kader etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kader etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Zaman Algısı, Zamansızlık ve Kader Gerçeği






ADNAN OKTAR’IN KANAL 35 TV (İZMİR) RÖPORTAJI (25 Ocak 2009)

MUHABİR: Zaman ve mekân dersem ne diyeceksiniz?

ADNAN OKTAR: Bakın benim bir klasik anlatımım vardır, yine anlatayım. Şimdi fincanı sehpaya vurduğumda bir ses duydunuz.

MUHABİR: Evet

ADNAN OKTAR: Bir daha vuruyorum; iki zamanı, yani iki olay iki anı kafanızda kıyasladınız. Bu aradaki farka siz zaman dediniz. Yani, bu bir inanç; aslında tek bir an var, tek bir anın içerisinde bunlar oldu. Yani, tamamen bir inançtır. Serbest uzayda, boş uzayda Einstein’da söylüyor bunu; zaman diye bir şey yok. Zaman ve mekân tamamen görecelidir yani, algıya bağlı olan bir şey. Zaman olmadığı için, tek bir an olduğu için, tek bir anın içinde her şey yaratılıp bitti. Yani, bütün sonsuz hayat tek bir anın içinde olup bitmiştir. Ama Allah onu algı olarak, bir inanç olarak bize veriyor. Beynin bir inancı bu, bir kıyasla meydana gelen beyindeki mantığın oluşturduğu bir sistem. Yoksa zaman yok, yani, teknik olarak da mümkün değil zaman diye bir şeyin olması. Tek bir an var.

MUHABİR: O zaman, zamanın her anı zamansızlıkla belirlenmiş diyebilir miyiz?

ADNAN OKTAR: Efendim?

MUHABİR: Zamanın her anı zamansızlıkla belirlenmiş.

ADNAN OKTAR: İşte tek bir tane an var, her şey onun içinde oluyor. Yani, bizim geçmişimiz, kâinatın ilk patlaması, o Big Bang denen olay, 15 milyar yıl geçmesi. 15 milyar Allah katında 15 saniye bile değil, 15 salise bile değil; hemen olup bitmiştir.

MUHABİR: Sabit ve değişmez değil o zaman, zaman, sabit ve değişiyor mu?

ADNAN OKTAR: Tabi, algıya bağlı, mesela şu an daha Hitler’i yeni gören varlıklar olabilir. Hitler’in doğumunu daha yeni gören insanlar olabilir. Mesela, Napolyon’u daha yeni gören, daha yeni onun ordularını gören insanlar olabilir. Yani, tamamen algıya ve o andaki varlıklara, onun sunumuna bağlı olan bir şeydir bu.

MUHABİR: O zaman, zaman kavramı tamamen bir ansa bizim için yaşadığımız gün, yaşadığımız yıl, yaşadığımız yüzyıl da tamamen bir anın içinde yaşanıyor.

ADNAN OKTAR: Tabi

MUHABİR: Şöyle düşünebilir miyiz, bir odaya kapatalım bir kişiyi; güneşi sahte olarak doğurup batırtalım ve saat sürecini, saat kavramını ortadan kaldıralım. Bu sizin belgesellerinizde çok güzel anlatılmış. Biraz açalım mı?

ADNAN OKTAR: Evet, kesin kavrayamaz. Yani, her şeyi söyleyebiliriz. Mesela, bir insanı uyutsak, yani, suni olarak narkozla uyutsak 4 sene geçti desek o kişiye. Yani 4 yıl sonrasının gazetelerini göstertsek, kupürlerini göstertsek, ‘sen baygındın’ desek, buna kesinlikle inanır. Çok makul görür.

MUHABİR: Evet oldukça enteresan bir konu; peki insanlar bu konuyu nasıl değerlendiriyorlar, yani zaman her şeyin ilacıdır gibi bir kavram var, bir cümle var.

ADNAN OKTAR: Evet

MUHABİR: Zaman her şeyin ilacıdır, cümlesini kurarken yine o kafalarında yarattığı sadece o inanca göre mi hareket ediyorlar?

ADNAN OKTAR: Yani, bazen tabi bazı üzüntüler oluyor, bazı korkular oluyor, zaman onları unutturuyor. Zamanın içinde onlar geçip gidiyor; ama o bir algı olarak beynine veriliyor. Onu unutturan da Allah onlara; zaman yoksa bir şeye ilaçlık yapmaz.

MUHABİR: Evet

ADNAN OKTAR: Yani o bir sebep, ilaç olarak etki ediyor orada. Zamanı, o şahıs bir sebep, bir nevi ilaç olarak kullanmış oluyor. Ve o ilacın etkisiyle o meydana gelmiş oluyor.

MUHABİR: Evet, çok enteresan konular ben de sizin sayenizde öğreniyorum hocam. Şimdi o kadar çok gelen sorular ve bunların değerlendirmeleri var ki; zaman-mekân maddeyle birlikte yaratıldı.

ADNAN OKTAR: Evet doğru

MUHABİR: Bunu biraz açalım mı?

ADNAN OKTAR: İlk önce, 15 milyar yıl önce; bilim adamları diyorlar ki: ‘Ne zaman vardı ne mekân vardı’ diyorlar. Fakat açıklayabilmek için ilk madde şöyle diyorlar: Sıfır hacim, sıfır hacim, yani yokluk. Sonsuz yoğunlukta bir şey vardı diyorlar. Bunun patlamasıyla kâinat meydana geldi diyorlar. Yani, Kuran’ın açıklamasını kabul etmiş oluyorlar. Kuran’da kâinatı yokluktan var ettiğini anlatıyor Cenab-ı Allah. Kuran’ın dediğine geldiler sonunda. Ve bir anda oluşmuştur bu. Bu patlamayla beraber anında zaman ve mekân da oluşmuştur. Yani, saniyeler hesabıyla hatta saliseler hesabıyla daha kısa bir zaman içerisinde kâinat hemen biçimlenmiştir. Bu olaydan sonra zaman başlamıştır. Daha önce bir zaman yok, daha önce mekân da yok.

MUHABİR: Hiçbir şey yok.

ADNAN OKTAR: Yok, sadece Allah var.

MUHABİR: Sonrasında da zaman-mekân içerisinde yaşıyoruz, hayatımız bizim için hazırlanmış bir tiyatro sahnesi olarak nitelendirelim. Biz, hep kaderimizi yaşıyoruz.


ADNAN OKTAR’IN KANAL 35 (İZMİR) CANLI RÖPORTAJI (14 Şubat 2009)

ADNAN OKTAR: Zaman tabii algı biçimi. Beynin inancıdır. Beyinde meydana gelen bir inançtır. Dışarda zaman diye bir şey yoktur. Ve tamamen görecelidir. Bunu Einstein çok kapsamlı açıklamıştır ve “bilim adamları maddenin gerçeğini büyük bir korku içinde farkettiler” diyor. Fizikçiler aslında bu gerçeği biliyorlar. Zamanın ve mekanın algı biçimi olduğunu biliyorlar. İnsan nasıl algılarsa o şekilde olmuş oluyor. Dışarda madde var ama insanlar onun görüntüsüyle muhatap oluyorlar ve ne görürse onun için o olmuş oluyor. O yüzden izafidir. Siz bu soruyu sordunuz zamanla ilgili soruyu sordunuz. Ben şu an bunu söyledim. Zamanla ilgiyi soruyu sorduğunuzu söyledim. İkisinin arasında bir kıyas yaptık kafamızda. Oldu bize bir zaman.

