ateizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ateizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

National Center for Science Education (NCSE), 5 Aralık 2011 – İngiliz Yüksek Öğreniminde Yaratılışçılık


Evrim teorisinin kamu okullarında müfredatta kalması için uğraş veren bir kuruluş olan National Center for Science Education, 5 Aralık 2011 tarihinde internet sitesinde ateist genetik uzmanı Prof. Steve Jones'un 3 Aralık’ta Daily Telegraph Gazetesi'nde kaleme aldığı makaleden alıntı yaparak, inançları nedeniyle evrimi reddeden üniversite öğrencilerinden bahsetmiştir. Steve Jones makalesinde şöyle demektedir: "Londra Üniversite Koleji'nde çok sayıda Müslüman öğrenci var ve bunların neredeyse tamamı son derece özveriyle çalışan, çalışkan ve beceri sahibi öğrenciler. Ne var ki bazıları dini nedenlerle Darwin'in teorisini kabul etmiyorlar." 

NCSE'nin internet sitesinde de yer aldığı gibi, Steve Jones makalede Harun Yahya'nın Yaratılışçı çalışmalarına atıfta bulunmakta ve bu çalışmaların etkisiyle öğrencilerin bazılarının evrim anlatılan derslere katılmadıklarını söylemektedir. 

Darwinizm Neden Bir Tehlikedir?


Günümüzde devam eden tüm iç çatışmalar, savaşlar ve terör eylemleri istisnasız olarak Darwinizm kaynaklıdır...

*Darwinizm, tesadüfleri ilah edinmiş bir pagan dinidir.

*Darwinizm, dünyanın en büyük bilim sahtekarlığıdır.

*Darwinistlerin, evrim adıyla ortaya attıkları her iddia birer yalandır.

*Evrim teorisinin bilim ile hiçbir ilgisi yoktur.

Darwinist ideoloji, insanları, toplumları, Allah inancından uzaklaştırabilmek için uydurulmuş sahte bir dindir (Allah’ı tenzih ederiz). Bu kanlı ideoloji, ahir zamanın en büyük deccali akımıdır ve kitleleri farkına varamadıkları şekilde dinsizliğe, savaşlara, zalimliğe ve acılara sürüklemiştir. Darwinizm; ateizm, komünizm, materyalizm gibi tüm dinsiz akımların temel kaynağıdır. Dünyaya felaket getiren bütün savaşlar, terörist eylemler, katliamlar, soykırımlar, vahşet ve felaket senaryoları hep Darwinizm kaynaklıdır. Darwinizm, deccalin en sinsi ve en sapkın yöntemidir.

Darwinistlerin batıl fikirlerine göre insan, yalnızca bir hayvandır. Dolayısıyla Darwinistler kendilerince insana verilecek değerin de bu oranda olacağını düşünürler. Darwin’in temel fikri “insan çatışan bir hayvandır” şeklinde özetlenebilir. Bunun bir sonucu olarak insanlar arasında “güçlü olanın ayakta kalması” ilkesine dayanan bir ideoloji geliştirilmiştir. Söz konusu Darwinist ideolojiyi benimseyen kişiler, dünyaya, komünizm ve faşizm gibi kan dökücü akımları getirmişler, bütün dünyayı felakete sürüklemişlerdir. Darwinist fikrin bu akımlarla yayılmasıyla gerçekleşen 2. Dünya Savaşı sırasında 250 milyondan fazla insan ve yine kaynağını Darwinizm’in oluşturduğu terör eylemleri sırasında da bir milyardan fazla insan yaşamını yitirmiştir.

Günümüzde de devam eden tüm iç çatışmalar, savaşlar ve terör eylemleri istisnasız olarak Darwinizm kaynaklıdır. Darwinist ideoloji işte bu yüzden, içinde bulunduğumuz ahir zamanın en büyük deccal fitnesini oluşturmaktadır. Allah inancının bütün dünyaya yayılması ve dünyadaki vahşetin ve huzursuzlukların sona ermesinin tek yolu, bir pagan dini olan Darwinizm’in ortadan kaldırılmasıdır.

Günümüzde de devam eden tüm iç çatışmalar, savaşlar ve terör eylemleri istisnasız olarak Darwinizm kaynaklıdır.

Bu pagan dini çok kapsamlı bir sahtekarlığa dayanmaktadır. Dolayısıyla batıl evrim inancının bilimsel olarak ortadan kaldırılması son derece kolaydır. 21. Yüzyıl, bu sahte teorinin akıl dışı mantıklarının ve sahtekarlıklarının her yönüyle deşifre edildiği bir dönem olmuştur. Nitekim bu sitede okuyacağınız bilgilerde de görüleceği gibi evrim aldatmacası deşifre edilmeye devam edildikçe, dünyayı aldatan ve insanlığa bela getiren batıl evrim dini, tamamen ortadan kaldırılacaktır.

Materyalizmi Bilimsel Olarak Yok Eden Keşif: Kuantum Fiziği


Bilim adamları, artık maddenin cansız, kör ve anlaşılmaz parçacıklar olduğuna inanmıyorlardı. Bir başka deyişle kuantum fiziği, materyalist bir anlam taşımıyordu...

Fiziki evrenin inşa edilme şekli, ruhun varlığına işaret etmeye yeterlidir. Benim ruhu bulduğum noktalar kuantum mekaniğinin işleyişi ya da kuantum fiziği diyebiliriz, bunlar, fiziki dünyanın ardında ruhla bağlantılı bir temel olabileceğini gösteriyor. (Can Science Seek to Soul, http://www.closertotruth.com/topics/mindbrain/113/113transcript.html)  (Kaliforniya Üniversitesi'nden ünlü parçacık fizikçisi Fred Alan Wolf)

Isaac Newton'a göre ışık, "corppuscule" adı verilen bir madde akımıydı. Tümüyle parçacıklardan oluşuyordu. Bir başka deyişle kuantum fiziği keşfedilene kadar kabul gören geleneksel Newton fiziğinin temeli, ışığın bir parçacık yığını oluşuna dayanıyordu. 19. yüzyıl fizikçilerinden James Clerk Maxwell ise ışığın dalga davranışı gösterdiğini öne sürüyordu. Kuantum teorisi, fiziğin bu en büyük tartışmasını uzlaştırdı.

1905 yılında Albert Einstein, ışığın kuantalara, yani enerji paketçiklerine sahip olduğu iddiasını ortaya attı. Bu enerji paketçiklerine foton adı veriliyordu. Parçacık olarak adlandırılsalar da, fotonlar 1860'larda James Clerk Maxwell'in iddia ettiği gibi dalga hareketine eşit şekilde gözlemlenebiliyordu. Dolayısıyla ışık, dalga ve parçacık arasında bir geçiş gibiydi.  (George Gilder http://www.taemag.com/issues/articleid.17078/article_detail.asp)  Ancak bu durum, Newton fiziği açısından oldukça büyük bir çelişki sergiliyordu.

Einstein'ın hemen ardından Alman asıllı fizikçi Max Planck, ışık üzerinde çalışmalar yaparak, ışığın hem dalga hem de parçacık halinde bulunduğu değerlendirmesini yaptı ve tüm bilim dünyasını şaşırttı. Kuantum teorisi adı altında ortaya attığı bu teoriye göre enerji, düz ve sürekli değil, kesik, kopuk ve noktasal paketçikler halinde yayılıyordu. (Kuantum kelimesi, Latince'de "nicelik", fizikte ise "parçacık" anlamına gelmektedir.) Bu düşünce Planck sabiti olarak matematiğe kazandırıldı. Kuantum olayında ışık, hem madde hem de dalga özelliği göstermekteydi. Foton denilen maddeye, uzayda bir de dalga eşlik etmekteydi. Yani ışık, uzayda yol alırken dalga gibi, önüne engel çıkınca aktif bir parçacık gibi davranmaktaydı. Bir başka deyişle ışık, önüne bir engel çıkana kadar bir enerji şekline bürünüyor, bir engelle karşılaştığında ise sanki maddesel bir varlığı varmış gibi kum tanelerini andıran parçacıklar şeklini alıyordu. Bu teori, Planck'ın ardından Albert Einstein, Niels Bohr, Louis De Broglie, Erwin Schroedinger, Werner Heisenberg, Paul Adrian Maurica Dirac ve Wolfgang Pauli gibi bilim adamları tarafından geliştirildi. Her birine bu büyük buluştan dolayı Nobel ödülü verildi.

Amit Goswami, ışığın bu yeni keşfedilmiş özelliği ile ilgili şunları söylüyordu:

Işık, dalga olarak görülebildiği zamanlarda, aynı anda iki veya daha fazla yerde olma yeteneğinde olur. Bir şemsiyenin deliklerinden geçer ve dağılma özelliği gösterir. Ancak ışığı bir fotoğraf filminde yakaladığımızda, parçacık taneleri gibi aralıklı ve nokta nokta bir özellik gösterir. O halde ışık hem parçacık hem de dalga olmalıdır. Çelişkili, değil mi? Söz konusu olan eski fiziğin siperlerinden biri: birden fazla yoruma yer vermeyen kesin bir izah. Söz konusu olan bir diğer şey de nesnellik kavramı: Işığın doğası, yani ışığın ne olduğu, onu nasıl gözlemlediğimize mi bağlı? (Amit Goswami, The Self-Aware Universe "How Consciousness Creates the Material World", Tarcher / Penguin Books, 1995, s. 31)

Bilim adamları, artık maddenin cansız, kör ve anlaşılmaz parçacıklar olduğuna inanmıyorlardı. Bir başka deyişle kuantum fiziği, materyalist bir anlam taşımıyordu. Çünkü maddenin özünde, maddesel olmayan bir şeyler vardı. Einstein, Phillip Lenard ve Compton ışığın tanecik yapısını araştırırken, Louis De Broglie de dalgaların yapısını incelemeye başladı. Broglie'nin keşfi ise olağanüstüydü. Yaptığı çalışmalar sonucunda atom altı parçacıkların da dalga özellikleri gösterdiklerini gözlemlemişti. Elektron, proton gibi parçacıklara da dalga boyu eşlik etmekteydi. Yani materyalizmin mutlak madde olarak tanımladığı atomun içinde, materyalistlerin inancının aksine madde değil, aslında var olmayan enerji dalgaları vardı. Atomun içindeki bu küçük parçalar, tıpkı ışık gibi, istedikleri zaman dalga gibi davranıyor, istedikleri zaman da parçacık özelliği gösteriyorlardı. Yani materyalist yoruma göre atomun içinde "mutlak şekilde var olan madde", materyalistlerin beklentilerinin aksine kimi zaman görülebilir oluyor, kimi zaman da yok oluyordu. Bu önemli keşif, gerçek dünya zannettiğimiz görüntülerin birer gölge varlık olduğunu, maddenin, fizikten tamamen uzaklaştığını ve metafiziğe yöneldiğini gösteriyordu. (David Pratt http://www.theosophy-nw.org/theosnw/science/prat-mat.htm)
Fizikçi Richard Feynman, atom altı parçacıkları ve ışıkla ilgili bu ilginç gerçeği şu sözlerle açıklıyordu:

"Elektronların ve ışığın nasıl davrandıklarını artık biliyoruz. Nasıl mı davranıyorlar? Parçacık gibi davrandıklarını söylersem yanlış izlenime yol açmış olurum. Dalga gibi davranırlar desem, yine aynı şey. Onlar kendilerine özgü, benzeri olmayan bir şekilde hareket ederler. Teknik olarak buna "kuantum mekaniksel bir davranış biçimi" diyebiliriz. Bu, daha önce gördüğünüz hiçbir şeye benzemeyen bir davranış biçimidir... Bir atom, bir yay ucuna asılmış sallanan bir ağırlık gibi davranmaz. Çekirdeği saran bir bulut veya sis tabakasına da pek benzemez. Daha önce gördüğünüz hiçbir şeye benzemeyen bir şekilde davranır. En azından bir basitleştirme yapabiliriz: Elektronlar bir anlamda tıpkı fotonlar gibi davranırlar; ikisi de aynı şekilde "acayiptir". Nasıl davrandıklarını algılamak bir hayal gücü gerektirir; çünkü algılayacağınız şey bildiğiniz her şeyden farklıdır... Bunun neden böyle olabildiğini hiç kimse bilemiyor." (Richard Feynman, The Character of Physical Law, Türkçe baskı: Fizik Yasaları Üzerine, TÜBİTAK Yayınları, s. 149-151 - http://www.zamandayolculuk.com/cetinbal/kopenhag.htm)

