dindar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dindar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Bilim Yaratıcının Varlığını Kabul Ediyor


Dinle bilim ayrılmaz bir bütündür ve bilim adamı da, Allah'ın sonsuz gücünü, sanatını, yaratmasındaki benzersizliği ortaya koyan kişidir...

Din ve bilimin, samimi ve akılcı olarak uygulandıkları sürece, daima uyum içerisinde oldukları çok açık bir gerçektir. Bu açık uyumun bir göstergesi de geçmişte ve günümüzde yaşayan, buluşları ile insanlığa önemli hizmetleri dokunmuş "iman eden bilim adamları"dır.

Yüzyıllardır dinin kendilerine sağladığı özgür aklı, sınırsız düşünme yeteneğini kullanarak bilime büyük katkılarda bulunmuş olan birçok bilim adamı bulunmaktadır. Bu kişiler, hem bilimin, dinle tam bir uyum içinde olduğunu göstermiş, hem de bilime ve insanlığa önemli hizmetlerde bulunmuşlardır. Newton, Kepler, Leonardo da Vinci, Einstein gibi bilim tarihine yön veren ünlü bilim adamları yaptıkları gözlemler ve araştırmalar sonucunda evreni yaratanın Allah olduğunu ve herşeyin Allah'ın hakimiyetinde olduğunu savunmuşlardır. Dahası, bilimin temel prensipleri inançlı kişiler tarafından ortaya atılmış ve çağdaş bilimin doğuşunda dinin önemli bir rolü olmuştur.

Bilimle uğraşan, yeni keşifler yapan bir bilim adamı, aslında Allah'ın yarattığı sanatı derinlemesine inceleyen, ondaki detayları fark etmeye ve yakalamaya çalışan kişidir. İşte bu nedenle, dinle bilim ayrılmaz bir bütündür ve bilim adamı da, Allah'ın sonsuz gücünü, sanatını, yaratmasındaki benzersizliği ortaya koyan kişidir. Bu yüzden sanılanın aksine bilim adamları Allah'ın varlığını, birliğini en çabuk fark eden kişilerdendir.

Bu yazımızda geçmişten günümüze, modern bilimi kuran ve geliştiren inançlı bilim adamlarını ve bu kişilerin bilime yaptıkları hizmetleri ele alacağız. Bu bölümde yer verilen bilim adamlarının tümü evrenin ve canlı sistemlerini Allah'ın yarattığına inanmışlardır. Nitekim Allah pek çok ayetle yaratılmışlar üzerinde düşünebilmenin, Allah'tan gereği gibi korkup sakınmanın, O'nun büyüklüğünü, yüceliğini kavrayabilmenin bir yolunun "ilim sahibi olmak" olduğunu haber vermiştir.

Din ve bilimin, samimi ve akılcı olarak uygulandıkları sürece, daima uyum içerisinde oldukları çok açık bir gerçektir. Bu açık uyumun bir göstergesi de geçmişte ve günümüzde yaşayan, buluşları ile insanlığa önemli hizmetleri dokunmuş "iman eden bilim adamları"dır.

Tüm zamanların en büyük bilim adamı olarak nitelendirilen Isaac Newton'un evrene bakış açısı, aşağıdaki sözlerinde çok açık bir şekilde ifade bulmaktadır:

    "Güneş Sistemi'nin, gezegenlerin ve kuyruklu yıldızların harika sistemleri yalnızca akıllı ve güçlü bir varlığın kudretiyle sürebilir. Bu varlık yalnızca dünyanın ruhunu değil herşeyi yönetir, O Allah'tır".

Aynı şekilde ünlü bilim adamı Kepler'in de çalışmalarını, dini inançlarının yönlendirdiği bilinmektedir. Fizik ve kozmik fon radyasyonu alanında yaptığı çalışmalar nedeniyle 1978 Nobel fizik ödülünü alan Arno Penzias, Johannes Kepler hakkında şöyle bir açıklamada bulunmuştur:

    "Bir merkezin etrafında dönme fikri, inançlı biri olan Kepler'e kadar uzanmaktadır. Kepler Kutsal Kitaba inanan bir dindardı. Allah'a inanıyordu... O günden beri, yüzyıllar boyunca müthiş bir mücadele olmuştur. Umutlar hala bilim adamlarında. Kepler ise bu umudu inancından elde etmişti."

GALİLEO GALİLEİ (1564 - 1642)


Galileo Galilei, teleskop kullanarak gökyüzüne bakan ilk kişidir. Galilei, hem Dünya'nın yuvarlak olduğunu söylemiş, hem de Ay'daki karanlık bölge, kraterler ve tepeleri ilk ortaya çıkaran kişi olmuştur. Bilime yaptığı bu büyük hizmetlerle tarihte önemli bir yeri olan Galilei, duyuları, konuşma yeteneğini ve zekayı insanlara verenin Allah olduğuna ve bunların en iyi şekilde kullanılması gerektiğine inanıyordu. Doğanın bir Yaratıcı tarafından tasarlandığının her haliyle açık olduğunu savunuyordu. "Tabiat hiç şüphesiz, Allah'ın hiç vazgeçemeyeceğimiz, okunması gereken diğer bir kitabıdır" diyen Galilei, Allah'ın Kitapları ile yarattıkları arasında hiçbir çelişki olamayacağını, çünkü her birini Allah'ın yarattığını söylüyordu.

GEORGE LEMAITRE (1894 - 1966)

George Lemaitre evrenin yaratılışını ifade eden Big Bang teorisini ortaya atmıştır. Lemaitre, evrenin bir başlangıcı ve sonu olduğunu, bunun da pek çok insanın Allah'a inanmasında önemli bir rol oynadığını savunmuştur. Aynı zamanda bir din adamı olan Lemaitre, dinin ve bilimin insanlığı aynı gerçeklere ulaştıracağına inanıyordu.