ADNAN OKTAR'IN KANAL 67 Z (ZONGULDAK)'DEKİ CANLI RÖPORTAJI (22 Mart 2009)

 ADNAN OKTAR: Kuran’da Hz. Adem’in nasıl yaratıldığı anlatılmıştır.

MUHABİR: Evet

ADNAN OKTAR: Allah porselene benzeyen bir maddeden bir heykel şeklinde bir varlık yaratıyor ve ben buna ruhumdan üfürdüm diyor ve bu canlandı diyor Cenabı Allah,

MUHABİR: Evet

Can verdim diyor. Şimdi yalnız bunu yaparken Cenabı Allah, Hz. Adem aynı anda zaten cennette, aynı anda dünyada, yani tek bir an vardır Allah’ın katında. Onlar zannediyor ki Allah yalnız başınaydı, durdu, durdu, durdu bir gün mesela bir aklına fikir geldi zannediyorlar haşa, ben bir insan yaratayım dedi zannediyorlar. Halbuki Cenabı Allah’ın sonsuz evvel ve sonsuz sonradır Allah, tek bir an içersinde hepsini yaratıp bitirmiştir. Mesela Hz. Adem’in çamuru hazırlanırken, hazırlarken Cenabı Allah onu, çamurdan şekil verirken, zaten Hz. Adem dünyadaydı, zaten yaşıyordu o an. Ve zaten cennetteydi aynı anda, yani tek bir an vardır ve hepsini Allah bizim beynimizde, insanların beyninde onu görüntü olarak yaratır.

ADNAN OKTAR’IN KON TV KONYA RÖPORTAJI (31 Ağustos 2008)

Adnan Oktar:
Dünyanın yaratılışını soruyoruz, nasıl oldu diyoruz bilim adamlarına diyorlar ki, 0 hacim, bak dikkat edin 0 hacim, sonsuz yoğunlukta bir şey vardı, patladı ve kainat meydana geldi diyorlar. Doğru. Daha önce ne vardı diyoruz, hiçbir şey yoktu diyorlar. Yani hiçbir şey yoktu. Ne zaman vardı, ne mekan vardı diyorlar. Aniden zaman ve mekanı 0 hacim demek hiçbir şey demek. Onlar anlatırken de toplu iğne başı kadar bir atom diyorlar ama şimdi toplu iğne başı kadar atomunda bir hacmi vardır.

Muhabir: Elbette.

Adnan Oktar: Bunlar diyorlar ki, 0 hacim diyorlar. Daha başka bir şey söylüyorlar ve sonsuz yoğunlukta diyorlar. Birden patladı diyor ve patlamadan sonra birden mekan ve zaman meydana geldi diyorlar. Bu ne demektir? Allah bir demektir.

Adnan Oktar : Ben size şöyle diyeyim de oradan daha iyi anlayın. An içerisinde bakın saniye içerisinde demiyorum an içerisinde bütün sonsuz hayatımızı biz Allah katında yaşadık. Hepsi bitti. Bu durumda ve hepsi hayırla bitti, hayırla ve hikmetle ve hayırla bitti. Bu durumda hangi aklı başında Müslüman herhangi bir olaydan tedirgin olur veyahut kalbinde bir korku duyar veya rahatsızlık duyar. Allah’ın dışında hiçbir şeyden korkamaz Müslüman.

ADNAN OKTAR’IN KRAL KRADENİZ TV’DEKİ CANLI RÖPORTAJI (16 OCAK 2009)

ADNAN OKTAR: Evet, zamanı da Allah bizim beynimizin içinde yaratıyor, yani hatta bilim adamları söylüyor, “serbest uzayda dış âlemde” diyorlar, “zaman yok”, diyorlar. Zaman tamamen izafi ve tamamen algıdır diyor. Bunu Einstein söylüyor ki son yüzyılın en mühim âlimlerden birisi, biliyorsunuz “dinsiz bilim adamı olmaz, bilimsiz de din olmaz” diyor yani din ile bilimin iç içe olması gerektiğini söyleyen birisi, dinsiz bilim adamı düşünemiyorum diyor, bilimsizde din olmaz diyor, tabii ikisi iç içedir diyor. Güzel bir söz, çünkü Kuran’ın üslubu da zaten öyledir, yani o tarzdadır. Ve Kuran’da aynı şeyi anlatır. Bunu Einstein’da söylüyor ve diğer bütün modern fizikçiler söylüyor, zaman diye bir şey yok, zaman algı biçimi, zamanı Allah bizim içimizde yaratıyor, tek bir an var, o tek bir anın içinde her şey olup bitmiştir, biz tamamını yaşadık yani sonsuz hayatımız tek bir an içerisinde bitmiştir. İşte buna biz kader diyoruz ve bilerekte ve isteyerek de yaptık ama hepsini de Allah yaratır. Ama tam kavramaya kalkarsak yani beynimizin içindeki şu kadar etten bizim bunu yapacağımız bir şey değil, ayrıca o ete hâkim olan yine Allah. O eti yaratan da Allah, o etin içindeki elektriği yaratanda Allah, bu bilgiyi veren de Allah. Allah’ın verdiği bilginin dışında bizim bir bilgimiz olmuyor, ama tek bir an olduğunu biliyoruz. Bilimsel bir gerçek bu, tek bir an olunca zaten kader mecburen olmuş oluyor. Yani tek bir an var diye bilim adamları ortaya koymuş bunu bir gerçek, herkes bunu biliyor. Tek bir an olunca ne oluyor dersiniz, birisine sorsanız,  kader olur der, başka bir şey olmaz.

Kaderi anlamak için zamanı anlamak gerekir





Kaderi anlamak için zamanı anlamak gerekir

Adnan Oktar’ın 24 Haziran 2010 tarihli HarunYahya.TV röportajından

SUNUCU 1: ... “Selamün aleyküm Hocam”

ADNAN OKTAR: Aleyküm selam.

SUNUCU: “Ben 15 yaşındayım. Annem sizi yıllardır takip ediyor. Ben de annemden etkilenerek sizin röportajlarınızı izlemeye çalışıyorum. Sorum, kader konusunu defalarca anlattığınızı biliyorum. Bir kez de benim için anlatır mısınız? Dünyadaki hayatımız daha önce kaderimizde varsa, bizi Allah konuşturuyor ve her şeyi Allah yaptırıyorsa, o zaman günahlarımızı da Allah yaptırıyor. Günahları olan bir insan neden Cehenneme gitmekle 
cezalandırıyor? Şimdiden teşekkür ederim. Hayırlı akşamlar Mehmet.”

