madde etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
madde etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Elektronların Dalga Özelliği ve Bilimsel Kanıtı


Elektron dalgaları,fiziksel bir anlam taşımamaktadır. Bu dalgalar, bizim fiziksel dünyamızdaki üç boyutlu ortamda var olmamaktadırlar...

Atom altı parçacıklarının söz konusu ilginç özelliğini gösteren en önemli deney, çift yarık deneyidir. Bu deney, ışığın ve elektronun dalga gibi davrandığını, ikisinin de aynı ölçüde garip özellik gösterdiğini görmek için yapılmıştır. Burada konuyu daha iyi anlayabilmek için deneyin, elektron yerine kum tanecikleri ile yapıldığı varsayılmıştır. 

Büyük bir parçacık kaynağını, örneğin bir kum üşeyicisini bir duvarın karşısına getirelim. Üzerinde iki tane yarık bulunsun. Duvarın diğer tarafında da bu iki yarık içinden geçen parçaları izleyen bir ekran bulunsun. Parçacıklar, kaynaktan salınır, yarık üzerinde hareket eder ve ekrana çarparlar. Pek çok parçacığın yarıkların içinden geçmesini ve ekrana çarpmasını izledikten sonra, ekran üzerinde iki yığın şeklinde noktacıklar oluştuğunu görürüz. Birinci yığın, ilk yarık üzerinden gelen parçacıklar; diğer yığın da diğer yarık üzerinden gelenler. Olay beklediğimiz gibi gelişmiştir.

Şimdi deneyi, farklı şekilde yaptığımızı düşünelim. Söz konusu deney ortamını belirli bir madde ile dolduralım, örneğin su. Kum tanecikleri yerine bir titreşim aleti kullanalım. Bu alet ortamı hareketlendirsin ve sürekli olarak tüm yönlere doğru su dalgaları oluştursun. Dalgalar, parçacıklar gibi belli bir alan içinde sınırlı değildir. Ortamın tamamının içine yayılabilir. Sonuç olarak, aynı anda her iki yarıktan da geçen dalgalar tek bir ortam içinde yayılır, birbirleriyle karşılaşır ve birbirlerinin hareketini engellerler. Bir dalganın tepe noktası diğeri ile karşılaşınca, birbirlerinin etkisini yok eder. Dalga etkisi gider ve geriye su yüzeyinde bir düzlük kalır. Bu engelleme, dalgaların en temel özelliğidir.

Deney elektronlar üzerinde yapıldığında, kum taneciklerinde olduğu gibi büyük miktarlarda atom yığınının ekrana çarpması yerine, elektronların birbirlerini engelledikleri gözlemlenmiştir. Bir başka deyişle, parçacık olarak kabul edilen elektronlar için beklenen olmamıştır. Dolayısıyla, elektronlar engelleme özelliği gösterdiklerinden dalga özelliği taşımalı, parçacık olmamalıdırlar. Ama elektronlar dalga da olamazlar, çünkü tıpkı parçacıklar gibi, ekrana aralıklı yığınlar halinde çarpmışlardır. Bu durumda gözlemlerimiz, elektronların kaynaktan çıktıklarında ve ekrana ulaştıklarında parçacık oldukları, ama bunun arasındaki her yerde dalga olduklarıdır. Bu gerçekten de çok gariptir.(http://www.integralscience.org/materialism/materialism.html)

Bu deneysel kanıt, materyalizmi ortadan kaldırmıştır. Materyalizme göre her parçacık, mutlaka uzayda belli bir yerde nesnel bir varlığa sahiptir. Yine materyalizme göre, bir elektron bir aralık boyunca tek bir güzergah izlemelidir ve yönü belli olmayan dalga gibi iki aralık arasında hareket etmemelidir. Ama materyalistlerin beklentileri karşılıksız kalmıştır.

Burada bahsettiğimiz dalga, suda oluşan dalga gibi fiziksel bir anlam taşımamaktadır. Buradaki dalga, elektron dalgalarıdır. Bu dalgalar, bizim fiziksel dünyamızdaki üç boyutlu ortamda var olmamaktadırlar.

Söz konusu dalga kavramını ünlü fizikçi Fred Alan Wolf şu şekilde tarif etmektedir:

Kuantum fizikçileri bir olayın olasılığını belirlediklerinde, bir sayı hesaplarlar. Bu sayı, kuantum dalga fonksiyonları adı verilen iki matematik fonksiyonunun çarpımından ortaya çıkar... Bu dalga fonksiyonları zaman ve mekan içinde hareket eden gerçek birer dalga olarak farz edilirler. Ancak aslında bunlar gerçek dalga değillerdir, tamamen hayalidirler. Bunlar, manyetik alan veya yer çekimi alanı gibi bir alan değillerdir. Bunlar ölçülemezler. Kütleleri veya enerjileri yoktur. Bunlar yalnızca bizim zihnimizde ve hayal gücümüzde var olurlar. Yani, gözlemlediğimiz gerçek maddesel varlıklar gibi varlıkları yoktur...

Zaman halkalarını yöneten dinamik kanunları, bize ait bir hikayeyi meydana getirir. Bir başka deyişle, bir zaman halkası meydana getirildiğinde, bilinçli veya bilinçsiz olarak "dışarıda" olarak tecrübe ettiğimiz dünya, hem kendi zihnimizde hem de nesnel olarak paylaştığımıza inandığımız gerçeklikte meydana gelir. (Fred Alan Wolf, Mind into matter "A New Alchemy of Science and Spirit", 2001, Moment Point Press, s. 105)

Fred Alan Wolf'a göre, elektronlarla ilgili kesin ve bilimsel olan gerçek; bildiğimiz fiziksel veya matematiksel kavramlar içinde anlaşılmasının imkansız olduğudur. Ancak bizler zaten dışarıdaki gerçeklikle hiçbir zaman bir bağlantı içinde olamayız. Kendi algılarımızı aşarak dış dünyanın aslına ulaşmamız imkansızdır.

Çift yarık deneyi, tüm atom altı parçacıkları ile denenebilir. Ama sonuç hep aynı olacaktır. Çünkü kuantum mekaniği, tüm evrene hakimdir. Milyonlarca atom bir araya gelip büyük bir nesneyi veya bir insanı meydana getirdiğinde, söz konusu engelleme etkisinin gözlemlenme ihtimali de azalır. Ama bunun anlamı, kuantum mekaniğinin artık geçersiz olduğu değildir. Sadece bu işlem artık gözlemlenememektedir. Dolayısıyla bu gerçek, maddenin tümü için geçerlidir. Washington Üniversitesi'nden matematikçi Thomas McFarlane'e göre kuantum mekaniğinde, günlük yaşantımızda karşımıza çıkan büyük objeler de aslında nesnel olarak var olan maddeler değildirler. Farlane'e göre, nesnel olarak var olan dünyanın görüntüsü, sadece bir illüzyondur.(http://www.integralscience.org/materialism/materialism.html)

Kuantum mekanikçilerinin bilimsel olarak ispat ettikleri şey, nesnel dünyanın yoğunlaştırılmış bir dalga şeklinde var olduğudur. Kuantum mekanikçilerine göre insanı aldatan en büyük problem ise bizim algılarımızla var olan dünyada, gerçekliği oldukça ikna edici olan detay, keskinlik ve netliğin söz konusu olmasıdır. Oysa dışarıdaki dünya bize hiçbir zaman ulaşmamaktadır. Bizler, dışarıdaki gerçekliği, dışarıda var olan madde dünyasının aslını hiçbir zaman göremeyiz. Bizim zihnimizde oluşan bir dünya vardır ve bizim algılarımızla var olmasına rağmen bu dünya mükemmel bir netlikle oluşmaktadır. Günlük yaşantımız, dışarıda var olan gerçeklik ile oldukça çelişkili bir görünüm sunmaktadır. Bu durumda karşımıza çıkan soru, fiziksel gerçeklerin mi, yoksa bizlere doğru ve net görünenlerin mi doğru kabul edilmesi gerektiğidir. Thomas J. McFarlane, bu soruya bir karşılaştırma yapılarak cevap bulunabileceğini belirtmektedir.

