beyin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
beyin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Beyinle İlgili Akıl Dışı Bir Masal


Darwinist masal, biyolojik bir yapı veya özelliğin hayali evrimine dair ‘kurgulanan’ hikayedir...

Bilim Teknik dergisinin 16 Temmuz 2005 tarihli sayısında "Beynin gizleri yavaş yavaş çözülüyor" başlıklı bir yazı yayınlandı. Yazıda beyin araştırmalarındaki son durumun bir özeti veriliyor, "hominid beyni son 6 milyon yılda niçin üç misli büyüdü?" sorusu altında evrim masalları anlatılıyordu. Buna göre Seattle’daki Washington Üniversitesi’nden sinir bilimci William Calvin’in ‘geliştirdiği’ bir ‘Darwinist Masal’ aktarılıyor ve beynin sözde evriminin kaya fırlatma sayesinde gerçekleştiği öne sürülüyordu. Yazıda bununla ilgili olarak şu ifadelere yer veriliyordu:

"Hedefi vurmak için beyin, kas hareketleri, görsel veriler ve taşın ağırlığı gibi değişkenler arasında eşgüdüm kurmak zorundadır. Caliven’e göre taşın hedefi bulması ancak büyük beyin sayesinde gerçekleşir. Söz konusu sinir devresi bir kez oluşunca, insan diğer karmaşık işlerin altından kalkabilir. Sözgelimi sosyal ilişki kurmak ve sürdürmek, gelecek planları yapmak ve lisan geliştirmek gibi.."

Burada anlatılan, tipik bir Darwinist masaldır. Darwinist masal, biyolojik bir yapı veya özelliğin hayali evrimine dair ‘kurgulanan’ hikayedir. Evrimciler bilimsel bir varsayım görünümü altında sadece hayalgücüne dayanarak şu veya bu organın sözde evrimiyle ilgili masallar uydururlar. Bu hikayeler uydurulurken, ilgili organın işlevi veya organizmaya faydası temel alınır. Daha sonra bu organın bu faydayı ortaya çıkaracak şekilde evrimleştiği şeklinde bir kelime oyununa başvurulur. Evrimcilerin bu hikayeleri hiçbir bilimsel değer taşımazlar, çünkü bunlar test edilebilir olma özelliğine sahip değillerdir.

Sözgelimi bu son masala bakılacak olursa, bir bilim adamının maymunsu bir canlının dallardaki meyvelere veya kendisi için tehdit oluşturan yırtıcılara taş attığı, giderek daha iyi isabet ettirdiği, bu sayede beyin hacminin büyümeye başladığı, bir aile kurup sosyal sorumluluk üstlendiği, gelecek planları yapıp daha iyi bir yaşam için düşüncelere daldığı, sonra insanlaştığı, devletler, okullar, hastaneler, üniversiteler kurduğu, uçaklar, gemiler tasarlayıp inşa ettiği, uzaya mekik yolladığı vs. hikayesi tamamen bir kurgudan ibarettir. Bu hayali canlının hayali hikayesi bilim adamları için tekrarlanabilir, test edilebilir bir durum değildir.

Bir bilim adamı için böyle bir hikaye kurgulama gereği duyması da son derece ilginç bir durumdur. Bu hikayelerin sahibi bilim adamları, yıllarca araştırma yapmış, bilgili kişilerdir. Beynin ve sinir sistemini en ince detaylarına kadar bilmektedirler ve insan beyninin dünyanın en gelişmiş bilgisayarından daha üstün olduğunun da farkındadırlar. Herhangi bir doğal mekanizmanın bir hayvana aklın zerresini kazandırmadığı, ona konuşma ve düşünme yeteneği vermediği gerçeğini yakından bilmektedirler.

Doçent, profesör olmuş bilim adamlarının, böyle mükemmel bir organın kökenini açıklamada hala tesadüflere, hayvansı bir canlının taş sallama kabiliyetine dayanmaları hayret verici bir durumdur.

Bir akademisyenin, beyin hakkında sahip olduğu tüm bilgisini, aklını, sağduyusunu bir kenara bırakıp körü körüne tesadüflere bel bağladığı bu durum, adeta bir büyülenme hali ortaya koymaktadır.

Halbuki beyin hakkında biraz bilgili bir insan, çok az düşünmeyle beynin tesadüflerin eseri olamayacağını görebilir. Milyonlarca sinir hücresi bir araya gelerek beyin gibi bir organı oluşturmayı, insan farkında bile değilken yaşamının devamı için milyonlarca işlem üstlenmeyi, bunları an an yürütmeyi, vücudun dengesini muhafaza etmeyi, onu açlığa, tehlikelere karşı korumayı düşünüp belirlemiş değillerdir. Her bilgisayarın bir tasarlayıcısı vardır. Beyindeki tasarım ise bilgisayardakinden çok daha üstündür. Bu durumda beynin sonsuz bir bilgi sahibi bir Yaratıcı tarafından var edildiği ortadadır. Yüce Allah, insanı beyni ve diğer tüm organlarıyla birlikte kusursuz olarak yaratmıştır.