ADNAN OKTAR: Mehmet, o minik canıyla, o sevimli canıyla bunları merak ediyor. Mehmet’e konuyu bir daha anlatayım. Zamanı anlaması gerekiyor, zaman. Zamanın ne olduğunu bilmesi lazım. Yani zamanı bilen, kaderi, hepsini anlar. Zaman, bizim beynimizdeki inanca deniyor. Bakın daha önce de aynı metotla anlatıyorum. Şimdi bakın, bir ses duyduk değil mi? Şimdi bir daha duyuyoruz. İki sesin arasında bir boşluk olduğuna inanıyoruz değil mi? Bir aralık var, bu ne?  Kafada bir inanç işte bu. Beyinde meydana gelen bu inanca biz zaman diyoruz. Normalde boş uzayda böyle bir şey olmuyor, böyle bir şey olmaz. İnsanın algı biçimidir. Mesela bir başka varlığa göre İkinci Dünya Harbi daha yeni oluyor. Mesela şu an Hitler Varşova’ya giriyor, Hitler’in orduları, yani aynı şu şekilde ve bu anlamda görür adam. Kimine göre kıyamet yeni kopuyor. Kimine göre Hz. Adem (a.s.) daha çamur safhasında, yani çamuru karılıyor, o şekildedir. Ama biz mesela şu an, anların toplamından oluşan, yani kendimizin anlarının toplamından oluşan bir zaman akışı inancında oluyoruz. Mesela benim bu konuyu anlatmam, sevimlinin o sorduğu soruyu bir düşün, geçmiş zaman oldu değil mi kafamızda? Bir inanç. Bir başkasına göre de o soru daha şu an soruluyor, daha yeni soruluyor. Bu şekildedir. O yüzden tek bir an vardır. Yani an sonsuz kısa zamana deniyor, sonsuz kısa zaman. Yani mesela bir birimi de yok sonsuz kısa zamanın. Allah zamanı bizler için yarattı. Yani zaman Allah’ın ihtiyacı olan bir şey değildir. Allah’ın ne mekana, ne de zamana ihtiyacı vardır. Allah zamansız ve mekansız. Şimdi zamansız olunca, önce ve sonra diye bir konu olmuyor. Zamansız deyince ne diyeceğiz? Öncesi var mı? Yok. Sonrası da olmaz. Tek bir an vardır. Tek bir anın içerisinde Allah yaratıp bitirmiştir. Ama biz zamanlı olduğumuz için, bu şekilde algılıyoruz, mesela  geçiyor gibi. Mesela bak Hz. Mehdi (a.s.) çıkacak, çoktan Hz. Mehdi (a.s.) çıktı. Hz. İsa (a.s.) çoktan indi, ama biz göremiyoruz. Zamanın dışına çıkan olursa, görüyor Allah’ın dilemesiyle. Mesela Hz. Mehdi (a.s.)’nin bütün faaliyetlerini, hepsini görür. Hz. İsa (a.s.)’nın bütün faaliyetlerini, her şeyini görür. Kıyametin koptuğunu da görür zamanın dışına çıkarsa. Ama zamanın içerisinde göremiyor. Biz adım adım adım zamanın içerisinde ilerleriz. Allah’ı tam anlamıyla kavramak ve anlamak; ben şöyle diyebilirim. Allah’ın ledüni sırları vardır tabii, ledüni sırlar. Nasıl Hz. Hızır (a.s.)’ın ledüni sırrı var, gizli sırrı var, ben bu kadarını söyleyeyim; oradan o 15 yaşındaki sevimli canıyla ne anlarsa anlasın. Bakın diyor ki Allah küfür için, Cehennem ehli için: “Onların gözleri vardır”, gözü var diyor. “Sana bakar görürsün” baktıklarını görürsün, “Onlar görmez.” diyor. Bu muhkem ayet, “Gözleri vardır görmezler.” “Kulağı vardır” diyor, yani normal kulağa işaret ediyor. “Onu siz işitir zannedersiniz” diyor Allah. “Onlar işitmezler” diyor. “Onları siz canlı zannedersiniz, diri zannedersiniz, onlar ölüdür” diyor. “Kalp gözleri, şuurları da, o da kapalıdır. O da kördür” diyor Allah. Şimdi böyle bir varlık Cehenneme giden. Ne anlıyorsa anlasın? Ama Müslüman böyle bir konuma gelmekten Allah’a sığıyor tabii. Böyle bir şey olmasından Allah’a sığınıyor. Allah’ın bu dediklerinde de, başka dediklerinde de, hepsinde bir derinlik oluyor. Hepsinde bir hayır ve hikmet vardır. Ama sır gözüyle, ledün gözüyle bakabiliyorsa o minik canıyla, ben burada bir sır veriyorum. Allah “Ben size eza edip de ne yapacağım?” diyor. “Ben eza istemiyorum, size öyle bir acı vermek peşinde değilim” diyor Allah. “Allah size zulmedip de ne yapsın?” diyor Allah. Allah Rahman ve Rahim. Ama Cehenneme giden de, “ben hak ettim” diyor sorulduğunda. “Hakikaten benim yerim burası, hak ettim ben” diyor. Şimdi şöyle anlasın. Gitsin sorsun bir dinsize. “Seni zorla dinsiz yapan bir güç hissediyor musun üzerinde?” desin. Mesela sen Allah’a inanıyorsun değil mi? İnanıyorsun. Sen Allah’a inanırken herhangi bir gücün sana baskı yaptığını, seni zorladığını hissettin mi? Hayır. Bir dinsize de gidip sorarsan “sana herhangi bir güç baskı yapılıyor mu?” dersen, “hayır” diyecektir. İşte bu adalettir. Herhangi bir baskı yoksa, bir zorlama yoksa, kendi isteğiyle yapıyorsa, o ondan sorumludur. Sen de yaptıklarından sorumlu olmuş oluyorsun. Dolayısıyla bu adalet olmuş oluyor. Bunun ikinci safha derinliğini anlayabilir miyiz? Bu ledün ilmine giren bir kısımdır. Ama ledün ilminden de ben bir parça ışık verdim, kapalı bir ışık verdim. Bak; “gözleri vardır görmez, kulakları vardır işitmez. Onlar ölüdür, siz onları diri zannedersiniz” diyor Allah. Eğer sır istiyorlarsa da bir sırdır bu, kapalı. Ama Müslüman bu konuma girmekten, bu konuma gelmekten Allah’a sığınır ve çok korkar. Ben korkuyorum. Bayağı çekiniyorum. Cehenneme gideceğim diye bayağı tedirginim. Ciddi korkuyorum. Zaten Allah’tan korkmasam, böyle faaliyet içerisinde olmazdım. Allah’ı seviyorum, Allah’tan korkuyorum. Çünkü bizim programlarımızda maddi gelir getirecek hiçbir şey yok. Sıfırdır maddi gelir getirecek şey. Mesela sürekli kitap dağıtmak, mesela benim Yaratılış Atlasımdan biz çok fazla dağıttık. Bu gelir getiren bir şey değil bu. Bütün kazandıklarımız hep kitap dağıtmaya veriliyor yine ayrıca. Geliyor kazanç, ama olduğu gibi kitap dağıtmaya veriliyor. Dolayısıyla benim bir kazancım yok. Bir telif ücreti de almıyorum. Sadece Allah rızası için yaşıyoruz. Ve Allah rızası için ne yapıyorsam yapıyorum. Dikkatlice bakan, bunu görür.

