yaratılış etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yaratılış etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

PLOS One Dergisi de sonunda itiraf etti: “Lucy, insanın atası değildir, bir maymundur”

1974 yılında Afrika’da bulunan 3.2 milyon yıllık “Lucy” isimli fosil, yaklaşık 43 yıldır evrim propagandası yapmak amacıyla belirli aralıklarla gündeme getirilmeye çalışılmaktadır. Fakat; bilimin ve teknolojinin gelişen imkanlarıyla birlikte, yıllardır evrim teorisi için “delilmiş” gibi gösterilmeye çalışılan bu fosilin aslında evrim teorisine çok büyük bir darbe indirdiği anlaşılmıştır.

Lucy fosili, sözde maymundan insana geçişi temsil eden ara form örneğiymiş gibi tanıtılmaya çalışılsa da son yıllarda yapılan keşifler, bu iddianın tamamen ön yargılara dayanarak üretilmiş bir senaryo olduğunu ispat etmiştir.

Artık, günümüzde akademik heyete sahip uluslararası bilim dergilerinin hepsi tek tek Lucy ile vedalaşmaktadır. Şimdi geçmişten günümüze Lucy hakkında dergilerde yer alan bazı itiraflara bakalım:

Evrimcilerin 1999’daki İtirafı: “ELVEDA LUCY”

1999 yılı Mayıs ayında ünlü Science et Vie dergisi, dergi kapağı olarak “Adieu Lucy” (Elveda Lucy) başlığını kullanmış ve Australopithecus türü maymunların insanın soy ağacından çıkarılması gerektiğini yazmıştır. St W573 kodlu yeni bir Australopithecus fosili bulgusuna dayanarak yazılan makalede, şu cümleler yer almaktadır:

Yeni bir teori, Australopithecus cinsinin insan soyunun kökeni olmadığını söylüyor... Australopithecus ve Homo türleri (insanlar) aynı dalda yer almıyorlar.

Ancak bu vedalaşma, sadece tek bir dergi ile de sınırlı kalmamıştır. Sonrasında da “Lucy” isimli fosile dair itiraflar her geçen gün gelmeye devam etmiştir.

1999 Mayıs Tarihli Science & Vie Dergisi

1999 Mayıs Tarihli Science & Vie Dergisi

Evrimcilerin 2000’deki İtirafı: “Lucy’i Artık Gündeme Getirmeyelim”

2000 yılında Nature dergisinde yayınlanan bir makalede ise, Lucy’nin bir maymun türüne ait olduğu itiraf edilmiştir. Tıpkı şempanzelerdeki gibi “nispeten uzun ve kıvrık parmaklara, uzun kollara ve huni şeklinde bir göğüs kafesine” sahip olduğu yazılmış ve canlının el kemikleri incelendiğinde iddia edildiği gibi 2 ayak üzerinde değil; “günümüzdeki şempanzeler ve goriller gibi parmak eklemleri üzerinde yürüdüğü” itiraf edilmiştir. 1

Lucy isimli fosilin, maymuna benzeyen özellikleri yürüyüşü ve el kemikleri ile sınırlı değildir. Çenesi, aynı maymun türlerindeki gibi “U şeklinde”, dişleri ise insana kıyasla çok büyüktür.

Tel Aviv Üniversitesi’nden antropologlar, Lucy’nin alt çene çıkıntısının (alt çene kemiği) bir maymun türü olan gorillere çok benzediğini belirtmiş ve bunun üzerine de evrim teorisini savunan araştırmacılar, “Lucy fosilini gündeme getirmenin kendi menfaatleri doğrultusunda olmayacağı” konusunda fikir birliğine varmışlardır. 2

Evrimcilerin 2016’daki İtirafı: “Lucy Bir Şempanze”

2016 yılında PLOS One dergisinin Kasım ayı sayısında yayınlanan Lucy ile ilgili yapılan son araştırmada da, yine sonuçlar aynı olmuştur. Johns Hopkins Üniversitesi ve Teksas Üniversitesi’nden Lucy’nin iskeletini tomografi cihazıyla tarayan araştırmacılar, Lucy’nin hayatının çok büyük bir kısmını ağaçların üzerinde geçirdiğini ve bu yönüyle insandan çok bir şempanzeye benzediğini itiraf etmişlerdir. 3


John Kappelman Lucy fosilini incelerken

Austin Teksas Üniversitesi Antropoloji Profesörü John Kappelman, Lucy’nin iskeletini Etiyopya Addis Ababa’daki Ulusal Müze’de incelemiş ve şu şekilde yorumlamıştır:

“Bence, bağımsız bir veri ile Lucy’nin ağaçlarda yeteri kadar vakit geçirdiğini ve bunun delilinin kemiklerinde saklı olduğunu göstermek, Lucy’nin ağaçtan düşerek ölmüş olabileceği fikrini desteklemektedir. (Lucy) Tırmanma yönüyle şempanzelerle benzerlik göstermektedir.” 4

Ancak, modern teknolojinin açığa çıkardığı bu gerçekler aslında fosil keşfedildiği dönemde de biliniyordu. Dr. Johanson 20 Kasım 1986 tarihinde Kansas City Missouri Üniversitesi’nde yaptığı bir konuşmada5, bir diz kemiği bulduklarını ve Lucy’nin insanın atası olduğu iddiasını da bu kemiğe dayandırdıklarını iddia etmişti. Bu iddia üzerine, katılımcılardan biri (Roy Holt), Johanson’a “diz kemiğini Lucy fosilinden ne kadar uzakta bulduklarını” sormuş ve Dr. Johanson da “60 metre aşağıda ve iki üç kilometre ileride” şeklinde yanıt vermişti. Bu yanıt üzerine, “Bu kadar uzakta bulunan bir diz kemiğinin Lucy’e ait olduğunu nereden biliyorsunuz?” sorusu yöneltildiğinde de, Dr. Johanson “Anatomik açıdan benzer” şeklinde yanıtlamış ancak bu yanıt bilimsel açıdan teşkil ettiği tutarsızlık nedeniyle oldukça gülünç karşılanmıştı. Bunun sebebi, ayılar ve köpekler gibi birbirinden tamamen farklı türlere ait canlıların anatomik benzerlikleri olabileceklerinin o zaman da bilim dünyasında zaten bilinmesiydi. (http://www.proof-of-evolution.com/donald-johanson.html)

Görüldüğü gibi, Lucy kafatası ilk bulunduğu andan itibaren bir maymun fosili olduğu bilinmesine rağmen, özel olarak planlanmış yanlı bir propaganda ile 43 yıl boyunca insanlara “insanın sözde atası” olarak tanıtılmıştır. Tüm dünyaya insan ile maymun arasındaki “sözde kayıp halka” olarak kabul ettirilmeye çalışılmıştır. Ancak bilimsel temeli olmayan ve gerçeğe dayanmayan bu iddia, bilimin ve teknolojinin gelişen imkanları doğrultusunda her incelenişinde defalarca çürütülmüştür.

Bugüne kadar, evrim teorisini ideolojik gerekçelerle destekleyen çevreler tarafından birçok sahte fosil ve hayali iddia ortaya atılmıştır. Ancak bu iddiaların tek bir tanesi bile bilimsel açıdan kanıtlanamadığı gibi geçersizlikleri de ispatlanmıştır.

21. yüzyıl biliminin gösterdiği tek bir gerçek vardır: Canlılar evrim geçirmemiş; zaman içerisinde kör tesadüfler sonucu bir türden başka bir türe dönüşmemişlerdir.

Günümüzde yaşayan canlılar bugün nasıl görünüyorlarsa; milyonlarca yıl önce de yine aynıdırlar. Aradan geçen milyonlarca yıllık süreye rağmen tek bir değişikliğe dahi uğramamışlardır. Var oldukları ilk andan itibaren bugünkü özelliklere sahiptirler. Milyonlarca yıllık süre içinde değişikliğe uğrayarak değil; sahip oldukları özelliklerin tamamı ile donatılmış olarak, bir anda ortaya çıkmışlar yani  Allah tarafından yaratılmışlardır.

