deccal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
deccal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Hz. Mehdi (a.s.) Arapça Bilmeyecektir



Nitekim Hakim et-Tirmizi –kuddise sırruh- Hazretleri "Hatmü’l-evliya" kitabında Hz. Mehdi için şöyle demiştir: 

"Nasıl ki peygamberlerin sonuncusu olan Muhammed –sallallahu aleyhi ve sellem-e ‘Hatemü’n-nübüvve’ verilmişse ve o bütün peygamberler üzerine Allah-u Teala’nın bir hücceti ise, velilerin sonuncusu olan bu Veli (Hz. Mehdi) de ahir zamanda öyle olacaktır." 

Muhyiddin İbnü’l-Arabi –kuddise sırruh- Hazretleri, Hakim et-Tirmizi –kuddise sırruh- Hazretleri’nin "Hatmü’l-evliya"da sorduğu soruları cevaplandırmak için yazdığı "el-Cevabü’l-Müstakim" isimli eserinde şöyle buyurmuştur: 

"Buna hak kazanan, ceddine (yani Muhammed Aleyhisselam’a) çok benzeyen bir kimsedir. O (Hz. Mehdi (a.s.))Arapça’yı pek iyi konuşamaz, fakat ahlakı hususunda ondan farklı da olmaz. O (Hz. Mehdi (a.s.)), orta boylu erlerdendir. Mülkün dönemi onunla biter ve velayet onunla hatme erer. Onun (Hz. Mehdi (a.s.)’nin), ismi ‘Diri’ olan bir yardımcısı vardır. Aslı ruhani, görünüşü insanidir." 

(El-Cevabü’l-Müstakim amma Seele anhü et-Türmizi el-Hakim, Bayezid, no: 3750, 242b yaprağı)(Nurun Ala Nur Kalblerin Anahtarı Allah-u Teala’nın Buyurduğu, Resulullah Aleyhisselam’ın Duyurduğu Kıyamet ve Alametleri Ömer Öngüt / Hakikat Yayıncılık Sayfa: 288)

Doğu Bloğunda Kızıl Terör


Sovyet terörü, sadece kendi halkıyla sınırlı kalmadı. Sovyetler Birliği, II. Dünya Savaşı ile birlikte Doğu Avrupa'ya da yayıldı...

Stalin 1953 yılında öldü. Lenin'in başlattığı ve Stalin'in genişleterek sürdürdüğü terör, on milyonlarca insanı katletmiş, onlarca farklı halkı acı ve işkenceye uğratmıştı. Komünizmin Kara Kitabı'nda Lenin ve Stalin dönemindeki komünist vahşetlerin genel bilançosu ana hatlarıyla şöyle verilir:

Yargılamadan hapsedilen on binlerce rehine ya da insanın kurşuna dizilmesi ve 1918-1922 yılları arasında ayaklanan yüz binlerce işçi ve köylünün katledilmesi;

5 milyon insanın ölümüne yol açan 1922 açlığı;

1920'de Don Kazakları'nın ortadan kaldırılması ve sürgüne gönderilmesi;

1918-1930 yılları arasında on binlerce insanın toplama kamplarında öldürülmesi;

1937-1938 yıllarındaki Büyük Temizlik sırasında 690 000'e yakın insanın ortadan kaldırması;

1930-1932 yılları arasında 2 milyon "kulak"ın (yada kulak oldukları iddia edilen kişilerin) sürgüne gönderilmesi;

1932-1933 yıllarında 6 milyon Ukraynalının kasıtlı olarak yaratılan açlıktan kırılmasına seyirci kalınması;

Önce 1939-1941 yılları arasında, ardından da 1944-1945 yıllarında yüz binlerce Polonyalı, Ukraynalı, Baltıklı, Moldavyalı ve Besarabyalının sürgüne gönderilmesi;

1941'de Volga Almanlarının sürgüne gönderilmesi;

1944'te Kırım Tatarlarının sürgüne gönderilmesi ve çaresizliğe terk edilmeleri;

1944'te İnguşların sürgüne gönderilmesi ve çaresizliğe terk edilmeleri. (Komünizmin Kara Kitabı )

Stalin'in ölümünden sonra Sovyet rejimi, kısıtlı da olsa bir yumuşama sürecine girdi. Ancak Stalin döneminde kurulan "korku imparatorluğu", yine korku üzerine kurulu olarak toplumu yönetmeye devam etti.

Sovyet terörü, sadece kendi halkıyla sınırlı kalmadı. Sovyetler Birliği, II. Dünya Savaşı ile birlikte Doğu Avrupa'ya da yayıldı. Savaş bittiğinde Doğu Avrupa ülkelerinin önemli bir bölümü Sovyet etki alanında kalmıştı. Moskova bir kaç yıl içinde çeşitli siyasi komplolar ve manevralarla bu ülkelerin hepsini kendi egemenliği altına aldı. Polonya, Macaristan, Çekoslovakya, Romanya, Bulgaristan, Arnavutluk, Doğu Almanya gibi Avrupa ülkeleri, Stalin'in kanlı rejiminin pençesine düştüler.

Kızıl vahşet, bu ülkelerdeki insanlara da adeta cehennem hayatı yaşatmaya başladı. Rejim muhalifleri bir bir tutuklanmaya, işkence görmeye, idam edilmeye başlandılar. Kısa sürede tüm toplumda korku ve dehşet hakim oldu. Komünist rejimin düşüşünden sonra, 1990'lı yılların başında çevrilen bir Bulgar belgeselinde, bir kadın 1944 sonbaharında başından geçen bir olayı şöyle anlatıyordu:

Babamın ilk tutuklanışından sonra, ertesi gün öğlene doğru eve bir polis geldi ve anneme öğleden sonra saat 5'te 10 numaralı polis karakoluna gelmesini bildiren bir celp verdi. Neden sonra annem giyindi-güzel bir kadındı ve çok iyi kalpli bir insandı-ve çıktı. Biz üç çocuk onu bekledik, bekledik. Sabaha karşı yarımda döndü, rengi kireç gibi bembeyaz, giysileri yırtık pırtıktı. Girer girmez de sobanın yanına gitti, sobanın levhalarını kaldırdı, soyunmaya başladı ve üzerinden çıkanların hepsini yaktı. Sonra banyo yaptı, ancak bundan sonradır ki bizi kolları arasına aldı. Uyuduk. Ertesi gün ilk kez intihar girişiminde bulundu, daha sonra da iki kere kendini zehirledi. Hala yaşıyor, onunla ilgileniyorum… Akıl hastası. Ona yapılanları hiçbir zaman öğrenemedik. (Komünizmin Kara Kitabı, s. 505 )

Tutuklananlara yapılanlar, korkunç şeylerdi. Komünizmin Kara Kitabı'nda, Romanya'daki komünist Nikolay Çavuşesku rejimi tarafından başlatılan işkence uygulamaları hakkında şu bilgiler veriliyor:

Çekoslovakya'yla birlikte Romanya da, Orta ve Güneydoğu Avrupa da baskı sistemine yenilikler kattı: Asyalı komünistler tarafından kullanılan, "beyin yıkama" yoluyla "yeniden eğitim" yöntemini büyük bir ihtimalle Avrupa kıtasında ilk uygulayan ülke oldu; hatta bu yöntemi daha da mükemmelleştirdi. Girişimin şeytani amacı mahkumların birbirine işkence yapmasını sağlamaktı. Bu icat, 1930'lu yıllarda Bükreş'e yüz kilometrelik bir mesafede kurulmuş olan görece modern bir cezaevi olan Pipeşti'de uygulandı. Konuya ilişkin deneyler, Aralık 1949'da başladı ve üç yıl kadar sürdü... Amaç, bedensel ve manevi işkence ile, komünist öğretinin öğretilmesini birleştirerek, siyasi tutukluları yeniden eğitmekti.(Komünizmin Kara Kitabı, s. 536 )
Bu işkencelerde özellikle tutukluların dini inancını yok etmek hedefleniyordu. Yapılan canice işkence sonucunda, tutuklulardan Allah'ın varlığını inkar etmeleri isteniyordu:

Rumen siyasi polisi Securitate sorgulamalar sırasında dayak atma, falaka ve baş aşağı ayaklarından asma gibi 'klasik' işkence yöntemlerini kullandı. Piteşti'de işkencedeki acımasızlık, bu yöntemlerin çok daha ötesine geçti: 'Mümkün olan ve olmayan her türlü işkence biçimi uygulandı. Vücutların değişik bölgelerinde sigara yanıkları vardı; mahkumların kalçalarındaki dokular ölmüştü, etleri cüzzamlılarınki gibi dökülüyordu; dışkı yemeye zorlanıyor, kustukları zaman da kusmukları tekrar ağızlarına sokuluyordu.