Dünya Hayatının Zorlu Yükünü Yüklenenler


  • İnsanın dünya hayatına düşkünlük göstermesi ona ne gibi zararlar verir?
  • Dünya hayatının yükünden kurtulmanın ve Yüce Allah’ın yarattığı imtihanları kolaylıkla aşmanın yolu nedir?

    İmansızlık toplumları bozulmaya uğratır, insanları sıkıntıya düşürür. Ancak insana gerçekte verdiği zarar bu sıkıntının çok daha ötesindedir. Çünkü bir kimse iman etmediğinde veya imanında bir zafiyet olduğunda sıkıntı, ümitsizlik, mutsuzluk, endişe, korku, kuruntu hayatının büyük bir bölümünü kaplar. Bu karanlık ruh halleri ise kişiyi gerek maddi gerekse manevi bakımdan son derece yıpratır. Başına gelen her olay, onu sıkıntıya sokacak yeni problemleri beraberinde getirir. Hatta herşey yolunda gitse dahi, geleceğine dair belirsizlik hiçbir zaman kaybolmayacağı için, insanın kalıcı bir rahatlık yaşamasını engeller. İlerleyen yıllarda sağlığının, iş hayatının, sosyal çevresinin durumu bu belirsizliğini hep koruyacaktır. Çünkü hiç kimse gelecekte ne olacağını bilemez. Kaldı ki dünya hayatı iman etmeyen bir insanın çıkarlarına, nefsine, hayallerine ve planlarına ters düşecek yönlerle, eksik ve kusurlarla birlikte yaratılmıştır. Örneğin insanın arzu ettiği herhangi bir şeye sahip olmak istemesi dahi beraberinde pek çok uğraş gerektirir. Bunu elde etmek için çalışması, karşılaştığı engellerin üstesinden gelmesi, sorunlara çözüm getirmesi gerekir.

    İman sahibi bir kişi ise hem kendisinin hem de tüm hayatı boyunca karşılaştığı herşeyin yaratılış amacını bilir. Allah’ın dünyayı bir imtihan olarak yaratmış ve yarattığı her zorluğu insanlar için bir deneme kılmış olması müminleri daha da şevklendirir. Rabbimiz’in dünya hayatını imtihanlarla yaratmış olduğu Kuran’da şöyle bildirilmiştir:

    “Her nefis ölümü tadıcıdır. Biz sizi, şerle de, hayırla da deneyerek imtihan ediyoruz ve siz Biz’e döndürüleceksiniz.” (Enbiya Suresi, 35)

    Dünya Hayatındaki Zorluklar İman Etmeyenleri Neden Büyük Sıkıntılara Sokar?

    Dünya hayatının imtihan olarak yaratıldığını bilen bir kişinin asıl hedefi en başta Allah’ın rızasını kazanmak ve ahirette nimetlerin en büyüğüne, sonsuz cennet hayatına kavuşmak olduğundan karşılaşacağı her türlü zorluğa en baştan hazırlıklıdır. Hatta karşılaştığı her olayı Allah’ın Kuran’da örnek verdiği ahlakı yaşaması için kendisine verilmiş bir fırsat olarak görür. Ancak iman etmeyen bir kimse içinse, içinde bulunduğu şartlar son derece zor, çetrefilli ve sıkıntılıdır. Her olayı bir bela, bir sıkıntı, bir zorluk olarak gördüğünden asla rahat edemez, mutlu olamaz, refaha kavuşamaz. Kendi beklentisi dışında gelişen olaylar onun sıkıntısını daha da artırır. Çünkü imanın, kader inancının, tevekkülün getirdiği huzuru elde etmesi mümkün değildir. O, Allah’a dua etmeyi, Allah’tan yardım dilemeyi, Allah’ın sıkıntıları açıp gideren Rahman ve Rahim olduğunu, her şeyin Allah’ın “Ol” demesiyle olduğunu, herşeyin kaderinde en hayırlı şekilde yaratıldığını unutmuş, Allah da bunun karşılığında ona zorlu bir hayat vermiştir. Bu zorlu hayat onun mücadele etmesi gereken yüzlerce sorunu, açmazı ve sıkıntıyı da beraberinde getirecektir. Üstüne üstlük bunlar için bilgisi, gücü, imkanları da çok yetersizdir. İşte aciz ve çaresiz kaldığını hissettiği bu noktada gururuna kapılmayan bir kişi Allah’a yönelip dönecek, teslim olacak ve Rabbimize ne kadar muhtaç olduğunun farkına varacaktır.

    Ancak bu kişi herşeye rağmen Allah’a iman etmez, aczini fark edip Rabbimize teslim olmaz, gururunu sürdürür ve kendi başına yetebileceğini düşünürse, o zaman bu sıkıntıları hem dünya hayatında hem da ahirette devam edecek demektir. Allah’a dayanıp güvenmeyen bir kişi, kendisini yükünü kaldıramayacağı zor bir hayata sokup, dünyada ve ahirette Yüce Allah’ın yardımından mahrum kalacaktır.

    “Allah, iman edenlerin velisi (dostu ve destekçisi)dir. Onları karanlıklardan nura çıkarır; inkar edenlerin velileri ise tağuttur. Onları nurdan karanlıklara çıkarırlar. İşte onlar, ateşin halkıdırlar, onda süresiz kalacaklardır.” (Bakara Suresi, 257) ayetinde bildirildiği gibi, Allah, inkarları nedeniyle güzellikler içerisinde yaşasalar dahi bu kimseleri karanlık ve kasvetli bir dünyaya sevk etmektedir.