"Biz gökyüzünü, yeryüzünü ve ikisi arasında bulunan şeyleri batıl olarak yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır." (Sad Suresi, 27)

KAYNAKLAR:

  1. Mark Collard and Leslie C. Aiello, "From forelimbs to two legs," Nature (March 23, 2000), 404:339–340.
  2. Siegel-Itzkovich, Judy, Israeli Researchers: ‘Lucy’ is not direct ancestor of humans, The Jerusalem Post, http://www.jpost.com/Health-and-Sci-Tech/Science-And-Environment/Israeli-researchers-Lucy-is-not-direct-ancestor-of-humans
  3. Christopher B. Ruff , M. Loring Burgess, Richard A. Ketcham, John Kappelman. Limb Bone Structural Proportions and Locomotor Behavior in A.L. 288-1 ("Lucy")PLOS ONE, 2016 DOI: 10.1371/journal.pone.0166095
  4. http://blogs.discovermagazine.com/deadthings/2016/11/30/the-latest-on-lucy-early-hominin-spent-serious-time-in-trees/#.WHfotBuLSUk 
  5. http://spiritualcoretheory.com/lucy-fails-test-as-missing-link/

İlginç Bitkiler


Şuuru ve karar verme yeteneği olmayan bir bitkinin benzerlerinden farklı olarak etobur olmaya karar vermesi mümkün değildir...

İbrik Bitkisinin Tasarım Harikası Tuzağı 

Endonezya ormanlarında yaşayan Nepenthes alata isimli etobur ibrik bitkisi, çevresinde gezinen böcekler için merak uyandırıcı, ama tehlikeli bir keşif kaynağıdır. Bitki, ibriğinin ağzına konan böcekleri, son derece kaygan dokusu sayesinde doğrudan midesine indirebilmektedir. New Phytologist dergisinde yayınlanan araştırmalarında Laurence Gaume ve çalışma arkadaşları bitkinin böcek yakalama yeteneğini test ettiler. (New Phytologist, 156, 479489; 2002) 

Araştırmacılar, bu çalışmalarında uçma yeteneği olmayan bir tür meyve sineği ile karıncaları kullandılar. Bu iki canlı normalde yüzeylere çok etkili bir şekilde yapıştıkları halde bitkinin iç duvarında tutunmayı başaramadılar. Böcekler anında kayarak aşağı, bitkinin sindirim sıvısının bulunduğu bölüme düşerek bitkiye yiyecek oldular. 

Bitkinin yüzeyini elektron mikroskobu altında inceleyen bilim adamları, iç duvarların balmumu benzeri bir maddeyle kaplı olduğunu keşfettiler. Normalde en pürüzsüz yüzeylere bile kolaylıkla yapışabilen sineklerin bu balmumu malzemesinde tutunamamasının sırrının ise malzemenin kırılganlığında gizli olduğu ortaya çıktı. Meyve sineği veya karınca ilk başta sağlam bir yüzey gibi görünen balmumu duvara kondukları anda ayaklarının altındaki bölge mikroskobik parçacıklar halinde dökülüyor ve böylece ayağın yüzeyle temasını kesiyordu. (Harun Yahya, Bitkilerdeki Yaratılış Mucizesi) 

Şuuru ve karar verme yeteneği olmayan bir bitkinin benzerlerinden farklı olarak etobur olmaya karar vermesi bunun için de ibrik şekline girebilmesi mümkün değildir. Aynı şekilde sineklerin ayaklarındaki yapışkan sistemi inceleyip onları kendi içine düşürecek malzemeyi tasarlayabilmesi ve böceğin tam düşeceği yerde sindirim sıvısı üretebilmesi de mümkün değildir. 

İbrik bitkisinin kendisine yaklaşan canlıları ustaca yakalayabilmesi ve bunları yakalamak için sahip olduğu muhteşem tasarım, sonsuz güç sahibi Rabbimiz'in üstün yaratışının göstergelerinden sadece bir tanesidir. 

"Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün ard arda gelişinde, insanlara yararlı şeyler ile denizde yüzen gemilerde, Allah'ın yağdırdığı ve kendisiyle yeryüzünü ölümünden sonra dirilttiği suda, her canlıyı orada üretip-yaymasında, rüzgarları estirmesinde, gökle yer arasında boyun eğdirilmiş bulutları evirip çevirmesinde düşünen bir topluluk için gerçekten ayetler vardır." (Bakara Suresi, 164) 

İstilacı Bitkinin Sırrı

Bahar ve yaz aylarında geniş düzlükleri kaplayan istilacı bitkiler görürüz. Bu bitkiler, toprağın altından çıkan ordular gibi son derece hızlı ürer ve önlerine çıkan rakip bitkileri ortadan kaldırarak ilerlerler. 

Bunların en çok bilinenlerinden birisi Centaurea nigra adı verilen bir türdür. Bu bitki, yaşam alanı olan Kuzey Amerika'da milyonlarca hektar araziyi kaplar. 

Centaurea nigra'nın karşısına çıkan bitkileri yok ederek ilerlemesi yani istilacı gücü, donatıldığı kimyasal silahlardan ileri gelmektedir. C. Nigra ürettiği catechrin isimli kimyasaldan iki farklı formül elde eder ve bunlardan catechrin eksi isimli kimyasalı bitkileri, catechin artıyı ise topraktaki bakterileri yok etmek için kullanır. Bitkideki bu kimyasalları keşfeden Colorado Eyalet Üniversitesi Biyoteknoloji bölümünden Doç. Dr. Jorge Vivanco, bitkiden elde ettiği catechin eksi kimyasalını spreyle, birkaç çeşit yabani ot ve tahıl bitkisi üzerine püskürttü. Bu işlem sonunda bitkideki kimyasalın, çok kuvvetli ve zehirli bir bitki öldürücü olan 2,4 D ' kadar etkili olduğu ortaya çıktı. Ancak, aynı zamanda Vivanco'nun elde ettiği zehirli spreyin kullanışlı olmadığı da ortaya çıkmıştı. Çünkü Centaurea nigra normalde bu kimyasalı kökleri vasıtasıyla toprağa salarak çevresindeki bitkileri saf dışı bırakıyordu. Ancak Vivanco'nun yaptığı gibi, spreyle püskürtme bitkinin kendi yaprak dokusunu da öldürdü. 

Bu istilacı bitkinin diğer etkili silahı, catechin artı da kökler yoluyla salgılanıyor. Bu silahın hedefi ise toprakta yaşayan ve bitkiye zararlı olabilecek bakteriler. Catechin artı, bu bakterilere karşı son derece etkili bir antibiyotik olarak görev yapıyor. Yani bu silah, catechin eksi'nin aksine saldırıda değil, savunmada kullanılıyor. Vivanco, bitkiyle ilgili şu yorumu yapıyor: "Anlaşılan o ki, catechin eksi diğer bitkilere karşı bir saldırı bileşiği; artı ise bakterilere karşı bir savunma bileşiği olarak görev yapıyor. Bitkinin istilacı karakteri buna dayanıyor. Kendisini mikroplara karşı savunmada ve diğer bitkileri yenmede çok başarılı." (www.whyfiles.org) 

Vivanco'nun çalışmalarıyla ortaya çıkarılan bu kimyasallar araştırmacılara etkili zehirler üretmede ilham kaynağı da oluyor. Dr. Vivanco'nun araştırmalarına dayanılarak hazırlanan zehirler, yakın zamanda kullanılmak üzere birçok kimya firması tarafından üretim listesine alındı. 

Tüm bu kimyasal işlemleri, savunma ve saldırı sistemlerini kimya eğitimi almamış, aklı olmayan bir bitkinin yapamayacağı açıkça ortadadır. Şüphesiz bitkiye bu özellikleri veren, göklerin, yerin ve her ikisinin arasındakilerin yaratıcısı olan Yüce Allah'tır. 

Centaurea nigra isimli bitkide ortaya çıkan bu yaratılış gerçeği aslında, incelediğimiz tüm varlıklarda kendini farklı şekillerde göstermektedir. 