Tüm bunları özetlersek, kuantum mekanikçilerinin söyledikleri, nesnel dünyanın bir illüzyon olduğuydu.(Thomas J. McFarlane, "The Illusion of Materialism" http://www.integralscience.org/materialism/materialism.html) Max Planck Institude of Physics (Max Planck Fizik Enstitüsü) yöneticisi Prof. Hans-Peter Dürr, bu gerçeği şu şekilde özetliyordu:

Madde her ne ise, maddeden yapılmamıştır. (Peter Russell, The Primacy of Consciousness, http://www.peterussell.com/SP/PrimConsc.html )
1920'lerde en ünlü fizikçiler, Paul Dirac'tan Niles Bohr'a, Albert Einstein'dan Werner Heisenberg'e kadar herkes, kuantum deneylerinin sonuçlarını açıklamak için uğraştı. Sonunda, 1927'de Brüksel'deki beşinci Solvay Fizik Kongresi'nde bir grup fizikçi –Bohr, Max Born, Paul Dirac, Werner Heisenberg ve Wolfgang Pauli– Kuantum Mekaniğinin Kopenhag Yorumu olarak adlandırılan bir uzlaşmaya vardılar. Bu isim, grubun liderliğindeki Bohr'un çalıştığı yerin adıydı. Bohr, kuantum teorisinin öngördüğü fiziksel gerçekliğin, bir sisteme dair bizim sahip olduğumuz bilgi olduğunu ve bu bilgiye dayanarak ortaya attığımız tahminler olduğunu öne sürdü. Ona göre bizim beynimizdeki bu "tahminler", "dışarıdaki" gerçek ile alakasızdı. Yani "içimizdeki dünya", Aristo'dan bu yana fizikçilerin merak ettiği başlıca konu olan "dışarıdaki gerçek" dünya ile ilgili değildi. Fizikçiler, bu görüş ile ilgili eski düşüncelerini bir kenara atmışlar ve kuantum anlayışının fiziksel sistem üzerinde yalnızca "bizim bilgimizi" temsil ettiği konusunda hemfikir olmuşlardı. (Jeffrey M. Schwartz, Sharon Begley, The Mind and The Brain "Neuroplasticity and the Power of Mental Force", Regan Books, 2003, s. 272-273)  Bir başka deyişle bizim algıladığımız maddi dünya, yalnızca bizim beynimizdeki bilgiler ile var oluyordu. Yani dışarıdaki maddenin aslı ile hiçbir zaman muhatap olamıyorduk.

Jeffrey M. Schwartz, Kopenhag yorumuna göre ortaya çıkan sonucu şu şekilde tanımlıyordu:

Fizikçi John Archibald Wheeler'ın söylediğine göre: "Hiçbir olay, gözlemlenmeden, bir olay değildir."(Jeffrey M. Schwartz, Sharon Begley, The Mind and The Brain "Neuroplasticity and the Power of Mental Force", Regan Books, 2003, s. 274)
Özetle, kuantum mekaniğinin tüm geleneksel yorumu, bir "algılayanın" varlığına bağlı idi. (Roger Penrose, The Road to Reality, Alfred A. Knopf, 2006 s. 1031)

Amit Goswami, bu gerçeği şu şekilde tanımlamıştı:

Şunu sorduğumuzu varsayalım: Yukarıya bakmadığımızda da Ay hala yerinde midir? Ay, sonuçta bir kuantum objesi olduğu için (tamamen kuantum objelerinden oluştuğu için), fizikçi David Mermin'in de belirttiği gibi buna hayır demeliyiz.

Belki de en önemli ve çocukluğumuzda özümsediğimiz en sinsi zan, dışarıda var olan objelerin maddesel dünyasının, gözlemleyenlerin oluşturduğu objelerden bağımsız olduğudur. Bu zannın lehinde dolaylı kanıtlar bulunmaktadır. Örneğin biz Ay'a baktığımızda, onun klasik olarak hesaplanmış yörüngesinde olmasını beklediğimiz yerde buluruz. Doğal olarak, biz ona bakmasak bile, zaman-mekan kavramı içinde Ay'ın mutlaka orada olduğunu zihnimizde tasarlarız. Kuantum fiziği ise buna hayır der. Biz Ay'a bakmadığımızda, her ne kadar çok küçük miktarlarda da olsa, Ay'ın olası dalgaları yayılır. Biz ona baktığımızda, dalga hemen söner ve dalga artık zaman mekan kavramı içinde olmaz. İdealist bir metafizik varsayımı belirtmek daha anlaşılır olacaktır: Eğer ona bakan bilinçli bir kişi bulunmuyorsa, zaman mekan kavramı içinde hiçbir obje yoktur. (Amit Goswami, The Self-Aware Universe "How Consciousness Creates the Material World", Tarcher / Penguin Books, 1995, s. 59-60)
Bu elbette bizim algı dünyamız için geçerlidir. Elbette dış dünyada Ay'ın varlığı aşikardır. Ama biz baktığımızda ancak Ay'ın kendi algı dünyamızdaki varlığı ile karşılaşırız.

Kaliforniya Üniversitesi'nden nörobilimci ve psikiyatri profesörü Jeffrey M. Schwartz ise, kuantum fiziğinin gösterdiği bu gerçekle ilgili olarak The Mind and The Brain (Zihin ve Beyin) kitabında şu satırlara yer vermiştir:

Kuantum fiziğindeki gözlem güçlü bir şekilde ifade edilememektedir. Klasik fizikte (Newton fiziği) gözlemlenen sistemler, onu gözlemleyen ve araştıran bir bilincin varlığından bağımsız olarak bir varlığa sahiptir. Ancak kuantum fiziğinde, yalnızca gözlemleme sonucunda fiziksel bir niceliğin gerçek bir değeri olur. (Jeffrey M. Schwartz, Sharon Begley, The Mind and The Brain "Neuroplasticity and the Power of Mental Force", Regan Books, 2003, s. 264)

Jeffrey M. Schwartz, çeşitli fizikçilerin konuyla ilgili yorumlarını ise şu şekilde özetlemiştir:

Jacob Bronowski'nin "The Ascent of Man" kitabında belirttiği gibi: "Fizik bilimlerinin bir amacı, maddesel dünyanın tam bir görüntüsünü vermekti. 20. yüzyılda fizikteki en büyük başarılardan biri ise, bu amacın elde edilemez olduğunu kanıtlamak oldu."

Heisenberg'e göre ise, objektif gerçeklik "buhar olup uçmuştur". 1958 yılında şunları itiraf etmiştir: "Kuantum teorisinde matematiksel olarak formüle ettiğimiz doğanın kanunları, artık doğrudan parçacıklarla ilgili değildir, parçacıklar hakkındaki bilgimizle ilgilidir."

Bohr ise, "Fiziğin görevinin, doğanın nasıl olduğunu bulabilmek olduğunu düşünmek yanlıştır. Fizik, doğa hakkında bizim ne söyleyeceğimizle ilgilidir." demiştir. (Jeffrey M. Schwartz, Sharon Begley, The Mind and The Brain "Neuroplasticity and the Power of Mental Force", Regan Books, 2003, s. 274)

Ülkemizde de gösterilen "What the Bleep Do We Know" (Ne Biliyoruz ki?) belgesel filimindeki konuk fizikçilerden Fred Alan Wolf ise bu gerçeği şu şekilde tanımlamıştır:

Nesneleri oluşturanlar, daha fazla nesneler değildir. Nesneleri oluşturanlar fikirler, kavramlar ve bilgidir. (What the Bleep Do We Know?, Belgesel film, yönetmen: William Arntz, Betsy Chasse )

80 yıl süren insan zekasının gerçekleştirebileceği en ilginç ve hassas deneylerden sonra kesin ve bilimsel olarak ispatlanmış olan kuantum fiziğine karşı hiçbir karşıt görüş yoktur. Yapılmış deneylerin getirdiği sonuçlara önerilebilen bir karşıt görüş de yoktur. Kuantum teorisi, yüzlerce farklı yönden mümkün olan her türlü denemeye tabi tutulmuş ve bilim adamlarının geliştirdiği her türlü testi geçmiştir. (Nick Herbert, Temel Bilinç, Ayna Yayınevi, 1999, s. 146)  Sayısız bilim adamına Nobel ödülü kazandırmıştır ve hala kazandırmaktadır. Koşulsuz olarak tek gerçek şeklinde kabul edilmiş Newton fiziğinin getirdiği en temel kavramı, mutlak madde kavramını ortadan kaldırmıştır. Eski fiziğin destekçileri, maddenin tek ve gerçek varlık olduğuna inanan materyalistler, kuantum fiziğinin getirdiği "maddesizlik" gerçeği karşısında gerçek bir bocalama yaşamışlardır. Artık tüm fizik yasalarını metafizik içinde aramak zorundadırlar. Bu büyük şok, 20. yüzyıl başlarında, materyalistlere, şu an bu satırlarda tarif edilemeyecek kadar büyük bir şaşkınlık yaşatmıştır. Kuantum fizikçisi Bryce Dewitt ve Neill Graham bu durumu şu şekilde tarif etmektedirler:

Modern bilimin hiçbir gelişmesi, insan düşüncesi üzerinde kuantum teorisinin ortaya çıkışından daha derin bir etki bırakmamıştır. Yüzyıllar boyunca oluşan düşünce kalıplarından acı çeken bir kuşak öncenin fizikçileri, yeni bir metafiziği kucaklamak zorunda kaldılar. Bu yeni yönlenmenin yol açtığı sıkıntı günümüze kadar devam etti. Temel olarak fizikçiler ciddi bir kayıpla karşılaştılar: Gerçeğe olan bağlılıkları. (Nick Herbert, Temel Bilinç, Ayna Yayınevi, 1999, s. 143)

Materyalizme Darbe Vuran Deney Cern Projesi


CERN (Avrupa Nükleer Araştırmalar Merkezi) olarak bilinen dünyanın en büyük parçacık fiziği laboratuvarında, belki de dünya tarihinin en ilginç deneyleri yapılmaktadır...

Yaşadığımız dönem, Yüce Allah'ın kusursuz yaratışını modern teknoloji ve bilimsel deneylerle kanıtlayan pek çok delille doludur. 100 milyon canlı fosili içinde hiçbir ara geçiş formuna rastlanmaması evrim teorisini çürütüp, yaratılışı kanıtlarken, laboratuvarlarda gerçekleştirilen bilimsel deneyler de hep yaratılışı kanıtlar niteliktedir. Cern deneylerini kapsayan modern fizik çalışmaları da bu bilimsel deliller arasındadır. Yüce Rabbimiz'in izniyle gerçekleşen bu bilimsel buluşlar Kuran'daki ayetlerle birebir örtüşürken, tüm kainatın yaratıldığı “ilk an” hakkında da önemli bilgiler içermektedir.

CERN (Avrupa Nükleer Araştırmalar Merkezi) olarak bilinen dünyanın en büyük parçacık fiziği laboratuvarında, belki de dünya tarihinin en ilginç deneyleri yapılmaktadır. Bu laboratuvar, Fransa-İsviçre sınırında yerin 100 metre altında ve 27 km uzunluğunda çember şeklinde tasarlanmıştır. Çember şeklindeki tüplerde birbirinin zıt yönünde proton adlı parçacıklar hızlandırılmakta, zıt yönde hareket ettirilen parçacıkların hızları, yani enerjileri yeterli seviyeye geldiğinde ise birbirleriyle çarpıştırılmaktadır. Bu çarpışma neticesinde muazzam bir enerji açığa çıkmaktadır. Fizikçiler işte bu parçacıkların enerji ve hızlarını ölçerek evrenin yaratılışı ile ilgili detayları öğrenmeye çalışmaktadırlar. Bunun neticesinde de sayısız parçacık oluşturulmaktadır. Peki, bu deney neden yapılmaktadır?

Bilim adamları, parçacıkların birbirleriyle çarpışması ile yaşananların, evrenin Yüce Allah tarafından yaratılışının çok çok kısa süre sonrasına benzediğini belirtmektedirler. Bu anın incelenmesi ile, evrenin Big Bang ile yaratılışının detaylarını öğrenmenin mümkün olabileceği ve teorik fizikteki, “Karanlık madde, sicim teorileri, küçük karadelikler, anti madde ve uzayın diğer boyutları var mı?” benzeri güncel fiziksel problemlerin de çözümlenebileceği düşünülmektedir.

CERN Deneyleri Neden Büyük Önem Taşımaktadır? 


