asal sayıda döngü yaparak, ihtimal sayısını en düşük seviyeye çekmektedirler. (Bu durumda her 85 yılda bir olmaktadır) Böylece; bu asal sayı döngüsüyle türlerinin devamı için mükemmel bir zamanlama yakalamış olurlar.

Eğer evrenin tesadüfen meydana geldiğini savunan evrimci mantıkla düşünülecek olunursa, ağustos böceklerinin rastgele zamanlarda ortaya çıkması ve sürekli olarak diğer canlılara yem olmaları gerekirdi. Fakat böyle olmamaktadır. Ağustos böceklerinin mucizevi yaşam döngüleri

Her yaz mevsiminin sonuna doğru ortaya çıkan ağustos böcekleri türlerinin devamını sağlayabilmek için şaşırtıcı bir yöntem kullanırlar. Erkekler sürekli gürültü çıkararak dişilerin dikkatini çekmeye çalışırlar. Böylece 3 haftalık kısa yaşam süreleri içinde olabildiğince çok çiftleşebilmeleri mümkün olur.

Çiftleşmeden sonra dişiler ağaç gövdelerine ve ince dallara yarıklar açarak yumurtalarını bırakırlar. Bir süre sonra yumurtadan çıkan yavrular yere düşer düşmez hızlıca toprağın alt kısımlarına kendilerini gömerler. Larva halindeki böcekler yer altında uzun yıllar kalarak kendilerini sellerden ve su baskınlarından koruyacak yuvalar inşa ederler. Bu yuvaların inşasında özel malzeme olarak kendi dışkılarını kullanırlar.

Yer altındaki yuvalarında yıllar boyunca ağaç köklerini emerek sağ kalırlar. Bu dönemden sonra ani bir mucize gerçekleşir. Yıllarca toprak altında kalan yavruların hepsi aynı anda topraktan yüzeye doğru çıkarlar.

Ancak burada çok daha dikkat çekici bir durum vardır. Hep aynı anda yer yüzeyine çıkan ağustos böcekleri bunu doğumlarını takip eden sadece asal sayılı yıllarda yaparlar. (11, 13, 17, 19 yılları gibi)

Bu matematiksel zamanlamanın sebebinin diğer birçok canlıda olan çift sayılı çiftleşme döngülerine rastlamamak, böylece olası avcı potansiyeline denk gelmemek için olduğu tahmin edilmektedir. Çünkü ağustos böceklerinin hepsi aynı anda ve tek gecede topraktan çıkar. Eğer bunu diğer canlıların çift sayılı yaşam döngülerinde veya rastgele günlerde yapmış olsalardı diğer canlılara yem olur ve nesilleri büyük tehlike altında olurdu. Böylelikle ağustos böcekleri daha büyük bir asal sayıda döngü yaparak, ihtimal sayısını en düşük seviyeye çekmektedirler. (Bu durumda her 85 yılda bir olmaktadır) Böylece; bu asal sayı döngüsüyle türlerinin devamı için mükemmel bir zamanlama yakalamış olurlar.

Eğer evrenin tesadüfen meydana geldiğini savunan evrimci mantıkla düşünülecek olunursa, ağustos böceklerinin rastgele zamanlarda ortaya çıkması ve sürekli olarak diğer canlılara yem olmaları gerekirdi. Fakat böyle olmamaktadır. Trilyonlarca ağustos böceği matematiksel bir hesaplamayla dünyanın her yerinde aynı anda ve topluca ortaya çıkmaktadır.

Ağustos böcekleri adeta matematik hesaplama yapmayı bilir gibi hareket etmektedirler. Peki, hiçbir aklı olmayan küçücük bir böcek ancak insanın kavrayabileceği böyle bir matematik bilgisine nasıl sahip olabilir? Trilyonlarca ağustos böceği nasıl hep birden ve aynı anda yeryüzüne çıkabilir? Kendi aralarındaki bu muazzam iletişimi sağlamaları nasıl mümkün olabilir?