McFarlane'e göre günümüz bilim adamlarının, bu cevabı bulmak için bundan 300 yıl öncesine gidip, Dünya'nın düz olduğuna inanan insanlarla karşılaştığını düşünebiliriz. Bilim adamları, onların hatasını düzeltmek için onlara kibarca yanlış düşündüklerini, Dünya'nın aslında yuvarlak olduğunu söylerler. Onlar ise muhtemelen, bilim adamlarına neden böylesine çılgınca bir fikre kapıldıklarını soracaklardır. Bilim adamları ise onlara, o dönemin şartları ve bilgisi dahilinde kendi tezlerini kanıtlayacak tek bir delil bile getiremeyeceklerdir. Ancak onlar günümüz insanlarına, tüm deneyimlerine dayanarak ve bununla ilgili deliller getirerek Dünya'nın düz olduğunu kendilerince açıklarlar. Dahası, yeryüzünü ölçmek ve yol haritaları yapmak için gezegen geometrisi kavramını kullanır ve günlük yaşamlarında bununla çelişen hiçbir şey bulmazlar. Aynı şekilde, geniş bir araziye veya denize baktıklarında da hiçbir eğrilik görmediklerini söyler ve Dünya'nın yuvarlaklığını kanıtlayan hiçbir delil bulunmadığını iddia ederler. Bu durumda, "Dünya yuvarlaktır" iddiası bir aldatmaca gibi kalır. Bilim adamları, hiçbir şey kanıtlayamamış olarak, zaman makinelerine biner ve günümüze dönerler.(http://www.integralscience.org/materialism/materialism.html)

McFarlane'e göre, dostlarımızı Dünya'nın yuvarlak olduğuna ikna edemememizin sebebi, elbette, Dünya ile karşılaştırıldığında çok küçük oluşumuzdur. Deneyimimiz coğrafik olarak küçük bir alanda sınırlı kaldığı için Dünya, gerçekte öyle olmadığı halde, düz gibi görünmektedir. Bir başka deyişle, Dünya'nın görünen düzlüğü aslında gerçek bir düzlük değildir, çünkü Dünya düz değildir. Ama bu, Dünya'nın büyüklüğü nedeniyle yanıltıcı bir düzlüktür. Dünya'nın yuvarlak olduğunu kanıtlamak için, günlük deneyimlerimizin ötesine gitmemiz gerekmektedir. Örneğin, bir uçak ile Dünya etrafında uçabilir veya bir uzay mekiği ile uzaya çıkabiliriz. Ama günlük deneyimlerimizle sınırlı kaldığımızda, düzlüğün bir illüzyon olduğuna dair hiçbir kanıtımız yoktur. Aynı şekilde, Dünya'nın düz olduğuna inanmamak için bir nedenimiz de yoktur. McFarlane, verdiği bu örnekten sonra sözlerine şu şekilde devam eder:

Eğer insanlar geçmişte gerçek konusunda bu derece aldanmışlarsa, biz şu anda aldanmadığımızı nasıl bilebiliriz? Gördüğümüz gibi, bizim şimdiki gerçek görüşümüzün günlük deneyimlerimizle uyumlu olması, onları gerçek haline getirmez. Bizim deneyimlerimizin bir sınırı olduğu için, belki de nesnel dünya fikrimiz gerçekten de bir illüzyondur. Tıpkı düz dünya fikrinin bir illüzyon olması gibi.(http://www.integralscience.org/materialism/materialism.html)Bu dalgalar, bizim fiziksel dünyamızdaki üç boyutlu ortamda var olmamaktadırlar...

Allah’ın Sınırsız Gücünün Tecellisi: Atomlar


Atomu mucizevi kılan olağanüstü küçüklükteki boyutu ve buna karşılık sahip olduğu özelliklerdir...

Dağları, denizleri, yaprakları, hayvanları, gezegenleri, yıldızları, hücreleri, DNA’ları, ellerinizi, cildinizi, sizi, kısacası var olan her şeyi atomlar oluşturur. Bir bardağı tuttuğunuzda atomlara dokunursunuz, bir manzaraya baktığınızda büyük bir atom yığınına bakarsınız, oturduğunuz yer, yediğiniz yemek, içtiğiniz su, sadece atomlardan oluşmaktadır.

En ağırından en hafifine kadar gördüğünüz, dokunduğunuz, hissettiğiniz herşey atomlardan meydana gelmiştir. Elinizde tuttuğunuz derginin her bir sayfası milyarlarca atomdan oluşur. Atomlar öyle küçük parçacıklardır ki, en güçlü mikroskoplarla dahi bir tanesini görmek mümkün değildir. Bir atomun çapı ancak milimetrenin milyonda biri kadardır.

Bu derece küçük olmasına rağmen atomun içinde kusursuz, eşsiz ve kompleks bir sistem bulunmaktadır. Bu küçücük atomlardan meydana gelen bir vücutla, havadaki atomları soluyor, besinlerdeki atomları yiyor, suyun atomlarını içiyorsunuz. Gördükleriniz ise gözünüzdeki atomlara ait elektronların fotonlarla çarpışmasından başka birşey değil. Peki dokunarak hissettikleriniz? Onlar da cildinizdeki atomların eşyalardaki atomlarla birbirlerini itmesinden ibaret.

Bugün birçok insan, bedeninin, evrenin, dünyanın kısacası her şeyin atomlardan oluştuğunu bilmektedir. Ama belki de bugüne kadar “atom” ismini verdiğimiz bu varlığın nasıl bir sisteme ve sağlamlığa sahip olduğunu düşünmemiştir.

Oysa insan bu kusursuz düzenlenmiş sistemle hayatı boyunca iç içe yaşar. Üstelik bu öyle bir sistemdir ki, yalnızca oturduğumuz koltuğu oluşturan trilyonlarca atomdan her biri dahi, üzerine kitap yazılabilecek bir düzenliliğe sahiptir. Bu düzen çok ciddi bir müdahale olmadıkça, doğal şartlarda asla bozulmadan varlığını sürdürmektedir.

Elektronların Atom İçindeki Yolculuğu 

- Elektronların Yörüngesi: Her atom, bir çekirdek ve çekirdeğin çok uzağındaki yörüngelerde dönüp-dolaşan elektronlardan meydana gelmiştir. Elektronlar tıpkı Dünya’nın, Güneş çevresinde dönerken, aynı zamanda kendi çevresinde de dönmesi gibi, atom çekirdeğinin çevresinde dönen parçacıklardır. Aynı, gezegenlerde olduğu gibi bu dönüş, bizim yörünge adını verdiğimiz yollarda, çok büyük bir düzen içinde ve hiç durmaksızın gerçekleşir.

- Saniyede 1.000 km Hız: En güçlü mikroskoplar tarafından bile görünemeyecek bir alanda, çekirdeğin çevresinde dönüp duran elektronlar atomun içerisinde karışık bir trafik meydana getirir. Burada dikkat çeken ise çekirdeğin çevresini elektrik yükünden oluşan bir zırh gibi donatan elektronların atomun içerisinde tek bir kazaya bile yol açmamalarıdır. Saniyede 1.000 km gibi olağanüstü bir hızla dönen elektronlar birbirleriyle bir kez bile çarpışmazlar.

Elektronların her birinin kendi yörüngelerine sahip oldukları, bu yörüngeleri şaşmadan takip ettikleri ve muazzam küçüklükteki boyutlarda olağanüstü büyüklükteki süratleriyle nasıl olup da çarpışmadıkları soruları bizleri tek bir noktaya götürür. Bu eşsiz düzen ve hassas dengede karşımıza çıkan tek gerçek, Yüce Allah’ın kusursuz yaratışıdır.

Atom, ayette bildirildiği gibi Yüce Allah’ın “sapasağlam ve yerli yerinde” yaratmasıyla görev yapmaktadır. Atom içerisindeki elektronlar, Allah’ın kendileri için belirlediği yörüngelerde –ayette bildirildiği gibi “yerli yerinde”- hiç durmaksızın dönerler. Yerlerinde en ufak bir sapma olmaz.