Turcanu'nun şeytani hayal gücü, özellikle Tanrı'yı inkar etmeyi kabullenmeyen din okulu öğrencilerini hedef alıyordu. Bazıları, her sabah şu şekilde 'vaftiz' ediliyordu: kafaları idrar ve dışkı dolu bir oturağa sokulurken, diğer mahkumlar da etraflarında ilahi söylüyordu. Kurban boğulmasın diye arada sırada başı dışarı çıkarılıyor ve kısaca nefes almasına izin verildikten sonra tekrar oturağa sokuluyordu.

Birinci aşamanın adı "dış maskeyi çıkarmak"tı: mahkum soruşturmada sakladığı bilgiyi, özellikle özgürlük günlerinde arkadaşlarıyla arasındaki bağları itiraf ederek, dürüstlüğünü ispat etmeliydi. İkinci aşama olan "iç maskeyi çıkarma" ise, mahkumun hapishanede kendine yardım edenlerin açıklamasıyla sürüyordu. Üçüncü aşama, "ahlaki maskeyi çıkarma" sırasında, mahkumdan bugüne kadar kutsal saydığı herşeye küfretmesi isteniyordu. Son olarak dördüncü aşamada, ODCC'ye katılmak için, en iyi arkadaşına kendi elleriyle işkence ederek onu "yeniden eğitmesi" gerekiyordu. (Komünizmin Kara Kitabı, s. 536 )

Bu gibi işkenceler Doğu Bloku'ndaki tüm ülkelerde uygulandı. Komünizmin gözü dönmüş caniliği ve dine olan azgın nefreti, tarihin en korkunç işkence rejimlerini ortaya çıkardı. İnsanları birer hayvan olarak gören, bu sözde "hayvanların" yola getirilmesi için daimi bir şiddet, işkence ve korkunun gerekli olduğunu kabul eden Darwinist-materyalist felsefe, komünist rejimlerin zindanlarında feci işkencelere dönüştü.

İşte bu sebeplerle Darwinizm'i bir tehlike olarak görmeyenler ya da zararsız bir teori gibi düşünenler bu kitapta yazılanları çok iyi okumalıdır. Çünkü Darwinist-komünist ideolojinin nihai hedefi budur: İnsanları birbirine kırdırmak ve yok etmek, onları her türlü ahlaki değerden ve manevi güzelliklerden uzaklaştırarak hayvanlaştırmak ve bu yolla insan topluluklarını rahatça yönlendirilebilen "hayvan sürülerine" çevirmek... Bunu hangi ideoloji adı altında yaparlarsa yapsınlar hedef tektir. Tarih de buna şahitlik etmektedir.

Kübada'ki Karanlık

Soğuk Savaş dönemi boyunca Sovyetler Birliği'nin yardımıyla ayakta duran komünist rejimlerin bir diğeri, Küba'daki Castro diktasıdır. Fidel Castro'nun önderliğinde ve Arjantinli gerilla lideri Che Guevara'nın desteğinde gelişen gerilla hareketi, 1959 yılında Küba'da iktidarı ele geçirmiştir. Sovyetler Birliği'nden gelen siyasi ve askeri destekle gelişmiş ve Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra bile ayakta kalmayı başarmıştır.

Küba'daki ve genel olarak Latin Amerika'daki komünist hareket, çoğunlukla romantik bir havada yansıtılır. Özellikle Che Guevara'nın gerilla mücadelesi, adeta bir "kahramanlık öyküsü" gibi gösterilir. Komünizme özenen pek çok gencin elinde Che posterleri ve dillerinde Latin Amerika kökenli komünist melodiler dolaşır. Buna bakılırsa, Küba'daki komünist devrim, Küba halkını zulüm ve işkenceden kurtarmış bir "kurtuluş mücadelesi"dir.

Oysa gerçek hiç de öyle değildir. Oluşturulan "Che" ve "Fidel" efsanelerinin romantik perdesi aralanırsa, ardından Küba'daki komünist diktanın karanlık yüzü çıkar. Komünizmin Kara Kitabı'nda, komünist Küba'nın çalışma kampları ve hapishaneleri şöyle anlatılmaktadır:

Çalışma koşulları çok sertti, mahkumlar neredeyse çırılçıplak dolaştırılıyor, yalnızca bir don giymelerine izin veriliyordu. Huysuzluk edenlere dişleriyle ot toplama cezası, çok ileri gidenlere de saatlerce tuvalet çukurlarında kalma cezası veriliyordu. Şiddet uygulamaları siyasî mahkumları hedef aldığı gibi, adi suçluları da hedef alıyordu. Şiddet, soruşturmayla yükümlü bölüm Departamento Tecnico de Investigaciones'in (DTI) yürüttüğü sorgulamalarla başlıyordu. DTI mahkumları korkularıyla başbaşa bırakılıyordu: böceklerden korkan bir kadın hamamböceği dolu bir hücreye kapatılırdı. DTI şiddet uygulamalarında bedensel baskılara da başvururdu: mahkumlar ayaklarındaki kurşun ağırlıklarla merdivenleri çıkmaya zorlanır, sonra da aşağıya itilirdi. Bedensel işkencelere, sıklıkla ilaçlar yardımıyla yapılan psikolojik işkenceler de ekleniyordu; gardiyanlar mahkumları uyanık tutmak için penthotal ve benzeri uyuşturucular kullanıyordu. Mazzoza Hastanesi'nde baskı uygulamak amacıyla, hiçbir sınırlama yapmadan elektroşok uygulanıyordu. Gardiyanlar bekçi köpekleriyle dolaşır, sürekli idam planları yapardı; mahkumların kapatıldığı disiplin hücrelerinde ne su bulunurdu ne de elektrik; amaç, mahkuma bir tecrit odası içinde kişiliğini unutturmaktı...

Yakınların ziyaretleri, gardiyanlara mahkumları küçük düşürme fırsatı veriyordu. Cabana'da mahkumlar ailelerinin önüne çıplak çıkmak zorunda bırakılıyordu. Erkek mahkumlar eşlerinin mahrem yerlerinin aranmasını izlemek zorunda bırakılıyordu. Küba cezaevlerinde kadınların durumu büsbütün felaketti, çünkü savunmasız bir biçimde gardiyanların sadist işkencelerine hedef oluyorlardı. 1959'dan sonra 1100'den fazla kadın, siyasî nedenlerle tutuklandı. Bunlar 1963'te Guanajay Cezaevine kapatıldı. Birçok tanık dayak ve küçük düşürme yöntemlerine sıkça başvuru olduğunu söylüyor. Bir örnek verecek olursak, kadın mahkumlar yıkanmak üzere duşlara gitmeden önce gardiyanların önünde soyunmak zorunda kalıyordu, gardiyanlar da onları nedensiz yere dövüyordu. (Komünizmin Kara Kitabı, s. 859-861 )

Küba'da devrim sonrasında yaklaşık 10 bin kişi idam edildi. 30 bini aşkın insan ise üstte anlatılan koşullarda hapsedildi. Komünist rejim, başka her yere olduğu gibi, Küba'ya da acı, işkence ve korku getirdi. Dahası Küba halkı giderek daha da fakirleşti. 

Teröre Karşı Kesin Çözüm; ANTİ-KOMÜNİST İLMİ Çalışma Yapılmasıdır


Komünizm ve Darwinizmin tek zayıf noktası fikri mücadeledir...