Evrenin yaratılışı, bundan bir asır önce, astronomların önemli bir bölümü tarafından gözardı edilen bir kavramdı. Bunun nedeni ise, 19. yüzyıldaki bilim anlayışının, evrenin sonsuzdan beri var olduğu varsayımını benimsemesiydi. Evreni inceleyen bilim adamlarının çoğu, zaten sözde sonsuzdan beri var olan bir maddeler bütünüyle karşı karşıya olduklarını sanmışlar ve evren için bir "Yaratılış", yani başlangıç olduğunu akıllarından bile geçirmemişlerdi.

Bu "sonsuzdan beri var olan evren" fikri, Batı düşüncesine materyalist felsefe ile birlikte girmiştir. Eski Yunan'da gelişen bu felsefe, maddeden başka bir varlık olmadığı yanılgısını savunuyor ve evrenin sonsuzdan gelip sonsuza gittiğini öne sürüyordu. (Allah’ı tenzih ederiz.) Aslında materyalizm, Ortaçağ'da Kilise'nin hakim olduğu dönemde rafa kaldırılmıştı. Ama Rönesans'tan sonra Batılı bilim ve fikir adamlarının Eski Yunan kaynaklarına merak sarmaları ile birlikte, materyalizm de yeniden kabul görmeye başlamıştı. Alman düşünür Immanuel Kant ile başlayan evrenin sonsuzdan beri var olduğunu ve bu sonsuzluk içinde her olasılığın mümkün sayılması gerektiğini iddia eden bu batıl düşünce, Karl Marx, Friedrich Engels gibi diyalektik materyalistler tarafından şiddetle savunulmuştur. Çünkü bu felsefe yaratılışı ve Allah'ın varlığını inkar eden (Yüce Allah'ı tenzih ederiz.) bir temel üzerine oturtulmuştu. Nitekim “Felsefenin Başlangıç İlkeleri” adlı kitabında Yaratılış'a karşı sonsuz evren fikrini savunan Politzer de bilimin kendi tarafında olduğunu sanmıştır. Oysa bilim, evrenin bir başlangıcı olduğu gerçeğini ispatlamıştır. CERN deneyleri de bu gerçeği destekledikleri için önem taşımaktadır.

“Evrenin patlama hızı inanılmayacak kadar hassas bir kesinlikle belirlenmiştir. Bu nedenle Big Bang herhangi bir patlama değil, her yönüyle çok iyi hesaplanmış ve düzenlenmiş bir oluşumdur.” (Paul Davies, Fizik Profesörü Superforce: The Search for a Grand Unified Theory of Nature, 1984, s. 184)

Evrenin Yaratıldığını İspatlayan İlk Bilimsel Bulgular 

1920'li yıllar, modern astronominin gelişimi açısından çok önemli yıllardı. 1922'de Rus fizikçi Alexandre Friedmann, Einstein'in genel görecelik kuramına göre evrenin durağan bir yapıya sahip olmadığını ve en ufak bir etkileşimin evrenin genişlemesine veya büzüşmesine yol açacağını hesapladı. Friedmann'ın çözümünün önemini ilk fark eden kişi ise Belçikalı astronom Georges Lemaitre oldu. Lemaitre, bu çözümlere dayanarak evrenin bir başlangıcı olduğunu ve bu başlangıçtan itibaren sürekli genişlediğini savundu. Ayrıca, bu başlangıç anından arta kalan radyasyonun da saptanabileceğini belirtti.

Bu bilim adamlarının teorik hesaplamaları o zaman çok ilgi çekmemişti. Ancak 1929 yılında gelen gözlemsel bir delil, bilim dünyasına bomba gibi düşecekti.

Edwin Hubble'ın Yaratılışı İspatlayan Buluşu: Evrenin Genişlemesi

O yıl California Mount Wilson gözlemevinde, Amerikalı astronom Edwin Hubble astronomi tarihinin en büyük keşiflerinden birini yaptı. Hubble, kullandığı dev teleskopla gökyüzünü incelerken, yıldızların uzaklıklarına bağlı olarak kızıl renge doğru kayan bir ışık yaydıklarını saptadı. Bu buluş, o zamana kadar kabul gören evren anlayışını temelden sarsıyordu.

Çünkü bilinen fizik kurallarına göre, gözlemin yapıldığı noktaya doğru hareket eden ışıkların tayfı mor yöne doğru, gözlemin yapıldığı noktadan uzaklaşan ışıkların tayfı da kızıl yöne doğru kayar. (Gözlemciden uzaklaşmakta olan bir trenin düdük sesinin gittikçe incelmesi gibi.) Hubble'ın gözlemi ise, bu kanuna göre, gök cisimlerinin bizden uzaklaşmakta olduklarını gösteriyordu. Hubble, çok geçmeden çok önemli bir şeyi daha buldu; yıldızlar ve galaksiler sadece bizden değil, birbirlerinden de uzaklaşıyorlardı. Her şeyin birbirinden uzaklaştığı bir evren karşısında varılabilecek tek sonuç ise, evrenin "genişlemekte" olduğuydu.

Hubble'ın ortaya koyduğu evrenin genişlediği gerçeği, kısa bir süre sonra yeni bir evren modelini doğurdu. Evren genişlediğine göre, zamanda geriye doğru gidildiğinde çok daha küçük bir evren, daha da geriye gittiğimizde "tek bir nokta" ortaya çıkıyordu.

Edwin Hubble, dev teleskobuyla yaptığı gözlemlerde evrenin genişlediğini fark etti. Hubble böylece "sonsuz evren" efsanesini yıkacak Big Bang teorisinin de ilk delilini bulmuş oluyordu.

Big Bang 

Yapılan hesaplamalar, evrenin tüm maddesini içinde barındıran bu "tek nokta"nın, korkunç çekim gücü nedeniyle "sıfır hacme" sahip olacağını gösterdi. Evren, sıfır hacme sahip bu noktanın patlamasıyla ortaya çıkmıştı. Bu patlamaya "Big Bang" (Büyük Patlama) dendi ve bu teori de aynı isimle bilindi.

Big Bang'in gösterdiği önemli bir gerçek vardı: Sıfır hacim "yokluk" anlamına geldiğine göre, evren "yok" iken "var" hale gelmişti. Bu ise, evrenin bir başlangıcı olduğu anlamına geliyor ve böylece materyalizmin "evren sonsuzdan beri vardır" varsayımını geçersiz kılıyordu.

Big Bang'e Kuran'dan İşaretler

Zamanımızdan tam 14 asır önce insanların evrenle ilgili bilgilerinin son derece kısıtlı olduğu zamanlarda yine Kuran'da bildirilen bir başka gerçek de, aynı Big Bang teorisinin ortaya koyduğu gibi, tüm evrenin, çok küçük bir hacimde bir arada iken ayrılıp genişlemesiyle ortaya çıkmış olduğudur:

"O inkar edenler görmüyorlar mı ki (başlangıçta) göklerle yer birbiriyle bitişikken, Biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık. Yine de onlar inanmayacaklar mı?" (Enbiya Suresi, 30)

Üstteki ayetin Arapçasında çok önemli bir kelime seçimi vardır. Ayetin "birbiriyle bitişik" olarak tercüme edilen kelimesi "ratk", Arapça sözlüklerde "birbiriyle içiçe, ayrılmaz durumda, kaynaşmış" anlamlarına gelir. Yani tam bir bütün oluşturan iki madde için kullanılır. Ayetteki "ayırdık" ifadesi ise Arapça "fatk" fiilidir ki, bu fiil ratk halindeki bir nesnenin yarıp, parçalayıp dışarı çıkması anlamına gelir. Örneğin tohumun filizlenerek topraktan dışarı çıkması bu fiille ifade edilir.

Bu bilgiyle, ayete tekrar bakalım. Ayette göklerle yerin ratk durumunda olduğu bir durumdan bahsedilmektedir. Ardından bu ikisi fatk fiili ile ayrılmışlardır. Yani biri diğerini yararak dışarı çıkmıştır. Gerçekten de Big Bang'in ilk anını hatırladığımızda, kozmik yumurta denilen noktanın evrenin tüm maddesini içerdiğini görürüz. Yani her şey, bir başka deyişle tüm "gökler ve yer" bu noktanın içinde, ratk halindedirler. Ardından bu kozmik yumurta şiddetle patlamış, bu yolla maddeler fatk olmuş, yani dışarı çıkarak tüm evreni oluşturmuşlardır.

Yaratılışı ve Big Bang'i Kanıtlayan Bilimsel Veriler 


Radyasyonun Evrenin Her Yanına Eşit Olarak Dağılması: George Gamov, 1948 yılında Georges Lemaitre'in hesaplamalarını geliştirerek evrenin büyük patlama ile oluşması durumunda, evrende bu patlamadan arta kalan belirli oranda bir radyasyonun olması gerektiğini ve bu radyasyonun evrenin her yanında eşit olması gerektiğini ortaya koydu. İşte "olması gereken" bu kanıt, 1965 yılında Arno Penzias ve Robert Wilson adlı iki araştırmacı tarafından keşfedildi.

"Kozmik Fon Radyasyonu" adı verilen bu radyasyon uzayın belli bir tarafından gelen radyasyondan farklıydı. Olağanüstü bir eşyönlülük sergiliyordu, belirli bir kaynağı yoktu ve evrenin tümüne dağılmış bir radyasyondu. Böylece uzun süredir evrenin her yerinden eşit ölçüde alınan ısı dalgasının, Big Bang'in ilk dönemlerinden kalma olduğu ortaya çıktı. Üstelik bu rakam bilim adamlarının önceden öngördükleri rakama çok yakındı. Penzias ve Wilson, Big Bang'i kesin delillerle deneysel olarak ispatlayan ilk kişiler oldukları için Nobel Ödülü kazandılar.

1989 yılında ise, George Smoot ve onun NASA Ekibi, Kozmik Geri Plan Işıma Kaşifi Uydusu'nu (COBE) uzaya gönderdiler. Bu gelişmiş uyduya yerleştirilen hassas tarayıcıların, Penzias ve Wilson'ın ölçümlerini doğrulaması yalnızca sekiz dakika sürdü. Sonuçlar, tarayıcıların kesinlikle evrenin başlangıcındaki büyük patlamanın sıcak, yoğun konumunun kalıntılarını gösterdiğini kanıtladı. Çoğu bilim adamı COBE'nin başarısını Big Bang'in olağanüstü bir şekilde onaylanması olarak yorumladı.

Uzaydaki Hidrojen ve Helyum Gazlarının Miktarı: Günümüzde yapılan ölçümlerde evrendeki hidrojen-helyum gazlarının oranı, Big Bang'den arta kalan hidrojen-helyum oranının teorik hesaplanmasıyla uyuşuyordu. Eğer evren bir başlangıcı olmadan, sonsuzdan geliyor olsaydı, evrendeki hidrojen tamamen yanarak helyuma dönüşmüş olurdu.

Tüm bunlarla birlikte Big Bang bilim dünyasında kesin bir kabul gördü. Scientific American dergisinin Ekim 1994 sayısındaki bir makaleye göre, evren sürekli ve düzenli olarak genişliyordu ve Big Bang modeli yüzyılımızın kabul görmüş tek modeliydi.

Adım Adım Cern Projesi 

8 Ağustos 2008…

Merkez, yapımı yıllar süren atom altı parçacık çarpıştırma cihazının çalıştırılabileceği düzeye gelindiğini duyurduktan sonra bu tarihte ilk aşamayı gerçekleştirdi. İlk protonlar ön hızlandırıcıdan ana hızlandırıcıya başarılı bir şekilde aktarıldı.

10 Eylül 2008…

Deneyde en büyük parçacık hızlandırıcısı, ilk ışın deneyini saat yönünde gerçekleştirdi.