"O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, 'şekil ve suret' verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir." (Haşr Suresi, 24) 




Su Hakkında Bilmediklerimiz


Suyun özellikle ısıyla ilgili özellikleri dünya üzerindeki canlı yaşamının sürekliliğinde büyük rol oynar...

Güneş Sistemi'ndeki diğer 63 gök cisminden hiç birinde yaşamın temel şartı olan suyun bulunmadığını biliyor muydunuz? Oysa yeryüzünün büyük bölümü sularla kaplıdır. Okyanuslar ve denizler Dünya yüzeyinin toplam dörtte üçünü meydana getirir. Öte yandan karalarda da sayısız göl ve nehir vardır. Yüksek dağların zirvelerini kaplayan kar ise suyun donmuş halidir. Dünya'daki suyun önemli bir bölümü de gökyüzündedir; bulutların her birinde binlerce, bazen milyonlarca ton su bulunur. Bu suların bir kısmı da zaman zaman damlalar halinde yere iner, yani yağmur olur. Şu an solumakta olduğunuz havanın içinde de mutlaka belirli miktarda su buharı vardır. 

Yağmurlar, denizler, nehirler, akarsular, okyanuslar, musluğu açtığınızda akan içilebilir su? İnsanlar suyun varlığına o kadar alışıktırlar ki yeryüzünün büyük bölümünün sularla kaplı olmasının önemini belki de hiç düşünmezler. Oysa su uzayda gerçekten de çok nadir rastlanan bir bileşimdir. Bu nedenle bilinen bütün gök cisimlerinin içinde yalnızca Dünya'da suyun bulunuyor olması, üstelik de bu suların içilebilir nitelikte olması son derece önemli bir konudur.

Suyun Şaşırtıcı Özellikleri 

Suyun özellikle ısıyla ilgili (termal) özellikleri dünya üzerindeki canlı yaşamının sürekliliğinde büyük rol oynar. Bunlardan birkaç tanesini şöyle sıralayabiliriz: 

Bilinen tüm sıvılar ısıları düştükçe büzüşür, hacim kaybederler. Hacim azalınca yoğunluk artar ve böylece soğuk olan kısımlar daha ağır hale gelir. Bu yüzden sıvı maddelerin katı halleri, sıvı hallerine göre daha ağırdır. Ama su, bilinen tüm sıvıların aksine, belirli bir ısıya (+ 4 C dereceye) düşene kadar büzüşür, daha sonra birdenbire genleşmeye başlar. Donduğunda ise daha da genleşir. Bu nedenle suyun katı hali, sıvı halinden daha hafiftir. Yani buz, aslında "normal" fizik kurallarına göre suyun dibine batması gerekirken, su üstünde yüzer. 

Suyun bu özelliği dünya üzerindeki denizler açısından çok önemlidir. Eğer bu özellik olmasa, yani buz suyun üzerinde yüzmese, dünya üzerindeki suyun çok büyük bir bölümü tamamen donacak, göllerde ve denizlerde hiçbir yaşam kalmayacaktı. 

Buz eridiğinde ya da su buharlaştığında, etraftan ısı çekilir. Bunun tersi gerçekleştiğinde ise, dışarıya ısı verilir. Bu, "gizli ısı" olarak bilinen kavramdır. Tüm sıvıların gizli ısıları vardır. Ancak suyun gizli ısısı, bilinen tüm sıvıların en yükseği sayılabilir. Ayrıca suyun "termal kapasitesi", yani suyun ısısını bir derece artırmak için gereken ısı miktarı, bilinen diğer sıvıların çok büyük bölümünden daha yüksektir. 

Suyun gizli ısısının ve termal kapasitesinin diğer sıvılara göre çok yüksek olması da denizlerin karalara göre daha geç ısınıp daha geç soğumalarını sağlar. Bu nedenle Dünya'da kara üzerindeki ısı farklılıkları en sıcak yer ile en soğuk yer arasında 140 C dereceye kadar çıkarken, denizlerin ısı farklılığı en fazla 15-20 C derece arasında değişir. Aynı durum gece-gündüz arasındaki ısı farkında da yaşanır. Karada gece ile gündüz arasındaki fark kurak ortamlarda 20-30 C dereceye kadar çıkarken, denizlerde en fazla birkaç derecelik bir ısı farkı olur. Sırf denizler değil, atmosferdeki su buharı da çok büyük bir denge sağlamaktadır. Gece-gündüz arasındaki ısı farkının, su buharının çok az bulunduğu çöllerde çok fazla, deniz iklimi yaşayan yerlerde ise çok daha az olması, bunun bir sonucudur. 

Bundan başka suyun termal iletkenliği, yani ısıyı iletebilme yeteneği de bilinen diğer herhangi bir sıvıdan en az dört kat daha yüksektir. Buzun ve karın termal iletkenlikleri ise düşüktür. Suyun bu özelliği de çok önemli bir işlev görmektedir. Buz, havadaki soğuğu, altındaki su tabakasına çok az iletir. Böylece dışarıdaki hava -50 C dereceyi bulsa bile, denizin üstündeki buz tabakası 1-2 metreyi geçmez. Foklar, penguenler ve diğer kutup hayvanları, bu sayede denizin üstündeki buzu delip alttaki suya ulaşabilirler. 

Suyun bu kendine özgü termal özellikleri sayesinde, kış ile yaz ya da gece ile gündüz arasındaki sıcaklık farkı daima insanların ve diğer canlıların dayanabileceği bir sınırda kalmaktadır. Dünya üzerindeki su miktarı karalara oranla daha az olmuş olsaydı, gece ile gündüz sıcaklıkları arasındaki fark çok artacak, karaların büyük kısmı çöle dönecek ve yaşam imkansızlaşacak ya da en azından çok zorlaşacaktı. Okyanusların varlığını düşünelim. Okyanuslar güneş ışınlarını karadan daha az yansıtır, böylece karalardan daha fazla güneş enerjisi alır, ama bu ısıyı kendi içinde karalara göre daha dengeli biçimde dağıtır. Bu sayede okyanuslar daha sıcak olan ekvator bölgelerini serinleterek aşırı sıcak olmalarını, kutup bölgelerinin soğuk sularını da ısıtarak aşırı soğuk olmalarını ve bunun sonucunda da tamamen donmalarını engeller. Eğer böyle olmasa ne olurdu? 

Su "Normal" Davransaydı Ne Olurdu? 

Su "normal" davransaydı, tüm diğer sıvılar gibi onun da ısı kaybına paralel olarak yoğunluğu artsaydı, yani buz suyun dibine batsaydı ne olurdu?

Denizlerin ölü olduğu bir ekolojik sistemde kara canlılarının varlığı da mümkün olamazdı. Kısacası Dünya, eğer su "normal" davransaydı, ölü bir gezegen olacaktı. 

Suyun neden "normal" davranmadığı, yani 4 C dereceye kadar büzüştükten sonra neden birdenbire genleşmeye başladığı ise, hiç kimsenin cevaplayamadığı bir sorudur. 

Bir Zamanlar Biyolojik Bilgi Bilinmiyordu


DNA'nın keşfi, bilim tarihindeki en önemli buluşlardan biri olarak kabul edilir...

Tüm zamanların en popüler sinema yapımlarından biri olan The Matrix serisinin ikincisi olan The Matrix Reloaded'ı izleyenler, filmdeki figüranların birer "yazılım" (software) olarak gösterildiği sahneyi hatırlayacaklardır. Söz konusu sahne aslında her cismin bir yazılım olduğu "Matriks" ortamında geçmektedir. Bir kadına ilaç verilişi gösterilirken, hem kadının hem de ilacın birer yazılım olduğunu seyircilere daha iyi açıklamak için, hem kadının bedeni hem de ilaç, yeşil dijital rakam ve harflerden oluşan bir silüet olarak gösterilmektedir. The Matrix Reloaded'ın çeşitli sahnelerinde tekrarlanan bu animasyon, izleyicilere, gördükleri insanların aslında sadece birer yazılım olduğunu kavratmak için kullanılan etkili bir görsel anlatımdır.