Elinizde bir anahtar olduğunu düşünün. Kuşkusuz bu anahtarın içindeki atomları görebilmeniz mümkün değildir. Atomları mutlaka görmek istiyorum diyorsanız, elinizdeki anahtarı dünyanın boyutlarına getirmeniz gerekecektir. Elinizdeki anahtar dünya boyutunda büyürse, işte o zaman anahtarın içindeki her bir atom bir kiraz büyüklüğüne ulaşır ve siz de onları görebilirsiniz. (Jean Guitton, Tanrı ve Bilim, Simavi Yayınları, 1993, s.62) 
Evrene baktığımızda var olan herşeyin zamanla bozulmaya uğradığını, dış etkilerle yıprandığını, aşındığını, kırılıp bozulduğunu görürüz. Herşeyin temel yapıtaşı olan atomda ise böyle bir bozulma -özel müdahalelerle gerçekleştirilen nükleer reaksiyonlar dışında- asla görülmez. Atom, Rabbimiz'in ayetinde bildirdiği gibi “sapasağlam” yaratılmıştır. (Neml Suresi, 88)

Atomların % 99,9999999’u Boşluktur 

Bu olağanüstü küçüklükteki mucize, var olan her şeyin sebebidir. Asıl şaşırtıcı olan ise, atomların %99.9999999’unun boşluk olmasıdır. Atomlar, pozitif yüklü protonlar, negatif yüklü elektronlar ve yüksüz nötronlardan oluşur. Nötron ve protonlar birbirleriyle bitişik halde çekirdeği oluştururken, elektronlar saniyede 1000 km gibi olağanüstü bir hızla, hiç durmadan çekirdek etrafında dönerler. Atomun kütlesini oluşturan çekirdek, atomun toplam hacminin milyarda birinin yalnızca milyonda birini oluşturur. Ancak bu kütle oldukça büyük bir yoğunluğa sahiptir. Çünkü atom ağırlığının neredeyse tamamını içerir. Eğer Empire State binasını oluşturan atomların içindeki boşlukları kaldırmak mümkün olsaydı, geriye bir kutu şekerden daha küçük bir şey kalırdı. Ancak kütlesi değişmediği için bu kutuyu en güçlü vinçler bile kaldıramazdı.

Atomun sahip olduğu şaşırtıcı küçüklüğü anlamamız, canlı cansız tüm varlıklarda tecelli eden hayranlık uyandırıcı sanatı görebilmemiz açısından çok önemlidir. Boşluklardan oluşan bedenimiz, boşluklardan oluşan bir koltuğa oturmakta, boşluklardan oluşan bir manzarayı seyretmekte ve bizler, boşluklardan oluşan bir uzayın içinde hiç durmadan dönüp durmaktayız. Neredeyse tamamı boşluk olan atomlardan dev okyanuslar, çeşit çeşit yaşamlar, güzellikler ve nimetler yaratan Yüce Allah’ın eserleridir. Her şeyi yoktan var etmeye kadir olan Allah, evrenin her parçasında hakim olan bu sanatı, Yüce kudretinin delillerinden kılmıştır.

Çekirdekte Saklı Güç: Güçlü Nükleer Kuvvet 

Atom çekirdeğinin içinde, protonları ve nötronları birbirine bağlayan çok güçlü bir kuvvet vardır. Bu kuvvete, “Güçlü Nükleer Kuvvet” adı verilir. Nükleer enerji, çekirdekteki bu kuvvetin serbest bırakılmasıyla ortaya çıkar. Bu kuvvetin özelliklerinden bazıları şöyledir:

Protonları ve Nötronları Bir Arada Tutar: Bu kuvvet, atomun çekirdeğindeki protonların ve nötronların dağılmadan bir arada durmalarını sağlar. Atomun çekirdeği bu şekilde oluşur. Bu kuvvetin şiddeti o kadar fazladır ki, çekirdeğin içindeki protonların ve nötronların adeta birbirine yapışmasını sağlar. Bu yapışma kuvveti, protonların ve nötronların birbirlerine istenilen mesafede bulunmalarını sağlamak için özel olarak tespit edilmiştir. Söz konusu kuvvet biraz daha yapıştırıcı olsa protonlar ve nötronlar birbirlerinin içine geçecek, biraz daha az olsa dağılıp gideceklerdi.

Çok Tehlikeli Bir Güç Haline Gelebilir: “Güçlü Nükleer Kuvvet” adı verilen bu kuvvetin, üzerinde bir oynama yapılmadığı zaman kimseye bir zararı yoktur, ama insan müdahalesiyle milyonları öldüren bir güç haline gelebilmektedir. Atomun çekirdeğinde bulunan ve milyonlarca kişinin hayatını tehlikeye sokabilecek olan bu olağanüstü kuvveti, “fisyon” (nükleer parçalanma) ve “füzyon” (nükleer kaynaşma) tepkimeleri açığa çıkarmaktadır. Fisyon adıyla bilinen reaksiyon atom çekirdeğinin bölünmesi, füzyon isimli reaksiyon ise iki çekirdeğin büyük bir güçle bir araya getirilip birleştirilmesi olayıdır.

Atomun Çekirdeğindeki Muazzam Güç Nasıl Korunuyor? 

Fisyon ve füzyon adı verilen tepkimeler, ilk bakışta atomun çekirdeğinde gerçekleşiyor gibi gözükse de, aslında atomun bütün yapı taşlarının birlikte katıldığı tepkimelerdir. Fisyon adıyla bilinen reaksiyon atom çekirdeğinin bölünmesi, füzyon isimli reaksiyon ise iki çekirdeğin büyük bir güçle bir araya getirilip birleştirilmesi olayıdır. Her iki reaksiyonda da çok fazla miktarda enerji açığa çıkmaktadır.

Fisyon adı verilen tepkime, atom çekirdeğinin parçalanmasıdır. Uranyum çekirdeğine büyük bir hızla gönderilen nötron, uranyum çekirdeği tarafından soğurulur. Bunun ardından çekirdek kararsız duruma gelir. Çünkü bu durum, çekirdek içindeki proton ve nötron sayıları arasında fark oluşması ve bu nedenle çekirdekte bir dengesizliğin meydana gelmesi demektir. Bu durumda çekirdek, meydana gelen dengesizliği gidermek için belli miktarda enerji yayarak parçalara bölünmeye başlar. Ortaya çıkan enerjinin etkisiyle de çekirdek, büyük bir hızla içinde barındırdığı parçaları fırlatmaya başlar.

Hareket eden nötron, uranyum kütlesindeki atomların çekirdeklerine isabet edecek şekilde bombardıman edilir ve bu kütledeki atomlardan en azından birinin çekirdeğinin iki parçaya bölünmesi yeterlidir. Bu bölünmede çekirdeğin kütlesinden ortalama iki ya da üç nötron açığa çıkar. Açığa çıkan bu nötronlar, kütlenin içindeki diğer uranyum çekirdeklerine çarparak zincirleme reaksiyon başlatırlar. Her yeni bölünen çekirdek de ilk baştaki uranyum çekirdeği gibi davranır. Böylece zincirleme çekirdek bölünmeleri gerçekleşir. Bu zincirleme hareketler sonucu çok sayıda uranyum çekirdeği parçalandığı için ortaya olağanüstü büyüklükte bir enerji çıkar.

İşte, 2. Dünya Savaşı’nda on binlerce insanın ölümüne yol açan Hiroşima ve Nagasaki’deki atom bombası felaketlerine, bu çekirdek bölünmeleri sebep olmuştur.

Atomu mucizevi kılan olağanüstü küçüklükteki boyutu ve buna karşılık sahip olduğu özelliklerdir. Atomun yarıçapı milimetrenin milyonda biri kadardır. Bu büyüklüğü anlayabilmek için şöyle bir örnek verebiliriz. 100 milyon atomu yan yana koyduğunuzda elde edeceğiniz uzunluk sadece 1 santimetredir. Yarım milyon atom üst üste gelse bir insan saçının arkasına saklanabilirler. Bir derginin tek bir sayfası yaklaşık 1 milyon atom “kalınlığındadır”. Bir atomun bir milimetrelik bir çizgiye oranı ise, bu tek parça kağıdın “kalınlığının”, dünyanın en büyük binalarından olan New York’taki Empire State binasının yüksekliğine olan oranıyla birdir.