ISAAC NEWTON (1642-1727)

Tüm zamanların en büyük bilim adamı olarak kabul edilen Newton, hem matematikçi hem de fizikçiydi. Newton'un bilime yaptığı büyük hizmetler hatırlanacak olursa; bunlardan en önemlisi yerçekimi kanununun keşfidir. Newton, kuvvet ve ivme arasındaki mükemmel ilişkiyi kütle kavramı ile bağdaştırmış, etki ve tepki prensibini bulmuş, bileşke kuvvetlerin sıfır olması halinde hareketli cisimlerin hızının hiç değişmeyeceği tezini ortaya atmıştır. Newton'un hareket yasaları, 4 yüzyıldır en basit mühendislik hesaplarından, en karmaşık teknolojik projelere kadar her alanda uygulanmaktadır. Newton'un sadece çekim konusunda değil, mekanik ve optik gibi temel konularda da çok önemli buluşları olmuştur. Işığın 7 rengini keşfeden Newton, böylece optik adı verilen yepyeni bir bilim dalının da temelini atmıştır.

Newton bilimde çığır açan bu buluşlarının yanı sıra, ateizmi reddeden, Yaratılış'ı savunan ciddi eserler yazmış, "Yaratılış tek bilimsel açıklamadır" düşüncesini savunmuştur. Newton, mekanik evrenin kendi deyimiyle "bu hiç durmaksızın çalışan dev saatin" ancak güçlü ve üstün akıl sahibi bir Yaratıcı'nın eseri olabileceği gerçeğine inanıyordu.

Newton, bilimsel araştırmalarını yapma gayretinin ardındaki sebebi Principia Mathematica adlı eserinde şu sözlerle ifade etmiştir:

    "Bizler Allah'a muhtaç, aciz kullar olarak, kendi aklımıza göre Allah'ın aklının büyüklüğünü ve yüceliğini görmeli ve O'na teslim olmalıyız.

Allah sonsuz ve mutlaktır; gücü sınırsızdır ve herşeyden haberdar olandır; varlığı sonsuzluğa dayanır; herşeyi yönetir, yapılan ve yapılacak olan herşeyi bilir. O sonsuz ve sınırsızdır; ... Daimidir ve vardır; Varlığı daimidir, her yerde mevcuttur; her zaman ve her yerde var olmasıyla O, tüm zamanı ve aralıklarını yaratır."

Günümüzün İman Eden Bilim Adamları

Michael J. Behe

Evrenin ve tüm canlıların akıllı bir tasarımın ürünü olduklarını savunan ünlü bilim adamlarından biri de Michael J. Behe'dir. Behe, Pennsylvania'da Lehigh Üniversitesi'nde biyoloji profesörüdür. The New York Times ve Boston Review gibi gazetelerde pek çok makalesi yayımlanan Behe, Darwin's Black Box (Darwin'in Kara Kutusu) isimli kitabın da yazarıdır. Evrim teorisinin biyoloji açısından kabul edilmesi imkansız bir teori olduğunu kanıtlayan bu kitap, uluslararası alanda 80'den fazla baskı yapmıştır.

Behe, "indirgenemez komplekslik" adını verdiği bir kavramla evrim teorisinin imkansızlığını kanıtlamaktadır. Bu fikre göre, canlı bedenlerindeki pek çok organ, pek çok farklı parçanın bir- arada ve uyum içinde çalışmasıyla işlev görmektedir. Eğer bir parça işlevini kaybederse bu bütün organizmaya yansıyacak ve canlı fonksiyonlarını yitirecektir. Bu yüzden tesadüfi ya da aşamalı bir varoluşun söz konusu olması mümkün değildir.

Michael Behe, Darwin'in Kara Kutusu isimli kitabında şöyle demektedir:

    "Bunlar doğanın kanunları tarafından, tesadüfler sonucu veya bir ihtiyaçtan dolayı tasarlanmamıştır; aslında bunlar önceden planlanmıştır. Tasarımı yapan ise, sistemlerin en son halinin nasıl olacağını en iyi şekilde bilmektedir; bu nedenle sistemlerin oluşacağı her adım da planlanmıştır. Yeryüzündeki hayat da en basit örneğinden en kritik parçalarına kadar, bu akıllı dizaynın sonucudur. Akıllı dizaynın sonucu aslında tüm gerçekliğini kendi içinde barındırmaktadır. Biyokimyasal sistemlerin akıllı bir tasarımcının eseri olduğunu anlamak için, yeni bir prensibe dayalı mantık veya bilim de gerekmemektedir. Son kırk yıl içinde biyokimya dalında yapılan çalışmalar zaten bu gerçeği görmeye yeterlidir ve ortaya konanlar da günlük hayatımızda rastladığımız unsurlardır."

Dr. Allan Sandage

Günümüzün en tanınmış gök bilimcisi olan Dr. Allan Sandage, sonradan dini kabul eden bir bilim adamıdır. 1998 yılında "Bilim Allah'ı Buluyor" kapak konulu Newsweek dergisine verdiği röportajda Sandage, dini kabul etmesini şöyle açıklıyordu:

    "Beni bu sonuca götüren, dünyanın bilimle anlaşılamayacak kadar karmaşık olmasıydı. Varoluşun sırrını anlayabilmem ancak imanla mümkün."

Philip Johnson

Chicago Üniversitesi'nde hukuk profesörü olan Johnson, evrim teorisinin ideolojik yanını içeren pek çok araştırmanın da sahibidir. Johnson bu konuda "Darwin on Trial, Reason in the Balance, Objection Sustained" isimli kitapları başta olmak üzere pek çok makalenin de yazarıdır. Evrim teorisine karşı verdiği büyük mücadele ile tanınan Johnson, aynı zamanda Allah'a iman eden bir bilim adamıdır. Johnson'ın Allah inancını ifade ettiği sözlerinden bazıları şöyledir:

    "Dindar biri olarak Allah'ın varlığına ve yaratıcılığına inanıyorum."

    "... Materyalist evrime meydan okumayı ilerletmek istiyorum. Gelin Yaratan'ın etrafında birleşelim."

Wernher Von Braun (1912-1977)

Wernher von Braun, dünya çapında tanınan en popüler uzay bilimcilerden biridir. Wernher von Braun, II. Dünya Savaşı sırasında ünlü V-2 roketlerini geliştirerek Alman roket mühendisliğine önderlik etmiştir.

NASA'nın direktörlüğünü de yapan Dr. Braun, aynı zamanda güçlü bir inanca sahip dindar bir bilim adamıydı. Yaratılış ve doğadaki tasarım için şöyle demişti:

    "İnsan eliyle uzayda uçmak şaşırtıcı bir başarı ama uzay, kapılarının çok az bir kısmını insanlara açıyor. Bu delikten evrenin geniş esrarına bakmak, Yaratıcı'ya olan kesin inancımızı onaylıyor. Evreni var eden üstün bir Aklı tanımayan bir bilim adamını ve gelişen bilimi reddeden bir din adamını anlamakta güçlük çekiyorum."