The Matrix Reloaded'ı izleyen veya izlemeyen çoğu insanın farkında olmadığı gerçek ise, gerçek dünyadaki bedenlerin de aslında bir anlamda birer "yazılım" olduğudur.

Sizin bedeniniz de çok karmaşık bir yazılımdır. Eğer bu yazılımı kağıda dökmek isterseniz, büyükçe bir odanın duvarlarını kaplayacak kadar büyük bir kütüphane kurmanız gerekir. Eğer bu yazılımı, bildiğiniz başka yazılımlarla -örneğin bilgisayarınızın Windows veya Mac OS gibi işletim sistemiyle veya farklı programlarıyla- karşılaştırırsanız, sizdekinin kıyaslanamayacak kadar karmaşık ve üstün olduğunu görürsünüz. Dahası, bilgisayarınızın işletim sistemi sık sık kilitlenir, donar, yeniden başlatılması gerekir, hatta bazen tüm bilgilerini yitirecek biçimde çöker. Oysa bedeninizin yazılımına siz hayatta olduğunuz süre boyunca hiçbir şey olmaz. Bu yazılımda hata olursa, bunu düzeltmekle görevli olan başka yazılımlar sorunu giderir.

Peki nedir bedeninizdeki yazılım? The Matrix Reloaded'daki gibi yeşil, dijital rakamlar ve harfler mi?

Sizdeki yazılım dijital harf ve rakamlarla değil, moleküllerle yazılmıştır. Bu moleküller, vücudunuzu oluşturan trilyonlarca hücrenin her birinin çekirdeğinde yer alan "DNA" isimli dev molekül zincirinin parçalarıdır.

DNA, sizin bedeninizin bütün detaylarını içeren bir bilgi bankasıdır. Bu dev molekül, "nükleik asit" adı verilen dört farklı molekülün ardarda dizilmeleriyle oluşturulmuştur. Bu dört molekül, dört harfli bir alfabe gibi, vücutta üretilecek tüm organik moleküllerin bilgisini saklar. Yani bu moleküller rastgele değil, belirli bir bilgiye göre dizilmişlerdir. Bu bilgi kendi içinde cümlelere, paragraflara ayrılır. Bilim adamları bu parçalara "gen" adını verirler. Her gen, vücudunuzdaki farklı detayları -örneğin şeker yediğinizde bunu hücrelerin içine alacak olan insülin hormonunun formülünü veya gözünüzdeki şeffaf kornea hücrelerinin yapısını- tarif eder. 

DNA'nın keşfi, bilim tarihindeki en önemli buluşlardan biri olarak kabul edilir. Bu molekülün varlığı ve yapısı 1953 yılında Francis Crick ve James Watson adlı iki genç bilim adamı tarafından belirlenmiştir. O zamandan bu yana geçen yarım yüzyılda ise, bilim dünyasının önemli bir bölümü DNA'yı anlamaya, okumaya, çözümlemeye ve kullanmaya çalışmaktadır. Bu büyük çabadaki en önemli adımlardan biri ise 90'lı yıllarda başlayan ve 2001 yılında sonuçlanan "İnsan Genomu Projesi"dir. Bu projeyi yürüten bilim adamları, "insan genomu"nu (yani insanın tüm genlerinin toplamını) okuyarak bunun eksiksiz bir "dökümünü" çıkarmışlardır.

İnsan Genomu Projesi'nin elbette başta tıp ve genetik mühendisliği olmak üzere çeşitli alanlarda insanlığa büyük yararları olabilecektir. Ama bir o kadar, hatta daha da önemli bir sonucu ise, DNA'nın kökeni hakkında bize bir mesaj vermesidir. Bu mesaj, bizzat genomu keşfedenlerden biri, yani projeyi yürüten Celera şirketinin görevlendirdiği bilim adamlarından Gene Myers tarafından açıklanmıştır.

Myers, San Francisco Chronicle gazetesinde "İnsan Genomu Haritası Bilim Adamları Yaratıcı'dan Söz Ediyor" (Human Genome Map Has Scientists Talking About the Divine) başlığıyla verilen haberde şu yorumu yapmıştır:

    Moleküler düzeyde mükemmel bir biçimde kompleksiz... Henüz kendimizi bile anlayamıyoruz ki, bu çok ilginç. Burada metafizik bir element var... Beni asıl şaşırtan şey ise yaşamın mimarisi... Sistem çok kompleks. Sanki dizayn edilmiş gibi... Burada (genomda) muazzam bir akıl var.(1)

DNA'da yer alan bu bilgi, yaşamı rastlantıların ürünü sayan Darwinizm'i çürütmektedir. Çünkü bu bilgi, Darwinizm'in de temeli materyalist "indirgemeciliği" yıkmaktadır.

----------------------

1- Tom Abate, San Francisco Chronicle, 19, Şubat 2001. http://www.sfgate.com/cgi-bin/article.cgi?file=/chronicle/archive/2001/02/19/BU141026.DTL

Kendi Kendini Kopyalayan ve Canlılığı Oluşturan İlk Molekül Diye Bir Şey Yoktur


Darwin’den beri Darwinistlerin anlatıp durdukları canlılık senaryosu kendi kendine oluştuğu iddia edilen hayali bir “ilk hücre” ile başlar. Bu hayali ilk hücre;

> Darwin döneminde “içi su dolu baloncuk” olarak nitelendiriliyordu, çünkü o dönemin ilkel şartlarında hücrenin neye benzediği bilinmiyordu bile.

> Bu hayali ilk hücrenin çamurlu bir suyun içinde kendi kendine oluştuğu gibi akıl dışı bir varsayım öne sürülüyordu.

> Tüm canlı çeşitliliğinin bu tesadüfen oluşan ilk hücreden gelişip var olduğu iddia ediliyordu.

Ardından 20. Yüzyılda müthiş bilimsel keşifler yapıldı ve hücrenin yapısı tam olarak görülüp anlaşıldı. Anlaşıldı ki;

> Tek bir hücre New York şehrinden daha kompleks bir yapıya sahiptir.

Değil bir hücrenin, hücrenin içindeki tek bir proteinin bile kendi kendine oluşması imkansızdır.

> Dolayısıyla çamurlu suda bir hücre oluştu iddiası bilimsel olarak mantıksız ve imkansızdır.

Bu gerçekler Darwinistlere dehşetli bir panik getirdi. Henüz YAŞAMIN BAŞLANGICINDA evrim teorisinin çökmüş olması, onları yıkıma uğrattı. Bu gerçeği gizlemek istediler. Yine basını ve üniversiteleri kullanmaya kalkıştılar. “Laboratuvarda muhtemelen protein üretebiliriz, deneyler yapıyoruz” dediler. “Yaşamın tek hücreliden başladığına dair hipotezler var” dediler. “İddialarımızı zamanla ispatlayacağız” dediler. Ancak aradan geçen 150 yıllık süre içinde hiçbir değişiklik olmadı, hiçbir evrimci iddia ispatlanamadı. Hatta aksine bütün bilimsel gelişmeler her gün, her gelişme ile bir proteinin bile tesadüfen meydana gelemeyeceğini ispatladı.

Dünya Darwinistlerinin Bile Vazgeçtikleri İddiaları Ülkemizdeki Yerli Evrimciler Neden Hala Savunuyorlar?

Ardı ardına bilimsel yenilgilerle sarsılan Darwinistler yakın bir zamanda, Dawkins’in öncülüğünde “kendi kendini kopyalayan hayali bir molekülden” bahsetmeye başladılar. Ancak bu da onları kurtaramadı ve hatta Dawkins bile bu iddianın mantıksızlığını açıkça ifade etmek zorunda kalarak, böyle bir yaratılışın ancak çok çok üstün bir Akıl tarafından meydana getirilebileceğini itiraf etti.