    İMAN EDENLERE DÜNYADA GÜZEL BİR HAYAT VARDIR

    Dünyanın dört bir yanı saymakla bitirilemeyecek güzelliklerle doludur. Ancak birçok insan, bu güzelliklerin farkında bile değildir. Kendi dertlerine, sıkıntılarına gömülmüş, bunların ağırlığından etraflarında olup biten sevinç duyulacak, keyif alınacak olayları, güzellikleri göremeyecek hale gelmişlerdir. Kendilerine sorsanız; hayatın “sarp ve dikenli bir yokuş” olduğundan, kendilerinin de bu sarp yokuşu aşabilmek için büyük bir “yaşam kavgası” verdiklerinden bahsederler. Hayatı hep “zorluk ve mücadele ortamı” gibi ifadelerle tanımlarlar. Verdikleri bu yaşam kavgasının neden olduğu bıkkınlıktan, yorgunluktan, bezginlikten söz ederler. “Bıktım artık yaşamaktan”, “Artık hiçbir şeyden zevk alamıyorum” gibi cümleleri hemen her gün, her sohbetlerinde sarf ederler. Hatta bu bıkkınlık ve bezginlik sebebiyle kimileri hayatın hiçbir anlamı kalmadığını söyleyip bu durumdan kurtulmak için ölmeyi istemekte, intihara kadar varan eylemlerde bulunmaktadırlar.
    Oysa gerçekte dünya hayatı, söz konusu kişilerin tanımladıkları ve yaşadıkları şekilde olmak zorunda değildir. Elbette dünya hayatı pek çok eksiklikle, insanlar da pek çok acizlikle birlikte yaratılmıştır. Ama bu eksiklikler ve acizliklere karşı koymanın yolu “yaşam kavgası vermek” değildir. Allah insanlara çözümü Kuran ile bildirmiştir. Çözüm sadece iman etmektedir.

    Allah, “Erkek olsun, kadın olsun, bir mümin olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz Biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz.” (Nahl Suresi, 97) ayetiyle “iman eden insanlar için” dünyada “güzel bir hayat” olduğunu bildirmektedir.

    Dünyanın Yükünden Kurtulmanın Tek Yolu Kuran’a ve Peygamberimiz (sav)’in Sünnetlerine Uymaktır

    İmanın getirdiği huzuru yaşamayan bir insanın geleceğe dair taşıdığı bu tür korkular, endişe ve sıkıntılar onun hiçbir zaman tam anlamıyla mutlu olmasına izin vermez. Mutlu olduğunu düşündüğü zamanlar hep kısıtlı olur. Sürekli olan bir mutluluğu tadamaz. Çünkü aklına sürekli olumsuz düşünceler gelir, hemen ümitsizliğe kapılır ve hissettiği belirsizlik duygusu onu yıpratır. Öyle ki bu yıpranma onu hem fiziksel hem de psikolojik rahatsızlıklara kadar götürebilir. Nitekim bir ayette, insanın hissettiği olumsuzlukların kaynağının kendi düşünce ve tavırları olduğu bildirilmektedir:

    “Şüphesiz Allah, insanlara hiçbir şeyle zulmetmez. Ancak insanlar, kendi nefislerine zulmediyorlar.” (Yunus Suresi, 44)

    Peki geleceğe yönelik tüm bu korkulardan kurtulmanın ve kesintisiz bir mutluluğu yaşamanın yolu nedir?

    Dünya yükünden arınmış güzel bir yaşam sürmenin tek yolu ‘Allah’a tevekkül’dür. İnsan ancak tevekküllü olduğu müddetçe huzuru bulabilir. Herşeyin Yüce Allah’ın yarattığı kadere uygun işlediğinin güvencesini hisseden bir mümin, hiçbir zaman yaşadıklarını “kötü” olarak değerlendirmez.

    Hastalık veya fakirlik gibi görünürde olumsuz gibi algılanabilecek olayların ardında hep bir hikmet olduğunu ve sonucunun kendisi için hayırlı olacağını bilir. Bu nedenle yaşanan veya yaşanması muhtemel her türlü olay karşısında son derece sabırlı ve tevekküllü davranmak, bunların karşılığını ahirette en güzeliyle almayı ummak esastır. Her ne olursa olsun Allah’a sadakat gösteren, sabır ve kararlılıkla ahirete yönelen kişilerin durumu Kuran’da şöyle haber verilmiştir:

    “Nice Peygamberle birlikte birçok Rabbani (bilgin)ler savaşa girdiler de, Allah yolunda kendilerine isabet eden (güçlük ve mihnet)den dolayı ne gevşeklik gösterdiler, ne boyun eğdiler. Allah, sabredenleri sever. Onların söyledikleri: “Rabbimiz, günahlarımızı ve işimizdeki aşırılıklarımızı bağışla, ayaklarımızı (bastıkları yerde) sağlamlaştır ve bize kafirler topluluğuna karşı yardım et” demelerinden başka bir şey değildi. Böylece Allah, dünya ve ahiret sevabının güzelliğini onlara verdi. Allah iyilikte bulunanları sever.” (Al-i İmran Suresi, 146-148)

    Allah Kuran’da, “Allah (ağır yükleri) sizden hafifletmek ister: (Çünkü) insan zayıf olarak yaratılmıştır.” (Nisa Suresi, 28) ayetiyle insanların ne kadar zayıf yaratıldıklarını hatırlatmış, imanın onların ağır yüklerini kaldıracağını bildirmiştir. Bu bakımdan insanın sağlıklı, huzur, güven ve neşe içinde yaşaması, ancak iman sahibi olması ile mümkün olur. Daima Allah’la beraber olan, her olayda yalnızca Allah’a dayanıp yönelen, yalnızca Allah’tan yardım dileyen kişi bu endişelerin, sıkıntıların hiçbirini yaşamaz. Tam tersine Allah’ın kendi üzerindeki desteğini an an hisseder. İşleri kendisinin bile hiç hesaba katmadığı şekilde yolunda gider, her zorluğu kolaylıkla, neşe ve huzur içinde aşar.

    Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri Tevekkülsüzlüğü ve Dünya Yükünü Seçen Kişinin Durumunu Çok Hikmetli Olarak Açıklamıştır:

    “İnsan Cenab-ı Hakkı tanımazsa ve O’na tevekkül etmezse, o vakit insan gayet derecede aciz ve zayıf, nihayet derecede muhtaç, fakir, hadsiz musibetlere maruz, elemli, kederli bir fani hayvan hükmünde olup, bütün sevdiği ve alaka peyda ettiği (gösterdiği) bütün eşyadan mütemadiyen firak elemini (ayrılık acısını) çeke çeke, nihayette, baki kalan bütün ahbabını bir firak-ı elim (ayrılık acısı) içinde bırakıp, kabrin zülumatına yalnız olarak gider. Hem müddet-i hayatında gayet cüz’i bir ihtiyar ve küçük bir iktidar ve kısacık bir hayat ve az bir ömür ve sönük bir fikir ile, nihayetsiz (sonu olmayan) elemlerle ve emellerle faydasız çarpışır ve hadsiz (sınırsız) arzuların ve makasıdın (maksatların) tahsiline, semeresiz, boşu boşuna çalışır. Hem kendi vücudunu yükleyemediği halde, koca dünya yükünü biçare beline ve kafasına yüklenir. Daha cehenneme gitmeden cehennem azabını yüklenir.”( Sözler, Otuz İkinci Söz, Üçüncü Mevkıf)

    Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’nin de ifade ettiği gibi yalnızlığı seçen bir kimse, dünyanın yükü altında ezilmemek için tek başına boş bir çaba içine girer. Bunları halledebilmesi için sürekli mücadele etmesi, hakkını araması, insanları ikna etmesi, onları razı etmesi, karşılaşabileceği bütün risklerden, tehlikelerden kendisini koruması gereklidir. Ancak bir kişinin -Allah’ın dilemesi dışında- bunu başarması mümkün değildir. Tevekkülsüzlük sonucunda böyle bir mücadeleye giren insanlar, tarih boyunca bu çabaları sonucunda maddi ve manevi olarak zarar görmüşlerdir. Bir kişi ancak dünyada ve ahirette yardımın mutlaka Allah tarafından kendilerine ulaşacağına gönülden inandığı sürece aradığı huzur ve mutluluğa erişebilir. Bu ahlaka sahip olan müminler özellikle de ilk bakışta aleyhlerine gibi gerçekleşen bir durum söz konusu olduğunda, bu ahlaklarında kararlılık gösterir, bunda bir hayır olduğunu bilirler. Bu nedenle müminler Allah’ın izniyle dünya hayatındaki imtihanları süresince hem dengeli bir ruh haline sahip olur hem de karşılaştıkları olayların hayır ve hikmetlerini daha iyi görürler. Müminlerin tüm olaylar karşısında sahip olmaları gereken ahlak, Kuran’da şöyle bildirilmiştir:

    “De ki: “Allah’ın bizim için yazdıkları dışında, bize kesinlikle hiçbir şey isabet etmez. O bizim mevlamızdır. Ve müminler yalnızca Allah’a tevekkül etmelidirler.”” (Tevbe Suresi, 51)

    Bu makale, İlmi Araştırma Dergisi 85. sayı (Temmuz 2011) 30. sayfada yayınlanmıştır.
  • Var Olan Bir Şeyin Yok Olması Mümkün Değildir. (English Subtitles)




    It is not possible for something that exists to become nonexistent


    Excerpt from Mr. Adnan Oktar's Live Interview on A9 TV dated June 18th, 2011

    ADNAN OKTAR: Additionally, we look and see that the sounds do not get lost. Images do not get lost. So with this alone, it is understood from the technical aspect that man will live for whole eternity. That is because it is not possible for a sound to cease to exist. I mean nothing that exists would become nonexistent.  For instance an image would by no means cease to exist. I have explained this before as well, for instance, Sultan Mehmet the Conqueror is conquering Istanbul at this very moment. Where does this take place? Let us assume that the light rays of that incident are only now reaching a star, those sounds are only now reaching them, those "Allah Allah" cries are only now reaching them. Those sound waves and light rays are only now reaching that star. And it only now sees that events. For instance 1 million years later other living beings in another star will be seeing the conquest only then. The garden that the Prophet Adam (pbuh) had wandered around with his children is only now being seen by people in another system. Images and sounds would by no means be lost. Neither would knowledge be lost. That is technically not possible anyway. That is because, may Allah forbid, Allah should cease to exist for that to happen. Since it is not possible for Allah to cease to exist, since something that existed would certainly never be nonexistent and since absolute nonexistence is impossible.. I mean absolute nonexistence is impossible, that is because something definitely exists. I mean the thing you call nonexistent certainly exists somehow. For instance the thing you call empty space, is as you call it a space after all, so it is actually something. For someone who knows this, for someone who openly sees and understands that he will live for the whole eternity, it is impossible to attach that much importance to this world.  

    İnşaAllah ve MaşaAllah Demenin Önemi

    Büyütmek İçin Resme Tıklayınız


    İnşaAllah ve MaşaAllah Zikirlerini Çok Yapanlar Şirki Darmadağın Eder, Dünyaya Hakim Olurlar



    ADNAN OKTAR: Ahir zamanda İslam ahlakının dünyaya hakim olmasına vesile olacak bir insan gelecek. Dünya’nın son zamanında. Hadislerde bu çok kapsamlı, detaylı belirtilmiştir. Peygamberimiz (s.a.v.)’in belirttiği bu alametlerin tamamı oluştu. Yaklaşık 150’ye yakın alamet vardı, 150’si de oluştu. Bediüzzaman Said Nursi de tarih vererek, detay vererek, yer vererek çok açık anlatmıştır. Aynısı ile bu olay oluştu. Kuran’da da Cenab-ı Allah diyor; “Ahir zamana ulaştığınızda, deccal devrine ulaştığınızda Kehf Suresi’ni okuyun” diyor. Kehf, 110 ayetten oluşur, 18. suredir. 110 çarpı 18, 1980 tarihini verir. Mehdi (a.s)’nin çıkış tarihi. Çok manidardır yani. Orda tek bir ayette geçer. “Bir işe başladığında, yarın olacak, yapacağın bir şey olduğunda, herhangi bir şey olacağında “inşaAllah deyin” diyor Allah. Yani ‘Allah’ın izni ile’, ‘Allah’ın dilemesi ile’. ‘İnşaAllah’ bir zikirdir. ‘La ilahe illallah’ gibi, ‘subhanAllah’ gibi, ‘Allah-u Ekber’ gibi, ‘elhamdülillah’ gibi bir zikirdir. Allah’ı zikretmektir. Dolayısı ile bereketlidir. ‘İnşaAllah’ı, ‘maşaAllah’ı çok kullananlar dünyaya hakim olacaklar, Ahir zamanda. Mehdi (a.s.) talebelerinin özelliğidir. Bir sır kelimedir, sır cümledir. Kehf Ehli’nin de özelliğidir. Ahir zamanın özelliğidir. Bir şey gördüğümüzde; “maşaAllah, Allah ne güzel yaratmış.” Böylece şirkten kurtulmuş oluyoruz. ‘İnşaAllah’ da; Allah’ın izni ile, Allah’ın yaratmasıyla, Allah’ın kaderde yaratması ile. Her ikisi de anti-şirk kelimelerdir, ‘inşaAllah’ ve ‘maşaAllah’. Şirke darbedir. Şirki darmadağın eden iki kelimedir. Nur Suresi’nde Allah, Allah’a şirk koşmayanların dünyaya hakim olacağını söylüyor. Şimdi yarın ben bir şey yapacağım dersem eğer Allah’ı unutarak söylersem, Allah’ın yaratacağını unutursam bu şirk olur. Ama ‘inşaAllah’, ‘Allah’ın dilemesiyle’, ‘Allah’ın kaderde yaratmasıyla’ yapacağım dersen şirkten kurtulmuş olursun. Müşrik olmamış olursun. Bir de ‘bir şey ne kadar güzel dersen’ ona ilahlık vasfetmiş olursun. Ama ‘Allah ne güzel yaratmış’ dersen şirkten kurtulmuş olursun. ‘İnşaAllah’ ve ‘maşaAllah’ Ahir zamanda şirki parçalayan Allah’ın iki zikridir. Bu iki zikir şirki parçalar. Put parçalayıcıdır, inşaAllah...