Atomun İçindeki Muazzam Gücü Kontrol Altında Tutan Yüce Allah’tır 

Atomları her saniye kontrol altında tutan, onların kusursuzca akıp gitmesini sağlayan, bizleri koruyan alemlerin Rabbi Yüce Allah’tır. Bu kusursuz düzeni yaratan, tüm evrenin Yaratıcısı olan Allah her şeyi “yerli yerinde” var etmiştir. Yusuf Suresi’nin 100. ayetinde bildirildiği gibi “... Şüphesiz benim Rabbim, dilediğini pek ince düzenleyip tedbir edendi. Gerçekten bilen, hüküm ve hikmet sahibi O’dur.” Allah, atomu içindeki bu muazzam güç ile beraber yaratmıştır ve bu gücü de olağanüstü bir şekilde kontrol altında tutmaktadır. Rabbimiz atomu, doğal halinde asla bozulmayacak bir sistemle var etmiştir.

Evrendeki her şey zamanla bozulmaya uğramasına rağmen atom her an sağlamlığını korumakta, çekirdek ve çevresindeki yörüngelerde müthiş bir hızla dolaşan elektronları ile Allah’ın ‘sapasağlam’ yaratmasını ve hakimiyetini bizlere göstermektedir. http://www.physicalgeography.net/fundamentals/6a.html

Bir Kuran Mucizesi: 


Atom Enerjisi ve Nükleer Fizyon 

“Taneyi ve çekirdeği yaran şüphesiz Allah’tır. O, diriyi ölüden çıkarır, ölüyü de diriden çıkarır. İşte Allah budur. Öyleyse nasıl oluyor da çevriliyorsunuz?” (Enam Suresi, 95)

Enam Suresi’nin 95. ayetinde “tane” (elhabbi) ve “çekirdek” (enneva) ifadeleriyle atomun yarılması, parçalanması ile ilgili bir duruma işaret ediliyor olabilir. Nitekim “enneva” kelimesinin sözlük anlamları arasında, çekirdek, merkez, atom çekirdeği yer almaktadır. Ayrıca ayette tarif edilen dirinin ölüden çıkarılması, ölü olan enerjiden Allah’ın maddeyi yaratması şeklinde yorumlanabilir. Ölünün diriden çıkması ise, maddenin atomu hareketli olduğu için (diri), maddeden enerjinin (ölü) çıkması olabilir. (Doğrusunu Allah bilir.) Çünkü diri olarak çevrilen “elhayye” canlı anlamının yanı sıra aktif, enerjik anlamlarına da gelmektedir. Ölü olarak çevrilen “elmeyyiti” ifadesinin de cansız anlamı taşımasıyla, enerjiyi ifade ediyor olması muhtemeldir.

Enerji, bilim adamları tarafından iş yapma kapasitesi şeklinde tanımlanmaktadır. Madde ise yeryüzünde ve evrenin içinde nesneleri oluşturan malzemedir ve elektron mikroskobu altında görülebilen hareket halindeki atom ve moleküllerden oluşur.

Albert Einstein 20. yüzyılın başında enerji ve maddenin atom seviyesinde birbirleriyle bağlantılı olduğunu öne sürerek, maddenin enerjiye dönüştürülmesinin mümkün olabileceğini belirtmiştir. Bu durum yukarıda tarif ettiğimiz, diriden ölünün çıkması yani atom düzeyinde hareketli maddeden enerjinin elde edilmesi olabilir. Ayrıca “çıkarır” olarak çevrilen “yuhricu” kelimesi, dışarı çıkarmak, saçmak, dışa doğru çıkarmak, yaymak (örneğin elektrik dalgalarını) anlamlarına gelmektedir. Dolayısıyla ayette geçen kelimeler atomdan elde edilen enerji şeklini tarif ediyor olabilir. (Doğrusunu Allah bilir.)

Günümüzde atomun çekirdeği yarılarak parçalara ayrılabilmektedir. Einstein’ın teorilerinden yola çıkan bilim adamları, 1940’larda nükleer fizyon yoluyla maddeden enerji elde edebilmeyi başarmışlardır. Enam Suresi’nin 95. ayetinde “faliku” kelimesi ile ifade edilen “yarma” fiili de, fisyon kelimesinin sözlük anlamı olan (atom çekirdeğini) yarıp ayırma işlemini tarif ediyor olabilir. Bu işlem gerçekleştirildiğinde olağanüstü miktarda enerji açığa çıkar.

Atomun İçindeki Kuvvetlerin Muazzam Dengesi




ATOMUN İÇİNDEKİ KUVVETLERİN MUAZZAM DENGESİ

Çok temel bir fizik kuralı vardır: Zıt yükler birbirini çeker, aynıyükler ise birbirlerini iterler.
Ancak atomun içinde bu kurala tamamen zıt bir düzen bulunur. Atomun çekirdeğinde toplanmış olan protonlar artı yüklüdür. Normal şartlarda birbirlerini itmeleri gerekir. Ama tam tersine, birbirleriyle yapışık haldedirler.
Negatif yüklü elektronların ise yine birbirlerini itmeleri gerekirken, çekirdeğin etrafında yanyana dönmektedirler.
Atomun içindeki dünyada bir başka olağandışı sistem daha vardır: Zıt yüklere sahip proton ve elektronlar asla birbirlerine yapışmazlar. Mutlaka belli bir mesafe dahilinde birbirlerinden uzakta kalırlar.
Atoma ait bu istisnai düzen, gözle görülmeyen fakat atom için yaratılmış özel çekim kuvvetleri ile sağlanır. Rabbimiz’in atom için özel olarak yarattığı bu sistem şöyle işler:

GÜÇLÜ NÜKLEER KUVVET

Artı yüklü protonları atom çekirdeğinde yapışık halde tutan bağ GÜÇLÜ NÜKLEER KUVVET’tir. Birbirlerini itmek için büyük bir çaba içinde olan protonlar, bu kuvvet vesilesiyle birbirlerine kenetlidirler.
Eğer söz konusu kuvvet biraz daha güçlü olsaydı proton ve nötronlar birbirlerinin içine geçerlerdi. Eğer biraz daha az olsaydı, bu parçacıklar birbirlerinden ayrılıp uzaklaşırlardı. Bu durumda canlı veya cansız varlıklardan, Dünya, Güneş veya evrenden kuşkusuz söz edilemezdi.
Atom içinde saklı olan güçlü nükleer kuvvetin gücünü anlayabilmek için atom bombalarının meydana getirdiği etkiyi düşünmek yeterlidir. Bu bomba, atom çekirdeğinin parçalanması sonucunda oluşur. Çekirdek parçalandığında, bu kuvvet açığa çıkar ve karşısına çıkan her canlıyı "kül" haline getiren ve radyoaktif etkisi yıllarca devam eden benzersiz bir güce dönüşür. 
Atomu çevreleyen ve bir arada ahenkli bir hızla dönen elektronlar ise güçlü nükleer kuvvetten etkilenmezler çünkü çok küçüktürler. Onlara etki eden kuvvet, bir mıknatısın metali çektiğinde kullandığı kuvvet ile aynıdır:

ELEKTROMANYETİK KUVVET

Elektromanyetik kuvvetin hassas değeri elektronların çekirdeğe yapışmalarını veya çekirdekten tamamen uzaklaşmalarını engellemektedir.
Atomun parçaları arasındaki bu görünmez bağlar ve sahip oldukları ince ayar, Yüce Rabbimiz’in Kudretinin büyüklüğünü ve ihtişamını görmek için başlıbaşına yeterlidir. Söz konusu bağlar son derece hassastır. Örneğin Güçlü Nükleer Kuvvet, Yerçekimi Kuvveti'nin değerinden yaklaşık "milyar kere milyar kere milyar kere milyar kere milyar" kadar daha büyüktür. Güçlü Nükleer Kuvvet ile Elektromanyetik Kuvvet arasında ise "milyon kere milyon"dan daha büyük bir fark bulunmaktadır.

Eğer bu değerler biraz farklı olsalardı ne olurdu?