2009 …

CERN'deki çalışmalarda evrenin oluşum sırlarıyla ilgili yeni bilgilerin 2009 yılının sonlarından itibaren alınmaya başlanması planlanıyor. (CERN Press Office)

Bilim Dünyasi Allah’a Yöneliyor 

Big Bang'in zaferi ile birlikte, materyalist dogmanın temeli olan "sonsuz evren" kavramı da tarihe karışmıştır. Kendisini ateist olmak için körü körüne şartlandırmayan pek çok bilim adamı, bugün evrenin yaratılışında sonsuz güç sahibi bir Yaratıcı'nın, yani Yüce Allah'ın varlığını kabul etmiş durumdadır. Örneğin ünlü Amerikalı astrofizikçi Hugh Ross evrenin Yaratıcısı’nın tüm boyutların üzerinde olduğunu şöyle açıklar:

“Zaman, olayların meydana geldiği boyuttur. Eğer madde, patlamayla birlikte ortaya çıkmışsa, o zaman evreni meydana getiren nedenin evrendeki zaman ve mekandan tamamen bağımsız olması gerekir. Bu bize Yaratıcı'nın evrendeki tüm boyutların üzerinde olduğunu gösterir. Aynı zamanda Yaratıcı'nın, bazılarının savunduğu gibi evrenin kendisi olmadığını ve evreni kapladığını, sadece evrenin içindeki bir güç olmadığını kanıtlar.” (Hugh Ross, The Creator and the Cosmos: How Greatest Scientific Discoveries of The Century Reveal God, Colorado: NavPress, revised edition, 1995, s. 76)

Big Bang'in ilk saniyesini araştırmak için CERN'de yapılacak deney tamamlandığında bilgisayarlara tahmini olarak 10 yıl boyunca her yıl 15 petabayt (15 milyon gigabayt) bilgi aktarılacak. Bu verinin boyutu, dünyadan aya uzanan bir CD dağı şeklinde örnekleniyor. Deneyler sırasında saniyede 250 bin DVD boyutunda bilgi ortaya çıkacak. (The 15-petabyte network behind the Cern atom smasher)

Ama evrenin tüm parçaları genişlemeye nasıl aynı anda başlayabilmişlerdir? Emri veren kimdir? Andrei Linde, Kozmoloji Profesörü ("The Self-Reproducing Inflationary Universe", Scientific American, vol. 271, 1994, s. 48)

Sonuç: Evreni Yoktan Var Eden Allah'tır 


Bu noktada önemli bir gerçeği vurgulamak gerekir: Big Bang teorisi, evrenin tek ve büyük bir patlama ile başladığını kabul eder. Ama bildiğimiz gibi patlamalar, maddeyi dağıtır ve düzensizleştirir. Oysa Big Bang çok gizemli bir şekilde bunun tam aksi bir etki oluşturmuştur. Maddeyi birbiriyle birleşecek ve galaksileri, üzerinde yaşadığımız muazzam sistemlere sahip Dünya'yı oluşturacak hale getirmiştir.

Gerçekten de Big Bang ile oluşan madde "olağanüstü" bir biçimde şekil ve düzen almıştır. Böyle bir düzenin oluşabilmesi ise bizi tek bir gerçeğe götürmektedir: Evrenin üstün kudret sahibi Yüce Allah tarafından kusursuzca yaratıldığı gerçeğine…

İşte, modern bilimin bulguları bir yandan materyalist dogmayı geçersiz kılarken, öte yandan da Kuran ayetleri ile haber verilen gerçekleri bir kez daha ortaya koymaktadır. CERN'de yapılan deneyler de Big Bang'in hemen sonrasında yaşananlara ışık tutacak ve Yüce Rabbimiz'in Yaratışı'nın detaylarını gösterecektir. Gelişen bilim de göstermiştir ki: Evren materyalistlerin sandığının aksine, maddenin içindeki birtakım tesadüfler ile değil, Yüce Allah'ın yaratmasıyla var olmuştur.

Kızıl Terörün Doruk Noktası: Kamboçya


Kızıl Khmer rejimi, komünizmin temelinde yer alan "insanın hayvanlaştırılması" projesini en belirgin biçimde hayata geçirmiştir...


Mao'nun ideolojisi, bir diğer ifadeyle Maoculuk, komünizmin en kötü versiyonudur. Zaten acımasız, çatışmacı, zalim ve kan dökücü bir ideoloji olan komünizm, Maoculukla birlikte daha da ileri bir vahşet boyutuna varmıştır. Bunun bir nedeni, Maoculuğun "geleneksel" Uzakdoğu Asya vahşetini de komünizme katmış olmasıdır. Kızıl vahşetin doruk noktası ise Kamboçya'dır.

Kamboçya, Asya'nın Hindistan'la Çin arasında kalan ve bu yüzden "Hindiçini" olarak anılan bölgesinde yer alır. Küçük ve fakir bir ülkedir. Halkının ezici yoğunluğu yüzyıllardır tarımla geçinir. Tarımın başlıca unsuru ise ülke boyunca uzanan pirinç tarlalarıdır. Ancak bu pirinç tarlaları, 1975-79 yılları arasında "ölüm tarlalarına" dönüşmüştür. Nüfusu 9 milyon olan ülkede, yaklaşık 3 milyon kişi, kafasına kurşun sıkılarak, kafatası baltayla parçalanarak, başından torba geçirip boğularak veya açlığa mahkum edilerek öldürülmüştür. Tarihte eşi görülmedik bu vahşetin failleri ise, Kamboçya'nın Maocularıdır: Kızıl Khmerler.

İnsanlık tarihine geçen vahşet!


Kızıl Khmer örgütü, Pol Pot adlı bir Maocu tarafından kurulmuş ve yönetilmiş bir komünist partidir. Uzun yıllar Kamboçya ormanlarında örgütlenen ve iktidar hayalleri kuran Kızıl Khmerler, 1975'te bu rüyalarına kavuşurlar. İktidara geldikten sonra da, Stalin Rusyası'nda veya Mao'nun Çini'nde bile görülmeyen boyutlarda totaliter ve zalim bir rejim kurarlar. Kızıl Khmer rejimi, komünist cinnetin doruk noktasıdır. Parti, ülke için yapılması gereken tek komünist görevin, pirinç tarlalarında ölesiye çalışmak olduğuna karar vermiş ve tüm Kamboçya nüfusunu tarlalarda çalıştırmaya başlamıştır. Şehirlerde yaşayan on binlerce insan- devlet adamları, bürokratlar, öğretmenler, aydınlar-köylere sürülmüş ve oluşturulan kolektif çiftliklerde çok ağır şartlarda çalıştırılmaya başlanmıştır. Çalışmak sırasında kaytarmak, toplanan ürünlerden bir parça bile olsun izinsiz olarak yemek veya herhangi bir dini ibadet "devrime isyan" sayılmış ve bu bahanelerle her dakika insan öldürülmeye başlanmıştır.

Kızıl Khmerler, partilerine "Angkar" adını vermişler ve tarlalarda ölesiye çalıştırdıkları milyonlarca insana "Angkar sürekli olarak sizi görüyor" telkininde bulunmuşlardır.

Kızıl Khmer rejimi, komünizmin temelinde yer alan "insanın hayvanlaştırılması" projesini en belirgin biçimde hayata geçirmiştir. İnsanlar, üstteki örnekte belirtildiği gibi, "tarla süren öküzler gibi" olmaya zorlanmıştır. Bu arada din, ahlak ve aile gibi insani kavramların yok edilmesine büyük önem verilmiştir.

Kamboçya'da 3 milyon masum insan katledildi


Kamboçya'yı Çin'in desteğiyle ele geçiren bu Maocu psikopatlar, başta belirttiğimiz gibi 3 milyona yakın suçsuz insanı öldürdüler. Öldürülecek insanlar önce kafalarına kurşun sıkılarak infaz ediliyordu. Ama sonra bunun "mermi israfı" olduğuna karar verildi ve daha vahşi yöntemlere geçildi. Konuyu inceleyen Fransız araştırmacı Marek Sliwinski, bu yöntemlerin "mermi tasarrufu" yanında Kızıl Khmer militanlarının sadizmini tatmin etmek bakımından da tercih edildiğini yazar. Buna göre kurbanların yüzde 53'ünün kafası ezilmiş (demir çubukla, kazma sapıyla, bazen de çapa sapıyla), yüzde 5'i kafasına geçirilen plastik torbayla boğulmuş ve yüzde 5'i de boğazlanmıştır.

Kızıl Khmer rejimi, Vietnam'ın 1979'da Kamboçya'yı işgal etmesiyle sona erdi. Vietnamlılar, bir önceki rejimin vahşetini dünyaya sergilemek için "ölüm tarlaları" olarak anılan pirinç tarlalarını kazarak cesetleri çıkardılar ve bunları sergilediler. Bugün Kızıl Khmerler tarafından öldürülen on binlerce insanın kemik ve kafatasları, başkent Phnom Penh'teki bir müzede sergilenmektedir.

Charles Darwin'in yazdığı bir kitapla kendisine "bilimsel temel" bulan Marx ve Engels'in safsatalarıyla şekillenen, Lenin ve Stalin'in vahşetiyle bir dünya gücü haline gelen ve Mao'yla birlikte cinnet boyutuna varan komünizm, Kamboçya'daki vahşetle birlikte gerçek yüzünü dünyaya göstermiştir.

Kuzey Kore ve Vietnam'da Terör Vahşeti


Asya'daki kızıl vahşet sadece Çin ve Kamboçya ile de sınırlı kalmamış, Kuzey Kore ve Vietnam'daki komünist rejimler de kendi halklarına karşı acımasız bir terör uygulamışlardır. On yıllarca Kim Il Sung'un diktası altında yönetilen Kuzey Kore rejiminin katlettiği insan sayısının 1.5 milyon olduğu hesaplanmaktadır. Yüz binlerce insan ise Kuzey Kore'nin feci hapishanelerinde işkence görmüştür.

Komünizmin Kara Kitabı'nda, insanların hayvan muamelesi gördüğü Kuzey Kore hapishanelerinden şöyle söz edilir:

... Terim resmen kullanılmasa da söz konusu olan gerçek cezaeviydi. 2000'i kadın 6000 insan bu ceza kompleksinde, sabahın 05.30'undan gece yarısına kadar terlik, tabanca kılıfı, çanta, kemer, patlayıcı ateşleyicileri, yapay çiçekler üretmek üzere hayvanlar gibi çalışıyordu. Hamile mahkumlar korkunç bir biçimde çocuk düşürmeye zorlanıyordu. Cezaevinde doğan her çocuk kaçınılmaz olarak boğuluyor ya da boğazlanıyordu. Komünizmin Kara Kitabı, s.727

Kuzey Kore hapishanelerinde yaşamış bir mahkum, bu kamplarda yaşanan infazları ve işkenceleri şöyle anlatmaktadır:

İnfazları kim yürütür? Seçim, ellerini kirletmek istemedikleri zaman kurşuna dizen ya da can çekişmeyi izlemek istediklerinde ağır ağır öldüren güvenlik görevlilerinin insafına bırakılır. Ben böyle sopa darbeleriyle, taşa tutmayla ya da kürekle adam öldürülebildiğini de öğrendim. Mahkumların oyun oynayarak, silahla nişan alma yarışması yaparak, göze nişan alarak öldürüldüğü oldu. İşkenceye uğrayanların, aralarında dövüşmeye ve karşılıklı olarak kendilerini parçalamaya zorlandıkları da oldu. Gaddarca katledilmiş kişilerin cesetlerini birçok kez kendi gözlerimle gördüm: Kadınlar çok ender rahat ölürdü. Bıçak darbeleriyle doğranmış göğüsler, kürek sapıyla deşilmiş cinsel organlar, çekiçle kırılmış boyunlar gördüm. Kampta ölüm çok sıradan bir şeydir. 'Siyasi suçlular', hayatta kalmak için elden geldiğince çırpınır. Bunlar, biraz daha mısır ve domuz yağı elde etmek için ne olursa yapar. Yine de bu mücadeleye rağmen, her gün ortalama dört ya da beş kişi açlıktan, kazadan ya da. idam infazından dolayı ölür... Komünizmin Kara Kitabı, s.731

Vietnam ise, Asya'nın bir diğer kanlı komünist diktası olmuştur. Önce Fransızlarla sonra da Amerikalılarla uzun bir savaş yapan Kuzey Vietnam, 1975 yılında Güney Vietnam'ı ele geçirmiş ve tek bir birleşik komünist Vietnam ortaya çıkmıştır. Kuzey Vietnam'ın kurucusu Ho Chi Minh ve onu izleyen Vietnam yöneticileri, kendi halklarına karşı ağır baskı ve işkenceler uygulamaktan çekinmemiştir. 1975-77 yılları arasında bir dönemde rejim muhalifi bir Vietnamlının yazdığı bir mektupta ülke şöyle tarif edilir:

"Sadece Saygon'un resmi cezaevi olan Chi Hoa Cezaevi'nde, eski rejim zamanında 8 bin kişi bulunduruluyordu; bugün ise aynı cezaevine 40 bin kişi tıka basa doldurulmuş bulunuyor. Mahkumlar sıkça açlıktan, havasızlıktan, işkence altında veya intihar ederek ölüyor... Vietnam'da iki tür cezaevi vardır; resmi cezaevleri ve toplama kampları. Bu sonuncular sık ormanların arasında kaybolmuştur; mahkumlar müebbet zorunlu çalışmaya hükümlüdür, hiçbir zaman yargılanmaz ve hiçbir avukat onların savunmasını üstlenmez." Komünizmin Kara Kitabı, s.753

Benzer zulümler, 1975'te Vietnam tarafından işgal edilen ve ardından komünist bir rejimle yönetilmeye başlayan Laos'ta da yaşanmıştır. Hindiçini'nin ortasında yer alan bu fakir ülkede gelişen "Pathet Lao" komünistleri, iktidara geldikten sonra pek çok "rejim muhalifi"ni baskı altına almışlar, on binlerce Laoslu ise rejimin baskısı nedeniyle mülteci durumuna düşmüştür.