Bütün bu gerçeklere ve bilimsel gelişmelere rağmen ülkemizdeki yerli evrimciler söz konusu iddiayı ısrarla tekrarlamaktadırlar. “Gelişmiş canlı diyemeyiz ama canlılığa giden bir organizasyon deriz”, “kendi kendini kopyalayan ilk molekül yapmıştır”, “cansız maddelerden canlıların oluşumu doğa yasalarının sonucudur, bunu tartışmaya gerek yok,” gibi bilimsel karşılığı olmayan, mantık dışı iddiaların hala yenilmektedirler. Bunun nedeni söz konusu kişilerin eski yılların sahte evrimci bilim anlayışından kopamamalarıdır.

Kendi Kendini Kopyalayabilen İlk Molekül Diye Bir Şey Yoktur
Darwinistler, proteinlerin kendi kendine oluşumunu açıklayamadıklarından, canlılığın ilk başında “kendi kendini kopyalayabilen bir ilk molekül olduğunu” iddia ederler. Öncelikle “kendi kendini kopyalayan molekül” diye bir şey yoktur. Eğer burada kastedilen molekül, canlı hücre içindeki en küçük birim olan proteinlerse, proteinlerin de “kendi kendilerine kopyalama” gibi bir özelliği yoktur. Bir proteinin kopyalanabilmesi için:

> Başka proteinlere

>
 DNA’ya

> Ribozoma

> Endoplazmik retikuluma

Sitoplazmaya

> Enerji üreten mitokondriye

> Hücre zarına

KISACA,

TAM TEŞEKKÜLLÜ BİR HÜCREYE İHTİYACI VARDIR.

Dolayısıyla “kendi kendini koplayabilen bir molekül” iddiası aldatmadan ibarettir. Canlı hücresi içinde olmayan bir molekülün dışarıdan enerji alabilen ve bunu kendini devam ettirmekte kullanan bir yapıya sahip olması imkansızdır. Buna “canlılığa giden bir organizasyon” denmesi ancak ve ancak hedef saptırmadır, demagojidir. “Canlılığa giden bir organizasyon” son derece mantıksız bir ifadedir. En küçük canlı “bir HÜCRE”dir. Sadece bir hücre ve o hücre içindeki birimler kendi kendilerini kopyalayabilirler. Sadece bir hücre dışarıdan enerji alabilir ve bunu kullanır. Sadece bir hücre, kendi organelleri ve dışarıdan aldığı enerji vesilesiyle kendi varlığını devam ettirebilir.

Bir başka deyişle canlılık, cansızdan canlılığa doğru giden hayali aşamalarla var olamaz. CANLILIK, ASLA VE ASLA CANSIZLIKTAN VAR OLAMAZ. BU KESİN OLARAK İMKANSIZDIR. BUNU SÖYLEYEN İSE, BİLİMDİR, BİLİMSEL, KESİN, SONUÇLANMIŞ DENEYLERDİR. Darwinistler, “cansızlıktan canlılığın oluştuğunu ispatlayan bilimsel deliller var” dediklerinde doğru söylememektedirler. Moleküler düzeyde her türlü bilimsel çalışma cansızlıktan canlılığın var olamayacağını, 20. yüzyılda ispat etmiş, 21. yüzyılın gelişen bilimi ile de teyid etmiştir. Bir canlının oluşması için bir proteinin varlığı dahi yeterli değildir. Darwinistlerin canlılığı açıklayabilmeleri için BİR HÜCRENİN oluşumunu açıklamaları gerekir. Fakat henüz TEK BİR PROTEİNİN KENDİ KENDİNE OLUŞUMUNU DAHİ AÇIKLAYAMAMAKTADIRLAR. Hücrenin içindeki küçücük bir protein bile, Darwinizm’i çürütüp bitirmiştir.

Evrendeki Matematiksel Düzenin Hayatımızdaki Önemi Nedir?


Evrenin var olduğu günden itibaren sahip olduğu düzenin ve dengenin hiçbir şekilde bozulmayışı Allah’ın sonsuz kudretinin delillerinden biridir...

Evrendeki milyarlarca gök cismi sürekli olarak hareket halinde bulunmasına rağmen, aralarında hiçbir çarpışmanın meydana gelmemesi, bize açıkça evrenin özel bir hesap ve bilgi üzerine yaratıldığını göstermektedir. Çünkü evrende meydana gelen her olay ve bu olayların sonuçları sadece gözlem yoluyla değil, aynı zamanda matematiksel ve fiziksel hesaplamalar neticesinde de anlaşılabilmektedir. Dolayısıyla evrende matematik bilgisine göre şekillendirilmiş bir düzen söz konusudur ve bunun en önemli göstergesi de evrendeki geometrik düzendir. Geometrik bir şekil her nerede ortaya çıkarsa çıksın mutlaka belli ölçülere ve hesaplara dayanması gerektiğinden, bulunduğu yerde üstün bir bilginin ve düzenin varlığını gösterir. Gezegenlerin “küre” şeklinde olmaları, “elips” şeklindeki yörüngelerde hareket etmeleri ve milyarlarca yıldızı içinde barındıran galaksilerin “sarmal” ve “eliptik” şekilde olmaları ise evrendeki geometrik düzenin çarpıcı örneklerinden bazılarıdır.

Galaksilerde Görülen Eşit Açılı Sarmal Düzen 


Evrende dikkat çeken geometrik şekillerden en önemlisi galaksilerde görülen “sarmal” düzendir. “Gökada” olarak da adlandırılan galaksilerin sarmal şekilleri, evrende gökbilimcilerin en fazla üzerinde çalıştıkları ve inceledikleri yapıların başında gelir. Evrendeki galaksilerin üçte ikisi sarmal şeklinde olduğundan, bu şekil evrende en sık rastlanılan galaksi biçimidir. Sarmal bir galaksi sürekli olarak kendi etrafında döner ve bu esnada kütle çekim ve merkezkaç kuvvetleri denge halindedir. Bu denge sayesinde galaksi kendi ekseni etrafında dönerken içinde bulunan milyarlarca yıldız uzaya savrulmaz, düzenli olarak bir arada durur. Galaksi, bir arabanın tekerleği gibi her tarafı eş zamanlı olarak dönmez. Merkezi kenarlarından daha hızlı dönmektedir. Bunun sonucunda da merkezden dışa doğru genişleyen sarmal bir şekil meydana getirir. Bu şekli inceleyen bilim adamları ise, galaksilerin içinde bu şekle bağlı olarak ortaya çıkan çok hassas matematiksel dengelerin meydana geldiğini tespit etmişlerdir. 

Galaksilerdeki Altın Orana Benzer Yapılar 


Yapılan incelemelerde galaksilerdeki sarmal kolların değişmez bir açısal hızla dönen yoğunluk dalgaları olduğu görülmüştür. Bu da galaksilerdeki sarmalların doğada görülen eşit açılı sarmallarla aynı geometrik temele sahip olduğunu göstermektedir. Örneğin yapılan astronomik araştırmalarda Güneş Sisteminin içinde bulunduğu Samanyolu Galaksisinin eşit açılı sarmal şeklin geometrik özelliklerine sahip olduğu görülmüştür. ( J.P. Vallee, ‘The Milk Way’s Spiral Arms Traced By Magnetic Fields, Dust, Gas and Stars’, Journal of Astronomical Society, Volume; 454, s. 119-124) İşveçli astronom Carl-Gustov Danver da uzaydaki galaksilerin bu özel şekillerini incelemiş ve bunların logaritmik sarmal (eşit açılı) olduklarını belirtmiştir. (William Hoffer, ‘A Magic Ratio Recurs Throughout Art and Nature’, Orion, s. 36) 
Sarmal Şekil Dengeyi Nasıl Sağlıyor? 