Bugün yeryüzünde en büyük fitne kaynağı materyalizm ve materyalizmden türeyen çeşitli ideoloji ve akımlardır. Tüm bu akımların hepsinin sözde bilimsel çıkış ve dayanak noktası ise Darwinizmdir. Darwinizm, komünizm, materyalizm, şiddet ve terör birbirlerinden ayrılmaz bir bütündür. İnsanları isyana, kavgaya, başıbozukluğa, sevgisizliğe, bencilliğe ve ahlaksızlığa yönelten Darwinizm yok edilmeden terörün önlenmesi, insanlar arasında dostluk ve kardeşliğin tesis edilmesi mümkün değildir. İnsanı insan yapan değerlerden uzaklaştırılan, hayatın mücadeleden ibaret olduğu yönündeki Darwinist yalanlarla yetiştirilen insanlar için ailenin, din ahlakının, namus ve şerefin bir önemi kalmamakta, bu insanlar her türlü sapkın ideoloji ve akımın peşinden gidebilmektedirler.

Komünizmin ve diğer kanlı ideolojilerin temelini oluşturan Darwinizmin etkisinden nasıl kurtulunur?

Sayın Adnan Oktar’ın konu ile ilgili görüşleri nelerdir?


Bugün komünist rejimlerin dünyanın pek çok ülkesinde iktidarda olmaması veya siyasi etkinliğinin azalması pek çok kişinin "komünist ideoloji yok oldu" şeklinde yanlış bir yargıya varmasına neden olmuştur. Oysa komünizmin fikri temeli olan materyalist dünya görüşü dünyanın pek çok ülkesinde etkinliğini korumakta, terör ve şiddetin yaygınlaşmasına vesile olmaktadır. Bu nedenle milyonlarca insanın ölmesine neden olan, zulmün, çatışmanın ve acımasızlığın hakimiyetini hedefleyen komünist ideolojinin hangi unsurlarla hayat bulduğunu doğru anlamak son derece önemlidir. Çünkü bir ideolojinin yıkılması, ancak o ideolojiyi besleyen hayat damarlarının kesilmesi ile mümkün olur.

Komünizmin hayat damarı ise Darwinizmdir. Darwinizm, komünizm, materyalizm, şiddet ve terör birbirlerinden ayrılmaz bir bütündür. Bu bütünü ayakta tutan ideolojik propagandadır. Herhangi bir ülkede komünist düşünceye propaganda serbestliği verildiğinde karşısında anti Darwinist, anti Marksist, anti Stalinist propaganda yoksa, komünizm hızla gelişir. Dolayısıyla teröre karşı çözüm anti komünist anti Darwinist ilmi çalışmalar yürütmektir. Darwinizm yok edilmeden terörün yok edilmesi, dostluk ve kardeşliğin tesis edilmesi mümkün değildir.

Sayın Adnan Oktar 16 Eylül 2010 tarihli Kahramanmaraş Aksu ve Kaçkar TV röportajında komünizmin sadece adının yok olduğunu, birçok ülkede hala Darwinist, ateist ve materyalist sistemin hakim olduğunu şöyle anlatmıştır:

ADNAN OKTAR:
 “Şimdi Darwinist propaganda yapınca diyalektik felsefe savunuluyor. Diyalektik felsefeyi savununca tez-antitez-sentez kabul etmiş oluyorsun. Marksist felsefenin kökü buna dayanmıyor mu? Leninizm, Marksizm’in pratik uygulaması, değil mi? Leninizm’in de uygulanması için terör ve şiddet şart. Ve adam, Lenin, Darwin’e dayandırıyor bunu söylerken. Darwin’e kitabını ithaf etmiş Marks da. “Aziz dostum, sana ithaf ediyorum” diyor adam. “Her şeyimi sana borçluyum. Bütün teorimi sana dayandırıyorum” diyor Marks. Bak Mao da diyor; “Çin komünizminin temeli Darwin’e ve evrim teorisine dayanıyor” diyor. Şimdi onlar da terörle Çin’i ele geçirdiler. Yani bir avuç komünist koskoca Çin’i ele geçirdi. Kalabalığa ihtiyaç yoktur komünizmde. Çin halkı komünizmin k’sini bilmez. Bilmiyor halk. Bir avuç komünistle koskoca Çin’i teslim aldılar. Propagandayla, fikri çatışma yaptılar. Bak Mao da diyor adam açıkça konuşuyor. “Çin komünizminin temeli” bak başka açıklama yapmıyor. “Darwin’e ve evrim teorisine dayanıyor” diyor. Devletin Darwinizm ile ilgili propagandayı hemen durdurması gerekiyor. Darwinizm’i anlatmayacak mı? Bilakis daha kapsamlı anlatsın. Ama cevabını da daha kapsamlı anlatacak. Bu çok önemli bakın. Cevabını daha kapsamlı anlatacak. % 50 Darwinizm’i anlatsın, % 50 de cevabını anlatsın. Mesela diyecek ki, “Darwinizm proteinlerin tesadüfen meydana geldiğini iddia eder”. İstedikleri gibi anlatabilirler. Bütün kaynakları versinler. “Ama bir proteinin tesadüfen meydana gelmesi ihtimali sıfırdır” bilimsel olarak. Çünkü bir proteinin oluşması için 60’a yakın proteine ihtiyaç var. Hatta 60’ın üzerinde. Bitti, kilitlenmiş demektir. Devletin kitaplarında gençler bu yazıyı, nasıl göremez? Bilimsel bir gerçek bu. Hurafe mi bu?

Bütün bilim adamlarının söylediği ortak gerçek bu. Bilim adamlarının söylediği ortak gerçek devletin kitabında nasıl olmaz? Darwin’in hurafesi oluyor da, bilimsel gerçek nasıl olmuyor? Mesela desin ki, Darwin’in evrim teorisi ara fosil iddiasına dayanır. Amenna anlatsınlar, istedikleri gibi anlatsınlar bol bol. Ama tek bir tane ara fosile rastlanmamıştır bilimsel olarak. Devlet bunu söylesin. Bunu söyleyemiyor devlet. Çok acayip bir durum var. Ne mahsuru var? Devlet bilime, Anayasa’ya sahip çıkmak durumunda, devletin görevidir bilime sahip çıkmak. Bilimin hası hakikisi. Ben devlet gitsin hurafe anlatsın demiyorum ki, saf bilimle karşılık verecek o kadar, saf bilim. Felsefeye de gerek yok. Felsefe ikinci safhada düşünülebilir. Felsefeye hiç ihtiyaç yok. Sadece bilimle bitireceğiz bu işi. Saf bilimle, gerçek bilimle. Öbür türlü bu gelişir. Çünkü adam PKK’lı, devletin biyoloji kitabını alıyor. “Gel buraya bakalım” diyor. PKK’lı arkadaşlarını topluyor. “Bak devletin bastığı kitap beraber okuyalım. Ne diyor burada? İnsanlar evrimle oluşmuştur. Bütün canlılar evrimle oluşmuştur. Sen de evrimle oluştun. Biz de evrimle oluştuk. Nereden çıkarıyorsun insanları Allah’ın yarattığını? Allah yok (haşa). “Seninle, köpeğin arasında hiçbir fark yok. Ha bir köpek ölmüş, ha bir insan ölmüş. Ha bir böcek ölmüş, hamam böceği, ha bir insan ölmüş hiçbir farkı yoktur” diyor. Evet, “arada hiçbir fark yoktur kardeşim” diyor. Ne diyelim biz bu adama o zaman? Adam helal haram kabul etmiyor. Cinayetin büyük bir günah olduğunu kabul etmiyor. “Yok olacağız biz” diyor, ahirette. Ne diyelim biz bu adama? Kardeşim devletin biyoloji kitabından da bize kaynak gösteriyor. “Buyurun burada yazıyor, evrim. Bir gerçek. İnsanlar, kainat tesadüfen oldu. Tesadüf sonucu oluştu” diyor. Ne diyelim? Nasıl yapalım?”

Komünist Harekete Karşı Şiddet Uygulamak, Bu Hareketi Daha da Geliştirir, Kin ve Nefreti Daha da Artırır

Lenin’in, henüz 1906 yılında, yani Bolşevik Devrimi’nden 11 yıl önce, Proletari dergisindeki “Bizim ilgilenmekte olduğumuz olgu, silahlı mücadeledir; bu mücadele, bireyler ve küçük gruplar tarafından yürütülmektedir...”  (Vladimir I. Lenin, 30 Eylül 1906, Proletari, Nr. 5), sözleri anarşi ve terörün Marksizmin ve komünizmin vazgeçilmez bir yöntemi olduğunu açıkça ortaya koyar. Aslında Marksizmin terör ve şiddete olan eğilimi, ünlü Paris Komünü deneyimiyle birlikte Marks henüz hayatta iken ortaya çıkmıştır. Terör özellikle de Marks’ın teorisini pratiğe döken Lenin’le birlikte komünist ideolojinin ayrılmaz parçası haline gelmiştir. Dünyanın dört bir yanında komünistler milyonlarca insanın kanını dökmüş, terör örgütleri kurarak insanlara acı, korku ve dehşet yaşatmışlardır.