Protonlar çekirdekte birarada durmaz, elektronlar etrafa dağılır ve evrende tek bir tane bile atom olmazdı. Tüm evren, radyasyondan ibaret olurdu. Yıldızlar, gezegenler ve insanlar, kısacası hiçbir şey var olamazdı.
Örneğin şu anda bedenimizi oluşturan atomların Güçlü Nükleer Kuvvet'i birazcık olsun zayıflasa, vücudumuz bir anda tuzla buz olurdu. Bunun gerçekleşmesi için sadece "binde birlik" bir oynama bile fazlasıyla yeterlidir.

Atomun içindeki bu detayları inceledikçe, tüm bunları tek bir Kudret Sahibi'nin her an düzen içinde tuttuğu gerçeği ile karşılaşırız. Bu üstün sanatın Sahibi, tüm alemlerin Rabbi, Hakimi ve Yaratıcısı olan Yüce Allah’tır.
Kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım:

Şüphesiz Allah, gökleri ve yeri zeval bulurlar diye (her an kudreti altında) tutuyor. Andolsun, eğer zeval bulacak olurlarsa, Kendisi'nden sonra artık kimse onları tutamaz. Doğrusu O, Halim'dir, bağışlayandır. (Fatır Suresi, 41)

Atomdan Moleküllere

Elektronlar Ne Kadar Küçük?




Atomlar, bir çekirdek ve o çekirdeğin etrafında dönen elektronlardan oluşurlar.
Atomun kendisi olağanüstü küçüktür, fakat atomu oluşturan parçalar atomdan da milyarlarca kat küçüktürler.
Hemen hemen atomun tüm kütlesini yani içindeki maddeyi oluşturan çekirdek, 10 milyarda birlik yer kaplar.
Çekirdeğin etrafında dönen elektronlar ise neredeyse kütlesizdir. Öylesine küçüktürler ki, elektron mikroskobunda bile ancak bir toz bulutu halinde görünürler.
Atomun geri kalan %99.999’luk bölümüise BOŞLUKTUR.

Elektronların küçüklüğünü ve atomun içindeki bu olağanüstü büyük boşluğu anlamak için şu örnekler verilebilir:
Proton, elektrondan çok büyüktür. 2000 tane elektron ancak bir protona denk gelir.
Eğer bir büyüklük karşılaştırması yapmak gerekirse, aralarındaki fark, bir insanla bir fındık arasındaki fark gibidir.
Bir kağıda bir nokta koyduğumuzda ve bunu atomun çekirdeği olarak kabul ettiğimizde, onun etrafında dönen elektron tam 50 m uzaklıkta olur.
Çekirdeği bir elma büyüklüğünde düşündüğümüzde ise, etrafında dolaşan elektron 50 km uzaklıkta olur. Bu, Eminönü ile Tuzla arasındaki mesafe gibidir. Dolayısıyla elmanın bulunduğu yerde bulunan bir insanın Tuzla’da dönmekte olan elektronları görebilmesi mümkün değildir.
Bu büyük mesafe arasında kalan alan ise, atomdaki devasa boşluğu ifade eder.
Bu devasa boşluğu şu örnekle açıklamak mümkündür: Dünyanın en yüksek binalarından birindeki atomların içindeki boşlukları kaldırmak mümkün olsaydı, geriye bir kutu şekerden daha küçük bir madde kalırdı. Buna karşın maddenin kütlesi değişmezdi ve bu küçük kutuyu en güçlü vinçler bile kaldıramazdı.

Maddenin temelindeki bu muhteşem yapının devasa boşluklardan oluştuğu gerçeği, 20. yüzyılın en büyük keşiflerinden biridir. Yüce Allah, atomun bu hayret uyandırıcı yapısını bizlere göstererek, sebepsiz alemler yaratabileceğini hatırlatmaktadır. Bu üstün ilim ve sanat, tüm alemlerin Hakimi olan Cenab-ı Allah’a aittir.
Dedi ki: "(Allah) Göklerin, yerin ve bu ikisi arasında olan herşeyin Rabbidir. Eğer 'kesin bilgiyle inanıyorsanız' (böyledir)." (Şuara Suresi, 24)

Elektronların Muhteşem Dünyası




Atomun Büyüklüğü




Tüm kainatın en küçük ve en temel yapıtaşı atomdur. Atomlar olağanüstü derecede küçüktürler.
Normal mikroskoplarla atomu tespit etmek hiçbir şekilde mümkün değildir.
Atomun, olağanüstü küçüklüğünü şu örneklerle anlatmak mümkündür:
Atomun çapı milimetrenin MİLYONDA BİRİ kadardır. Yani, 100 milyon atom yan yana konulduğunda elde edeceğimiz uzunluk sadece BİR SANTİMETREDİR.
Bir kitabın tek bir sayfası ise yaklaşık 1 milyon atom "KALINLIĞINDADIR."
Hücrede görev yapan büyükçe bir protein, yaklaşık 500 binatomdan oluşur.
Tek bir hücremizde ise yaklaşık 40 milyon atombulunur.
Tek bir tuz tanesindeki atomları sayacak olsak, günün 24 saati hiç durmadan her saniye bir milyon atom saydığımızı düşündüğümüzde,500 yıldan fazla zamana ihtiyacımız olacaktır.
Yalnızca bu cümlenin içine ise yaklaşık 125 milyon atom sığmaktadır.
Hücrelerimiz, yediklerimiz, içtiklerimiz, evlerimiz, dağlar, denizler, yedi gök, Ay, Güneş, birbirinden ihtişamlı gezegenler, yıldızlar, galaksiler, kısacası her şey,boyutu milimetrenin milyonda biri kadar olan atomlardan oluşur.
Allah tüm bunları küçücük bir zerreden yaratmaya kadir olduğu gibi, bunların tümünü sebepsiz olarak yoktan var etmeye de kadirdir. Rabbimiz bir ayetinde şöyle buyurur: O, gökleri ve yeri hak olarak yaratandır. O'nun "Ol" dediği gün (herşey) oluverir, O'nun sözü haktır. Sur'a üfürüldüğü gün, mülk O'nundur. O, gaybı ve müşahede edilebileni bilendir. O, hüküm ve hikmet sahibi olandır, haberdar olandır. (En’am Suresi, 73)

Var Olan Bir Şeyin Yok Olması Mümkün Değildir. (English Subtitles)




It is not possible for something that exists to become nonexistent


Excerpt from Mr. Adnan Oktar's Live Interview on A9 TV dated June 18th, 2011

ADNAN OKTAR: Additionally, we look and see that the sounds do not get lost. Images do not get lost. So with this alone, it is understood from the technical aspect that man will live for whole eternity. That is because it is not possible for a sound to cease to exist. I mean nothing that exists would become nonexistent.  For instance an image would by no means cease to exist. I have explained this before as well, for instance, Sultan Mehmet the Conqueror is conquering Istanbul at this very moment. Where does this take place? Let us assume that the light rays of that incident are only now reaching a star, those sounds are only now reaching them, those "Allah Allah" cries are only now reaching them. Those sound waves and light rays are only now reaching that star. And it only now sees that events. For instance 1 million years later other living beings in another star will be seeing the conquest only then. The garden that the Prophet Adam (pbuh) had wandered around with his children is only now being seen by people in another system. Images and sounds would by no means be lost. Neither would knowledge be lost. That is technically not possible anyway. That is because, may Allah forbid, Allah should cease to exist for that to happen. Since it is not possible for Allah to cease to exist, since something that existed would certainly never be nonexistent and since absolute nonexistence is impossible.. I mean absolute nonexistence is impossible, that is because something definitely exists. I mean the thing you call nonexistent certainly exists somehow. For instance the thing you call empty space, is as you call it a space after all, so it is actually something. For someone who knows this, for someone who openly sees and understands that he will live for the whole eternity, it is impossible to attach that much importance to this world.  