    14 Temmuz 2010


    Cüzi İrade De, Külli İrade De Kader İçerisindedir


    Hiç şüphesiz, Biz her şeyi kader ile yarattık.
    (Kamer Suresi, 49)

    - 31 Mart 2010 -
    SUNUCU 1: Kader eksenli, cüzi ve külli iradeyi bize açıklar mısınız Hocam?
    ADNAN OKTAR: Cüzi irade de külli irade de, her ikisi de kader içindedir. İşte ata, kaza dedikleri cüzi irade, külli irade denen şeylerin tamamı, Allah’ın tek bir ana kaderi vardır, esas kaderi vardır, hepsi onun içindedir. Mesela “son anda kaderi değişti” diyor. O da kaderindedir. Yani asıl kaderindedir. Öyle bir şey olmaz yani. Çünkü bakın, tek bir an içersinde olup bitti diyoruz. Artık onun dışında yeni bir gelişme olmaz.
    SUNUCU 2: Yani kaderi değiştirecek hiçbir güç yoktur, Allah-u Teala’nın dışında.
    ADNAN OKTAR: Yok, hayır olup bitmiş yani, tek bir an diyoruz. Bak an, sonsuz kısa zamandır. Sonsuz kısa zamanda olup bitmiş, nasıl bu değişsin? Yani neden değişsin?
    SUNUCU 2: Hocam geçmiş ve gelecek kavramı yanlızca bizler için var aslında değil mi? Allah-u Teala için aslında hepsi aynı, geçmiş gelecek.
    ADNAN OKTAR: Tabii, hayır zamanı Allah yaratıyor zaten. Mekanı da yaratan Allah. Kendi de zamanın ve mekanın dışında, münezzeh yani. Bizim için zaman var. Bizim için var mekan. Yani insanlar Allah’ı, mutlaka zamanın ve mekanın içinde görmek istiyorlar. Öyle değildir Allah. Yani bizim için mesela olağanüstü ama Allah için olağanüstü değil zaman ve mekan. Yani O’nun yarattığı bir şey zaman ve mekan. İnsan son derece aciz yaratılmıştır, acz içinde yaratılmştır, ama Allah’ın ruhunu taşır. Biz müsbet bakacağız olaylara, sevgi gözü ile bakacağız, pozitif, olumlu bakacağız. Hayır gözü ile bakmak çok önemlidir. Negatif baktın mı şeytanın ülkesine doğru girmeye başlarsın. Yerin altına doğru girmeye başlarsın. Ayette var ya işte, “bir dalga gelir” diyor Allah, “onu bir dalga daha bürür” diyor, şeytandan Allah’a sığınırım. “Karanlıklar içindedir” diyor şahıs. İnsanlar hep karamsarlığa yatkındırlar. “Allah insanlara zulmetmez” diyor Allah onun için Ayette, “insanlar kendilerine zulmediyor diyor. Eğer aslında iman, samimiyet, akıl tam iç içe, güzel değerlendirilirse, insan son derece neşeli ve sağlıklı olur, güzel olur.
    SUNUCU 2: Evet, Hocam, Yunus Suresi’nde de şöyle diyor, “De ki: ‘Ey insanlar, şüphesiz size Rabbinizden hak gelmiştir. Kim hidayet bulursa, o ancak kendi nefsi için hidayet bulmuştur. Kim saparsa, o da, kendi aleyhine sapmıştır. Ben sizin üzerinizde bir vekil değilim’” diyor.
    ADNAN OKTAR: İlginçliği burada, hayret vericiliği burada. Mesela yaşanmış, bitmiş olduğu halde, biz sanki kendimiz yapıyormuşuz gibi oluyor. Mesela bu konuşmayı ben çoktan yaptım, daha annemden doğmadan yapmıştım. Ama şu an sanki yeni konuşuyormuşum gibi oluyor. Siz de sanki yeni dinliyormuşsunuz gibi oluyor. Halbuki çoktan konuştuk, bitti. Anı iyi anlamak lazım. Yani tek bir an anlaşılırsa, zaman olmadığı anlaşılırsa, bu konu da zaten çok net anlaşılır. Karmaşık bir konu yok aslında, çok net.
    SUNUCU 1: Hocam bu bizim kaderimiz, yani konu olarak. Bir de dünyanın kaderi var. Mesela Allah-u Teala Mehdi (a.s.) için, dünyanın ömrünü uzatacağını söylüyor.
    ADNAN OKTAR: Evet.
    SUNUCU 1: Kader değişmez dedik ya, peki araya Allah-u Teala’nın kaderi işte değiştirebileceği, başka şeyler girer mi? Mesela sadaka belayı defeder.
    ADNAN OKTAR: İşte o defetmesi kaderde olmuş oluyor.
    SUNUCU 1: O da yine onun içinde oluyor.
    ADNAN OKTAR: Tabii, uzaması da, Mehdi (a.s.) vesilesi ile uzaması da dünyanın ömrünün, o da kaderde olmuş oluyor. Evet. Yani ana kader içerisinde hepsi bitmiş durumda.

    Allah Her şey İçin Bir Kader Belirlemiştir


    "Hiç şüphesiz, Biz herşeyi kader ile yarattık" (Kamer Suresi, 49) ayetiyle haber verildiği gibi, Allah canlı cansız tüm varlıkları kaderleriyle birlikte yaratmıştır. Allah'ın belirlediği bu kader dışında hiçbir varlığın gerçekleşecek olan bir iyiliği ya da kötülüğü engellemeye ya da tersine çevirmeye gücü yetmez.

    "...Allah'ın emri, takdir edilmiş bir kaderdir. " (Ahzab Suresi, 38)

    Yüce Allah'ın kulları için bir öğüt verici ve rehber olarak indirdiği Kuran'da emredilen güzel ahlakı bilmeyen ve bu nedenle birçok konuda yanlış ve eksik bilgiye sahip olan kişilerin en büyük yanılgıya düştükleri konulardan biri kader gerçeğidir. İnsanların kaderin gerçek anlamını her konuda doğruyu gösteren Kuran'dan öğrenmemeleri, kaderi kavramanın kendilerine kazandıracağı rahatlık ve huzurdan da mahrum kalmalarına neden olmaktadır.