Wernher von Braun, Mayıs 1974'te yayınlanan bir makalesinde şöyle diyordu:

    "İnsan, tasarım ve amaç olmadan, evrenin kanunu ve düzeni ile bırakılamaz. Evrenin ve onun barındırdığı herşeyin şaşırtıcı yönlerini daha iyi anladıkça, zaten bu amaçla yaratılan tasarımda hayrete düşülecek çok daha fazla neden bulmuş olduk... Tek sonuca inanmaya zorlanmakla -yani evrendeki herşeyin tesadüfen oluştuğuna inanmaya zorlanmakla- bilimin tarafsızlığı ihlal edilmiş olur... Rastgele meydana gelen hangi işlem bir insanın beynini veya bir insan gözünün sistemini oluşturabilir?..."

Wernher von Braun (resimde kolu sargılı olan) II. Dünya Savaşı sırasında üst resimde görülen V-2 roketlerini geliştirmiş ve Alman roket mühendisliğine önderlik etmiştir. Dr. Braun dünyanın en tanınmış uzay bilimcilerindendir.

Albert Einstein ( 1879-1955 )

20. yüzyılın en önemli bilim adamı olan Albert Einstein aynı zamanda Allah'a olan inancıyla da tanınmaktadır. Bilimin dinsiz olamayacağını savunan Einstein'ın din ve bilimle ilgili bir sözü şöyledir:

    "Derin bir imana sahip olmayan gerçek bir bilim adamı düşünemiyorum. Bu durum şöyle ifade edilebilir: Dinsiz bir bilime inanmak imkansızdır."

Einstein, evrenin tesadüflerle oluşamayacak kadar harika bir düzene sahip olduğuna ve evrenin Üstün Akıl sahibi bir Yaratıcı tarafından yaratıldığına inanıyordu.

Yazılarında Allah'a olan inancından sıkça söz eden Einstein için, evrendeki doğal düzenin harikalığı son derece önemliydi. "Dinsiz bir bilim topaldır;" sözleriyle Einstein, dinle bilimin nasıl ayrılamaz bir bütün olduklarını ifade etmiştir.

Einstein, "Tabiatı araştıran herkesin içinde bir çeşit dini saygı" olduğunu belirtmiş ve şöyle demiştir:

    "Bilimle ciddi şekilde uğraşan herkes tabiat kanunlarında bir ruhun, insanlardan daha üstün bir ruhun olduğuna ikna olur. Bu yüzden bilimle uğraşmak, insanı dine götürür."

Einstein'in dine bakış açısını, aşağıdaki sözlerinde de görmek mümkündür:

    "Din duygusu ne zaman kaybolsa, bilim, ilhamı olmayan bir deneyciliğe dönüşüyor."

Budizm Yanılgısı - Belgesel



Allah’ın varlığını inkar eden ateist bir öğreti... Putperest bir din... İnsanın kendi kendine acı çektirmesini öngören bağnaz bir gelenek...
Bu filmde günümüzde bazı insanların özentiyle baktığı Budizm'in gerçekte ne kadar yanlış inanç ve uygulamalar içerdiğini, karma ve reenkarnasyon hurafelerinin insanları nasıl yanılttığını izleyeceksiniz.
Bu dinin yanılgılarının en büyüğü ise, Allah'tan gelen bir bilgiye değil, birtakım insanların zaman içinde ürettikleri gelenek ve felfeselere dayanması, onları kutsal kabul etmesidir. Budistler ve bu dine sempati duyanların bir an önce bu gerçekleri detaylıca düşünmeleri gerekmektedir. Çünkü Allah'ın indirdiği din dışındaki öğretileri kendilerine din olarak kabul eden insanlardan Kuran'da şöyle söz edilmektedir: 

Onların içinde bulundukları din mahvolucudur ve yapmakta oldukları şeyler de geçersizdir. (Araf Suresi, 139)

İnsan, Teknoloji Üretebilecek Yaratılıştadır


Doğadaki tasarımların o kadar güçlü ve ikna edici bir boyutu vardır ki, her yaratılış delili incelendiğinde, evrimcilerin teorilerinin bir kez daha çöktüğü görülür...

Gezegenimiz, içerdiği su, hava, toprak, ışık gibi materyaller bakımından teknoloji üretimine son derece uygun niteliklere sahiptir. Hatta bu niteliklerin birbirleriyle etkileşimleri bile teknolojik tasarımların geliştirilmesine uygundur. Mesela kum, belli şartlar altında cam haline getirilebilir. Camı düz bir levha haline getirirseniz, üzerine gelen ışık, kendi doğrultusunda bir değişiklik yapmadan içinden geçer. İnce kenarlı bir mercek biçimi verdiğinizde ise ışık tek bir noktada toplanacaktır.

Burada dikkat etmemiz gereken çok önemli bir şey daha vardır:

Kum, cam ve ışık arasındaki ilişkiyi bizler için anlamlı kılan şey gözlerimizdir. Gözün görme kabiliyeti, mevcut olandan daha az olsaydı, (beynimiz ve vücudumuzun geri kalan kısmı sağlam olsa bile) kumu cama dönüştüremezdik. Dönüştürsek bile, ışığın mercekteki değişimini fark edemeyebilirdik.

Şüphesiz, gözlerimizin tasarımı şimdiki gibi olmasaydı, bunun sonucunda yaşayacağımız kayıp, sadece mercek yapamamakla kısıtlı kalmazdı. Böyle bir durumda, bugün var olan teknolojik ürünlerin pek çoğu bir işe yaramayacağı gibi, dünyada teknoloji diye bir şey de olmazdı. Çünkü teknoloji üretmek, sadece beynin gelişmişliği ile ilişkili değildir. Kollarımızın uzunluğu, kaslarımızın sağladığı kuvvet, elimizin hareket kapasitesi ya da parmaklarımızın hareketindeki uyum ve çeşitlilik de, teknoloji üretebilmek için gereklidir.