Sarmal şeklindeki galaksilerin içinde bulunan fiziksel kuvvetler arasındaki denge şaşırtıcı niteliktedir. Bir galaksi, kütle çekim etkisiyle kütle merkezine doğru yoğunlaşarak gelişir. Merkez kütlesinin artışı buradaki kütle çekimini de artırdığından, galaksinin merkezi, merkezkaç kuvvet ve kütle çekimini dengeleyecek şekilde daha hızlı dönmeye başlayacaktır. Ayrıca merkezin daha hızlı dönmesi, kütlenin merkezde yoğunlaşmasını da engeller. Bu nedenle galaksideki tüm sistemin dengede kalabilmesi için, galaksinin, merkezindeki parçacıkları yavaşlatıp, kenardakileri hızlandırabilen özel bir mekanizmaya gereksinimi vardır. İşte bu mekanizma “eşit açılı sarmal şekil” tarafından oluşturulmaktadır. Çünkü eşit açılı sarmal kollar, böyle bir fonksiyon için oldukça uygun bir şekil oluşturmaktadır. (J.P. Vallee, ‘The Milk Way’s Spiral Arms Traced By Magnetic Fields, Dust, Gas and Stars’, Journal of Astronomical Society, Volume; 454, s. 119-124) 

Allah Yoktan Var Edendir 

Görüldüğü gibi pek çok galaksinin eşit açılı sarmal şeklinde oluşu aslında bu galaksilerin fiziksel açıdan dengede kalabilmesi için hayati bir öneme sahiptir. Bitkilerde ve deniz dibinde yaşayan canlıların kabuklarında altın orana bağlı olarak ortaya çıkan eşit açılı sarmalın uzayın derinliklerinde yer alan pek çok galakside de görülüyor olması hayret verici bir durumdur. Ayrıca galaksilerde görülen sarmal da tıpkı bitkilerde ve bazı hayvanların kabuklarında görülen sarmallar gibi, içinde bulunduğu yapının dengeli ve uyumlu olmasını sağladığından çok önemli bir fonksiyonu yerine getirmektedir. 

Kuşkusuz evrenin var olduğu günden itibaren sahip olduğu bu düzenin ve dengenin hiçbir şekilde bozulmayışı Allah’ın sonsuz kudretinin delillerinden biridir. Her şeyi eksiksiz ve kusursuz olarak yaratma gücüne sahip olan Rabbimiz, altın oranı öylesine eşsiz ve fonksiyonel bir şekilde yaratmıştır ki, bu oran, içinde bulunduğu her sisteme ve biçime, insanda hayret uyandıracak derecede mükemmel bir estetik, biçimsel bir güzellik ve denge kazandırmaktadır. Bir Kuran ayetinde Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: 

"Gerçekten sizin Rabbiniz, altı günde gökleri ve yeri yaratan, sonra arşa istiva eden Allah’tır. Gündüzü, durmaksızın kendisini kovalayan geceyle örten, Güneş’e, Ay'a ve yıldızlara kendi buyruğuyla baş eğdirendir. Haberiniz olsun, yaratmak da, emir de (yalnızca) O’nundur. Alemlerin Rabbi olan Allah ne Yücedir. " (Araf Suresi, 54) 

HARUNYAHYA.ORG YENİLENDİ. 2 ŞUBAT'I BEKLEYİN!




Darwinistlerin Sahte Spekülasyon Malzemeleri: Soyu Tükenmiş Dinozorlar


Dinozorların hayali evriminin bu kadar fazla gündem yapılmasının tek bir sebebi vardır: dinozorların soyunun tükenmiş olması...

Dinozorların hayali evriminin bu kadar fazla gündem yapılmasının tek bir sebebi vardır: dinozorların soyunun tükenmiş olması. Darwinistler, bu canlıların geride kalmış iskeletlerini alır ve bunların üzerinde istedikleri gibi spekülasyon yaparlar. “Benzer yapı” adını vererek, pulun tüylere dönüştüğü, kanatların kendiliğinden oluştuğu, yerde yaşayan bir sürüngenin kanatlanarak uçtuğu gibi hikayelerini rahatlıkla anlatabilirler. Onlara göre ne de olsa bunu okuyan halk, fosilin gerçek niteliğinden haberdar değildir. Ve ne de olsa, canlı dinozorlar üzerinde bunu test edebilme imkanımız yoktur. Dolayısıyla bilimsellik adı altında istenen yalanı söyleyebileceklerini, bir bulguyu istenen şekilde okuyucularına sunabileceklerini zannederler. Ancak Darwinistler yanılmaktadır. 
Artık halk Darwinistlerin taraflı, yalan haberlerine kanmamakta, araştırarak gerçekleri görmektedir. 
Darwinistlerin sahtekarlığını ortaya çıkaran en iyi örnek Coelacanth olmuştur. Darwinistler, soyunun tükendiğini zannettikleri Coelacanth hakkında olmadık uydurma senaryolar sıralarken, canlının hala yaşamakta olduğu anlaşılmıştır. Dolayısıyla Darwinistlerin bu canlı üzerinde yaptıkları tüm spekülasyonların uydurma olduğu ortaya çıkmıştır. Coelacanth, Darwinist sahtekarlığın boyutlarını anlamak bakımından oldukça önemli bir örnektir. 
İşte tüm diğer soyu tükenmiş canlı fosillerinde olduğu gibi, dinozor fosilleri üzerinde de yapılan şey budur. Darwinistler, kuşlardan tamamen farklı yapıda sürüngenler olan dinozorların kuşların atası olduğu iddiasındadırlar. Hatta kimileri, tüm dinozorların ara form olduğunu iddia edecek kadar ileri gitmektedirler. İşte bütün bunların tek nedeni, dinozorların soylarının tükenmiş olması ve bu nedenle de Darwinistler için iyi birer malzeme olmalarıdır. 
Bugünlerde gündeme yeni bir iddia gelmiştir. Bu, Telegraph gazetesinin internet sitesinde ve aynı zamanda ülkemizde Milliyet gazetesi internet sitesinde de konu edilen dinozorların kur yapmak için kanatlar edindikleri yönündeki iddiadır. Buna göre mükemmel yapıdaki kusursuz canlılar olan dinozorlar, günün birinde kur yapmak amacıyla kanat geliştirmeye karar vermiştir. Ve Darwinistlere göre bunun hemen ardından günümüzün muhteşem komplekslikteki olağanüstü Yaratılış harikası olan kuşlara dönüşmüşlerdir. (Darwinistlerin konuyla ilgili bir önceki iddiası dinozorların sinek yakalamaya çalışırken kuşa dönüştükleri yönündeki saçma iddia idi. Şimdiki iddia, “mükemmel uçucu sineğin orada nasıl bulunduğu” sorusu karşısında afallayan Darwinistlerin durumu örtbas edebilmek için başvurdukları yeni yöntem gibi gözükmektedir.)
Bu sahtekarlığa insanlarımızın aldanmayacağı ortadadır. Fakat Darwinist safsatanın bilimsel olarak nasıl büyük bir açmaz içerdiğinin özetini de vermek yerinde olacaktır: 
-  Bir sürüngen familyası olan dinozorlar mükemmel yapılı, olağanüstü büyüklükteki mükemmel canlılardır. Bu canlıların hayali şekilde değişim geçirerek yine olağanüstü kompleks yapıdaki, son derece farklı özelliklere sahip kuşlara dönüşmesi İMKANSIZDIR. 
-  Dinozordan kuşa geçişi göstermesi gereken TEK BİR TANE BİLE ARA FOSİL YOKTUR. Darwinistler, ara fosil iddialarıyla yalan söylemektedirler. Ara form olarak iddia ettikleri canlıların tümünün, ya tam dinozor ya da tam bir kuş olduğu kesin olarak ortaya çıkmıştır. 
-  Archaeopteryx’in mükemmel bir uçucu kuş olduğu kesin ve bilimsel delillerle ortaya çıkarılmıştır. 
-  Darwinistlerin dinozordan kuşa hayali geçişin olduğu iddia ettikleri dönemde yaşayan mükemmel uçucu kuş fosili bulunmaktadır. (bkz. http://www.yaratilismuzesi.com/fosiller/fosil.php?Id=2440 vehttp://www.yaratilismuzesi.com/fosiller/fosil.php?Id=7447
-  Darwinistlerin dinozorlar üzerinde “tüy” dedikleri yapıların tümünün canlının üzerindeki zar katmanlarının fosilleşmiş hali olduğu ortaya çıkmıştır. Darwinistler, bu yorumlarla insanları yıllarca aldatmışlardır. 
-  Birer sürüngen olan dinozorların soğukkanlı oluşu, pullara sahip oluşları, iki ayaklı asimetrik bir yürüme şekli ile hareket etmeleri ve bunun gibi olağanüstü derin farklar, dinozor-kuş hayali evrimini imkansız kılmaktadır. 
-  Dinozorların küçük boyda olanları Darwinistler tarafından hayali ara geçişe delil gösterilmeye çalışılır. Oysa bunlar, kemik yapılarından da kesin olarak anlaşıldığı gibi, dinozorların farklı türleri değil, yavru dinozorlardan başka bir şey değildir. 
Dinozorların kanatlanıp kuş oldukları iddiası, hiçbir bilimsel değeri olmayan ve defalarca çürütülmüş olan büyük bir aldatmacadır.Darwinistler eski demagojik taktiklerin hala başarılı olabileceğine inanarak bu tür aldatmacalara devam etmektedirler. Oysa dünya çapında insanlar artık ara fosil diye bir şey olmadığını ve 100 milyon fosilin Yaratılış gerçeğini ispat ettiğini öğrenmişlerdir. İşte bu yüzden Darwinistlerin artık insanları aldatabilme yolu kalmamıştır. 