    Kader, Allah'ın yarattığı her canlının geçmişte yaptığı ve gelecekte yapacağı herşeyi, her hareketi, düşünceyi, konuşmayı en ince ayrıntısına kadar bilmesi ve kontrol etmesidir. İnsanlar daha doğmadan, hayatları boyunca görecekleri ve yaşayacakları herşey Allah Katında belirlenmiş ve planlanmıştır. Allah, herşeyi bir kader dahilinde yarattığını "Hiç şüphesiz, Biz herşeyi kader ile yarattık"(Kamer Suresi, 49) ayetiyle bildirmektedir. İnsan hayatı boyunca Allah'ın kendisi için dilediği ve yarattığı olaylarla karşılaşır ve tamamen Allah'ın dilediği bir şekilde hayatını sürdürür. Allah bu gerçeği ayetlerinde şöyle bildirmektedir:

    "Onların işlemiş oldukları herşey kitaplarda (yazılı)dır. Küçük, büyük herşey satır satır (yazılı)dır." (Kamer Suresi, 52-53)

    Yüce Allah'ın ayetlerde bildirdiği üzere, tüm insanlar tamamen Allah'ın kontrolü ve hakimiyeti altında yaşamaktadırlar. Bir başka ayette ise Allah, tüm insanların Rabbimiz'in belirlediği kader doğrultusunda bir yaşam sürdüklerini şu şekilde haber vermektedir:

    "Onları siz öldürmediniz, ama onları Allah öldürdü; attığın zaman sen atmadın, ama Allah attı. Müminleri Kendinden güzel bir imtihanla imtihan etmek için (yaptı). Şüphesiz Allah işitendir, bilendir." (Enfal Suresi, 17)

    Bu nedenle, insanın dilediklerini değiştirmesi, kaderinin dışına çıkması söz konusu değildir. İnsanların kaderleri, kaderleri dahilinde karşılaştıkları herşey ve verdikleri her tepki, Allah'ın bir 'emri'dir. Allah bu gerçeği "...Allah'ın emri, takdir edilmiş bir kaderdir" (Ahzab Suresi, 38) ayetiyle bildirmiştir. Bu yüzden tüm insanlar kadere teslim olmak durumundadırlar. İnsanlarla beraber tüm canlılar Allah'ın belirlediği kadere göre yaşamaktadırlar.

    Kaderde Belirlenmiş İmtihan Gerçeği

    İnsanların içerisine düştükleri bir diğer yanılgı ise, kendileri için neyin iyi, neyin kötü olduğunu tam olarak bilememeleri ve bunun sonucunda katlandıkları sıkıntıdır. Kuran ahlakının gerektirdiği gibi düşünmeyen insan, kendisi için neyin iyi, neyin kötü olabileceğini de tam olarak bilemez. Bu yüzden de, karşılaştığı olumsuz gibi görünen bir olayın aleyhine olduğunu düşünmekle yanılgıya düşmüş olacaktır. Çünkü Allah, imtihanın bir gereği olarak insanları hem hayırla hem de şerle imtihan etmektedir. Allah, tüm bu olayları insanları denemek için bir hikmet üzerine yaratmaktadır. Allah bu sırrı Kuran'da şöyle haber vermektedir:

    "...Biz sizi şerle de hayırla da deneyerek imtihan ediyoruz ve siz Bize döndürüleceksiniz. " (Enbiya Suresi 35)

    Bu gerçeğe iman edip Allah'ın rızasına uygun hareket eden insan için, karşılaştığı her olay hayırlı bir sonuca vesile olur. Allah diğer bir ayetinde her olayı insanın görebildiği ve göremediği pek çok hikmetle birlikte yarattığını şöyle bildirmektedir:

    "...Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz. "(Bakara Suresi, 216)

    Ayette bildirildiği gibi kişinin sevdiği ya da sevmediği, hoşlandığı ya da beğenmediği herşeyde aslında kişinin kendisi için bir iyilik gizlidir. Çünkü insanın başına gelen her olayı, herşeyi bilen Allah planlamıştır. İnsanı yaratan Rabbimiz, insanın kendisi için neyin iyi neyin kötü olduğunu da en iyi bilendir. Bunun aksini düşünmek Allah'ın kadrini hakkıyla takdir edememek olacaktır ki, bu da insana kayıptan ve mutsuzluktan başka bir şey kazandırmaz. Bu nedenle insanın yapması gereken, kendisini daima iyiye yöneltecek olan, Allah'ın kendisi için belirlediği kadere teslim olmaktır.

    Kadere Teslimiyet

    İnsanlar, olayları doğru değerlendirmedikleri zaman, karşılaştıkları her olaya olumsuz bir bakış açısıyla yaklaşarak umutsuz ve karamsar bir yapıya bürünürler. Bundan kurtulmanın tek yolu ise kadere tam anlamıyla teslim olmak, her olaydaki hikmetli yönleri görebilmeye çalışmaktır.
    Başlarına gelen herşeyin kendileri için bir deneme olduğunun ve Allah'ın herşeyi hayırla yarattığının farkına varamayan ve Alah'a ve kadere teslimiyet içerisinde olmayan insanlar, hoşlarına gitmeyen olaylarla karşılaştıkları zaman şuursuzca isyan edebilirler. Bu da bu kimselerin sıkıntılarını ve huzursuzluklarını daha da artırır. Kaynağını bilmedikleri, sebebini anlayamadıkları olaylarla karşılaşmak ve bunun sonucunda yaşadıkları sözde sıkıntı, gerçekte Allah'ın inkar edenlere dünya hayatında verdiği bir karşılıktır. Böylece Allah'ı gerektiği gibi tanıyıp takdir edemeyen, O'na kulluk etmekten kaçınan insanların azabı daha dünyadayken yavaş yavaş başlamış olur. Allah Kuran'da bu gerçeği şöyle bildirmektedir:

    "Andolsun, Biz onlara belki (inkarcılıktan) dönerler diye o büyük (uhrevi) azaptan önce, yakın (dünyevi) azaptan da tattıracağız." (Secde Suresi, 21)

    Unutulmamalıdır ki insanın kadere olan inancı, güveni ve Allah'a olan teslimiyeti ne kadar güçlüyse, duyacağı rahatlık, huzur ve güven de o derece büyük olacaktır. Bir ayette "... Allah Kendi (dini)ne yardım edenlere kesin olarak yardım eder..." (Hac Suresi, 40) şeklinde bildirilmesi, olayların mutlak surette inananların lehinde sonuçlanacağını haber vermektedir. Çünkü Allah iman edenlerin dostu ve velisidir. Allah'ı vekil edinen, yalnızca O'na dayanıp güvenen müminler dünyada ve ahirette bu yardımın mutlaka kendilerine ulaşacağını hiçbir zaman unutmazlar. Özellikle de ilk bakışta aleyhlerine gibi gerçekleşen bir durum söz konusu olduğunda, bu ahlaklarında kararlılık gösterir, bunda bir hayır olduğunu bilirler. Bu nedenle müminler Allah'ın izniyle dünya hayatındaki imtihanları süresince hem dengeli bir ruh haline sahip olur hem de karşılaştıkları olayların hayır ve hikmetlerini daha iyi görürler. Müminlerin tüm olaylar karşısında sahip olmaları gereken ahlak Kuran'da şöyle bildirilir:

    De ki: "Allah'ın bizim için yazdıkları dışında, bize kesinlikle hiçbir şey isabet etmez. O bizim mevlamızdır. Ve müminler yalnızca Allah'a tevekkül etmelidirler." (Tevbe Suresi, 51)

    Bu makale, Vakit gazetesinde 08 Şubat 2007 tarihinde yayınlanmıştır.