Teknoloji üretmemize imkan sağlayan bedensel özelliklerimiz bunlarla da sınırlı değildir: İnsanlardaki kuvvet ve güç geliştirilebilir niteliktedir. Gücümüzü ve becerilerimizi, kullandığımız alete göre ayarlayabiliriz. Vücut ölçülerimiz ve duyu organlarımızın özellikleri de buna dahildir. Mesela, çok daha küçük ve zayıf bir bedenimiz olsaydı ya da işitme kabiliyetimiz daha kısıtlı olsaydı, birçok teknolojik ürünü geliştirmemiz imkansız hale gelirdi. Hastalıklara karşı direncimiz (savunma sistemimiz) ve gün içindeki uyku gereksinim miktarı bile, teknoloji üretme düzeyimizi etkileyen bedensel unsurlardandır.

Parmak uçlarımızdan gözlerimize, kaslarımızdan kemiklerimize kadar, mükemmel olarak tasarlanmış bir bedenimiz var. Yüce Rabbimiz'in bize bahşettiği bu beden, bize düşünebilme ve düşündüklerimizi uygulayabilme imkanı veriyor.

Yeni bir şey tasarlama, icat etme isteği ve yeteneği, sadece insana özgüdür. Cisimleri algılama hızımızdan, uyarılara verdiğimiz bedensel tepkilere kadar tüm fiziki yapımız, teknoloji üretmeye uygun bir tasarıma sahiptir. (Bu konuda daha fazla bilgi almak için bakınız: İnsan Mucizesi, Harun Yahya, Global Yayıncılık, Ocak 2001, İstanbul.) Peki, "Bedenimizin teknolojik ürünler yapabilecek bir yapıda olmasını sağlayan nedir?"

Bu sorunun cevabını bulabilmek için, şöyle bir etrafımıza bakmak bile yeterlidir. Herhangi bir canlıyı düşünecek olursanız, doğadaki tasarımların, yaratılışın en büyük delillerinden olduğunu fark edebilirsiniz. Bu tasarımların sayısı o kadar çoktur ki, yaratılışı inkar edenler, bu durumu nasıl açıklayacaklarını bilememektedirler. (Richard Dawkins, The Blind Watchmaker, Longman Group, Harlow, Essex, İngiltere, 1986, s.5) Ayrıca, bilimsel gözlem ve araştırmalar, her gün doğada keşfedilen yeni bir tasarımı haber vermeye devam etmektedir.

Doğadaki tasarımların o kadar güçlü ve ikna edici bir boyutu vardır ki, her yaratılış delili incelendiğinde, evrimcilerin teorilerinin bir kez daha çöktüğü görülür... Şüphesiz, bu konuya verilebilecek ilk örnek, insan beynidir. Beyin, bir kamera, kütüphane, bilgisayar ve iletişim merkezinin tek yere toplanmış hali gibidir. Bilgisayarların aksine, beyin, kullanıldıkça daha iyi bir hale gelir. Dikkatli bakan bir göz, beynin içerisindeki karmaşık yapıdaki harika amacı ve büyük organizasyonu hemen fark eder.

Yetişkin bir insanın beyni, yaklaşık 1350-1400 gram ağırlığındadır. Buna karşın, 100 süper bilgisayarın bilgisini içerebilir. Beynin temel birimi, 'nöron' olarak adlandırılan sinir hücreleridir. Her bir hücre, milimetrenin yüz binde biri kadar bir çapa sahiptir ve 'çekirdek', 'dendrit' ve 'akson' adlı bölümlerden oluşur.

Bu hücreler, elektrik anahtarları gibi ateşlenebilirler. Bir hücre "ateşleme" yaptığında, kendisiyle komşu diğer hücreler, kimyasal içerikli bazı elektronik sinyaller yollar. Bu sinyaller mikrovolt (1 mikrovolt = 10 üzeri eksi 6 volt) mertebesindedir.

Beynimiz, bünyesinde 10 milyar nöron barındırır. Hayatın ilk 9 ayında bu nöronlar, dakikada 25 bin gibi muazzam bir oranla çoğalır.

Her bir sinir hücresi, 100 bin adet sinir hücresi ile temas edebilir. Vücudumuzdaki sinir hücrelerinin birbirlerine temas ettikleri noktaların sayısı, 100 trilyon civarındadır. Bu sayı, ABD'nin yarısını kaplayacak kadar büyük bir ormandaki ağaçların yaprak sayısına denktir. Yetişkin bir insanın beyninde bulunan sinir hücrelerinin uzunluğu ise 160 bin km.den fazladır. (Michael Denton, Evolution: A Theory Crisis, Adler & Adler, Bethesda, Maryland - BD, s. 330) 

Beynimiz, kimyasal bir verici tarafından kontrol edilen elektrik anahtarı topluluğu gibi düşünülebilir. Bu durumda, her sinirsel temas noktası, bir anahtar niteliği kazanacağından, beynin en az 100 trilyon bilgiye sahip olduğu söylenebilir. Aslında, sahip olduğumuz bilgi sayısının bundan çok daha fazla olması gerekir. Çünkü nöronlar ara seviyelerde ateşleme yapabilmektedir. Oysa elektrik anahtarları ya açık ya da kapalıdır. Halbuki, elektrik anahtarına benzettiğimiz temas noktalarındaki ateşlemeler, bazen kısmen gerçekleşebilmektedir. Bu nedenle beyin, hem dijital hem de analog dijital özellikler gösterir.

Herhangi bir anda beyindeki sinir hücrelerinin % 10'u ateşleme yapmaktadır. Bu ateşlemenin frekansı ise 100 Hz.dir. Sonuçta bu her saniye, beynimizde 10 üzeri 15 (1 trilyar) sinyalin ya da hesaplamanın yapıldığını gösterir. Bu sayı ne anlama gelir? Bunu basit bir karşılaştırma yaparak anlamaya çalışalım:

Bazı bilgisayarlar, bilim adamlarınca özel olarak hazırlanırlar. Bu bilgisayarların temel özelliği, işlem hızlarının ve bilgi depolama kapasitelerinin çok yüksek olmasıdır. Bu bilgisayarlar, bu nedenle ticari olarak kullanılmazlar. Cray 2 adlı süper bilgisayar da bunlardan biridir.