Her ne kadar bazı komünistler şiddetin ve terörün komünizmin bir uygulaması olmadığını, ancak bazı kişilerin uygulamasında yer alarak komünizme mal edildiğini iddia etseler ve komünizmi aklamaya çalışsalar da, ortada inkar edilemez bir gerçek vardır. Bu gerçek şudur:

Komünizmin kurucuları şiddeti ve terörü bizzat savunmuşlar ve ideolojileri için zaruri görmüşlerdir. Amerikalı siyaset bilimci Samuel Francis, bu gerçeği şöyle yorumlar:

Marx ve Engels, devrimin her zaman kuvvet zoruyla olacağını savunurlar. Devrimcilerin, hakim güce karşı şiddet kullanmak zorunda oldukları konusunda ısrarlıdırlar ve her zaman terörizme verdikleri desteği açıkça belirtmişlerdir.” (Samuel T. Francis, Soviet Strategy of Terror, s. 549)

Karl Marx, “Ayaklanma savaş kadar bir savaştır” demiş ve kendine “devrimci siyaset”in en önde gelen isimlerinden olan Danton’ın şu sözlerini düstur edinmiştir: “Saldır, saldır, gene saldır!” (V.I. Lenin, Marks-Engels-Marksizm, Ankara: Sol Yayınları, Çev: Vahap Erdoğdu, 1976, s. 428) Terörün sistemli olarak kullanılmasının gerekliliği konusunda Lenin’in de çok açık ifadeleri vardır. Lenin bir işçi toplantısında söz aldığında terörün kendileri için ne kadar vazgeçilmez olduğunu şu dehşet verici ifadeleriyle açıklamıştır:

“Eğer kitleler kendiliğinden ayağa kalkmazsa, hiçbir şey başaramayız. Spekülatörlere karşı terör uygulamadığımız -hemen oracıkta kafalarına bir kurşun sıkmadığımız- sürece hiçbir yere varamayız.”(Stéphane Courtois, Nicolas Werth, Jean-Louis Panné, Andrzej Paczkowski, Karel Bartosek, Jean-Louis Margolin, Komünizmin Kara Kitabı, Doğan Kitapçılık A.Ş., s. 82)

Dolayısıyla temeli Darwinizm’e dayalı olan savaş ve terörü destekleyen Marksist komünist düşünceye sahip olan kişilerle onların bu yönde fikirleri değişmediği sürece bir uzlaşma yoluna gitmeye çalışmak iyimser bir yaklaşım olacaktır. Komünizmin şiddet ve savaş yanlısı tutumuna aynı şekilde savaşla karşılık vermek de her zaman başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Çünkü komünizmin özelliği üstüne gittikçe, kan döktükçe ve saldırganlaştıkça daha fazla gelişmesidir.

Tarihte buna en bilinen örnek ABD’dir. ABD çok güçlü silahlara ve güçlü maddi imkanlara sahip olmasına rağmen Kamboçya, Laos, Vietnam ve Kuzey Kore’de komünizme karşı olan mücadeleyi kaybetmiştir. Kaybetmesinin tek nedeni ABD’nin de Darwinist-materyalist ideolojiyi benimsemesi bu nedenle anti-komünist bir çalışma içinde olmamasıdır.

Komünizmle ve tüm Darwinist-materyalist ideolojilerle mücadele etmenin tek yolu  geniş çaplı bilimsel çalışmadır.

Komünizme Karşı Fikri Mücadele Esastır

Komünist terör örgütleri sadece silahlı mücadele ve toplumda şiddet olayları çıkartmakla sınırlı kalmazlar. Esas faaliyetlerini halkın arasında sürdürürler. Halkın arasına da sızarak sistemli bir materyalizm ve komünizm propagandası yürütürler. Bu faaliyet ise terör eylemlerinden çok daha tehlikeli ve sonuçları çok daha vahim olabilecek niteliktedir. Çünkü hiç kimse Marksist-Darwinist düşünceler ve bunların getireceği zararlara dair yeterince bilgi sahibi değildir. Eğer bu düşünceye dikkat edilmez ve yeterince tedbir alınmazsa, komünist örgütün telkinlerine her geçen gün daha fazla genç kapılır. İnsana sevgi duymanın, güzel ahlakın, şefkatin ve merhametin önemini bilerek yetişen, itaatli ve nitelikli bir gençlik yerine Darwinist eğitimden geçirilmiş gençlik konulduğunda sonuç, toplumsal yıkımdır.

Komünizm gibi insanlık dışı ideolojilere taraftar toplamak için ilk yapılan, “insanın, doğanın ve tesadüflerin ürünü bir cins hayvan olduğu” yönündeki Darwinist iddiaları toplumlara benimsetmektir. Darwinist toplumlarda vefanın, sadakatin, şefkatin, fedakarlığın hiçbir önemi yoktur. Din, aile, millet, bayrak, kadın gibi kavramlar da birşey ifade etmez. Komünist terör örgütleri de, terörist olarak yetiştireceği kişilere öncelikle diyalektik materyalizm ve bu felsefenin temeli olan Darwinizm eğitimi verir. Dolayısıyla bunlara karşı etkili ve kararlı bir fikri mücadele ve propaganda yürütülürse Marksist-komünist terörün önü alınabilir. Bunun çaresi komünizmin zemininin yok edilmesidir. Bu zemin ise Darwinizm’dir.

Komünizmin Hedefi Tüm Dünyadır

Darwinizm üzerine bina edilen Marksist-Leninist fikirler ve Lenin`in terör direktifleri doğrultusunda yetişen militanlar, askerleri, polisleri ve masum vatandaşları katletmekte, her türlü terör yöntemine başvurmaktadırlar. Avrupa`daki ve dünyanın çeşitli yerlerindeki Darwinist-Marksist görüşlü insanların da  teröre karşı olması beklenemez. Bu Marksist felsefenin ruhuna-mantığına aykırı olur. Kınama mesajları, uyarmalar böyle kitleleri hiç ilgilendirmez. Darwinist-Marksistler teröristleri, -güya- ``feodalizme karşı savaşan, devrimci güçler`` olarak görürler. Teröristler; Lenin, Stalin gibi tarihe geçen kan dökücüleri saygı ile anarlar. Bu düşünce yapısının değişmesi ve terör eylemlerinin son bulması için iyi takip, iyi yakalama, iyi yargı, iyi infaz çözüm değildir. Lojistik ve gelir kaynaklarını kesmek, askeri operasyon düzenlemek, netice alınacak yöntemler değildir. Bu yöntemler, ancak geçici azalma meydana getirir. Çünkü komünist terörün vatanı yoktur. Komünistin vatanı olmaz. Komünizmin hedefi bütün dünyadır, dolayısıyla bütün dünyanın imkanlarını, bütün dünyada dayanışma ile kullanan komünizme karşı en etkili yöntem, fikri mücadeledir. Bu da ancak anti-Darwinist, anti-materyalist ilmi çalışma ile olur. İlimle, fenle bu çalışmayı en etkili şekilde yapacak olan zat ise Hz. Mehdi (a.s.)’dır.