Maddenin Ardındaki Sır





ÖNEMLİ AÇIKLAMA

MADDENİN ARDINDAKi SIR KONUSU, VAHDET-i VÜCUT DEĞiLDiR

Maddenin ardındaki sır konusu, bazı kişilerin itirazlarına neden olmaktadır. Sözkonusu kişiler, bu konunun özünü yanlış anladıkları için, bu konunun vahdet-i vücut öğretisi ile aynı olduğunu iddia etmektedirler.
Öncelikle şunu belirtelim ki, bu eserlerin yazarı ehl-i sünnet inancına sıkı sıkıya bağlıdır ve vahdet-i vücud öğretisini savunmamaktadır. Ayrıca unutmamak gerekir ki, vahdet-i vücut öğretisi Muhyiddin İbn Arabî gibi çok büyük İslam alimleri tarafından savunulmuştur.
Vahdet-i vücud düşüncesini anlatan birçok önemli İslam aliminin, geçmişte, bu kitaplarda yer alan bazı konuları tefekkür ederek anlattıkları doğrudur. Ancak bu eserlerde anlatılanlar vahdet-i vücud düşüncesi ile aynı değildir.
Örneğin vahdet-i vücud düşüncesini savunanların bir kısmı yanlış fikirlere kapılarak, Kuran'a ve ehl-i sünnet inancına aykırı bazı iddialarda bulunmuşlar; örneğin Allah'ın yarattığı varlıkları tamamen yok saymışlardır. Oysa, maddenin ardındaki sır konusu anlatılırken kesinlikle böyle bir iddiada bulunulmamaktadır. Bu konu, Allah'ın tüm varlıkları yarattığını, ancak yarattığı varlıkların aslını Allah'ın gördüğünü, insanların ise bu varlıkların beyinlerinde oluşan görüntülerini görebildiklerini açıklamaktadır.
Gördüğümüz tüm varlıklar, dağlar, ovalar, çiçekler, insanlar, denizler, kısacası gördüğümüz herşey, Allah'ın Kuran'da var olduğunu, yoktan var ettiğini belirttiği her varlık, yaratılmıştır ve vardır. Ancak, insanlar bu varlıkların asıllarını duyu organları yoluyla göremez veya hissedemez veya duyamazlar. Gördükleri ve hissettikleri, bu varlıkların beyinlerindeki kopyalarıdır. Bu ilmi bir gerçektir ve bugün başta tıp fakülteleri olmak üzere tüm okullarda öğretilen bilimsel bir konudur. Örneğin şu anda bu yazıyı okuyan bir insan, bu yazının aslını göremez, bu yazının aslına dokunamaz. Bu yazının aslından gelen ışık, insanın gözündeki bazı hücreler tarafından elektrik sinyaline dönüştürülür. Bu elektrik sinyali, beynin arkasındaki görme merkezine giderek, bu merkezi uyarır. Ve insanın beyninin arkasında bu yazının görüntüsü oluşur. Yani siz şu anda gözünüzle, gözünüzün önündeki bir yazıyı okumuyorsunuz. Bu yazı sizin beyninizin arkasındaki görme merkezinde oluşuyor. Sizin okuduğunuz yazı, beyninizin arkasındaki "kopya yazı"dır. Bu yazının aslını ise Allah görür.
Sonuç olarak, maddenin beynimizde oluşan bir hayal olması onu "yok" hale getirmez. Ancak bize, insanın muhatap olduğu maddenin mahiyeti hakkında bilgi verir, ki bu da maddenin aslı ile hiçbir insanın muhatap olamadığı gerçeğidir.

Dışarıda Madde Vardır, Ancak Biz Maddenin Aslına Ulaşamayız!

Madde hayaldir demek, madde yoktur demek değildir. Aksine biz görsek de görmesek de maddesel bir dünya vardır. Ancak biz bu dünyayı beynimizin içinde bir kopya -diğer bir deyişle algılarımızın yorumu olarak- görürüz. Dolayısıyla madde, bizim için hayaldir. Kaldı ki dışarıda maddenin varlığını, bizden başka gören varlıklar da vardır. Allah'ın melekleri, yazıcı olarak tayin ettiği elçileri de bu dünyaya şahitlik etmektedirler:

Onun sağında ve solunda oturan iki yazıcı kaydederlerken O, söz olarak (herhangi bir şey) söylemeyiversin, mutlaka yanında hazır bir gözetleyici vardır. (Kaf Suresi, 17-18)

Herşeyden önemlisi, en başta Allah herşeyi görmektedir. Bu dünyayı her türlü detayıyla Allah yaratmıştır ve Allah her haliyle görmektedir. Kuran ayetlerinde şöyle haber verilmektedir:

... Allah'tan korkup-sakının ve bilin ki, Allah yaptıklarınızı görendir. (Bakara Suresi, 233)
De ki: "Benimle aranızda şahid olarak Allah yeter; kuşkusuz O, kullarından gerçeğiyle haberdardır, görendir." (İsra Suresi, 96)

Ayrıca unutmamak gerekir ki, Allah tüm olayları "Levh-i Mahfuz" isimli kitapta kayıtlı tutmaktadır. Biz görmesek de bunların tamamı Levh-i Mahfuz'da vardır. Herşeyin, Allah'ın Katında, Levh-i Mahfuz olarak isimlendirilen "Ana Kitap"ta saklandığı şöyle bildirilmektedir:

Şüphesiz o, Bizim Katımızda olan Ana Kitap'tadır; çok yücedir, hüküm ve hikmet doludur. (Zuhruf Suresi, 4)
... Katımızda (bütün bunları) saklayıp-koruyan bir kitap vardır. (Kaf Suresi, 4)
Gökte ve yerde gizli olan hiçbir şey yoktur ki, apaçık olan bir kitapta (Levh-i Mahfuz'da) olmasın. (Neml Suresi, 75 )

MADDENİN GERÇEĞİNİ BİLMEK

Açıktır ki, evrenin her noktasında kendini belli eden "yaratılmışlık", evrenin kendisinin bir ürünü olamaz. Örneğin bir böcek kendi kendisini var etmemiştir. Güneş sistemi, bitkiler, insanlar, bakteriler, alyuvarlar, kelebekler kendi kendilerini yaratmamışlardır. Tüm bunların "tesadüfen" oluşmaları gibi bir ihtimal de, kitabın önceki sayfalarında incelediğimiz gibi, söz konusu değildir.
Dolayısıyla şu sonuca varabiliriz: Gözümüzle gördüğümüz herşey yaratılmıştır... Ancak gözümüzle gördüğümüz şeylerin hiçbiri "Yaratıcı" değildir. O halde, Yaratıcı, gözümüzle gördüğümüz herşeyden başka, üstün bir varlıktır. Kendisi görünmeyen, fakat yarattığı herşeyde Kendisinin varlığını ve vasıflarını gösterdiği üstün bir güçtür.
İşte Allah'ın varlığını tanımayanların saptığı nokta da buradadır. Bu kişiler, Allah'ı gözleriyle görmedikleri sürece, O'nun varlığına iman etmemeye şartlandırmışlardır kendilerini. Ancak bu durumda, evrenin her yerinde apaçık görünen "yaratılmışlık" gerçeğini gizlemek, evrenin ve canlıların yaratılmamış olduğunu iddia etmek zorunda kalırlar. Bunu yapmak için yalanlara başvururlar. Evrim teorisi ve materyalist felsefe bu konuda başvurulan yalanların ve sonuçsuz çırpınışların en belirgin iki örneğidir.
İnkar edenlerin temel yanılgısı, aslında Allah'ın varlığını inkar etmeyen, ancak sapkın bir Allah inancına sahip olan pek çok kişi tarafından da paylaşılır. Kimi ülkelerde toplumun çoğunluğunu oluşturan bu kişiler, yaratılışı açıkça reddetmezler, ancak Allah'ın "nerede" olduğuna dair ilginç batıl inançları vardır: Çoğu, Allah'ın "gökte" olduğunu sanır. Bilinçaltlarındaki batıl düşünceye göre, Allah çok uzaklardaki bir gezegenin arkasındadır ve çok nadiren "dünya işlerine" müdahale eder. Ya da hiç etmez; evreni yaratmış ve bırakmıştır, insanlar kendi kaderlerini çizerler... (Allah'ı tenzih ederiz)
Kimileri de Allah'ın Kuran'da bildirdiği  Allah'ın "her yerde" olduğu gerçeğini bilirler, fakat bunun anlamını tam olarak çözemezler. Bilinçaltlarındaki batıl düşünce; Allah'ın radyo dalgaları ya da görünmez, hissedilmez bir gaz gibi, maddeleri çevrelediği şeklindedir. (Allah'ı tenzih ederiz)
Oysa bu düşünce ve baştan beri saydığımız, Allah'ın "nerede" olduğunu bir türlü çözemeyen (belki de bu yüzden Allah'ın apaçık olan varlığını akılsızca inkar eden) düşünceler, ortak bir yanlışa dayanmaktadırlar: Hiçbir temeli olmayan bir ön yargıyı benimsemekte, ondan sonra da Allah ile ilgili olarak zanlara kapılmaktadırlar.
Nedir bu ön yargı?
Bu ön yargı maddenin varlığı ve niteliği ile ilgilidir. Bazı kimseler maddenin gerçek mahiyetiyle ilgili yanılgılara öyle şartlanmışdır ki, bu konuda belki de hiç detaylı düşünmemişlerdir. Oysa modern bilim, maddenin mahiyetiyle ilgili ön yargıyı da yıkarak, çok önemli ve etkileyici bir gerçeği ortaya koymaktadır. İlerleyen sayfalarda Kuran'da da işaret edilen bu büyük gerçeği açıklamaya çalışacağız.