Cray 2'nin saniyede yapabildiği hesaplama sayısı 10 üzeri 9'dur (1 milyar). Bilgi depolama kapasitesi ise 10 üzeri 11 bit'tir. Yani bu süper bilgisayarın depolama kapasitesi, insan beyninin ancak binde biri kadardır. Beyin, tüm bu bilgisayarlardan çok daha gelişmiş bir yapıya sahiptir. Aslında bu benzetmeyi daha ileri götürmek pek mümkün değildir. Çünkü insan beynini, tam olarak ne teknolojideki ne de doğadaki başka bir şeye benzetebilirsiniz. (D. Meredith, Matemagical Themes, Basic Boks, N. Y., 1985.)Beyindeki her bir hücrede, bir trilyon atom vardır. Bunların her biri doğru yerde, doğru görevleri, tam olarak yerine getirirler.

Bilgisayar tasarımcıları, yapay bir zeka gerçekleştirmeye çalışıyorlar; bunu yaparken de beynimizdeki sinirsel ağları taklit etmeye çalışıyorlar. Ne var ki, bu konuda elde edilen başarı oldukça kısıtlıdır. Nitekim bu konuda çalışma yapan bilim adamlarından biri, "bizim düşünme yapımızın bazı özelliklerinin asla bir makine tarafından tekrarlanamayacağını" açıklamıştır. (Roger Penrose, The Emperor's New Mind, Oxford University Pres, New York, 1989.) 

Bu tablo, çeşitli sistemlerin hafıza kapasitesini göstermektedir. Beynin potansiyel kapasitesinin, 25 milyon kitap cildine veya 800 km.'den daha uzun bir kitap rafına eşit olduğuna dikkat ediniz. Tablodaki veriler, kelime bazında bilgisayarlarda kullanılan bilgi birimine dönüştürülecek olursa, bir kelime 40 bit'e denk gelecektir (1 kelime = 5 Byte = 40 bit).

Evrimcileri Açmaza Sokan Soru: İnsan Beyni Nasıl Ortaya Çıktı? 

R. Wallace, bir doğa tarihçisidir ve Charles Darwin'in yakın çalışma arkadaşıdır. 1869'da Darwin'e yazdığı mektupta şöyle demektedir:

"Doğal seleksiyon, vahşi insana bir maymundan biraz daha iyi bir beyin sağlayabilir. Ancak bu, bizim eğitimli toplumumuzun çok az daha altında bir seviyede beyine sahiptir." (R. M. Restak, The Brain the Last Frontier, Doubleday and Company, Inc., Garden City, New York, 1979, s. 58-59) 

Darwin bu ifadede, teorisini çökertecek gerçeği sezmiş ve çocuğu gibi benimsediği evrim teorisine ilişkin olarak şu yorumu yapmıştır:

"Umarım ben ve sen kendi çocuğumuzu öldürmüyoruz." (R. M. Restak, The Brain the Last Frontier, Doubleday and Company, Inc., Garden City, New York, 1979, s. 58-59) 

Darwin'in bu kadar korkmasının nedeni, günümüz insanının beyninin, sözde ilk insan olarak kabul ettiği bir canlının beyninden kat be kat üstün olması ve bu farklılığı açıklamada evrim teorisinin yetersiz kalmasıydı.

Peki, günümüzde beynin böylesine gelişmiş olması nasıl açıklanmaktadır? Evrim teorisinin bu konudaki tezi oldukça ilginçtir. Bazı evrimcilerin sapkın iddialarına göre, insanların karmaşık aletler yapmayı ve konuşmayı keşfetmesi, daha yüksek seviyede düşünmesine neden olmuş ve daha yüksek seviyede düşünmek de beynin büyüyüp gelişmesini sağlamıştır. Bu açıklama tam bir kısır döngüyü içermektedir: Hangisi önce olmuştur; artan düşünme kapasitesi mi, yoksa beynin kapasitesi mi?

Bugün, insan zekası ile ilgili bazı gülünç materyalist iddialar vardır. İlk insanın beyninin "piştiği, güneş altında çok dolaştığı için zarar gördüğü" (K.R. Fialkowsky, "A mechanism for the Origin of the Human Brain: a hypothesis", Current Anthropology 27(6):288, June 1986. See also "A half-baked theory of how our barins graw?", Discover 7(9):15 September 1986) bu iddialardan biridir. Sözde beyin, bu hasarı gidermek için yeni nöronlar üretmiştir. Hayali atalarımız güneşin altından çekilince (belki de şapka takmaya başlayınca!) beynin tamamı tekrar çalışmaya başlamıştır.

Beynimiz Neden İki Parçadır? 

Beyin ile ilgi araştırmalar yapan bilim adamlarının en çok dikkatini çeken konulardan biri de, iki yarım küreden oluşmasıdır. Bu iki yarım parça, sayıları milyarları bulan sinir lifleri ile birbirine bağlıdır.

Vücudun sol tarafı genel olarak sağ yarı, sağ tarafı da sol yarı küre tarafından idare edilir. Bu konudaki diğer bir bulgu da sol yarı kürenin dil ve analitik problem çözmede; sağ yarı kürenin de görsel ve sanatsal etkinlikler konusunda uzmanlaşmış olduğudur.

Beynin iki bölümden oluşmasıyla ilgili standart evrimci açıklama şudur: "Bir tarafa bir şey olursa diğeri, sistemin devamı için yedekleme görevi yapacaktır." İddia edildiği gibi, gerçekten bir yedekleme söz konusu ise neden 4 ya da 6 tane yedekleme sistemi olmamıştır? Her bir yarım küre diğerinin yedeği ise neden farklı faaliyetler konusunda uzmanlaşmışlardır? Beynin evrimi ile ilgili iddialar, rastgele ve birbiri ile çatışan fikirler ile doludur.

Beynimizin karmaşık yapısı, evrim teorisinin mantık dışı ve tutarsız iddiaları ile çelişmektedir. Üstelik bu çelişkiler, beynimizin binlerce fonksiyonu hakkında çok fazla bilgi sahibi olduğumuz halde ortaya çıkmaktadır. Doğadaki diğer tüm tasarımlar gibi, insan beyni de tesadüfi gelişmelerle ortaya çıkmamıştır. Onu, sonsuz ilim ve kudret sahibi olan Allah yaratmıştır.


Charles Darwin'in Evrim Teorisi Neden Dinle Çelişir?


Vicdan sahibi her insan, Allah'ın varlığını inkar eden her fikri, fikri mücadele ile çürütmek, hakkı kullanarak batılı yok etmekle sorumludur...