Komünizme Karşı Verilecek Fikri Mücadelede En Etkili Yöntem Öncelikle Darwinizm Putunun Yıkılmasıdır

Komünizm ve Darwinizmin tek zayıf noktası fikri mücadeledir. Fikri mücadele karşısında bu ideolojiler, tuzun suda eridiği gibi erirler. Fikri mücadele en hassas damarlarıdır. Bu nedenle komünizmin hastalıklı düşüncesinden kurtulmanın tek çözümü Kuran’dır. Ancak öncelikli olarak felsefi yönden Marksist, Leninist, Darwinist, materyalist dinin yok edilmesi, bir anlamda putlaştırılan bu düşüncelerin  silinmesi gerekir. Bunun için de Darwinizm’in iddialarının mantıksızlığının anlatılması şarttır. Çünkü put dururken din anlatılmaz. Nitekim Kuran’da bildirildiği üzere, mübarek Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Kabe’deki putları kırmış, Hz. Musa (a.s.) bazı Musevilerin put edindiği dökme buzağıyı yakıp küllerini denize savurmuş, Hz. İbrahim (a.s.) kavminin edindiği putları yine parçalayarak yok etmiştir. Öncelikle yanlış mantığı kökten yıkmışlar sonra da niyetin ve bakış açısının değişmesi için din ahlakını tebliğ etmişlerdir.

Kuran’da Yüce Allah’ın peygamber kıssalarında örnek verdiği bu tebliğ yöntemi, Marksist –Darwinist  düşüncenin yıkılması için tek yoldur. Bunun için öncelikli olarak bu batıl ideolojilerin, felsefelerin yıkılması, çürük ve temelsiz fikirler olduğunun bilimsel olarak açıklanması bu düşüncenin çökertilmesi için yeterli olacaktır. Bunun arkasından da komünist telkinin tam aksi yönünde insanları Allah’a iman etmeye ve yalnızca O’na kulluk etmeye davet etmek, İslam dininin güzelliğini, insan sevgisi, barış ve adalet üzerine kurulu olduğunu anlatmak gerekir. Yüce Allah, Hz. İbrahim (a.s.)’ı örnek göstererek kullanılması gereken tebliğ yöntemini de kullarına bildirmiştir:

“Onlara İbrahim’in haberini de aktar-oku: Hani babasına ve kavmine: “Siz neye kulluk ediyorsunuz?” demişti. Demişlerdi ki: “Putlara tapıyoruz, bunun için sürekli onların önünde bel büküp eğiliyoruz.” Dedi ki: “Peki dua ettiğiniz zaman onlar sizi işitiyorlar mı? Ya da size bir yararları veya zararları dokunuyor mu?” “Hayır” dediler. “Biz atalarımızı böyle yaparlarken bulduk.” (İbrahim) Dedi ki: “Şimdi neye tapmakta olduğunuzu gördünüz mü? Hem siz hem de eski atalarınız?”” (Şuara Suresi, 69-76)

Darwinistlerin komünistlerin, Nazilerin veya sömürgecilerin yaptıkları katliamların, işledikleri cinayetlerin, insanlara kasıtlı olarak yaşattıkları ızdırapların, vahşetin ve zulmün temelindeki tek neden dinsizlik ve bu insanların Allah korkularının olmayışıdır. Allah’tan korkup sakınan ve ahiretin varlığına kesin olarak iman eden bir insan, zalimliklerin, haksızlıkların, adaletsizliklerin, cinayetlerin hiçbirini kesin olarak yapamaz. Üstelik Allah’a ve ahirete inanan bir insan, ne kadar yoğun telkin edilirse edilsin, böyle sapkın bir ideolojinin peşine takılıp sürüklenemez. Bu sapkın ideolojilerin insanlığa zarar getirmelerini engellemenin tek yolu ise, insanların Allah’a ve ahiret gününe iman ederek yaptıklarının tümünden hesap vereceğini unutmadan yaşamalarıdır. İnsanlara bu gerçeği hatırlatacak olan değerli zat ise Hz. Mehdi (a.s.) olacaktır.

Komünizme Karşı Fikri Mücadele Yürütecek ve Bu Düşünceyi Ortadan Kaldıracak Olan Değerli Zat Hz. Mehdi (a.s.)’dır
Bediüzzaman Hazretleri ahir zamanda Darwinizm ve materyalizmin güçleneceğini, deccaliyetin bu güçten destek alarak yayılacağını, ancak Hz. İsa (a.s.) ve Hz. Mehdi (a.s.)’ın fikri mücadeleleriyle bu fitnelerin son bulacağını belirtmiştir. Hz. Mehdi (a.s.)’ın birinci görevinin de, Darwinizm ve materyalizmi fikren ve bilimsel olarak etkisiz hale getirmek olduğunu söylemiştir. Bediüzzaman’ın da belirttiği gibi, Hz. Mehdi (a.s.), bu görevini tam olarak yerine getirecek, Darwinizm’i ve materyalizmi fikren ortadan kaldırarak, insanların imanlarının kurtulmasına vesile olacaktır:

Birincisi: Fen ve felsefenin tasallutiyle (etkisiyle) ve MADDİYUN VE TABİİYYUN TAUNU (Darwinizm ve materyalizm hastalığı), BEŞER İÇİNE İNTİŞAR ETMESİYLE (insanlar arasında yayılmasıyla), her şeyden evvel felsefeyi ve maddiyun fikrini (materyalizmi) TAM SUSTURACAK bir tarzda imanı kurtarmaktır. (Emirdağ Lahikası, s. 259)

Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’nden aktarıldığı gibi Hz. Mehdi (a.s.) Darwinizm ve materyalizme karşı çok büyük çaplı ilmi bir mücadele yürütecektir. Dolayısıyla bu ideolojileri tam anlamıyla susturacak ve insanların imanlarını kurtaracak çok etkili bir çalışma yürütecektir.

Sayın Adnan Oktar 1 Temmuz 2011 tarihli A9 TV ve Kaçkar TV röportajında Hz. Mehdi (a.s.)’ın Darwinizm ve komünizme karşı fikri mücadelesini şöyle açıklamıştır:

ADNAN OKTAR:
 “Üç vazifesi var. Eğer çabuk kıyamet kopmazsa ve beşer bütün bütün yoldan çıkmazsa, o vazifeleri onun cemiyeti ve seyyidler cemaati yapacağını Rahmet-i İlâhiye’den bekliyoruz. Ve onun (Hz. Mehdi (a.s.)’ın) üç büyük vazifesi olacak”. Ölüyken değil; diriyken. Bu çok önemli. Orada samimiyetsizlik yapmasınlar. Bak; “birincisi” diyor, komünizmin, komünist, Darwinist, materyalist düşüncenin, PKK’nın belini kıracak sistemi açıklıyor Bediüzzaman. “Fen ve felsefenin tasallutuyla”. Neymiş? Fen ve felsefeyle karşımıza çıkıyorlar. PKK neyle çıkıyor karşımıza? Fen ve felsefeyle çıkıyor. PKK bir ideolojidir, düşüncesi var adamların. Akşama kadar kitap okuyor bu herifler, komünistler. Darwinist eserleri, Darwin’in kitaplarını okuyorlar. Lenin’in, Marks’ın, Stalin’in; hepsinin kitaplarını okuyorlar. Akademi bilmem ne diye orada uydurma akademiler kurmuşlar, gece gündüz bu herifler okuya okuya hepsi gözlük olmuş zaten. Eğitim görüyor herifler. Bak; “fen ve felsefenin tasallutuyla”. “Tasallut da etmiştir” diyor, “fen ve felsefe.” Fen nedir? Biyoloji, fizik, astronomi ve arkeoloji, paleontoloji, mikro-biyoloji; hepsi. “Fen ve felsefenin”. Fenden kaynaklanan felsefe nedir? Biyoloji felsefesi; Darwinizm.

“Fen ve felsefenin tasallutuyla” yani Marksist, Darwinist, materyalist felsefenin “tasallutuyla ve maddiyun ve tabiiyyun tâunu” yani maddeci, Marksist, Leninist düşünce “ve tabiiyyun”  yani Darwinizm “tâunu” bak veba diyor, “taun” yani veba. “Beşer içine intişar etmesiyle” İnsanlık içinde gelişmesiyle. Hangi beşer? Bak, Güneydoğu’da da gelişti, Kamboçya, Vietnam, Çin; her yerde olay gelişiyor. Suriye’de sel gibi kan akıtan kimler? Komünistler. O beyinleri patlamış kardeşlerimizi gösterdiler, şehid olmuş; gördün mü dün?

ALTUĞ BERKER: Evet.