Şüphesiz ki ağustos böceğine ve diğer bütün canlılara yapacaklarını ilham eden ve onları yaratan Yüce Allah’tır. Rabbimiz ayetlerde şöyle buyurmaktadır:


“Göklerde ve yerde bulunanlar O'nundur; hepsi O'na gönülden boyun eğmiş bulunuyorlar. Yaratmayı başlatan, sonra onu iade edecek olan O'dur; bu O'na göre pek kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce misal O'nundur. O, güçlü ve üstün olandır, hüküm ve hikmet sahibidir. (Rum suresi, 26-27)”

Ağustos böcekleri adeta matematik hesaplama yapmayı bilir gibi hareket etmektedirler. Peki, hiçbir aklı olmayan küçücük bir böcek ancak insanın kavrayabileceği böyle bir matematik bilgisine nasıl sahip olabilir? Trilyonlarca ağustos böceği nasıl hep birden ve aynı anda yeryüzüne çıkabilir? Kendi aralarındaki bu muazzam iletişimi sağlamaları nasıl mümkün olabilir?

Şüphesiz ki ağustos böceğine ve diğer bütün canlılara yapacaklarını ilham eden ve onları yaratan Yüce Allah’tır. 


Bilimin Gösterdiği Gerçekler, Allah'ın Yüce Kudretine İşaret Eder


Bilimin Gösterdiği Gerçekler, Allah'ın Yüce Kudretine İşaret Eder

Big Bang’i de tüm canlılığı ve tüm evreni de yaratanın Allah olduğu gerçeği, (Haşa) açıklamasız kalmaktan veya daha öncesine cevap bulamamaktan kaynaklanmaz. O zaman bütün canlılığı ve evrenin başıboş olduğu, sadece öncesine bir açıklama yapmak gerektiği gibi bir sonuç çıkar ki, böyle bir başıboşluk yeryüzünde yoktur (Allah’ı tenzih ederiz).

Tüm evren, yeryüzündeki tüm canlılar bir şeye işaret ederler. İncelendikçe bir olağanüstülük olduğu anlaşılır. Evrendeki denge, dünyadaki düzen, başlıbaşına canlılık, canlının tek bir hücresi, tek bir atom, sahip oldukları olağanüstülüklerle bir mesaj verirler insanlara. Bir akıl var demektedirler. Bu akıl sizden, sizin görüp bildiğiniz her şeyden üstün demektedirler. Alemler içinde alemler yaratan, atomun içinde bile aklını ve yüceliğini gösteren üstün bir Güce işaret etmektedirler. Onların gösterdiği işaretlerden çıkan bir sonuç var. Ve bu sonuç, bizi Yüce Allah’ın varlığına götürüyor.

Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah'ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) "Rabbimiz, Sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek yücesin, bizi ateşin azabından koru." (Al-i İmran Suresi, 191)

Bunu görmek için insanın evrenin başlangıcına kadar gitmesine gerek yok. Tek bir hücre, tek bir saç teli, tek bir atom bile insanın Allah’ın varlığını ve büyüklüğünü görmesi ve iman etmesi için yeterlidir. Elbette evrenin Big Bang ile yaratılışı çok büyük bir olaydır, muhteşem bir güzelliktir. Allah bu vesile ile kudretini ve üstün gücünü göstermektedir.

“Bu bilime girmez” iddiası da çok saçma bir iddiadır. Bilim zaten Allah’ın yarattıklarını incelemek için vardır. Onların verdikleri mesajın büyüklüğünü görebilmeyi sağlar. Allah’ın yüceliğini ve büyüklüğünü daha iyi kavrayabilmeyi sağlar.

Some of the Processes That Take Place Within the Body in a Matter of Second


Various extraordinarily complex and flawless processes take place at the most amazing speeds in every square millimeter of the body in just a few seconds.

These processes continue uninterrupted every second, with every breath we take, even as we sleep, until the end of our lives.

These events that take place, through our Lord’s sublime might, do so uninterruptedly EVERY SECOND IN EVERY ONE of the 100 trillion cells in the bodies of ALL THE 7 billion people currently living on Earth.

PROTEIN

·Except for reproductive and blood cells, all the cells in the body manufacture some 2000 proteins every second. This process takes place in EACH ONE of the 100 TRILLION CELLS OF ALL THE 7 billion people on Earth.

·The 100 trillion cells in every adult human body form protein chains by flawlessly organizing some 150,000,000,000,000,000,000 (150 quintillion) amino acids.

·A ribosome can add 20 amino acids per second to a protein chain. Protein synthesis takes place in an uninterrupted manner every second in every cell of the 7 billion people on Earth.

·An average 50 million cells form in the body every second, while another 50 million die. Two million of these are blood cells.