Günümüzde bazı çevreler Charles Darwin'in evrim teorisinin, dinle çelişmeyeceği, evrim teorisine karşı çıkanların ise gereksiz bir gündem oluşturdukları görüşüne sahiptirler. Bu, birçok açıdan yanılgılarla dolu bir düşüncedir ve Darwinizm'in asıl iddiasını ve ortaya koyduğu son derece tehlikeli dünya görüşünü fark edememekten kaynaklanmaktadır. Bu nedenle, Allah'ın varlığına ve tüm canlıların yaratıcısı olduğuna iman eden, ancak "Allah canlıları evrim yoluyla yaratmıştır" iddiasını taşıyanların öncelikle bu teorinin temel iddialarını gözden geçirmelerinde fayda vardır. Bu yazıda, bu yanılgıyı taşıyan inanç sahibi kişileri uyarmak amacıyla, evrim teorisinin İslam'la ve bizlere öğrettiği Yaratılış gerçeği ile neden bağdaşamayacağının bilimsel açıklamalarına yer verilecektir. Darwinizm'in temel iddiası, canlılığın tesadüfler sonucunda kendi kendine oluştuğudur. Bu görüş Yaratılış inancı ile taban tabana zıttır.

Evrim teorisinin Yaratılış ile çelişmediğini ileri sürenlerin en önemli yanılgısı, evrim teorisinin temel iddiasının canlıların birbirlerinden gelişerek ortaya çıktığı konusu olduğunu sanmalarıdır. Bu yanılgı içinde de, "Allah canlıları birbirlerinden evrimleştirerek yaratmış olabilir, bunda karşı çıkacak ne var?" diye düşünmektedirler. Oysa gözardı ettikleri önemli bir gerçek vardır: Evrimi savunanlar ile yaratılışı savunanlar arasındaki temel farklılık, "canlılar ayrı ayrı mı ortaya çıktılar, yoksa birbirlerinden gelişerek mi ortaya çıktılar" sorusu değildir. Asıl konu, "canlılar tesadüflerle ve doğa olaylarıyla mı oluştular, yoksa bilinçli bir şekilde mi yaratıldılar?" sorusudur. Bilindiği gibi evrim teorisi, cansız maddelerin tesadüfler sonucunda bir araya gelerek, yine tesadüfen gelişen doğa olayları sonucunda canlılığın yapıtaşlarını ve nihayetinde canlılığı oluşturduğunu iddia ederler. Sonuçta, bu iddianın temelinde zaman, cansız maddeler ve tesadüfler yaratıcı güçler olarak kabul edilmektedir. Evrim teorisini biraz okuyan biri bile evrimcilerin iddialarının temelini bu görüşün oluşturduğunu bilir. Nitekim evrimci bir bilim adamı olmasına rağmen, evrim teorisinin mantık dışılığını itiraf etmekten çekinmeyen Pierre Paul Grassé, tesadüf kavramının evrim açısından ne anlam ifade ettiğini şu sözleriyle vurgular:
"Tesadüf, ateizm görüntüsü altında kendisine gizlice tapınılan bir tür ilah haline gelmiştir" (Pierre Paul Grassé, Evolution of Living Organisms, New York, Academic Press, 1977, s.107)
Canlılığın zaman+madde+tesadüf birleşiminin keyfi bir yan ürünü olduğu iddiası ise, Allah'ın varlığına ve tüm canlılığın tek Yaratıcısı olduğuna inanan insanların kesinlikle kabul edemeyecekleri saçma bir iddiadır.

"Teoriyi (evrimi) ispatlamanın önündeki en büyük engel her zaman için fosil kayıtları olmuştur… Bu kayıtlar hiçbir zaman için Darwin'in varsaydığı ara formların izlerini ortaya koymamıştır. Türler aniden oluşurlar ve yine aniden yok olurlar. Ve bu beklenmedik durum, türlerin Tanrı tarafından yaratıldığını savunan yaratılışçı argümana destek sağlamıştır." (Mark Czarnecki, "The Revival of the Creationist Crusade", MacLean's, 19 Ocak 1981, s. 56)

Sonuç

Allah'a iman eden insanların, Allah'a ve dine karşı mücadele veren fikir sistemlerine karşı uyanık ve dikkatli olmaları son derece önemlidir. Darwinizm, 150 yıldır, faşizm, komünizm ve emperyalizm gibi din karşıtı ve insanlığa büyük belalar getiren tüm ideolojilere sözde bilimsel bir destek vermiş ve bu felsefeleri benimseyenlerin acımasız uygulamalarına meşruiyet kazandırmıştır. Böyle bir teorinin iç yüzünü, gerçek iddiasını görmezlikten gelmek doğru bir davranış olmaz. Vicdan sahibi her Müslüman için dine karşı gelen, Allah'ın varlığını inkar eden her fikri, fikri mücadele ile çürütmek, hakkı kullanarak batılı yok etmek ve insanları uyarmak önemli bir sorumluluktur.

Bilim, Evrim Teorisinin Tesadüf İddiasını Reddetmektedir

Bu konuda gözönünde bulundurulması gereken çok önemli bir gerçek daha bulunmaktadır: Bilimsel bulgular da evrimcilerin "canlılık tesadüflerle ve doğal etkenlerle oluştu" ididialarını kesin olarak reddetmektedir. Çünkü tek bir canlı hücresi dahi, "tesadüf" kavramını tamamen geçersiz kılan büyük bir tasarım harikasıdır. Canlılıktaki söz konusu üstün tasarım ve plan, elbette ki tüm canlıları yaratan üstün akıl ve bilgi sahibi Allah'ın varlığının delillerindendir. Evrimcilerin, canlılığın ve canlı sistemlerin kökenini tesadüflerle açıklama çabası 20. yüzyıl bilimi ile reddedilmiş, bugün 21. yüzyılda ulaştığımız noktada ise kesin olarak yenilgiyle sonuçlanmıştır. Nitekim evrimciler bizzat kendileri de bu gerçeği sık sık itiraf etmektedirler. (Bkz. Harun Yahya, Evrimcilerin İtirafları, Vural Yayıncılık) Ancak bu gerçeği görmelerine rağmen, Yaratılışı inkar etmelerinin nedeni, dinsizliği körü körüne benimsemiş olmalarıdır.