ADNAN OKTAR: Kim yapıyor? Baas rejimi, komünistler. “Beşer içine intişar etmesiyle her şeyden evvel”. Hz. Mehdi (a.s.) ne yapıyormuş?  Her şeyden evvel hayatın bütün sosyal yönlerinden çekiliyor. Bak; “her şeyden evvel, felsefeyi”. Hz. Mehdi (a.s.) neyle çıkıyor? Silahla mı çıkıyormuş? Felsefeyle, felsefeyle çıkıyor. “Ve maddiyun fikrini tam susturacak bir tarzda imanı kurtarmaktır.” Elinde ne kılıç var ne tabanca var ne tüfek var Hz. Mehdi (a.s.)’ın. Ne varmış? “Felsefeyi ve maddiyun fikrini” yani Darwinizm ve materyalizm fikrini “tam susturacak bir tarzda imanı kurtarmaktır.” Silahı bilimmiş ve felsefeymiş, bunu görüyoruz, Hz. Mehdi (a.s.)’ın silahı bu. “Kurtarmaktır. Ehl-i imanı dalaletten muhafaza etmek”. Yani Müslümanların da Darwinist materyalist olmasını engelliyor.

“Bu vazife hem dünya, hem her şeyi bırakmakla”. Bak, Hz. Mehdi (a.s.) ne yapıyormuş? Dünya’yı bırakmış, dünya ile işi yok. Evlenmiyor, onun için evlenmiyor. Evlenmemesinin nedeni budur. Malının olmamasının nedeni de budur. Bak; “bu vazife hem dünya, hem her şeyi bırakmakla”. Her şeyi bıraktığında ne oluyor? Hayatın bütün sosyal yönlerinden çekilmiş oluyor. “Her şeyi bırakmakla çok zaman”. Çok zaman ne demek? Gün yirmi dört saatse; yirmi saati, on sekiz saati. “Çok zaman tetkikat ve meşkuliyeti iktiza ettiğinden” sürekli araştırma ve inceleme gerektirdiğinden “Hz. Mehdi (a.s.)’ın o vazifesini” yani Darwinizm’i ve materyalizmi yıkma vazifesini “bizzat kendisi görmeye vakit ve hal müsaade edemez.” Bak; “ne vakti, ne de hali müsaade edemez” diyor. “Çünkü hilafet-i Muhammediye (s.a.v.) cihedindeki saltanatı onunla iştigale vakit bırakmıyor” diyor. Yani; “Mehdilik halleri, Mehdilik cezbesi, Mehdiyet faaliyetleri onunla ilgili faaliyete vakit bırakmıyor” diyor, yani “o vakti dar” diyor. “Herhalde” diyor, büyük söylememek için ama bak. Gördüğünü anlatıyor. “Herhalde” diyorsa gördüğünü anlatıyor demektir.

“O vazifeyi” yani Darwinizm ve materyalizmi çökertme vazifesini, “ondan evvel bir taife bir cihette görecek”. “Taife”, Müslümanlara taife demez Bediüzzaman. Gayrimüslimlerin çalışmasını söylüyor. Yani; “Avrupa’da bir kısım bilim adamları Darwinizm-materyalizm aleyhinde çalışmalar yapacaklar” diyor, “bilimsel deliller oluşturacaklar.” “O zat” Hz. Muhammed Mehdi (a.s.), “o taifenin” yani Avrupalıların, gayrimüslimlerin yaptığı Darwinizm ve materyalizm aleyhinde yaptığı faaliyetlerin, anti-Marksist faaliyetlerin bilimsel sonuçlarını “uzun tedkikatıyla yazdıkları eserleri”. Bak, “uzun tedkikat (araştırma)”. Çünkü laboratuvara giriyor adam, taşları kayaları eşiyorlar, değil mi? Paleontologlar gece gündüz Avrupa’da çalışıyorlar, dünyanın her yerinde. Hz. Mehdi (a.s.) bunu yapamaz.

“Onlardan hazır gelen bilgiyi” bak, “uzun tedkiklerle yazdıkları eserleri kendine hazır bir program yapacak.” Yani hep hazır eserlerden istifade edecek; Risale-i Nur’dan, bu bilim adamlarının eserlerinden. Onu ayrı belirtiyor yalnız. Bu felsefeyle ilgili kısım, o ayrı. “Onun ile o birinci vazifeyi tam yapmış olacak.” Şimdi, “Hz. Mehdi (a.s.)’ın birinci vazifesi Marksist, Leninist, Darwinist, materyalist sistemi yıkmaktır” diyor. “Bu vazifenin istinat ettiği kuvvet ve manevi ordusu yalnız ihlas” samimiyet, “sadakat” delicesine sadık “ve tesanüt” tam böyle birbirlerine bağlı “sıfatlarına tam sahip olan” yarım değil bak “tam sahip olan bir kısım şakirtlerdir.” Hepsi değil şakirtlerin, Hz. Mehdi (a.s.)’ın talebelerinin tamamı bu işle ilgilenmiyor. Mesela belki yirmi kişi veyahut otuz kişi bu konuyla ilgileniyor. “Bir kısım şakirtlerdir.” “Darwinizmin materyalizmin yıkılmasında faaliyet yapan, Hz. Mehdi (a.s.)’a yardımcı olan, kitapların hazırlanmasında bir ekibi var” diyor Bediüzzaman. “Ne kadar da az da olsalar, manen bir ordu kadar kıymetli ve kuvvetli sayılırlar.” “Kahredici bir güce sahip olacaklar” diyor, “dünya çapında.” İkinci, üçüncü vazifelerini de anlatıyor Bediüzzaman.”

Sayın Adnan Oktar 1 Temmuz 2011 tarihli A9 TV ve Kaçkar TV röportajında Türkiye’deki Komünist Terör Örgütünün Hala Faaliyette Olmasının Nedenini Mehdiyetin Elinin Henüz O Bölgelere Yetişmemiş Olması ile Açıklamıştır:

ADNAN OKTAR: Onun için, yani şu anda hükümetin güçlü olmasının nedeni de Mehdiyet’in kahredici gücüyle komünist düşünceyi, Marksist, Darwinist düşünceyi yerle bir etmesidir. Hükümetin eli güçlendi şu an. Yüzde ellinin kökeninde de o var, son derece rahat. İddia edilen Ergenekon terör örgütünün de bu kadar süklüm püklüm ve perişan olmasının nedeni yine fikren yenilmeleridir. PKK’nın kudurmasının nedeni de, o hanzolara Mehdiyet’in elinin yetişememesidir. Çünkü dağlık bölge, Ye’cüc Me’cüc zuhuru var orada. Dağlık bölge olduğu için oraya Mehdiyet yetişemiyor; konu bu. Yoksa orada da yerle bir ederdi Hz. Mehdi (a.s.). Radyo yok, televizyon yok, kitap yok; adamlar hayvan gibi yaşıyorlar orada, dağın tepesinde. Tek yanlı komünist düşünce alıyorlar, Marksist, Darwinist. Ama en vahimi ne biliyor musun? Adamlar mesela ilkokul mezunu, cahil adamlar; “hoş geldin” diyor, devletin bastırttığı biyoloji kitabını açıyor, ortaokul ve lise. “Siz” diyor, “yeni başladığınız için, kolaylık olsun size” diyor. “Bak, insan nasıl yaratılmış size anlatalım” diyor. Devletin kitabından Darwinist, materyalist düşünceyi onlara anlatıyor, diyalektik felsefeyi anlatıyor. Devletin bütün kitaplarında Darwinist, materyalist düşünce anlatılıyor. “Allah yarattı” denmiyor. Öyle olunca adamların eli kuvvetleniyor işte. Ve adamlara biz de Hz. Mehdi (a.s.)’ın öncüsü olarak şu an bir şey yapamıyoruz. Ben şimdi Mardin’e gidip tebliğ mi yapayım dağların tepesinde adamlara, yani elimizde kitapla? Herifler silahla karşımıza çıkıyor, kitap ile çıkmıyor ki karşımıza. Devletin televizyonu var işte. Onun için diyoruz, mesela onu verebilirler, yarım saat bir saat bir imkanımız olsa. Devletin profesörleri var. Biz anlatalım, gitsin devletin profesörü anlatsın. “İlla biz çıkalım” demiyoruz. Ama onlar beceremiyorsa biz çıkalım.