·Enough DNA to fill a library consisting of 100 volumes, containing a million pages and 3 billion letters, is copied as every cell divides. This wondrous process of division takes place with the same perfection in the cells of everyone in the world.

THE BRAIN

·1016 processes take place in the brain every second.

·A single nerve cell can carry more than 200,000 pieces of information at the same time every second.

·There are around 10 billion nerve cells in the brain, communications between which is established by 100 trillion connections.

·Every brain cell transmits 300 currents a second.And every nerve cell discharges its responsibility in 1 millisecond (one thousandth of a second). 

·The brain processes 750 million signals, from inside and outside the body, every second.

·Four billion pieces of information are exchanged between the two halves of the brain every second. 

·All these processes TAKE PLACE EVERY SECOND IN EVERY ONE OF THE 10 BILLION NERVE CELLS IN THE BRAINS OF ALL THE 7 BILLION PEOPLE ON EARTH.

·The human eye is able to send 10 million bits of information per second. Everyone in the world possesses this extraordinary capacity.

ATP
· In lifting a glass, the muscle expends some 1020 energy molecules (ATP). They also manufacture even more than this.

·10 million energy molecules (ATP) are constantly manufactured every second in every one of the 100 trillion cells of 7 billion people in the world.

·The white blood cells in the veins subject 10 billion cells to a health check in 2 seconds. That health check is carried out in everyone who has ever lived or is living now.

·The heart circulates all the blood in the body in 60 seconds. It does this all the time, in all the 7 billion people alive today.

·Five hundred different chemical processes are carried out in a single liver cell every second. Every liver cell IN ALL THE 7 BILLION PEOPLE ON EARTH knows these 500 different tasks and carried them all out flawlessly.

·Whenever food enters the body, microscopic hairs on the cells in the small intestine reject those parts of the food that are not useful. The hairs in question do this in a perfectly organized manner in everyone on Earth every second.

BREATHING

·In order to breathe, planning is carried out in a region the size of a lentil in the brain stem, every second:

oA first group of cells gives the command for air to be taken in.
oA second group of cells determines the speed and course of respiration by halting the activity of the first group with a signal.
oA third group of cells goes into action when we need to breathe at a high rate and accelerates respiration by sending a signal to the abdomen muscles.

·Every time we breathe more than 300 million sacs in the lungs take air in by opening and closing. These cells and sacs perform the same function, without exception, every 3 seconds in all 7 BILLION HUMAN BEINGS.

·Thousands of hormones in the body send reports to specific cells in a single second. Each hormone makes decisions, communicates with the cells, produces the secretions the body needs, determines the right level and timing of this, and arranges how long these secretions should last. Millions of hormones in the bodies of all the 7 billion people on Earth carry out the same processes in milliseconds.

·Some 100 billion processes will have taken place in your eyes in the time it takes to read this sentence. These take place in a little as a tenth of a second,and are carried out in the eye cells of everyone in the world.

·Harmful bacteria traveling from the intestines to the liver are digested and neutralized by special cells in less than 0.01 (one one hundredth) of a second. These are at work in all 7 billion people in the world.

·There are 10 billion capillary vessels in the human body. The erythrocytes that travel along these vessels carry oxygen to the cells. An erythrocyte only remains in a capillary vessel for between 1 and 3 seconds, and then heads for the heart. During that time it gives oxygen to the tissues and takes away carbon dioxide. This distribution process takes place within this flawless system in all the 7 billion people in the world.
As you read these words, billions of cells in your brain are working to understand what you read, and controlling the actions of your muscles and how you breathe. The brain is aware of the protein production in your cells, the transportation of oxygen to the cells by erythrocytes, the images that enter your eye, sounds that reach your ear, what is happening in your stomach and liver, the watch strapped to your arm and everything. It responds to and regulates all of these every second. This magnificent system in the body has worked flawlessly and immaculately in everyone who has ever lived, and is still working so today. There is no doubt that the Creator of this magnificent system in the body is our Almighty Lord Allah and that Almighty Allah has knowledge and control of this system at every stage and every moment. Our Lord says in one verse that:

I seek refuge in Allah from the accursed satan

The keys of the Unseen are in His possession. No one knows them but Him. He knows everything in the land and sea. No leaf falls without His knowing it. There is no seed in the darkness of the earth, and nothing moist or dry which is not in a Clear Book. (Surat al-An’am, 59)


Bir Bilim Adamının Dilinden Kuşlardaki Mükemmel Yapılar


Günümüzde uçuşun sağlanması için, tasarım sürecinde binlerce saat çalışma ve yüksek teknoloji gerekir...