Allah Canlıları Evrimsel Bir Süreçle Yaratmamıştır

Yaratılışın, yani bilinçli bir tasarımın varlığı açık olduğuna göre, geriye, canlıların nasıl bir süreç içinde yaratıldıkları sorusu kalmaktadır. İşte, bazı inançlı insanların yanılgısı bu noktada başlamaktadır. "Canlılar birbirlerinden evrimleşerek yaratılmış olabilirler" şeklindeki yanlış mantık da, yaratılışın gerçekleştiği sürecin nasıl olduğu konusuyla ilgilidir.Söz konusu çevrelerin belirttiği gibi, Allah dileseydi canlıları evrimsel bir süreçle de yoktan var etmiş olabilirdi. Ve eğer bilim, canlıların evrimleşerek birbirlerinden türediklerini ispatlamış olsaydı, biz de o zaman "Allah canlılığı evrimi kullanarak yaratmıştır" diyebilirdik.

Örneğin, kuşların sürüngenlerden evrimleşerek oluştuklarına dair bir delil bulunsaydı, "Allah, 'OL' emriyle, sürüngenleri bir kuşa dönüştürmüştür" derdik. Çünkü sonuçta her iki canlı da rastlantılarla açıklanamayacak kadar kusursuz tasarımlarla dolu bedenlere sahiptir. Bu tasarımların birbirine dönüşmesi de -eğer böyle bir şey olsaydı- ancak bir başka yaratılış delili olurdu. Ancak durum böyle değildir, yani bilimsel veriler (özellikle fosil kayıtları ve karşılaştırmalı anatomi) bunun aksini göstermektedir; dünya üzerinde evrimsel bir sürecin yaşandığına dair hiçbir delil yoktur. Fosil kayıtları, farklı canlı sınıflarının küçük kademelerle birbirlerinden evrimleşerek ortaya çıktıklarını değil, aksine çok farklı canlı sınıflarının kendilerine benzer hiç bir ataları olmadan bir anda ve özgün yapılarıyla ortaya çıktıklarını göstermektedir. Ne sürüngenler kuşlara dönüşmüş, ne de balıklar kara canlısı haline gelmiştir. Her canlı sınıflaması kendi özellikleriyle ayrı ayrı yaratılmıştır. En ünlü evrimciler dahi bu bilimsel gerçeği kabullenmek ve bunun Yaratılışın bir delili olduğunu itiraf etmek zorunda kalmışlardır. Örneğin evrimci paleontolog Mark Czarnecki şöyle bir itirafta bulunur:Özellikle son 50 yıldır paleontoloji, mikrobiyoloji, genetik, karşılaştırmalı anatomi gibi bilim dallarında meydana gelen gelişmeler ve yeni buluşlar, evrim teorisinin doğru olmadığını, canlıların bugünkü farklı ve mükemmel formlarıyla aniden ortaya çıktıklarını ortaya koymuştur. Dolayısıyla, Allah'ın yaratılışta evrim sürecini kullandığını iddia etmek için ortada hiçbir neden de yoktur. Allah her canlıyı ayrı ayrı ve bir anda, "OL" emriyle yaratmıştır. Bu kesin ve açık bir gerçektir.




Dindar Bir Vatan Evladı: Mustafa Kemal Atatürk

Mustafa Kemal Atatürk


Yarım yüzyılı aşkın bir süredir bazı ideolojik çevreler tarafından Türk halkına son derece çarpık bir mantık aşılanmaya çalışıldı.

Oysa, Atatürk'ün hayatı ve düşünceleri araştırılıp incelendiğinde, materyalist kesimlerin öne sürdükleri bu tür iddiaların bütünüyle gerçek dışı olduğu ortaya çıkar. Gerek Atatürk'ü yakından tanıyan kişilerin aktardıkları bilgiler, gerekse Atatürk'ün hayatını anlatan güvenilir kaynaklar incelendiğinde, Atatürk'ün sarsılmaz bir Allah inancına sahip, Kuran-ı Kerim'i kendisine rehber edinmiş samimi bir Müslüman olduğu görülecektir.

Atatürk'ün sağlam bir İslam inancına sahip olduğu, çeşitli vesilelerle yaptığı konuşmalarda da açıkça kendini göstermektedir. Cumhuriyetimizin kurucusu Büyük Önderimiz'in ortaya koyduğu uygulamaları incelediğimizde de, bunların dinimizin özüne ve Kuran-ı Kerim'de tarif edilenlere uygun olduklarını görürüz.

Atatürk'ü dinden uzak ve materyalist bir kişi olarak göstermek isteyenler şunu iyi bilmelidirler ki, Atatürk hayatı boyunca, temelini materyalizmden alan komünizme karşı büyük bir mücadele vermiştir. Bu konuyla ilgili olarak da, "Şurası unutulmamalıdır ki; Türk aleminin en büyük düşmanı komünistliktir. Her görüldüğü yerde ezilmelidir." (Faruk Şükrü Yersel, Eskişehir Gazetesi, 1926) talimatını vermiştir.

Bizlere yani Türk Ulusu'na düşen vazife ise Atamızı, onun ilkelerini, fikir ve düşüncelerini en doğru bilgilerle tanımak, halkımıza tanıtmak ve gelecek nesillere aktarmaktır.





Atatürk, Allah'ın birliğini, büyüklüğünü şu samimi sözlerle ifade etmiştir:

"Ey Millet! Allah birdir. Şanı büyüktür. Allah'ın selameti, atıfeti ve hayrı üzerinize olsun. Koyduğu esas kanunlar, Kur'ân-ı Azimüşşan`daki ayetlerdir. İnsanlara feyz ruhunu vermiş olan dinimiz son dindir. Ekmel dindir. Çünkü dinimiz akla, mantığa, hakikate uymamış olsaydı, bununla diğer ilahi ve tabii kanunlar arasında aykırılıklar olması gerekirdi. Bütün ilahi kanunları yapan Cenab-ı Hak`tır." (Atatürk`ün S ve D. c. 2, s. 93)
Atatürk, Kuran-ı Kerim'e olan bağlılığını onu 'Kitab-ı Ekmel' yani (En Mükemmel Kitap) diye tanımlayarak dile getiriyordu. Dolmabahçe Sarayı ve Çankaya Köşkü'ne hafızları çağırtarak sık sık Kuran okutmuş, ayetler üzerinde incelemelerde bulunmuş ve hafızlarla meal ve tefsir konularında fikir alış verişinde bulunmuştu.
Atatürk özel sohbetlerinde pek çok kez dindar olmanın gerekliliğinden, Peygamber Efendimiz'in hayatından, Asr-ı Saadet ve Hülefayı Raşidin (dört halife) dönemlerinden, dinimizin yüceliğinden, Allah'ın kudretinden söz etmiştir. İslam Dininin son ve mükemmel din, Peygamberimiz (sav)'in de son peygamber olduğunu her fırsatta vurgulayan Atatürk, ulusuna da dindar olmayı, dinini öğrenmeyi öğütlemiştir. 