Evrendeki Cisimlerın Uzaklıkları Nasıl Ölçülüyor?


Dünyamızın içinde olduğu Samanyolu galaksisi yaklaşık 100.000 ışık yılı büyüklüktedir...

Yaşadığımız Dünyada her şeyi metre, kilometre gibi ölçü birimleriyle ölçüyoruz. Karınca 5 milimetre, golf topu 5 santimetre, zürafa 5,5 metre, Çin Seddi 6,400 kilometre ve Dünyanın ekvator bölgesinin çevresi 40.000 kilometredir. Ancak, Yüce Rabbimiz’in kusursuz yaratılış delilleriyle donattığı uzayın büyüklüğünü anlayabilmek için çok daha büyük uzaklık ölçü birimlerine ihtiyacımız vardır. “Işık yılı”, bu birimlerden biridir. 

Işık yılı, evrendeki birbirinden çok uzak cisimlerin arasındaki mesafeyi bulmak için kullanılan bir uzaklık birimidir ve ışığın bir yılda gittiği yolu ifade eder. 

Işık bir saniyede 300.000 kilometre yol alabilir. Bir yılda ise yaklaşık olarak 9,461,000,000,000 kilometre yolculuk yapabilir. 

Bize en yakın yıldız 4.22 ışık yılı uzağımızdadır. 

Dünyamızın içinde olduğu Samanyolu galaksisi yaklaşık 100.000 ışık yılı büyüklüktedir. 

İçinde 200 milyar yıldız bulunan Samanyolu galaksisinin uzay içindeki hızı, saatte 950.000 km’dir. 

Evrende Samanyolu gibi 100 milyar civarında galaksi bulunduğu tahmin ediliyor. 

Galaksimize en yakın olan galaksi Andromeda’dır. Bu galaksi, 21 kentilyon kilometre uzağımızda bulunuyor. Kentilyon; 10’un yanına 17 tane sıfır eklenmesi ile oluşan bir sayıdır. Bu uzaklığı, bildiğimiz ölçümlerle anlatmak mümkün olmamaktadır. Işık yılı olarak ifade edersek, Andromeda galaksisi bizden 2.3 milyon ışık yılı uzakta bulunur. 

Evrende uzaklığı görüntülenebilen en uzak yapı olan kuasar ise, Dünyadan 13.7 milyar ışık yılı uzakta bulunur. Bu uzaklıktan daha uzaktaki hiçbir şey henüz görülememiştir. 

Allah üstün güç sahibi Yaratıcımızdır. Bir ayette şöyle buyrulmaktadır: 

”Gerçekten sizin Rabbiniz, altı günde gökleri ve yeri yaratan, sonra arşa istiva eden Allah'tır. Gündüzü, durmaksızın kendisini kovalayan geceyle örten, Güneş'e, Ay'a ve yıldızlara Kendi buyruğuyla baş eğdirendir...” (Araf Suresi, 54)

Kurbağaların Sıçrama Hareketlerindeki Yaratılış Özellikleri


Kurbağaların sahip olduğu sıçrama özelliği, evrimin geçersizliği açısından önemlidir...

Kurbağalar, çok uzun mesafeleri kolaylıkla sıçrayarak kat edebilen mükemmel atlayıcı özelliklere sahip canlılardır.

Kurbağalar daha önce bu konuda hiç çalışma yapmadıkları halde nasıl sıçrarlar?

Bu sıçrama hareketleri sırasında niçin yorulmazlar? 


Günümüzde olimpiyatlarda uzun mesafeye atlayabilmek için atletler çok uzun yıllar antrenman yapmakta, kaslarını sıçrayabilmek için hazırlamaya çalışmaktadırlar. Çünkü sıçrama, tüm vücut kaslarının üzerine ciddi ağırlık bindiren bir harekettir. Vücudun tüm kaslarını birden çalıştırmayı gerektirdiğinden, hem çok ciddi enerji harcattırır hem de oldukça yorucudur. Fakat; insan için çok yorucu olan bu hareket; minicik bir kurbağa için son derece olağan ve kolaydır. İnsan birkaç kez üst üste zıpladığında nefes nefese kalabilirken, kurbağada en ufak bir yorgunluk belirtisi bile görülmez. 

Kurbağaların Sıçrama Özelliklerinin Kaynağı Kaslarındaki Yaratılış Özelliklerinde Gizlidir 

Bazı kurbağalar, boylarına kıyasla, hayranlık uyandıracak mesafelere sıçrayabilirler. Kurbağaların bu sıçrama özelliği Brown Üniversitesi’nden araştırmacıların oldukça dikkatini çekmiş ve kurbağa sıçrayışlarını filme alarak özel bir X ışını teknolojisi yardımıyla kurbağaların kaslarının işleyişini incelemişlerdir. 

Brown Üniversitesi’nden kurbağa sıçrayışının biyomekaniğini inceleyen Henry Astley “Kaslar tek başına bu kadar iyi sıçrayışlar üretemez” diyerek kurbağa sıçrayışlarındaki mucizevi duruma dikkat çekmektedir. 

Yapılan kapsamlı incelemeler sonucu, kurbağa tendonlarının mekaniksel işleyişinin, tazyikle dışarı fışkıran bir kaynak su gibi çalıştığı tespit edilmiştir. Atlayışın sırrını oluşturan, “gerilen tendon” özelliğidir. Atlamaya hazırlanırken, tendonlar gerilir ve atlama esnasında da geri teperler. Sıçramadan önce, bacak kasları kısalır ve tendonlara enerji yükler daha sonra her bir tendon kendine yüklenen bu enerjiyi tazyikle fışkırtarak kurbağayı sıçratır. Bu tazyik o kadar kuvvetlidir ki, kurbağayı çok uzaklara fırlatabilir. Tazyiği oluşturmak için, kurbağanın vücut ağırlığının çeyreği bacaklarında birikir. Başka bir deyişle, tendonun bu gerilen ve tazyikle geri tepen özelliği olmadığında, ağaç tepelerinde ve su üzerindeki yapraklarda yaşayan kurbağalar hayatlarını sürdüremezler. 

Kurbağa atlayışını, 17 kez yavaşlatarak üç boyutlu bir X ışını video teknolojisi ile inceleyen bilim adamları, atlayışın bundan daha da kapsamlı olduğunu fark etmişlerdir. 

Kurbağa kendini sıçramaya hazırladığında, baldır ikiz kasları kısalır. Tam 100 milisaniye sonra da, bu kas tamamen durur ve hareket etmeyi bırakır ve böylece enerji tamamen gerilen tendonlara yüklenir. Atlama esnasında da, bilek kemiği etrafına sarılı tendon, enerjiyi dışarı salarak, adeta okun yaydan çıkması süratinde enerjiyi bırakır. Bu salınım bilek ekleminin çok hızlı olarak genişlemesine neden olur ve kurbağayı tazyikle fırlatır. 