Komünist Terörün Felsefesi: İnsanın Hayvanlaştırılması


Komünizmin gözü dönmüş caniliği ve dine olan azgın nefreti, tarihin en korkunç işkence rejimlerini ortaya çıkardı...

Komünist vahşetin gerçek sebeplerini iyi incelemek gerekir. Sorun, sadece Lenin veya Stalin gibi diktatörlerin kişisel hırs ve zalimlikleri midir? Yoksa sorun, Darwinizm kaynaklı komünist ideolojinin uygulanması mıdır? Konuyu incelediğimizde, ikinci seçeneğin doğru olduğunu görürüz. Vahşet, komünizmin felsefesinin doğal bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Bu olgunun temelinde, insanların bir "havyan türü" olarak görülmesi yer alır.

Marx ve Engels gibi materyalist ideologların ortaya attığı komünizm yanılgısı, 20. yüzyılı kana boğan bir ölüm makinesi olmuştur. Komünizm, insanlığa korkunç cinayetler, işkenceler, sürgünler, çalışma kampları, kıtlıklar, toplumsal baskılar ve korkulardan başka bir şey getirmemiştir.

Komünizm insanı hayvan türü olarak algılar


Bu olgunun temelinde, insanların bir "havyan türü" olarak görülmesi yer alır. Komünizm, Marx'ın ısrarla belirttiği gibi, Darwin'in evrim teorisine dayanmaktadır ve bu teori insanı "gelişmiş bir hayvan" olarak tarif etmektedir. Dahası, insanlar arasında çatışmanın, baskının, zulmün, güç mücadelesinin doğal ve meşru olduğunu telkin etmektedir. Bu felsefeyi benimseyen bir insanın elinde yeterli güç ve imkan bulunduğunda, her türlü zulüm ve vahşeti işlemesi çok kolaydır.

Nitekim geçmişe baktığımızda, komünistler tarafından işlenen vahşetlerde, insanların "hayvan türü" olarak görülmesinin büyük rol oynadığı açıkça görülür. Komünist ideologlar, karşıtlarını birer hayvan olarak tanımlamış, dahası yönettikleri insanları da psikolojik olarak "hayvanlaştırmaya" yönelik bir politika izlemişlerdir. Komünizmin Kara Kitabı'nda, söz konusu politika şöyle açıklanmakta:

"Adam öldürmek bir eğitim gerektirir; herkes komşusunu öldürmekte bir kararsızlık yaşar, buna karşı uygulanabilecek en etkili eğitim, kurbanının insanlığını yadsımayı, ona geçici olarak "insan değilmiş gibi görmeyi" öğretmektir. Alain Brossat haklı olarak şöyle yazar: "Barbar temizlik ayini, ölüm makinesinin tam verimle çalışması, işkence söylemleri ve uygulamalarında ötekinin hayvanlaştırılmasından, düşsel ve gerçek düşmanların hayvanlar dünyasına sokulmasından başka bir şey değildir...." (Alain Brossat, Un Communisme Insupportable, Paris, L'Harmattan, 1997, s. 265)

Brossat, bu kızılca kıyametin ve şölenlerin gerçek bir ötekini hayvanlaştırma geleneği oluşturduğunu, aynı geleneğin XVIII. yüzyıldan itibaren yapılan siyasî eleştirilerde de görülebileceğini anımsatır. Bu eğretilemeli ayin, özellikle hayvan imgeleri aracılığıyla gizli bunalım ve çatışmaların dışa vurulmasına yol açıyordu. Moskova'da 1930'lu yıllarda bu tür söylemlerin hiçbir eğretilemeli yanı kalmamıştı:

"Hayvanlaştırılmış" düşmana önce bir av hayvanıymış gibi davranılır, sonra da bırakılırdı; tabiî burada önce ensesine bir kurşun sıkılırdı. Stalin bu yöntemleri sistemleştirip genelleştirdikten sonra Çinli, Kamboçyalı ve öteki takipçileri bundan geniş ölçüde yararlandı. Bununla birlikte yöntemleri ilk bulan Stalin değildir. Lenin'i de bu suçlamaların dışında tutamayız; iktidarı ele geçirdikten sonra bütün düşmanlarını "zararlı böcek", "bit", "akrep" ya da "vampir" olarak görüyordu." (Komünizmin Kara Kitabı, s. 996-997)
Komünist vahşetin sözde bilimsel dayanağı: Darwinizm

İşte komünizmin insanları hayvan olarak gören bu bakış açısının temeli, Darwinizm'dir. Bu, Marx, Engels ve Lenin tarafından defalarca vurgulanmış bir gerçektir. Dolayısıyla, komünist vahşet, Darwinizm'in bir uygulamasından başka bir şey değildir.

Fransız Ulusal Bilimsel Araştırma Merkezi (GÉODE-Paris X) araştırma müdürü ve komünizm tarihi uzmanı Stéphane Courtois, bu konuda şu yorumu yapar:

"Komünizmde toplumsal-siyasî bir öjenizmin, toplumsal bir Darwinciliğin varlığından söz edilebilir. Dominique Colas'ın yazdığı gibi, "Lenin, toplumsal türlerin evrimi konusundaki bilgilerin efendisi olarak, tarih mahkum ettiği için yok olması gerekenlere karar verir. Bilim yoluyla -Marxizm-Leninizm gibi ideolojik ve siyasî tarih- burjuvazinin insanlık evriminde aşılmış bir evreyi temsil ettiğine karar verildikten sonra, bu sınıfın ortadan kaldırılmasına, hatta bu sınıfı oluşturan ya da bu sınıfa şu ya da bu şekilde ait olan bireylerin öldürülmesine haklı gerekçeler bulunabilir." Komünizmin Kara Kitabı, s. 999

Courtois, bu yorumunun ardından da şu soruyu sormaktadır:

"Marxizm-Leninizm'in kökleri Marx'tan çok, toplumsal meseleye uygulanan ve ırk meselesiyle yanılgılara düşen sapkın bir Darwinciliğe bağlanamaz mı?" Komünizmin Kara Kitabı, s. 1000

Kuşkusuz bağlanabilir. Dahası, komünizmin kökeni zaten mutlak olarak Darwinizm'dir. Hem de bu Darwinizm, "sapkın bir Darwincilik" değil, Darwinizm'in bizzat kendisidir. İnsanların bir hayvan türü olduklarını, aralarında kaçınılmaz ve doğal bir çatışma olduğunu, tarihin bu şekilde işlediğini, insanın yaptıkları nedeniyle kimseye hesap vermeyeceğini ve diyalektik materyalizmin tüm diğer safsatalarını ileri süren ve bunu da "bilimsellik" kisvesi altında yapan kaynak Darwinizm'dir. Darwin bunun teorisini kurmuş, komünistler ise hayata geçirmiştir.

20. yüzyılın kanlı komünizm bilançosu, aslında "uygulamalı Darwinizm"dir.

Marx'ın Darwin'e hayranlığı

Darwin'in materyalizme yaptığı bu büyük katkının önemini ilk anlayan kişi, Karl Marx'ın bizzat kendisi olmuştur. Marx, Darwin'in 1859 yılında yayınlanan Türlerin Kökeni adlı kitabını incelemiş ve bu kitabın kendi teorisi için büyük bir dayanak oluşturduğunu görmüştür. Engels'e yazdığı 19 Aralık 1860 tarihli mektubunda, Darwin'in kitabı için "bizim görüşlerimizin tabii tarih temelini içeren kitap budur işte" der. 16 Ocak 1861'de Lassalle'a yazdığı mektupta ise şöyle yazar: "Darwin'in yapıtı büyük bir yapıttır. Tarihteki sınıf mücadelesinin doğa bilimleri açısından temelini oluşturuyor."

Marx, Darwin'e olan sempatisini en büyük eseri Das Kapital'i Darwin'e ithaf ederek de göstermiştir. Kitabının Darwin'e yolladığı Almanca baskısına el yazısıyla şöyle yazmıştır: "Charles Darwin'e, gerçek bir hayranı olan Karl Marx'tan".

Sorunun kökenine inebilmek

Komünist zulmün sebebiyet verdiği işkenceler, Doğu Bloku'ndaki tüm ülkelerde uygulandı. Komünizmin gözü dönmüş caniliği ve dine olan azgın nefreti, tarihin en korkunç işkence rejimlerini ortaya çıkardı. İnsanları birer hayvan olarak gören, bu sözde "hayvanların" yola getirilmesi için daimi bir şiddet, işkence ve korkunun gerekli olduğunu kabul eden Darwinist-materyalist felsefe, komünist rejimlerin zindanlarında feci işkencelere dönüştü.

İşte bu sebeplerle Darwinizm'i bir tehlike olarak görmeyenler ya da zararsız bir teori gibi düşünenler bu yazılanları çok iyi okumalıdır. Çünkü Darwinist-komünist ideolojinin nihai hedefi budur: İnsanları birbirine kırdırmak ve yok etmek, onları her türlü ahlaki değerden ve manevi güzelliklerden uzaklaştırarak hayvanlaştırmak ve bu yolla insan topluluklarını rahatça yönlendirilebilen "hayvan sürülerine" çevirmek... Bunu hangi ideoloji adı altında yaparlarsa yapsınlar hedef tektir. Tarih de buna şahitlik etmektedir.

Terörün ortadan kaldırılması, ancak İslam'ın sunduğu güzel ahlakla mümkün olacaktır

Günümüzde terör, dünyanın pek çok ülkesini tehdit etmeyi sürdürmektedir. Terörizm, bir yandan da pek çok ülkede "sokaklara" yayılmakta, şiddetten ve kan dökmekten hoşlanan barbar kitleler meydana gelmektedir. Bu nedenle, tüm dünya için "terörizme karşı fikri bir mücadele" gerekmektedir.

Bu mücadele ise yalnızca adli ve polisiye yöntemlerle olmaz. Sadece terörist grupları veya örgütlenmeleri takip ederek, suçluları bulup hapse atarak bu ideoloji ortadan kaldırılamaz. Aksine bu yöntemlerle terörist faaliyetler daha da gelişebilir ve güçlenebilir.

Verilen mücadeleler neticesinde bir terör örgütünün iç ve dış desteği kesilebilir, para kaynakları ile elemanları yok edilebilir, fakat ideolojik anlamda bir örgüt çökertilemediği müddetçe tamamen ortadan kaldırılması mümkün olamaz. Terörizmin ideolojileri yaşadıkça alınacak fiziki tedbirler sadece geçici çözümler üretecektir.

Terörizmin ortadan kaldırılması için, insanlara sevgi, şefkat, merhamet, tevazu, hoşgörü, adalet gibi temel ahlaki kavramların öğretilmesi ve aşılanması gereklidir. Bu kavramların kaynağı ise Kuran ahlakıdır. Terörizm insanlara savaşı, şiddeti, kan dökmeyi, ırkçılığı telkin ederken, Allah'ın bizler için belirlediği Kuran ahlakı, barış ve huzur dolu bir dünyanın temellerini tesis etmektedir.

Başka bir deyişle, İslam dini ve Kuran ahlakı, yeryüzünü terörizm belasından kurtaracak yegane çaredir.

Allah’ın Sınırsız Gücünün Tecellisi: Atomlar


Atomu mucizevi kılan olağanüstü küçüklükteki boyutu ve buna karşılık sahip olduğu özelliklerdir...

Dağları, denizleri, yaprakları, hayvanları, gezegenleri, yıldızları, hücreleri, DNA’ları, ellerinizi, cildinizi, sizi, kısacası var olan her şeyi atomlar oluşturur. Bir bardağı tuttuğunuzda atomlara dokunursunuz, bir manzaraya baktığınızda büyük bir atom yığınına bakarsınız, oturduğunuz yer, yediğiniz yemek, içtiğiniz su, sadece atomlardan oluşmaktadır.