Elektrik Sinyallerinden Oluşan Evren

Yaşadığımız dünya ile ilgili tüm bilgilerimiz bize beş duyumuz aracılığı ile gelir. Yani biz gözümüzün gördüğü, elimizin dokunduğu, burnumuzun kokladığı, dilimizin tattığı, kulağımızın duyduğu bir dünyayı tanırız. Doğumumuzdan itibaren bu duyulara bağlı olduğumuz için "dış dünya"nın, duyularımızın bize tanıttığından farklı olabileceğini hiç düşünmemişizdir.
Oysa, bugün birçok bilim dalında yapılan araştırmalar son derece farklı bir anlayışı beraberinde getirmiş, algılarımız ve algıladığımız dünya ile ilgili ciddi şüphelerin oluşmasına neden olmuştur.


Bu yeni anlayışın çıkış noktası ise şudur: Bizim "dış dünya" olarak algıladıklarımız, yalnızca elektrik sinyallerinin beyinde yarattığı etkilerdir. Elmanın kırmızılığı, tahtanın sertliği, dahası anneniz, babanız, aileniz, sahibi olduğunuz bütün mallar, eviniz, işiniz ve bu kitabın satırları hakkında sahip olduğumuz tek bilgi elektrik sinyallerinden ibarettir. Yani, biz hiçbir zaman dışarıdaki elmanın gerçek rengini, dışarıdaki tahtanın asıl yapısını, annemizin, babamızın, sevdiklerimizin gerçek hallerini bilemeyiz. Bunların hepsi dışarıda Allah'ın yaratması olarak vardır, ama biz yaşamımız boyunca sadece beynimizdeki kopyalarıyla muhatap oluruz.
Konuyu tam olarak açıklamak için öncelikle, dış dünya hakkında bize bilgi veren duyularımızdan söz edelim.

Nasıl Görüyoruz, Duyuyoruz, Tadıyoruz?

Görme işlemi çok aşamalı bir biçimde gerçekleşir. Görme sırasında, herhangi bir cisimden gelen ışık demetleri (fotonlar), gözün önündeki lensin içinden kırılarak geçer ve gözün arka tarafındaki retinaya ters olarak düşerler. Buradaki hücreler tarafından elektrik sinyaline dönüştürülen görme uyarıları, sinirler aracılığı ile, beynin arka kısmındaki görme merkezi adı verilen küçük bir bölgeye ulaşırlar. Bu elektrik sinyali bir dizi işlemden sonra beyindeki bu merkezde görüntü olarak algılanır. Yani görme olayı, gerçekte beynin arkasındaki küçük,ışığın hiçbir şekilde giremediği, kapkaranlık bir bölgede yaşanır.
Şimdi genelde herkesçe bilinen bu bilgi üzerinde bir kez daha dikkatlice düşünelim: Biz, "görüyorum" derken, aslında gözümüze gelen uyarıların elektrik sinyaline dönüşerek beynimizde oluşturduğu "etki"yi görürüz. Yani "görüyorum" derken, aslında beynimizdeki elektrik sinyallerini seyrederiz.


Hayatımız boyunca gördüğümüz her görüntü bir kaç cm3'lük görme merkezinde oluşur. Okuduğunuz bu satırlar da, ufka baktığınızda gördüğünüz uçsuz bucaksız manzara da, bu küçücük yerde meydana gelmektedir. Bu arada gözden kaçırılmaması gereken bir nokta daha vardır. Az önce belirttiğimiz gibi, kafatası ışığı içeri geçirmez, yani beynin içi kapkaranlıktır. Dolayısıyla beynin, dışarıda var olan ışığın kendisiyle muhatap olması asla mümkün değildir.
Buradaki ilginç durumu bir örnekle açıklayalım. Karşımızda bir mum olduğunu düşünelim. Bu mumun karşısına geçip onu uzun süre izleyebiliriz. Ama bu süre boyunca beynimiz, muma ait ışığın aslı ile hiçbir zaman muhatap olmaz. Mumun ışığını gördüğümüz anda bile kafamızın ve beynimizin içi kapkaranlıktır. Kapkaranlık beynimizin içinde, aydınlık, ışıl ışıl ve renkli bir dünyayı seyrederiz.
R. L. Gregory, görme olayındaki mucizevi durumu şöyle ifade etmektedir:
Görme olayına o kadar alışmışız ki, çözülmesi gereken sorular olduğunun farkına varmak büyük bir hayal gücü gerektiriyor. Fakat bunu dikkate alın. Gözlerimize minik tepetaklak olmuş görüntüler veriliyor, ve biz çevremizde bunları sağlam nesneler olarak görüyoruz. Retinaların üzerindeki uyarıların sonucunda nesneler dünyasını algılıyoruz ve bu bir mucizeden farksız aslında.1
Aynı durum diğer algılar için de geçerlidir. Ses, dokunma, tat ve koku, birer elektrik sinyali olarak beyne ulaşır ve buradaki ilgili merkezlerde algılanırlar.
Duyma da benzer şekilde gerçekleşir: Dış kulak, çevredeki ses dalgalarını kulak kepçesi vasıtasıyla toplayıp orta kulağa iletir; orta kulak aldığı ses titreşimlerini güçlendirerek iç kulağa aktarır; iç kulak da bu titreşimleri elektrik sinyallerine dönüştürerek beyne gönderir. Aynı görmede olduğu gibi duyma işlemi de beyindeki duyma merkezinde gerçekleşir. Kafatası ışığı geçirmediği gibi sesi de geçirmez. Dolayısıyla bir insanın duyduğunu sesler ne kadar güçlü ve gürültülü de olsa beynin içi tamamen sessizdir.
Buna rağmen en net sesler beyinde algılanır. Öylesine bir netliktir ki bu; sağlıklı bir insan kulağı hiçbir parazit, hiçbir cızırtı olmaksızın herşeyi duyar. Ses geçirmeyen beyninizde bir orkestranın senfonilerini dinlersiniz, kalabalık bir ortamın tüm gürültüsünü duyarsınız, bir yaprağın hışırtısından jet uçaklarının gürültüsüne dek geniş bir frekans aralığındaki tüm sesleri algılayabilirsiniz. Ama o anda hassas bir cihazla beyninizin içindeki ses düzeyi ölçülse burada derin bir sessizliğin hakim olduğu görülecektir.
Koku algımızın oluşması da buna benzerdir: Vanilya kokusu, gül kokusu gibi uçucu moleküller, burnun epitelyum denilen bölgesindeki titrek tüylerde bulunan alıcılara gelirler ve bu alıcılarda etkileşime girerler. Bu etkileşim beynimize elektrik sinyali olarak iletilir ve koku olarak algılanır. Sonuçta bizim güzel ya da çirkin diye adlandırdığımız kokuların hepsi uçucu moleküllerin etkileşimlerinin elektrik sinyaline dönüştürüldükten sonra, beyindeki algılanış biçiminden başka bir şey değildir. Bir parfümü, bir çiçeği, sevdiğiniz bir yemeği, deniz kokusunu, hoşunuza giden ya da gitmeyen her türlü kokuyu beyninizde algılarsınız. Fakat koku molekülleri beyne hiçbir zaman ulaşamazlar. Ses ve görüntüde olduğu gibi beyninize ulaşan yalnızca elektrik sinyalleridir. Sonuç olarak, doğduğunuz andan itibaren dışarıdaki nesnelere ait olarak bildiğiniz kokular duyu organlarınız aracılığı ile hissettiğiniz elektrik uyarılarıdır. Bir kokunun dışarıdaki gerçek haliyle hiçbir zaman muhatap olmazsınız.
Benzer şekilde, insan dilinin ön tarafında da dört farklı tip kimyasal alıcı vardır. Bunlar tuzlu, tatlı, ekşi ve acı tadlarına karşılık gelir. Tat alıcılarımız bir dizi kimyasal işlemden sonra bu algıları elektrik sinyallerine dönüştürür ve beyne iletirler. Bu sinyaller de beyin tarafından tat olarak algılanırlar. Bir çikolatayı ya da  sevdiğiniz bir meyveyi yediğinizde aldığınız tat, elektrik sinyallerinin beyin tarafından yorumlanmasıdır. Dışarıdaki nesneye ise asla ulaşamazsınız; çikolatanın kendisini göremez, koklayamaz ve tadamazsınız. Örneğin, beyninize giden tat alma sinirleri kesilse, o an yediğiniz herhangi bir şeyin tadının beyninize ulaşması mümkün olmaz; tat alma duyunuzu tamamen yitirirsiniz.
Bu noktada karşımıza bir gerçek daha çıkar: Bir yiyeceği tattığımızda bir başkasının o yiyecekten aldığı tadın veya bir sesi duyduğumuzda başka birisinin duyduğu sesin bizim algıladıklarımız ile aynı olduğundan emin olmamız mümkün değildir. Bu gerçekle ilgili Lincoln Barnett şöyle demektedir:
Hiç kimse kendisinin kırmızıyı ya da "Do" notasını duyuşunun başka bir insanınki ile aynı olup olmadığını bilemez.2