Kurbağaların Sıçrama Teknikleri Allah’ın Sonsuz İlminin Eseridir 

Kurbağaların sahip olduğu sıçrama özelliği ve kaslarının yapısı sürüngenlerin sıçramayı öğrenerek kurbağaya dönüştüğü yönündeki fikirlerin yanlış olduğunun tespiti açısından önemlidir. Bu büyük yanılgı, sıçrama hareketinin son derece basit ve öğrenilebilir bir hareket olarak görülmesinden kaynaklanır. 

Oysa ki, bir canlı istediği kadar sıçramayı öğrensin; hiçbir zaman kaslarının yapısını ve tendonlarının işleyişini değiştiremez. Vücutta herhangi bir anatomik değişiklik yapmak için, o canlının tüm genlerinin ve DNA’sının yeniden yazılması gerekir. Bir canlının tendonunun neye benzeyeceğine, nasıl çalışacağına dair bir bilgi ancak genlerinde varsa, hücreler o tendonu inşa edebilir. 

Hiçbir canlının genlerine müdahale ederek, kendi geninin tüm haritasını baştan yazma imkanı ve bilgisi elbette ki yoktur. 

Yer, gök ve ikisi arasındaki herşeyin Yaratıcısı ve Hakimi olan Yüce Rabbimiz, tüm genlere ve tüm hücrelere hakimdir. Her bir geni yaratan ve her bir hücreye inşa edeceği tendonu ilham eden Allah, “Kusursuzca Var Eden” ismine canlılardaki bu mükemmel özellikleri birer delil kılar. Bir ayette Rabbimiz’in bu sıfatı şöyle bildirilir: 

“O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, 'şekil ve suret' verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir.” (Haşr Suresi, 24) 

Kurbağalar Yüce Allah’ın Üstün Yaratma Sanatına Sahip Canlılardan Biridir 

‘Kurbağalar, çok farklı çevrelerde yaşayabilecek özelliklerde yaratılmışlardır. Dolayısıyla, Antartika dışında tüm kıtalarda hayat sürebilirler. 

‘Çöllerde, ormanlarda, çayırlarda ve hatta yükseklikleri 5.000 m.'yi aşan Himalaya ve And Dağları'nda bile yaşayan kurbağa türleri vardır. En bol bulundukları yerler ise tropikal bölgelerdir. 2 kilometrekarelik bir yağmur ormanı parçasında yaklaşık 40 farklı türde kurbağaya rastlanmıştır. 

‘Kurbağaların bazı türlerinde yalnız erkekler, bazı türlerinde yalnız dişiler, bazı türlerinde de her ikisi birden yavrulara bekçilik eder. 

Kurbağalar sıçrama yeteneğine kendi çabaları veya tesadüfler sonucunda sahip olmamış, en baştan bu yetenekle birlikte yaratılmıştır. Hiç şüphesiz, kurbağaları yaratan; göklerin, yerin ve ikisinin arasındaki herşeyin hakimi olan Yüce Allah’tır. Allah, kurbağaların ve yeryüzündeki diğer tüm canlıların metabolizmalarına her an hakimdir. Bir Kuran ayetinde şöyle buyrulmaktadır: 

"Ben gerçekten, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a tevekkül ettim. O'nun, alnından yakalayıp-denetlemediği hiçbir canlı yoktur." (Hud Suresi, 56) 

Kurbağaların Yavrularına Karşı Gösterdikleri Fedakarlık Örnekleri 

Costa Rica'nın "Küçük Ok Zehiri Kurbağaları"nın erkekleri, yumurtaların başlarında onlar çatlayana kadar 10-12 gün bekçilik yapar. Dünyaya gelen iribaşlar olağanüstü bir çaba gösterip dişinin sırtına tırmanır ve annenin sırtına adeta kaynamışcasına tutunurlar. Yavruların tutunma işi tamamlanınca, dişi kurbağa ormanda yer alan Bromelia türündeki ağaçlardan birine tırmanır. Bu ağacın havaya bakan açıklıklarında kadeh şeklinde çiçekler mevcuttur. Çiçeklerin içi ise su doludur. Anne kurbağa bu çiçeklere ulaşınca yavrularını çiçeğin içine bırakır. Yavrular artık burada güvenle büyüyecektir. 

Ancak bu su birikintisinde yavruların beslenmesini sağlayacak herhangi bir yiyecek yoktur. Bu nedenle anne kurbağa, yavruların erişkin hale gelebilmesi için gerekli olan 6 hafta boyunca sık sık su birikintisine uğrayarak döllenmemiş bir yumurta bırakır. İribaşlar, protein ve karbonhidrat yönünden hayli zengin olan bu yumurtayı yiyerek beslenir. 

Gladyatör kurbağaları ise yumurtalarının bulunduğu alanı kollayan bir başka kurbağa türüdür. Bu türün erkekleri, baş parmaklarının dibinde bulunan ve iğneye benzeyen çıkıntılarla yaratılmışlardır. Başka bir erkek kurbağa yumurtalara yaklaşacak olursa, bu çıkıntılarla onun korkuturlar. 

Küçük Afrika Kara Kurbağası (Nectophyrine afra) olarak bilinen bir başka türde ise erkek kurbağalar göl ve ağır akan suların kenarlarına çamurdan yuvalar yapar. Bu havuzcuklar su ile doludur. Kurbağa bu su birikintisinin yüzeyinde ince bir film tabakası oluşturarak yumurtaların buna takılı kalmasını sağlar. Bu sayede yumurtalar su yüzeyinde kalarak oksijen alır. Ufak bir sarsıntı, örneğin bir kurbağanın sıçraması ya da bir yusufçuğun pike yapması bile yüzey filmini yırtarak yumurtaların dibe çökmesine neden olacaktır. Bu durumda da yumurtalar oksijensizlikten ölecektir. Bu yüzden erkek kurbağalar yumurtaların başında sabırla nöbet tutar. Bu nöbet sırasında da ayaklarını suya vurarak yumurtalara daha çok oksijen gelmesini sağlar. 

Karnındaki zar saydam olduğu için "cam kurbağaları" adını alan bir başka kurbağa türü ise yavrularının başında nöbet tutmaz. Allah onlara başka bir yöntem ilham etmiştir: Yumurta kümelerini, tropikal göl ve ırmakların üstündeki kaya ve bitkilere yapıştırırlar. Yumurtalar açıldığında ise iribaşlar suya düşer. 

Farklı kurbağa türlerinin yavrularını korumak için gösterdikleri tüm bu bilinçli ve fedakar davranışlar Darwinizm'in temel varsayımlarını çürütmektedir. Tüm canlıların sadece kendilerini düşündüklerini ve doğada bencil bir yaşam mücadelesi olduğunu öne süren Darwinizm, tek bir kurbağanın yavrularını korumak için gösterdiği çaba karşısında bile açmaz içindedir. Dahası, bu canlıların gösterdikleri akıllı davranışlar da Darwinizm'in iddia ettiği gibi rastlantılarla açıklanamamakta ve bu canlıları Allah'ın yarattığını göstermektedir. Nitekim Allah bir Kuran ayetinde canlılarda insanlar için açık deliller olduğunu şöyle bildirmiştir:

"Sizin için yerde olanların tümünü yaratan O'dur. Sonra göğe yönelip (istiva edip) de onları yedi gök olarak düzenleyen O'dur. Ve O, herşeyi bilendir." (Bakara Suresi, 29) 

Yapılan araştırmalar kurbağaların kas yapılarının şaşırtıcı derecede mükemmel bir düzene sahip olduğunu göstermiştir. Doğadaki canlı cansız tüm varlıklar gibi kurbağalarının kas yapıları da Yüce Allah tarafından kusursuz bir biçimde oldukça ince detaylarla birlikte yaratılmıştır. 

"Sizin yaratılışınızda ve türetip-yaydığı canlılarda kesin bilgiyle inanan bir kavim için ayetler vardır."(Casiye Suresi, 4)