En ağırından en hafifine kadar gördüğünüz, dokunduğunuz, hissettiğiniz herşey atomlardan meydana gelmiştir. Elinizde tuttuğunuz derginin her bir sayfası milyarlarca atomdan oluşur. Atomlar öyle küçük parçacıklardır ki, en güçlü mikroskoplarla dahi bir tanesini görmek mümkün değildir. Bir atomun çapı ancak milimetrenin milyonda biri kadardır.

Bu derece küçük olmasına rağmen atomun içinde kusursuz, eşsiz ve kompleks bir sistem bulunmaktadır. Bu küçücük atomlardan meydana gelen bir vücutla, havadaki atomları soluyor, besinlerdeki atomları yiyor, suyun atomlarını içiyorsunuz. Gördükleriniz ise gözünüzdeki atomlara ait elektronların fotonlarla çarpışmasından başka birşey değil. Peki dokunarak hissettikleriniz? Onlar da cildinizdeki atomların eşyalardaki atomlarla birbirlerini itmesinden ibaret.

Bugün birçok insan, bedeninin, evrenin, dünyanın kısacası her şeyin atomlardan oluştuğunu bilmektedir. Ama belki de bugüne kadar “atom” ismini verdiğimiz bu varlığın nasıl bir sisteme ve sağlamlığa sahip olduğunu düşünmemiştir.

Oysa insan bu kusursuz düzenlenmiş sistemle hayatı boyunca iç içe yaşar. Üstelik bu öyle bir sistemdir ki, yalnızca oturduğumuz koltuğu oluşturan trilyonlarca atomdan her biri dahi, üzerine kitap yazılabilecek bir düzenliliğe sahiptir. Bu düzen çok ciddi bir müdahale olmadıkça, doğal şartlarda asla bozulmadan varlığını sürdürmektedir.

Elektronların Atom İçindeki Yolculuğu 

- Elektronların Yörüngesi: Her atom, bir çekirdek ve çekirdeğin çok uzağındaki yörüngelerde dönüp-dolaşan elektronlardan meydana gelmiştir. Elektronlar tıpkı Dünya’nın, Güneş çevresinde dönerken, aynı zamanda kendi çevresinde de dönmesi gibi, atom çekirdeğinin çevresinde dönen parçacıklardır. Aynı, gezegenlerde olduğu gibi bu dönüş, bizim yörünge adını verdiğimiz yollarda, çok büyük bir düzen içinde ve hiç durmaksızın gerçekleşir.

- Saniyede 1.000 km Hız: En güçlü mikroskoplar tarafından bile görünemeyecek bir alanda, çekirdeğin çevresinde dönüp duran elektronlar atomun içerisinde karışık bir trafik meydana getirir. Burada dikkat çeken ise çekirdeğin çevresini elektrik yükünden oluşan bir zırh gibi donatan elektronların atomun içerisinde tek bir kazaya bile yol açmamalarıdır. Saniyede 1.000 km gibi olağanüstü bir hızla dönen elektronlar birbirleriyle bir kez bile çarpışmazlar.

Elektronların her birinin kendi yörüngelerine sahip oldukları, bu yörüngeleri şaşmadan takip ettikleri ve muazzam küçüklükteki boyutlarda olağanüstü büyüklükteki süratleriyle nasıl olup da çarpışmadıkları soruları bizleri tek bir noktaya götürür. Bu eşsiz düzen ve hassas dengede karşımıza çıkan tek gerçek, Yüce Allah’ın kusursuz yaratışıdır.

Atom, ayette bildirildiği gibi Yüce Allah’ın “sapasağlam ve yerli yerinde” yaratmasıyla görev yapmaktadır. Atom içerisindeki elektronlar, Allah’ın kendileri için belirlediği yörüngelerde –ayette bildirildiği gibi “yerli yerinde”- hiç durmaksızın dönerler. Yerlerinde en ufak bir sapma olmaz.

Elinizde bir anahtar olduğunu düşünün. Kuşkusuz bu anahtarın içindeki atomları görebilmeniz mümkün değildir. Atomları mutlaka görmek istiyorum diyorsanız, elinizdeki anahtarı dünyanın boyutlarına getirmeniz gerekecektir. Elinizdeki anahtar dünya boyutunda büyürse, işte o zaman anahtarın içindeki her bir atom bir kiraz büyüklüğüne ulaşır ve siz de onları görebilirsiniz. (Jean Guitton, Tanrı ve Bilim, Simavi Yayınları, 1993, s.62) 
Evrene baktığımızda var olan herşeyin zamanla bozulmaya uğradığını, dış etkilerle yıprandığını, aşındığını, kırılıp bozulduğunu görürüz. Herşeyin temel yapıtaşı olan atomda ise böyle bir bozulma -özel müdahalelerle gerçekleştirilen nükleer reaksiyonlar dışında- asla görülmez. Atom, Rabbimiz'in ayetinde bildirdiği gibi “sapasağlam” yaratılmıştır. (Neml Suresi, 88)

Atomların % 99,9999999’u Boşluktur 

Bu olağanüstü küçüklükteki mucize, var olan her şeyin sebebidir. Asıl şaşırtıcı olan ise, atomların %99.9999999’unun boşluk olmasıdır. Atomlar, pozitif yüklü protonlar, negatif yüklü elektronlar ve yüksüz nötronlardan oluşur. Nötron ve protonlar birbirleriyle bitişik halde çekirdeği oluştururken, elektronlar saniyede 1000 km gibi olağanüstü bir hızla, hiç durmadan çekirdek etrafında dönerler. Atomun kütlesini oluşturan çekirdek, atomun toplam hacminin milyarda birinin yalnızca milyonda birini oluşturur. Ancak bu kütle oldukça büyük bir yoğunluğa sahiptir. Çünkü atom ağırlığının neredeyse tamamını içerir. Eğer Empire State binasını oluşturan atomların içindeki boşlukları kaldırmak mümkün olsaydı, geriye bir kutu şekerden daha küçük bir şey kalırdı. Ancak kütlesi değişmediği için bu kutuyu en güçlü vinçler bile kaldıramazdı.

Atomun sahip olduğu şaşırtıcı küçüklüğü anlamamız, canlı cansız tüm varlıklarda tecelli eden hayranlık uyandırıcı sanatı görebilmemiz açısından çok önemlidir. Boşluklardan oluşan bedenimiz, boşluklardan oluşan bir koltuğa oturmakta, boşluklardan oluşan bir manzarayı seyretmekte ve bizler, boşluklardan oluşan bir uzayın içinde hiç durmadan dönüp durmaktayız. Neredeyse tamamı boşluk olan atomlardan dev okyanuslar, çeşit çeşit yaşamlar, güzellikler ve nimetler yaratan Yüce Allah’ın eserleridir. Her şeyi yoktan var etmeye kadir olan Allah, evrenin her parçasında hakim olan bu sanatı, Yüce kudretinin delillerinden kılmıştır.

Çekirdekte Saklı Güç: Güçlü Nükleer Kuvvet 

Atom çekirdeğinin içinde, protonları ve nötronları birbirine bağlayan çok güçlü bir kuvvet vardır. Bu kuvvete, “Güçlü Nükleer Kuvvet” adı verilir. Nükleer enerji, çekirdekteki bu kuvvetin serbest bırakılmasıyla ortaya çıkar. Bu kuvvetin özelliklerinden bazıları şöyledir:

Protonları ve Nötronları Bir Arada Tutar: Bu kuvvet, atomun çekirdeğindeki protonların ve nötronların dağılmadan bir arada durmalarını sağlar. Atomun çekirdeği bu şekilde oluşur. Bu kuvvetin şiddeti o kadar fazladır ki, çekirdeğin içindeki protonların ve nötronların adeta birbirine yapışmasını sağlar. Bu yapışma kuvveti, protonların ve nötronların birbirlerine istenilen mesafede bulunmalarını sağlamak için özel olarak tespit edilmiştir. Söz konusu kuvvet biraz daha yapıştırıcı olsa protonlar ve nötronlar birbirlerinin içine geçecek, biraz daha az olsa dağılıp gideceklerdi.

Çok Tehlikeli Bir Güç Haline Gelebilir: “Güçlü Nükleer Kuvvet” adı verilen bu kuvvetin, üzerinde bir oynama yapılmadığı zaman kimseye bir zararı yoktur, ama insan müdahalesiyle milyonları öldüren bir güç haline gelebilmektedir. Atomun çekirdeğinde bulunan ve milyonlarca kişinin hayatını tehlikeye sokabilecek olan bu olağanüstü kuvveti, “fisyon” (nükleer parçalanma) ve “füzyon” (nükleer kaynaşma) tepkimeleri açığa çıkarmaktadır. Fisyon adıyla bilinen reaksiyon atom çekirdeğinin bölünmesi, füzyon isimli reaksiyon ise iki çekirdeğin büyük bir güçle bir araya getirilip birleştirilmesi olayıdır.

Atomun Çekirdeğindeki Muazzam Güç Nasıl Korunuyor? 

Fisyon ve füzyon adı verilen tepkimeler, ilk bakışta atomun çekirdeğinde gerçekleşiyor gibi gözükse de, aslında atomun bütün yapı taşlarının birlikte katıldığı tepkimelerdir. Fisyon adıyla bilinen reaksiyon atom çekirdeğinin bölünmesi, füzyon isimli reaksiyon ise iki çekirdeğin büyük bir güçle bir araya getirilip birleştirilmesi olayıdır. Her iki reaksiyonda da çok fazla miktarda enerji açığa çıkmaktadır.

Fisyon adı verilen tepkime, atom çekirdeğinin parçalanmasıdır. Uranyum çekirdeğine büyük bir hızla gönderilen nötron, uranyum çekirdeği tarafından soğurulur. Bunun ardından çekirdek kararsız duruma gelir. Çünkü bu durum, çekirdek içindeki proton ve nötron sayıları arasında fark oluşması ve bu nedenle çekirdekte bir dengesizliğin meydana gelmesi demektir. Bu durumda çekirdek, meydana gelen dengesizliği gidermek için belli miktarda enerji yayarak parçalara bölünmeye başlar. Ortaya çıkan enerjinin etkisiyle de çekirdek, büyük bir hızla içinde barındırdığı parçaları fırlatmaya başlar.

Hareket eden nötron, uranyum kütlesindeki atomların çekirdeklerine isabet edecek şekilde bombardıman edilir ve bu kütledeki atomlardan en azından birinin çekirdeğinin iki parçaya bölünmesi yeterlidir. Bu bölünmede çekirdeğin kütlesinden ortalama iki ya da üç nötron açığa çıkar. Açığa çıkan bu nötronlar, kütlenin içindeki diğer uranyum çekirdeklerine çarparak zincirleme reaksiyon başlatırlar. Her yeni bölünen çekirdek de ilk baştaki uranyum çekirdeği gibi davranır. Böylece zincirleme çekirdek bölünmeleri gerçekleşir. Bu zincirleme hareketler sonucu çok sayıda uranyum çekirdeği parçalandığı için ortaya olağanüstü büyüklükte bir enerji çıkar.

İşte, 2. Dünya Savaşı’nda on binlerce insanın ölümüne yol açan Hiroşima ve Nagasaki’deki atom bombası felaketlerine, bu çekirdek bölünmeleri sebep olmuştur.

Atomu mucizevi kılan olağanüstü küçüklükteki boyutu ve buna karşılık sahip olduğu özelliklerdir. Atomun yarıçapı milimetrenin milyonda biri kadardır. Bu büyüklüğü anlayabilmek için şöyle bir örnek verebiliriz. 100 milyon atomu yan yana koyduğunuzda elde edeceğiniz uzunluk sadece 1 santimetredir. Yarım milyon atom üst üste gelse bir insan saçının arkasına saklanabilirler. Bir derginin tek bir sayfası yaklaşık 1 milyon atom “kalınlığındadır”. Bir atomun bir milimetrelik bir çizgiye oranı ise, bu tek parça kağıdın “kalınlığının”, dünyanın en büyük binalarından olan New York’taki Empire State binasının yüksekliğine olan oranıyla birdir.