Hiçbir Yerde Bahsedilmeyen 11 Eylül Gerçeği




HİÇBİR YERDE BAHSEDİLMEYEN 11 EYLÜL GERÇEĞİ

11 Eylül 2001... Saat sabah 8:46...

Aynı manzarayı seyreden binlerce kişinin tanıklığında, bir yolcu uçağı New York'un ekonomik gücünün simgesi olan ikiz kulelere çarpıyor... Sonuç 2.600 ölü...

Ortadoğu'da halen devam etmekte olan olayların kıvılcımı olan bu saldırı, hala açıklanamayan çok fazla sır içermektedir. 11 Eylül saldırıları, Peygamberimiz (sav)'in hadislerinde 1400 yıl önce bildirdiği Ahir Zaman alametlerinden önemli birisidir. Dünyaya ve İslam Alemine derin etkileri olacak bir süreci başlatan bu saldırı, metafizik bir olaydır ve ardındaki bazı sırlar hala çözülememiştir.

2.600'den fazla kişinin hayatını kaybettiği bu olayların ardından yapılan incelemelerle ortaya çıkan resmi açıklama, birçok eksiklik ve tutarsızlık içermektedir. Bunları teker teker inceleyelim:

Kulelere ilk çarpan uçağın bir Boing 767 olduğu söylenmiştir. Boing 767, alüminyum konstrüksiyona sahiptir ve alüminyum bir kütle, ne kadar hızla çarparsa çarpsın, çelik konstrüksiyon bir binayı jilet gibi delip geçemez. Bu fizik ve metalürji kurallarına aykırıdır. Öyle ki binaya çarpan uçaklardan biri binayı adeta bir jilet gibi keserek içeri girmiş, kanatları dahi kopmayan uçak, binanın diğer tarafından da dışarı çıkmıştır. Oysa uçak kazalarından ve yapılan testlerden bugüne kadar elde edilen görüntülerde, ormanlık bir alanda alçaktan uçan bir uçağın kanatlarının ağaçlara çarparak bile koptuğu görülmüştür. 2. Dünya savaşı döneminde Amerikan savaş gemilerine kamikaze dalışı yapan Japon jet uçaklarını hatırlayalım. Son hızla gemiye dalış yapan uçaklar hiçbir zaman gemiyi delip geçememiştir. Yalnızca güvertedeki uçaklara hasar verebilmişlerdir.

Bu görüntüde izlediğiniz çarpma anına dikkat ederseniz, uçağın darbe açısı ile devamında meydana gelen patlamaların açısı birbirini tutmamaktadır.

Çarpmadan yaklaşık 1 saat sonra Güney Kulesi yaklaşık 10 saniyede tamamen çökmüştür. Bundan 29 dakika sonra Kuzey Kulesi de yaklaşık 10 saniyede çökmüştür.Çökmenin sebebiyle ilgili resmi açıklama, çarpmada çıkan yangında mutfaklardaki yakıt depolarının da alev alması ve çıkan geniş çaplı yangınla binanın taşıyıcı kolonlarının zarar görmesidir. Şimdiye kadar dünyada kayda geçen bunun benzeri bir olay olmamıştır. Yangın yüzünden çöken 3 bina olmuştur ve hiçbirinde çelik konstrüksiyon kullanılmamıştır. 28 Temmuz 1945’te EmpireState binasının 79. Katına uçak çarpmış ve sadece çarptığı kat ile çevresinde hasar oluşmuştur. Bina sağlam olarak hala kullanılmaktadır. Bugüne kadar onlarca gökdelende geniş çaplı yangınlar çıkmış, hiçbiri çökmemiştir.

Binaların çelik kolonları jet yakıtıyla veya yakıt tanklarının patlamasıyla parçalanabilir mi?

Bina yangına dayanıklı çelikten inşa edilmiştir. Yangına dayanıklı olmayan çelik bile 1.648 oC'da erimeye başlar. Jet yakıtı olan Kerosen ise 40 dakika boyunca sürekli yanacak olsa, en fazla 1.120oC'a ulaşabilir. Ki uçak çarptığı anda yakıtın büyük bölümü havaya uçar ve bu çarpma ve patlama sırasında çeliği eritecek yükseklikte ısı oluşması bilimsel olarak mümkün değildir.

Yıkımı önceden kararlaştırılmış binalarda, patlayıcılar kullanılarak, çevreye zarar vermeden yıkım gerçekleştirilir. Bu yıkımlar hızla gerçekleşir ve bina olduğu yere çöker.İkiz kuleler çökmeden hemen önce elde edilen video görüntülerine bakıldığında, aynı planlanmış bina yıkımlarında görülebileceği gibi, her katta patlamalar olduğu göze çarpmaktadır.
İddia edildiği gibi uçak çarpmasıyla binanın mukavemeti bozulup çökme olsaydı, binanın tam olduğu yere çökmesi değil, ortadan kırılarak etrafındaki binaların üzerine yatarak çökmesi beklenirdi. Oysa bina, özel olarak tasarlanarak yıkımı yapılan bir bina gibi tam olarak olduğu yere çökmüştür.

Her kata bomba yerleştirmek, bu binaların yıkılması için yeterli midir?

Planlanmış bina yıkımlarında “termit” adı verilen bir patlayıcı madde kullanılır. Bu patlayıcı madde çelik kolonları noktasal olarak eritmek için yeterlidir. Patlatıcı kullanılarak yapılan planlı yıkımlarda, binanın çelik kolonları belli noktalardan parçalanır ve bina tasarlanmış yöne doğru çöker. Fakat İkiz Kulelerin çökme görüntülerinden de anlaşılabileceği gibi, bina anında toza dönüşmüştür. Binanın yıkılmasının ardından etrafa saçılan bu beyaz toz, büyük bina yıkımlarında veya yangınlarda karşılaşılan bir durum değildir. Bu toz, binanın hem çelik hem betonarme yapısının “pulverize olmasıyla”, yani 100 mikron veya daha küçük zerreciklere bölünmesiyle ortaya çıkan kalıntıdır. Dünya Ticaret Merkezi binalarının her katı için 434 ton beton kullanılmıştır. Ne uçak çarpması, ne yerel bir patlama ne de yangın, bu kadar çok betonu toplamda çapı 1 mm'den bile küçük parçalara bölmeye yani pulverize etmeye yetmez. Binaların yıkımıyla şehre yayılan bu beyaz toz, Peygamberimiz (sav)'in hadislerinde "tozlu dumanlı bir fitne" olarak aktarılan olaya işaret etmektedir.

Binaların yıkımında kullanılan patlayıcı madde olan termit, çelik kolonları noktasal olarak eritmek için yeterlidir, fakat çeliği pulverize edemez.

Dünya Ticaret Merkezi çelik yapısının dayanıklılığıyla, dünyada sayılı birkaç binadan biriydi. Merkez kolonları, taşıyıcı kolonları ve dış kolonlarının tümü 12,7cm kalınlığında çelikten oluşuyordu. 2. Dünya savaşı zamanındaki en güçlü zırha sahip olan T-34 tanklarından bile 3 kat daha kalın olan bu zırh sistemi, binanın yıkımını patlayıcı kullanarak bile imkansız hale getiriyordu. Bunu karşılaştırmak için şöyle bir örnek verebiliriz: T-34 tanklarının zırhlarını hiçbir patlayıcı tamamen parçalayamıyordu, en fazla üzerinde küçük bir delik açabilirdi. Bu binada kullanılan çelik konstrüksiyon ise, T-34 tanklarından 3 kat daha güçlüydü.Yani bu binanın patlayıcılar kullanarak bile yıkılması kesinlikle mümkün değildi.

Peki bu derece sağlam binalar nasıl tamamen toza dönüştü?

Dünya Ticaret Merkezi, genel uygulanan yöntemlerle yıkılamayacak bir binaydı ve Amerika Birleşik Devletleri Bina Yapım Yönetmeliğine göre, yıkılması imkansız olan bir gökdelen inşa etmek yasaktır. Bu yüzden bina yapımı başlamadan, yıkım projesi de beraber sunulmak zorundadır. Dünya Ticaret Merkezi binalarının yıkım projesinde ise 1970'lerden beri yapılan birkaç gökdelende daha olduğu gibi, binanın temelinin 77 metre altına yerleştirilmiş bir termo-nükleer yıkım noktası vardır.