Atatürk, dinimizin akıl ve mantığa uygun olduğunu da aşağıdaki sözleriyle belirtmiştir:
"Bilhassa bizim dinimiz için herkesin elinde bir ölçü vardır. Bu ölçü ile hangi şeyin bu dine uygun olup olmadığını kolayca takdir edebilirsiniz. Hangi şey ki akla, mantığa halkın menfaatine uygundur; biliniz ki o bizim dinimize de uygundur. Bir şey akıl ve mantığa, milletin menfaatine, İslam'ın menfaatine uygunsa kimseye sormayın. O şey dinidir. Eğer bizim dinimiz aklın mantığın uyduğu bir din olmasaydı mükemmel olmazdı, son din olmazdı." (Atatürk'ün S.D. II, 1923, s. 127)


 İslam Dini hakkında bu kadar güzel fikirlere sahip olan ve her ortamda bu düşüncelerini dile getiren Atatürk, açıktır ki Allah'tan korkan, Allah'ın emirlerini elinden geldiği kadar yerine getirmeye çalışan bir Müslümandı. Atatürk, Çanakkale Zaferi`nde çarpışan Türk askerlerinin iman ruhunu şöyle anlatmıştır:

"Çanakkale İslâm'la korundu" diyen Atatürk şöyle devam ediyor: "Öleni görüyor. Üç dakikaya kadar öleceğini biliyor. En ufak bir fütur (yılgınlık) bile göstermiyor. Sarsılmak yok. Okuma bilenler ellerinde Kur'ân, cennete girmeye hazırlanıyor. Bilmeyenler kelime-i şehadet getirerek yürüyor. Bu, Türk askerlerindeki ruh kuvvetini gösteren, şaşılacak ve övülecek bir misaldir. Emin olmalısınız ki Çanakkale Muharebesi`ni kazandıran bu yüksek ruhtur." (Atatürk`ün S ve D. c. 2, s. 93)

Atatürk; Peygamber Efendimizi çok iyi tanımış, onun üstün özelliklerini çeşitli vesilelerle anlatmıştır:

"O, Allah'ın birinci ve en büyük kuludur. O'nun izinde bugün milyonlarca insan yürüyor. Benim, senin adın silinir; fakat sonuca kadar O, ölümsüzdür." (Dr. Utkan Kocatürk, Atatürk'ün Fikir ve Düşünceleri, Atatürk ve Din Eğitimi, A. Gürtaş, s. 26)
"O'nun hak peygamber olduğundan şüphe edenler, şu haritaya baksınlar ve Bedir destanını okusunlar. Hz. Muhammed (sav)'in bir avuç imanlı Müslümanla mahşer gibi kalabalık ve alabildiğine zengin Kureyş ordusuna karşı Bedir'de kazandığı zafer, fani insanların karı değildir; O'nun peygamber olduğunun en kuvvetli işareti işte bu savaştır."(Hakikati Tasvir, "Ş. Günaltay'ın Anıları", A. Gürtaş, s. 26)

Atatürk'ün Hz. Muhammed (sav)'e yönelik övgü dolu sözleri ise şöyledir:
"Bütün dünyanın Müslümanları Allah'ın son peygamberi Hz. Muhammed'in gösterdiği yolu takip etmeli ve verdiği talimatları tam olarak tatbik etmeli. Tüm Müslümanlar Hz. Muhammed'i örnek almalı ve kendisi gibi hareket etmeli; İslamiyet'in hükümlerini olduğu gibi yerine getirmeli. Zira ancak bu şekilde insanlar kurtulabilir ve kalkınabilirler."(Urduca Yayınlarda Atatürk, A.Ü. Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Yayını, 1979, s. 70-71)

"Büyük bir inkılap yapan Hazreti Muhammed (sav)'e karşı beslenilen sevgi, ancak onun ortaya koyduğu fikirleri, esasları korumakla tecelli edebilir." (Şemsettin Günaltay, Ülkü Dergisi, sayı 100, s.)




Atatürk, laikliği, din ve vicdan özgürlüğünün temeli olarak kabul etmiştir. Bize düşen görev, Atatürk'ün de yaptığı gibi, İslam'ı savunmak ve Allah'ın dinini insanlara öğretmektir.
"Şurası unutulmamalıdır ki; Türk aleminin en büyük düşmanı komünistliktir. Her görüldüğü yerde ezilmelidir."

Darwinist, materyalist zihniyetle dünyada milyonlarca insanın ölümüne neden olan bu kanlı diktatörler, hadislerin tabiriyle AHİR ZAMAN DECCALLERİDİR.

Tam bir Türk milliyetçisi ve Türk-İslam Birliği taraftarı olan Atatürk'ün "Türk aleminin en büyük düşmanı komünistliktir. Her görüldüğü yerde ezilmelidir." sözü onun tüm bu deccallere ve zihniyetlerine karşı olduğunu göstermektedir. Komünizmle mücadele eden Atatürk ayrıca Türk-İslam Birliğinin en büyük savunucularından biri olarak bu birliğin önemine şöyle dikkat çekmiştir:
"Türk Birliği'nin bir gün hakikat olacağına inancım vardır. Ben görmesem bile, gözlerimi dünyaya onun rüyaları içinde kapayacağım. Türk Birliği'ne inanıyorum, onu görüyorum. Yarının tarihi, yeni fasıllarını Türk Birliğiyle açacaktır. Dünya sükununu bu fasıllar içinde bulacaktır."
"Bütün İslam aleminin manen olduğu kadar maddeten de birlik içinde ve müttefik hale gelmesinden sadece sevinç duyarız. Bunun için de bizim kendi hudutlarımız içerisinde bağımsız olduğumuz gibi, Suriyeliler ve Iraklılar da milli hakimiyete dayalı bağımsız bir güç olarak ortaya çıkabilmelidirler."