Atomun İçindeki Muazzam Gücü Kontrol Altında Tutan Yüce Allah’tır 

Atomları her saniye kontrol altında tutan, onların kusursuzca akıp gitmesini sağlayan, bizleri koruyan alemlerin Rabbi Yüce Allah’tır. Bu kusursuz düzeni yaratan, tüm evrenin Yaratıcısı olan Allah her şeyi “yerli yerinde” var etmiştir. Yusuf Suresi’nin 100. ayetinde bildirildiği gibi “... Şüphesiz benim Rabbim, dilediğini pek ince düzenleyip tedbir edendi. Gerçekten bilen, hüküm ve hikmet sahibi O’dur.” Allah, atomu içindeki bu muazzam güç ile beraber yaratmıştır ve bu gücü de olağanüstü bir şekilde kontrol altında tutmaktadır. Rabbimiz atomu, doğal halinde asla bozulmayacak bir sistemle var etmiştir.

Evrendeki her şey zamanla bozulmaya uğramasına rağmen atom her an sağlamlığını korumakta, çekirdek ve çevresindeki yörüngelerde müthiş bir hızla dolaşan elektronları ile Allah’ın ‘sapasağlam’ yaratmasını ve hakimiyetini bizlere göstermektedir. http://www.physicalgeography.net/fundamentals/6a.html

Bir Kuran Mucizesi: 


Atom Enerjisi ve Nükleer Fizyon 

“Taneyi ve çekirdeği yaran şüphesiz Allah’tır. O, diriyi ölüden çıkarır, ölüyü de diriden çıkarır. İşte Allah budur. Öyleyse nasıl oluyor da çevriliyorsunuz?” (Enam Suresi, 95)

Enam Suresi’nin 95. ayetinde “tane” (elhabbi) ve “çekirdek” (enneva) ifadeleriyle atomun yarılması, parçalanması ile ilgili bir duruma işaret ediliyor olabilir. Nitekim “enneva” kelimesinin sözlük anlamları arasında, çekirdek, merkez, atom çekirdeği yer almaktadır. Ayrıca ayette tarif edilen dirinin ölüden çıkarılması, ölü olan enerjiden Allah’ın maddeyi yaratması şeklinde yorumlanabilir. Ölünün diriden çıkması ise, maddenin atomu hareketli olduğu için (diri), maddeden enerjinin (ölü) çıkması olabilir. (Doğrusunu Allah bilir.) Çünkü diri olarak çevrilen “elhayye” canlı anlamının yanı sıra aktif, enerjik anlamlarına da gelmektedir. Ölü olarak çevrilen “elmeyyiti” ifadesinin de cansız anlamı taşımasıyla, enerjiyi ifade ediyor olması muhtemeldir.

Enerji, bilim adamları tarafından iş yapma kapasitesi şeklinde tanımlanmaktadır. Madde ise yeryüzünde ve evrenin içinde nesneleri oluşturan malzemedir ve elektron mikroskobu altında görülebilen hareket halindeki atom ve moleküllerden oluşur.

Albert Einstein 20. yüzyılın başında enerji ve maddenin atom seviyesinde birbirleriyle bağlantılı olduğunu öne sürerek, maddenin enerjiye dönüştürülmesinin mümkün olabileceğini belirtmiştir. Bu durum yukarıda tarif ettiğimiz, diriden ölünün çıkması yani atom düzeyinde hareketli maddeden enerjinin elde edilmesi olabilir. Ayrıca “çıkarır” olarak çevrilen “yuhricu” kelimesi, dışarı çıkarmak, saçmak, dışa doğru çıkarmak, yaymak (örneğin elektrik dalgalarını) anlamlarına gelmektedir. Dolayısıyla ayette geçen kelimeler atomdan elde edilen enerji şeklini tarif ediyor olabilir. (Doğrusunu Allah bilir.)

Günümüzde atomun çekirdeği yarılarak parçalara ayrılabilmektedir. Einstein’ın teorilerinden yola çıkan bilim adamları, 1940’larda nükleer fizyon yoluyla maddeden enerji elde edebilmeyi başarmışlardır. Enam Suresi’nin 95. ayetinde “faliku” kelimesi ile ifade edilen “yarma” fiili de, fisyon kelimesinin sözlük anlamı olan (atom çekirdeğini) yarıp ayırma işlemini tarif ediyor olabilir. Bu işlem gerçekleştirildiğinde olağanüstü miktarda enerji açığa çıkar.

Allah Tüm Evreni ve İçindeki Sistemleri Aynı Anda Kontrolü Altında Tutar




Yüce Allah evrenitek bir noktadan büyük bir patlama ile yaratmıştır.
Bütün patlamalar var olan düzeni bozarken Big Bang adı verilen bu patlama ile evrende sıfır hacimden yani yokluktan muazzam bir düzenle 300 milyar galaksi oluştu.
İçinde bulunduğumuz Samanyolu galaksisi bu 300 milyar galaksiden sadece biridir.
Samanyolu galaksisinde 250 milyar yıldız vardır. Güneş bu 250 milyar yıldızdan biridir.
Görünür evrendeki Güneş gibi yıldızların sayısı 1024 tür. 1024, milyar kere milyar kere milyondan bile daha büyük olan, muazzam bir rakamdır.Allah dünyayı uçsuz bucaksız evren içinde bir yaşam yeri olarak yaratmıştır. Sonsuzluk içinde yok denecek kadar az yer kaplayan bir dünyada yaşıyoruz. Aslında sadece Dünyamız değil, galaksimiz bile evren içinde son derece ufak bir yer kaplamaktadır. Bu durumda evrenin muhteşem büyüklüğü içinde kendinizin ne kadar yer kapladığını bir düşünün.
Bu 1024tane yıldızın her birindeki tek bir toz tanesi dahi Allah'ın her an kontrolündedir. Her bir gezegenin, 1024tane yıldızdan herbirinin, 300 milyar galaksiden herbirininhareketi, dönüş hızı, sıcaklıkları, uzaklıkları Allah'ın Katında belirlenmiştir ve her an yaratılmaktadır. Allah, insanın haberi dahi olmadan yeryüzündeki sayısız dengeyi her an her saniye korur. Uzay boşluğundaki kusursuz denge korunurken, birkaç saniye içinde vücudun her milimetre karesinde olağanüstü komplekslikte ve mükemmellikte, aynı zamanda hayranlık uyandırıcı bir hızda çeşitli işlemler gerçekleşir. Örneğin;

SİZ BU FİLMİ İZLERKEN GEÇEN HER SANİYEDE...
Her saniyede- Gözünüzde yaklaşık 100 milyar işlem yapıldı.
Her saniyede- Vücudunuzda 50 milyon hücre öldü
Her saniyede- Ölen hücrelerin yerine 50 milyon yeni hücre yaratıldı
Her saniyede- Gözünüzden beyninize 10 milyon bit’lik bilgi gönderildi.
Her saniyede- 100’er trilyon hücrenizin her birinde, 10 milyon enerji molekülü (ATP) üretildi.
Üstelik bu işlemler sadece sizin vücudunuzda değil, şu anda yeryüzünde yaşayan 7 milyar insanın HER BİRİNİN VÜCUDUNDAHER SANİYE GERÇEKLEŞTİ.  Çünkü 7 milyar insanın 100 trilyon hücresinin her biri her an Allah’ın kontrolündedir.
Kendi içinizde ve etrafınızda, her an her saniye gerçekleşen bu olayların farkında mısınız?
Her saniye korunandengeler uzay ve insan vücudu ile sınırlı değildir;
Aynı anda 500 binden fazla çeşidiolan katrilyonlarca bitkinin her biri fotosentez yapar, aynı anda oksijen oranı canlıların yaşayabileceği şekilde ayarlanır.

GEÇEN BİR SANİYE İÇERİSİNDE...

Karada, yer altında  ve denizin derinliklerinde yaşayan 2 milyon türde çeşit çeşit hayvan ve bitki mükemmel sistemleri ile yaşamlarını sürdürmeye devam etti.
10.000 türden oluşan 100 milyar kuş , 40.000 türden oluşan trilyonlarca balıktankimi avlanarak, kimi göç ederek, kimi yavrularını besleyerek geçirdi bu bir saniyeyi. Her birinin sindirim sistemi, solunum sistemi kusursuz bir biçimde işledi. Kemikleri,kasları, gözleri, ayakları, yüzgeçleri tam olması gereken işlemleri yaptı. 
Örneğin bu sinek, saniyede 500 kere kanat çırptı. İnsanın kolunu saniyede 500 kez açıp kapaması asla mümkün değilken yeryüzündeki triyonlarca kanatlı sinek geçen 1 saniye içinde 500 kere kanat çırptı.
Sayıları 10 kentilyon (10,000,000,000,000,000,000) gibi olağanüstü bir rakamı  bulan 1,5 milyon tür böcek hassas antenleri, haberleşmek için kullandıkları kimyasallar, savunma ve saldırı amaçlı kullandıkları zehirleri, avlanma ve kamuflaj taktikleri gibi sayısız özellikleri ile yaşamlarını devam ettirdi.
Tüm bu sistemlerin her birini aynı anda kontrolü altında tutan herşeyden haberdar olan benzersiz aklın ve sınırsız ilmin sahibi Yüce Allah’tır.
Hayvanlar aleminde aklın kavrayabileceğinin çok çok üstünde sayıdakicanlı, yaşamını kusursuz bir biçimde sürdürüyorken;

GEÇEN HER SANİYEDE...

Güneş'ten gelen her bir foton 300.000 km yol katetti; böylece renkler oluştu.
Her saniyede yağmurlarla yeryüzüne 16 milyon ton su indi
Her saniyede,300 milyar galaksiden biri olan Samanyolu Galaksisindeki 250 milyar yıldızdan biri olan Güneş, 564 milyon ton hidrojeni 560 milyon ton helyuma çevirdi. Bu sayede Dünya’ya ısı ve ışık enerjisi sağladı.
Kendi içinizde ve etrafınızda, her an her saniye gerçekleşen bu olayların farkında mısınız?
Dünyada bulunan ağaçların tümünde kaç yaprak olduğunu bilebilir misiniz?
Peki ya ve her yaprakta ne kadar atom bulunduğunu?
Yerin içinde ve yüzeyinde kaç tane kum taneciğinin bulunduğunu hiç düşündünüz mü?
Ya da yağan yağmur damlalarının sayısını?
Yeryüzünde kaç milyar bitki ve hayvan çeşidinin olduğunu biliyor musunuz?
Peki  Hz. Adem'den beri yaşayan, şu anda yaşamakta olan ve kıyamete kadar da yaşayacak olan insan sayısını, o insanların vücutlarındaki hücre sayısını, o hücrelerde üretilen protein sayısını bilmeniz mümkün mü?
Yüce Rabbimiz tüm bu saydıklarımızı, uzayın boşluğunda kaç tane gezegen ve kaç tane gök taşı olduğunu, yıldızların sayısını, atomun çekirdeğinin çevresinde dönen elektronların sayısını bilir.Bunları herbiri Alemlerin Rabbi olan Allah’ın izni ile hareket etmektedir. Allah her şeyden haberdardır, ilmi sonsuzdur.

Allah’ın, gökte ve yerde olanların hepsini bilmekte olduğunu bilmiyor musun? Gerçekten bunlar bir kitaptadır. Hiç şüphesiz bunlar(ı bilmek), Allah için pek kolaydır. ( Hac Suresi, 70)

İNSAN VÜCUDUNDAN MUHTEŞEM RAKAMLAR ve DETAYLAR

·         Vücuttaki üreme ve kan hücreleri hariç bütün hücreler, her saniye yaklaşık 2000 protein üretirler. 7 milyar insanın HER BİRİNİN yüz trilyon hücresinin HER BİRİNDE bu işlem mutlaka gerçekleşir.
·         Yetişkin bir insanın vücudundaki 100 trilyon hücre, her saat yaklaşık 150.000.000.000.000.000.000 (150 kentilyon) amino asidi kusursuzca organize ederek protein zincirleri oluşturur.
Dikkat edin! Protein zincirleri oluşturmak için 7 milyar insanın 100 trilyon hücresi her saat 150 kentilyongibi aklın kavrayabileceğinin çok üstünde bir rakamda amino asidi organize ediyor.
·         Her hücre bölünmesi sırasında 3 milyar harften oluşan 1 milyon sayfalık 1000 ciltlik bir kütüphane olan DNA kopyalanır. Dünyadaki 7 milyar insanın100 trilyon hücresinde bu muhteşem bölünme işlemi aynı kusursuzlukla sürekli olarak gerçekleşir.
·         Bir ribozom, protein zincirine saniyede 20 aminoasit ekleyebilir. Dünya üzerindeki tüm insanların 100 trilyon hücresinin her birinde oldukça kapsamlı protein sentezi her saniye kesintisiz olarak gerçekleşir.
·         Beyinde sayıları 10 milyar civarında olan sinir hücreleri bulunur ve bu hücreler arasındaki iletişim 100 trilyon bağlantı ile sağlanır.
·         İki beyin yarımküresi arasında saniyede 4 milyar bilgi alışverişi yapılır.
Beyin her saniye, dışarıdan ve vücudun içinden gelen 750 milyon uyarıyla ilgilenir.
·         Tek bir sinir hücresi aynı anda 200.000'den fazla bilgiyi nakledebilir.