Evrim teorisi bilimsel bulgular doğrultusunda, 20 yüzyılın sonunda kesin biçimde geçersiz kılınmıştır. Ancak buna rağmen bazı çevreler tarafından dogmatik bir ısrarla savunulmaya devam edilmektedir. Bunun tek nedeni ise, yaratılış gerçeğini ve dolayısıyla Allah’ın varlığını ideolojik ve felsefi nedenlerle kabul etmek istemeyişleridir. Oysa gerçek, her akıl ve vicdan sahibi insan tarafından görülecek kadar açıktır: Tüm canlıları, göklerin ve yerin Rabbi olan Allah üstün ve kusursuz bir yaratılışla var etmiştir.

Bilimsel bulguların uçuşun evrimi senaryolarını geçersiz kılması, uçan organizmalardaki indirgenemez kompleks sistemlerin varlığı ve son olarak bu canlılardaki yapıların insanoğlunun yakaladığı teknoloji seviyesinin çok önünde olması, uçuşun tesadüflerle değil yaratılışla ortaya çıktığını açık ve kesin bir şekilde ispatlamıştır. Evrimle ilgili senaryoların ısrarla gündemde tutulmaya çalışılması yalnızca, yaratılış gerçeğini kabul etmek istemeyen, körü körüne Darwinizm’e bağlanmış insanların ümitsiz çabalarıdır.

Bilimin ortaya çıkardığı gerçekleri tarafsızca yorumlayan her kişi yeryüzünün her noktasındaki Allah'ın yaratış delillerini ve bu delillerdeki kusursuz tasarımı görmektedir. Bu kişilerden biri de Prof. Andy McIntosh'tur.

İngiltere'deki Leeds Üniversitesi'nde öğretim üyesi ve aerodinamik (hava ile havanın içinde hareket eden katı kütlelerin etkileşimini inceleyen bilim dalı) alanında bir uzman olan araştırmacı Prof. Andy McIntosh, Avusturalya'da kendisi ile yapılan bir röportajda, kuşlardaki yapılarla ilgili olarak şunları ifade etmiştir:

Prof. Andy McIntosh:

Doğanın birçok yönü, canlıların özel bir yapıya sahip olduklarını göstermektedir… Uçan canlılar... Avustralya'ya büyük bir jumbo jet ile geldim. İniş sırasında yaptığı hassas manevraları izledim. Kanadın aşağı sarkan çok büyük kısımları, arkadan çıkarak kanat büyüklüğünü artırdı, böylece düşük hızda uçabilmek için gerekli kaldırma kuvvetini elde etti. Kanadın tam olarak çalışmasını sağlamak amacıyla yapılan tüm bu tasarım karşısında hayrete düştüm. Şimdi, her gün yere iniş yapan kuşların tasarlanmamış olduklarını mı söyleyeceğiz? Bir kitapta, Hong Kong'a iniş yapan bir uçağı ve o sırada yere konmak üzere olan bir şahinin fotoğrafını görmüştüm. Eğer kuşlara ve uçaklara aynı anda bakarsanız, birinin tasarlandığını diğerinin ise tasarlanmadığını mı söyleyeceksiniz? Ben bunu bilimsel açıdan mantıksız bulurdum.

Günümüzde uçuşun sağlanması için, tasarım sürecinde binlerce saat çalışma ve yüksek teknoloji gerekir.

Prof. Andy McIntosh:

Kesinlikle -[ateist evrimci] Richard Dawkins gibi- uçmanın bir şekilde tesadüf eseri oluştuğu -bir canlının zıpladığı, sonra mutasyonun onun yapısına küçük eklemeler yaptığı, böylece daha uzağa zıpladığı ve bu şekilde devam ettiği- görüşüne sahip insanlarla aynı düşüncede değilim. Bu [gerçeklere] uymuyor. Bu canlıların tesadüf ve seleksiyon sonucu ortaya çıkmadıkları, aksine tasarlanmış oldukları açıktır.

Uçmaya olan özel ilginizin sebebi nedir?