... Bir limonun gerçekten var olup olmadığı ve nasıl bir süreçle var olduğu sorulamaz ve incelenemez. Limon, sadece dille anlaşılan tat, burunla duyulan koku, gözle görülen renk ve biçimden ibarettir ve yalnız bu nitelikleri bilimsel bir araştırmanın ve yargının konusu olabilir.Bilim, nesnel dünyayı asla bilemez.3
Yani maddesel dünyanın aslına ulaşmamız imkansızdır. Muhatap olduğumuz tüm nesneler, gerçekte görme, işitme, dokunma gibi algıların toplamından ibarettir. Algı merkezlerindeki bilgileri değerlendiren beynimiz, yaşamımız boyunca maddenin bizim dışımızdaki "aslı" ile değil, beynimizdeki kopyaları ile muhatap olur. Biz ise bu kopyaların aslının nasıl olduğunu hiçbir zaman bilemeyiz.

Beynimizin İçinde Oluşan "Dış Dünya"

Buraya kadar anlattığımız fiziksel gerçekler bizi tartışılmaz bir sonuca ulaştırır: Bizim gördüğümüz, dokunduğumuz, duyduğumuz ve adına "madde", "dünya" ya da "evren" dediğimiz kavramların aslıyla hiçbir zaman muhatap olmayız, biz bunların sadece beynimizdeki kopya hallerini biliriz. 
Örneğin meyve yiyen biri, aslında meyvenin beynindeki algısıyla muhataptır, aslıyla değil. Kişinin "meyve" diye nitelendirdiği şey, meyvenin biçimi, tadı, kokusu ve sertliğine ait elektriksel bilginin beyinde algılanmasından ibarettir. Eğer beyne giden görme sinirini keserseniz, meyve görüntüsü de bir anda yok olur. Veya burundaki algılayıcılardan beyne uzanan sinirdeki bir kopukluk, koku algınızı tamamen ortadan kaldırır. Çünkü meyve, birtakım elektrik sinyallerini beynin yorumlamasından başka bir şey değildir.
Üzerinde düşünülmesi gereken ayrı bir nokta da uzaklık hissidir. Uzaklık, örneğin bu kitapla aranızdaki mesafe, sadece beyninizde meydana gelen bir boşluk hissidir. Bir insanın kendisinden çok uzakta sandığı maddeler de aslında beyninin içindedir. Örneğin insan göğe bakıp yıldızları seyreder ve bunların milyonlarca ışık yılı uzakta olduklarını sanır. Oysa yıldızlar onun içinde, beynindeki görüntü merkezindedirler. Bu yazıları okurken içinde oturduğunuzu sandığınız odanın da aslında içinde değilsiniz; aksine oda sizin içinizdedir. Bedeninizi görmeniz, sizi odanın içinde olduğunuza inandırır. Ancak şunu unutmayın; bedeninizin de aslını hiçbir zaman görmediniz, hep beyninizde oluşan kopyasıyla muhatap oldunuz.


Diğer tüm algılarınız için de aynı durum geçerlidir. Örneğin siz yan odadaki televizyonun sesini duyduğunuzu sanırken aslında beyninizin içindeki sesle muhatapsınızdır. Metrelerce uzaktan geldiğini sandığınız ses de, hemen yanınızdaki kişinin konuşması da aslında beyninizdeki birkaç cm3'lük duyma merkezinde algılanmaktadır. Bu algı merkezinin dışında sağ, sol, ön, arka gibi bir kavram yoktur. Yani ses sağdan, soldan veya havadan size ulaşmaz; sesin geldiği bir yön yoktur.
Algıladığınız kokular da böyledir; hiçbiri uzak bir mesafeden size ulaşmaz. Koku alma merkezinizde oluşan etkileri, dışarıdaki maddelerin gerçek kokusu zannedersiniz. Oysa bir gülün görüntüsü nasıl ki görme merkezinizin içindeyse, o gülün kokusu da aynı şekilde koku alma merkezinizin içindedir; dışarıdaki gülün aslını ve kokusunu hibçir zaman bilemezsiniz.



Çünkü algılarımızın bize tanıttığı "dış dünya", aynı anda beynimize ulaşan "elektrik sinyalleri bütünü"dür.. Beynimiz hayatımız boyunca bu sinyalleri değerlendirir. Biz de bunları maddenin dışarıdaki "aslı" sanarak yanıldığımızın farkında olmadan bir ömür süreriz. Yanılırız, çünkü algılarımızla maddenin kendisine asla ulaşamayız. 
Aslıyla muhatap olduğunu sandığımız "dış dünyayla" ilgili sinyalleri yorumlayıp anlamlı hale getiren de, yine bizim beynimizdir. Örneğin duyma algısını ele alalım. Kulağımızın içine gelen ses dalgalarının yorumunu yaparak onu bir senfoniye çeviren aslında beynimizdir. Yani biz müziğin beynimizin yorumladığı halini biliriz, dışarıdaki aslını değil. Renkleri görürken de aslında gözümüze ulaşan sadece ışığın farklı dalga boylarıdır. Bu farklı dalga boylarını renklere çeviren yine beynimizdir. "Dış dünyadaki renklerin nasıl olduğu bizim için meçhuldur. Biz elmanın gerçek kırmızısıyla, gökyüzünün gerçek mavisiyle, ağaçların gerçek yeşiliyle hiçbir zaman muhatap olmayız. Dış dünya, tamamen algılayana bağlıdır.
Nitekim gözdeki retinada oluşan küçük bir bozukluk renk körlüğüne sebep olur. Kimi insan maviyi yeşil, kimisi kırmızıyı mavi, kimisi de renkleri grinin çeşitli tonları şeklinde algılar. Bu noktadan sonra dışarıdaki nesnenin renkli olup olmaması önemli değildir.

1.R.L.Gregory, Eye and Brain: The Psychology of Seeing, Oxford University Press Inc. New York, 1990, s.9
2. George Politzer, Felsefenin Başlangıç İlkeleri, Sosyal Yayınları, Çev: Enver Aytekin, İstanbul: 1976, ss.38-39-44
3. Orhan Hançerlioğlu, Düşünce Tarihi, Remzi Kitabevi, İstanbul: 1987, s.447