·         Farkında mısınız? Bütün bu işlemler, DÜNYADA 7 MİLYAR İNSANIN HER BİRİNİN BEYNİNDEKİ 10 MİLYAR SİNİR HÜCRESİNİN HER BİRİNDE HER SANİYE GERÇEKLEŞİR.

·         Damarlardaki beyaz kan hücreleri, vücuttaki 10 milyar hücreyi 2 saniye içinde sağlık kontrolünden geçirir. Bu sağlık kontrolü dünyada yaşamış ve yaşayan tüm insanlarda gerçekleştirilmiştir, hali hazırda 7 milyar insandasürekli gerçekleştirilmektedir.
·         Her nefes alındığında akciğerlerin üzerindeki 300 milyondan fazla kesecik açılıp kapanarak havayı vücudun içine alır. Her 3 saniyede bir nefes alan 7 MİLYAR İNSANIN TÜMÜNÜN vücudundaki bu hücreler ve kesecikler, istisnasız aynı görevi yerine getirirler.

DOĞADAN MUHTEŞEM RAKAMLAR ve DETAYLAR

·         İnsanlardan daha iyi duyan, ultraviyole ışınlarını görebilen sinek kuşunun kalbi, gün boyunca dakikada 300-1200 kez çarpar. Yeryüzündeki tüm sinekkuşlarının kalbi de doğdukları günden itibaren dakikada 300-1200 kez çarpmaya devam etti.
  • Bir kilo bal üretilebilmesi için 40.000 adet arının 6 milyon çiçeği dolaşması gerekir.
  • Dünyanın en hızlı bilgisayarlarından biri saniyede 16 milyar aritmetik işlem yapabilir. Bal arısı ise aynı sürede daha az enerji harcayarak 10 trilyonluk işlem yapma kapasitesine sahiptir.
·         Bakteriler bize soluduğumuz oksijeni sunarlar. Siyanobakteriler, algler ve denizleri dolduran diğer minik organizmalar havaya her sene yaklaşık 150 milyar kg oksijen salarlar.
·         Küçücük bir karınca yaklaşık 500.000 sinir hücresine sahiptir. Bu olağanüstü sistem sayesinde karıncalar oldukça değişik iletişim yöntemleri kullanabilirler. Avlarını bulmaktan birbirlerini takip etmeye, yuvalarını kurmaktan düşmanlarıyla savaşmaya kadar birçok faaliyeti sahip oldukları bu özel sinir ağının vesilesiyle gerçekleştirebilirler.
·         Her yıl yeryüzüne sayısı belirlenemeyecek kadar çok kar tanesi düşmektedir ve bunların tümü birbirlerinden farklı şekillere sahiptirler.
Allah, sonsuz aklı ile insanların kavrayamadıkları, henüz detaylarını keşfedemedikleri sistemler yaratmıştır.Milyonlarca, milyarlarca detay bir araya getirilmiş, en güzel ve en kusursuz şekli ile insana sunulmuştur.  İnsan, her an kopyalanan DNA'sı, her an aldığı nefes, her an atan kalbi, her nefeste soluduğu oksijen, her an dönen Dünya, besin döngüsü, su döngüsü, azot döngüsü, her an hareket eden atomlar ve daha sayısız detay sayesinde yaşayabilmektedir. 
Yoktan var eden, her şeyi dilediği gibi takdir eden ve onları her an dilediği gibi yaratmaya kadir olan Yüce Allah için kuşkusuz bu son derece kolaydır.

Gaybın anahtarları O'nun Katındadır, O'ndan başka hiç kimse gaybı bilmez. Karada ve denizde olanların tümünü O bilir, O, bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez; yerin karanlıklarındaki bir tane, yaş ve kuru dışta olmamak üzere hepsi (ve herşey) apaçık bir kitaptadır. (En’am Suresi, 59)

Her an yaşanan bu mucizeleri fark eden insanın yapması gereken ise Alemlerin Rabbi olan Allah’ın büyüklüğünü düşünmek,her bir nimet ve güzellik karşısında Allah'a sürekli şükretmektir. Çünkü Kuran'da bildirildiğine göre hesap günü geldiğinde her insan kendisine sunulan nimetlerden sorguya çekilecektir.

Size her istediğiniz şeyi verdi. Eğer Allah'ın nimetini saymaya kalkışırsanız, onu sayıp-bitirmeye güç yetiremezsiniz. Gerçek şu ki, insan pek zalimdir, pek nankördür. (İbrahim Suresi, 34)

Evrim Psikolojisinin Bilim Dışı Spekülasyonları


Evrimcilere göre, eğer bedenlerimizin görünümü ve işleyişi evrimle şekillendirildiyse, o zaman bu bedenle gösterdiğimiz davranışlar da evrimle şekillendirilmiş olmalıydı...

Darwin'in Türlerin Kökeni ve İnsanın Türeyişi adlı kitaplarının yayınlanmasının ardından pek çok evrimci, insanın sosyal davranışlarının, hislerinin, yargılarının, fikirlerinin, kısacası insan ruhuna ait özelliklerin evrim tarafından nasıl şekillendirilmiş olabileceği üzerine spekülasyonlar yapmaya başladı. Darwin de bu evrimciler arasındaydı. En yaygın yanılgıya göre, eğer bedenlerimizin görünümü ve işleyişi evrimle şekillendirildiyse, o zaman bu bedenle gösterdiğimiz davranışlar da evrimle şekillendirilmiş olmalıydı. Böylece, canlıların biyolojik yapılarının dahi evrimle nasıl meydana geldiğini açıklayamayan evrimciler, insan ruhuna ait özelliklerin sözde evrimine dair hikayeler uydurmaya başladılar.

Darwin daha Türlerin Kökeni'nde gelecekte psikolojinin temelinin evrime dayanacağını umuyordu:

Uzak gelecekte çok daha önemli araştırmalara açık alanlar görüyorum. Psikoloji yeni bir temel üzerine kurulacak; zihinsel güç ve kapasitenin, kademe kademe kazanılmasına dayanan bir temel. İnsanın kökeni ve tarihi aydınlanacak.

Ne var ki Darwin yanılıyordu. Kendisinden sonra psikoloji ve sosyoloji gibi insan karakterini, davranışlarını, tepkilerini inceleyen bilim dalları evrimci bakış açısıyla hiçbir şeyi aydınlatamadılar. Tam tersine, insan ruhunun varlığını evrim yalanlarıyla örtbas etmeye çalışanlar büyük bir çıkmaza girdiler. Pek çok insanı da yanlış yönlendirdiler.

Hayvan ve insan davranışlarının kökenini evrimci bir bakış açısından yorumlamak için ilk kapsamlı girişim Harvard Üniversitesi'nden böcek bilimci Edward O. Wilson'dan geldi. Wilson bu girişimi tüm başarısızlığına rağmen, "sosyobiyoloji" olarak adlandırdı.

Wilson, 1975 yılında yayınladığı Sociobiology: The New Synthesis (Sosyobiyoloji: Yeni Sentez) adlı kitabında, hayvan davranışlarının tamamının biyolojik bir temeli olduğunu iddia etti. Bu yanılgısını biyolojik evrime dayandıran Wilson, hayvanların ve insanların davranışlarını kontrol eden özel genler bulunduğunu sanıyordu. Wilson'ın asıl uzmanlık konusu böceklerdi ve kitabının ilk 26 bölümünde böceklerden söz ediyordu. Kitabın 27. bölümünde ise bu iddialarını insanlara uyarlamaya kalkışmıştı. 1978 yılında Human Nature (İnsan Doğası) adlı kitabında da, kin, saldırganlık, yabancı korkusu, uyumluluk, homoseksüellik, erkeklerle kadınlar arasındaki karakteristik farklılıklar gibi insan davranışlarından sorumlu genler olduğuna dair spekülasyonlara geniş yer verdi. Wilson'ın kitaplarında ve yazılarında ortaya koyduğu bu iddialar hiçbir zaman bir spekülasyon olmaktan ileriye gidemedi. Wilson ve takipçilerinin iddiaları bilimsel bulgular tarafından hiçbir zaman desteklenmedi. Tam tersine, bilimsel veri ve bulguların her biri Wilson ve onunla aynı fikirde olanların yanıldıklarını ortaya koydu.

Wilson'ın, bir diğer bilim dışı iddiası da, canlıların sadece gen taşımakla sorumlu araçlar oldukları ve en önemli görevlerinin bu genleri taşıyıp gelecek nesillere aktarmak olduğuydu. Wilson'ın hezeyanlarına göre, evrim genlerin evrimiydi, doğal seleksiyon genleri seçiyordu, dolayısıyla en önemli şey genlerdi. Wilson, Sociobiology: The New Synthesis (Sosyobiyoloji; Yeni Sentez) adlı kitabında, hiçbir bilimsel değer taşımayan bu iddiasını şöyle ifade ediyordu:

Darwinist anlamda, canlı kendisi için yaşamaz. Temel fonksiyonu başka canlılar üretmek dahi değildir; genleri üretir ve genlerin geçici taşıyıcısı olarak hizmet verir. Eşeysel üreme ile meydana gelen her canlı, o türü oluşturan genlerin özgün ve tesadüfi bir alt kümesidir. Doğal seleksiyon, bazı genlerin aynı kromozomdaki diğer genlere üstün gelerek, gelecek nesillerde temsilcilik kazandığı bir süreçtir. Bu araç, mümkün olan en az biyokimyasal karmaşayla genleri koruyacak ve yayacak olan makinenin bir parçasıdır. Samuel Buler'ın ünlü, "bir tavuk sadece bir yumurtanın başka bir yumurta üretme yoludur" deyişi modernize edilmiştir: organizma sadece DNA'nın daha fazla DNA üretmesinin bir yoludur.

Wilson'ın iddialarının hiçbir bilimsel dayanağı yoktu. İddiaları evrimci ön yargılarının bir sonucuydu sadece. Evrimciler arasında dahi Wilson'ın spekülasyonlarına itiraz edenler oldu. Bunlardan biri Stephen Jay Gould idi:

Ancak Wilson çok daha güçlü iddialarda bulunuyor. 27. Bölüm... insan davranışlarındaki -kindarlık, saldırganlık, yabancı düşmanlığı, uyumluluk, homoseksüellik ve Batı toplumunda kadın ve erkek arasındaki karakteristik özellikler gibi- tipik ve değişken nitelikler için genlerin bulunduğu hakkında geniş çaplı bir spekülasyondur.

Evrimsel psikolojinin izleyicileri, insan davranışlarını körükörüne inandıkları evrim dogmasına göre yorumlayarak kendilerince yeni bir bilimsel disiplin kurmaya çalışmaktadırlar. Bu çabaları, iddialarının bilimsellik kriterlerinden yoksun olması dolayısıyla bilim dünyasında yaygın olarak eleştirilmektedir.

Chicago Üniversitesi’nden Jerry Coyne, "Ahlaksızlık ve İnsan: Evrim Psikolojisinin Peri Masalları" isimli değerlendirmesinde, evrimsel psikologlar-ın bilim dışı yöntemlerini şöyle eleştirmektedir:

Freud’un görüşleri insanlar bunların bilim üzerine kurulu olmak yerine ideolojik bir yapı, insan yaşamı hakkında bilimsel olarak test edilemeyen bir efsane olduğunu anladığı zaman, güvenilirliklerini kaybetti. İnsan davranışı hakkında her mümkün gözlem, Freudçu modele ince ayarlamalar yoluyla uyduruldu. Şimdi aynı hile evrimsel psikologlar tarafından düzenleniyor. Onlar da kendi dogmalarıyla ilgileniyorlar, bilimin önerileriyle [bilimsel olan varsayımlarla] değil.

Görüldüğü gibi evrimsel psikoloji bilimsel bir çalışma alanı değil, evrimi körükörüne benimsemiş Darwinist psikologların kendi dogmatik yaklaşımlarını sergiledikleri bir alandır. Psikolojinin konusu olan insan aklı, Darwinizm’in tesadüf iddiası ve doğal seleksiyonla devam ettiiği öne sürülen amaçsız bir süreçle açıklanamaz.