Prof. Andy McIntosh:

Ben aslında aerodinamikçiyim. Doktoramı aerodinamik bölümünde yaptım. Özellikle kuş uçuşu çok çarpıcıdır. Tüyleri düşünün. Eğer bir tüye mikroskop altında bakacak olursanız, ana gövdeyi ve bundan sola ve sağa doğru çıkan tüyleri, bu tüyler den yine sola ve sağa çıkan daha da küçük tüycükleri görürsünüz. Burada ilgi çekici olan sola dönük olanların kancalara, sağa dönük olanların kabartılara sahip olmasıdır.

Bu, tüylerin birbirine nasıl kilitlendiğini açıklar.

Prof. Andy McIntosh:

Evet, bu doğru. Tüy öyle bir yapıdır ki, eğer onu bükecek olursanız, onunla birlikte herşey bükülür. Böylece kancalar kabartılara tutunur ve kabartılar üzerinde kayarlar. Böyle hafif ve kullanışlı yapılar bir makine mühendisinin rüyasıdır.

Eğer siz böyle kaygan bir ekleme sahip olsanız, eklemi mutlaka yağlamak gerekecektir. Kuş ise, bunu yapabilmek için, kafasını boynunun etrafında 1800 çevirir ve gagasını omurgasının arkasında aşağıda bulunan küçük yağ bezlerine bastırır. Sonra da tüylerini tarar. Bu yağı tüylerinin üstüne sürer böylece tüyler mükemmel şekilde birleşirler ve bu hareketli bağlantılar yağlanmış olur. Bu, bir mühendislik harikasının sadece çok küçük bir parçasıdır. Aynı gerçek, kuşların bizimkilerden farklı olarak içleri boş kemiklere sahip olması için de geçerlidir. Özellikle daha büyük kuşlarda, yeterince güçlü olmak için, bu hafif kemiklerin genelde çapraz kirişleri bulunur. Uçakta bu dizayna Warren kirişi (Warren's truss) adını veriyoruz. Bunu ilk aşamada kuşlardan taklit ederek yaptık…

Kuşlar örneğinde olduğu gibi dogmatik evrim inancıyla belirli düşünce kalıpları içerisinde kalmayan her kişi, canlılardaki üstün yaratılışı kolaylıkla görebilir. Bunlara tesadüflerle açıklama getirmeye çalışmanın mantıksızlığını anlayabilir ve Allah'ın canlılar üzerindeki yaratmasını takdir edebilir.

Kuşlar Dünyasından Yaratılış Delilleri… 


Yaban kazları 8000 metre yükseklikte uçabilir. Ancak atmosfer, 5000 metrede bile deniz seviyesine kıyasla %65 daha seyrektir. Atmosferin bu denli seyrek olduğu bir yükseklikte uçan kuş, daha hızlı kanat çırpmak zorundadır. Ama hızlı kanat çırpmak için de daha çok oksijen yakması gerekir. Nitekim bu hayvanların ciğerleri, yükseklerdeki seyrek oksijenden maksimum oranda faydalanabilecek şekilde yaratılmıştır. Memeli hayvanlarınkinden farklı şekilde çalışan akciğerler, kuşların seyrek havadan normalden fazla enerji almalarını sağlar.

Serçenin kalbi dakikada 460 defa çarpar. Vücut sıcaklığı ise 42oC'dir. Metabolizmasının hızlı çalışması nedeniyle zaman zaman bu sıcaklık, 48oC'ye kadar dahi çıkabilmektedir. Bir kara omurgalısına ölüm getirecek olan bu vücut ısısı, gücü artıran bir etken olarak kuşlar için hayati önem taşır. Kuşların uçuş sırasında ihtiyaç duydukları büyük enerji, bu hızlı metabolizma sayesinde karşılanmaktadır.


Bazı kuşlar su kıyısında avlanırlar. Yeni Zelanda nehrinin kıyısında avlanan Wry-bill kuşlarının gagalarının ucu benzersiz bir şekilde hep sağa doğru eğiktir. Kafasını sola çeviren kuş asimetrik gagasını kullanarak ağır çakıl taşlarını balık yumurtalarının üzerine iterek yumurtaları kırar ve yer. Peki bu kuşlar neden böyle ilginç bir teknik kullanmaktadır? Bunun cevabı benzersiz yaratılışın örneklerinden biridir. Wry-bill'ler için en büyük tehlike, havadan gelen şahinlerdir. Kuş beslenirken
sağa eğik gagası sayesinde başını aşağıya değil de yana doğru çevirerek sol gözüyle havadan gelebilecek bir tehlikeyi gözetleme imkanına sahip olur.