Sovyetler Birliği 46179 no’lu askeri birimi, 1970’lerde Amerika ile yapılan dostane nükleer enerji kullanımı anlaşmasıyla izin verilen nükleer madde kullanımını denetler. Bu birimde de Dünya Ticaret Merkezi Binaları için tasarlanmış “acil yıkım şeması” adlı bir dosya bulunmaktadır. Bu yöntemde alışılmış nükleer patlamalardaki gibi şok dalgası ya da elektromanyetik dalga oluşmaz. Bu yüzden çevredeki haberleşme ekipmanları tarafından tespit edilemez. Yalnızca binanın çelik yapısı boyunca yükselen bir yıkıcı şok ısı dalgası binanın anında pulverize olmasına yani mikro zerrelere bölünmesine neden olur.

Bir nükleer patlayıcı kullanılsa bunun yıkıcı etkilerinin tüm şehre yayılması gerekmez miydi?

Nükleer patlayıcı denince, birçoğumuzun aklına bir şehri dahi yok eden bir görüntü gelir. Nükleer patlayıcının havayla temasa geçtiği durumlarda bu doğrudur. Buna atmosferik nükleer patlama denir. Fakat nükleer patlayıcı bir kayacın içine yerleştirilirse, buna yeraltı nükleer patlama denir ve ortaya çıkan görüntü farklıdır.

Atmosferik nükleer patlamada enerjinin %99’u X ışını olarak etrafa yayılır. X ışınları havadaki atomlar tarafından emileceğinden, çok uzağa yayılamaz ve küçük bir çapta kalır. Bu küçük çaplı aşırı sıcak merkez, etrafa Termal radyasyon yayar. Termal radyasyon çok uzağa ulaşabilir. Nükleer patlamada insanların ve binaların yanmasına neden olan yıkıcı güçlerden biri termal radyasyondur. İkinci yıkıcı güç ise yıkıcışok dalgasıdır. Bu şok dalgası ses hızında hareket eden, çok yıkıcı bir duvar gibi önüne gelen her şeyi yıkar. Bunun ardından ise insanları radyasyonla öldürebilen iyonize radyasyon ortaya çıkar.

Yeraltı nükleer patlamada ise ne termal radyasyon ne de yıkıcışok dalgası ortaya çıkmaz. Çünkü bu etkilerin ortaya çıkabilmesi için havaya ihtiyaç vardır. Yerin altına yerleştirilen bir patlayıcı ise havayla bağlantıya geçmeyecektir. Yine enerjisinin %99’unu X ışını olarak yayacak ve etrafındaki kayacıörneğin graniti bir küre gibi tamamen buharlaştıracaktır. Fakat ısı ve basınç o kadar yükselir ki, bu alan buharlaşmakla kalmaz, plazma halini alır ve etrafındaki kayaca yüksek baskı uygulamaya başlar. Bu baskının ardından, plazma dolu iç kısım, etrafındaki kayaçta bir genişleme meydana getirmeyi başarır. Bu genişleyen bölüm, birkaç saniye içinde tamamen pulverize olur. Eğer pulverize olacak bölüm binanın temeline denk gelecek şekilde ayarlanırsa, binanın büyük bir bölümü saniyeler içinde pulverize olacaktır. Pulverize olan materyallerin özelliği, aynı formlarını ve renklerini korumalarıdır. Ancak üzerlerine bir baskı oluştuğunda, tamamen 100 mikron veya daha küçük toz parçaları olarak dağılırlar.

Bu görüntüde, yeraltında patlatılan bir nükleer bomba alanını görüyorsunuz. Bomba yer seviyesine yakın yerde patlatıldığı için zeminin bir bölümüpulverize olmuştur. Fakat alanın görüntüsünde henüz hiçbir değişiklik yoktur. Hatta yer örtüsündeki bitkiler bile yeşilliğini korumaktadır. Fakat belli bir süre sonra ilgili bölgenin tamamen toz haline gelip dağılarak çöktüğü görülmektedir.

Dünya Ticaret Merkezi’nde kullanılan nükleer maddenin miktarı, binanın 300 metresini pulverize etmeye yeterlidir. Fakat binanın uzunluğu 400 metredir ve bu bölüm pulverize olan bölüme baskı yapacağından bina saniyeler içinde havada duruyormuş gibi çökecek ve büyük bölümü toza dönüşecektir. Tüm şehre yayılan beyaz tozun nedeni işte budur. 3 ay sonra enkazın altından erimişçeliğin çıkabilmesinin tek nedeni budur.

Binanın nükleer yıkım sistemi kullanılarak çökertilmiş olma ihtimalinin, en önemli delillerinden biri de binanın açıklanamayan çökme hızıdır. Fizik yasalarına göre, bir cismin yukarıdan aşağıya serbest düşüş hızı belirlidir. Bu hesaplamaya göre bu binanın yüksekliğinden bir cisim yere bırakıldığında 9,2 saniyede düşer. Sismik kayıtlardan ve video görüntülerinden de görüleceği gibi bina serbest düşme hızında yani yaklaşık 10 saniyede yere yıkılmıştır. Bunu şöyle düşünebilirsiniz: Binanın çökmeye başladığı anda, binanın çatısından bir basketbol topunu yere bıraksanız, basketbol topu yere bu kadar sürede temas edecekti.

Bina bomba ile patlatılarak bile yıkılsa, üst üste düşen her katta saniyenin 4'te biri kadar direnç oluşsa, yine de bina en az 50 saniyede yıkılırdı. Oysa bina adeta havadan yere bırakılmış gibi serbest düşme hızında çökmüştür. Bu da binanın altında açılmış olan bir termo-nükleer yıkım iddiasını destekleyen güçlü bir delildir.


EĞER BİNANIN ÜZERİNDE DURDUĞU GRANİT ZEMİNDE BÖYLE BÜYÜK BİR BOŞLUK OLUŞTUYSA, ENKAZ KALDIRILDIĞINDA ORADA OLMASI GEREKİR

Bu görüntülerden de anlaşılacağı gibi, yıkılan binaların altındaki granit zeminde büyük boşluklar oluşmuş, granit alan eriyerek ortadan kalkmıştır. Yangınla zayıflayarak yıkılan bir binanın temelinin de altında kalan kayaçta böyle bir erime asla oluşmaz. Patlayıcı kullanılarak yıkılan bir binanın üzerinde durduğu zeminde de buna benzer bir erime ve boşluğa hiç rastlanılmamıştır.

Bu resimde, çöken binanın çevre binalara ne kadar yakın durduğu görülmektedir. Patlayıcılar ile yapılan klasik bir yıkım tekniği uygulanmış olsa, mutlaka çevre binalara az da olsa hasar verilecektir. Bina iddia edildiği gibi yanarak yıkılmış olsa bu sefer hasar daha da üst boyutlarda olacaktır. Oysa yıkılan kuleler daha çökme aşamasında tamamen toza döndükleri ve enkazın büyük bölümü binaların üzerinde durdukları kayaçta açılan boşluğa dolduğu için, etraftaki binalara bir hasar da vermemişlerdir.

Burada gördüğünüz gibi binalar henüz ayaktayken pulverize olmuş, ardından yıkılmıştır.Ekranda gördüğünüz, binanın çelik antenidir. Anten yıkılmak yerine toza dönerek rüzgarda savrulmaktadır. Tüm bu bilimsel deliller, ikiz kulelerin bir nükleer patlayıcı kullanılarak yıkıldığına işaret etmektedir.


Uçakları kaçırdıkları iddia edilen kişilere gelirsek, bu 11 kişiden 9’unun farklı ülkelerde çeşitli görevlerde halen çalıştıkları ve hala hayatta oldukları ortaya çıkmış, uzun süre basında yer almıştır.

Tüm bu bilimsel veriler, İkiz Kulelerin nükleer patlayıcıyla yıkıldığına işaret etmektedir.

Görüldüğü gibi, 11 Eylül'de yaşanan olaylar, resmi açıklamalarla örtüşmemekte ve pek çok yönden metafizik sırlar içermektedir. Peygamberimiz (sav)'in 1400 yıl önce vermiş olduğu bir haberin bu şekilde tam tahakkuk etmesi ise, hiç şüphesiz Peygamberimiz (sav)'in mucizelerinden biridir.