Bilim Teknik dergisini, Darwinizm’in bir yanılgı olduğunu görmeye, bu teorinin materyalist felsefe uğruna anlatılan akıl dışı masallarını terk etmeye davet ediyoruz.

Beynin Yarı Küreleri Arasındaki İş Bölümü


İki lob arasındaki karşılıklı bilgi akışı 80 milyon kadar aksondan meydana gelen devasa bir köprü ile sağlanır...

Beyin, kusursuz bir koordinasyon ile işleyen pek çok parçaya sahiptir. İnsanın muhatap olduğu herşey, son derece kompleks fiziksel ve kimyasal işlemlerin ardından beyne iletilmekte, beynin ilgili bölgelerinde yorumlanmakta ve daha sonra beyinden ilgili kasa ne tepki verileceğine dair bilgi ulaştırılmaktadır. Ancak bu konuda bilim adamlarını meşgul eden sorular vardır:

• Beyindeki koordinasyon nasıl gerçekleşir?

• Beynin lopları arasında karşılıklı bilgi akışı olmasaydı ne olurdu?

İnsan beyni birçok parçadan oluşmuştur. Her birinin özel fonksiyonu vardır; biri sesleri konuşmaya çevirir, biri renkleri bir manzara olarak biraraya getirir, biri kokuyu kaydeder, biri tanıdık bir yüzü anımsar ya da balığı meyveden ayırt eder. Ancak beyindeki parçaların fonksiyonları sabit değildir ve tüm bu parçalar aynı zamanda birbirlerine bağımlı çalışmaktadır.

Beyin;

< Frontal lob: Bilinçli düşünme; zarar görmesi durumunda ruh hali, hissiyat değişikliği,

< Parietal lob: Çeşitli duyu organlarından gelen bilgileri birleştirmesi, nesnelerin kullanılması ve bazı mekansal görüş işlemeleri,

< Oksipital lob: Görme duyusuyla ilgili bilgilerin işlenmesi,

< Temporal lob: Ses ve kokunun algılanması, yüzler, mekanlar gibi kompleks uyaranların işlenmesi ve,

< Serebellum: Duyu organlarından gelen bilgilerle hareketi ilişkilendirmesi ve dengenin sağlanması; gibi beş ana lobdan meydana gelir.

Her lob, beynin her iki yarımküresinde de bulunur. Bu iki lob arasındaki karşılıklı bilgi akışı 80 milyon kadar aksondan (sinir hücrelerinin uzantıları) meydana gelen devasa bir köprü ile sağlanır. Bu bağlantı sağlanmamış olsaydı, beynin içinde bir kargaşa yaşanırdı. Sadece aktarımın sağlanması değil, aynı zamanda bilgi paylaşımının da hassas bir zamanlamayla yapılması gereklidir. Bu da saniyenin 60.000’da biri kadarlık sürede eş zamanlılığın yakalanmasını gerektirir.

Beynin İki Lobu Arasındaki Koordinasyon Dış Dünyayı Tanımanın Tek Yoludur 

- Beynin tam arkasındaki (oksipital lob) görme duyumu bölgesi, görsel algılama ve yorumlama işlevini yerine getirir:

Bilindiği gibi bedenin sol tarafindaki eylemlerden beynin sağ kısmı, bedenin sağ tarafindaki eylemlerden ise sol kısmı sorumludur. Bu çok özel bir düzen gerektirir. Çünkü hemen hemen tüm sinirler, beyne giriş çıkışlarında bir taraftan diğer tarafa geçmek zorundadır. Örneğin görme bölgesinde, beynin sağ tarafı sadece sol gözden gelen görüntü ile ilgili değildir. Her iki gözün de sol görüş alanıyla ilgilidir. Aynı şekilde, sol görme bölgesi de her iki gözün sağ görüş alanı ile ilgilidir. Yüce Allah beynin bu bilgiyi edinmesi için her bir gözün ağ tabakasının (retina) sağ tarafından çıkan sinirleri, sol taraftaki görme bölgesine ve her iki gözün retinasinin sol tarafindan çıkan sinirleri de sağ taraftaki görme bölgesine ulaşacak şekilde yaratmıştır. Bu şekilde, sağdaki görme bölgesinde, sol görüş alanının çok iyi tanımlanmış bir haritası oluşurken, sağ görüş alanının haritası ise soldaki görme bölgesinde oluşur.

Beyin her iki gözden gelen elektrik sinyallerini eş zamanda birleştirir ve dış dünyayı tanımamızda bize yardımcı olacak mükemmel bir görüntü oluşturur. Eğer Yüce Allah görme duyusunda bu eş zamanlılığı yaratmasaydı, bir gözün gördüğü görüntü ile diğer gözün gördüğü görüntü uyumsuz olur, görüntü çiftleşmesi meydana gelirdi. Bilim adamları görüntü verilerinin beynin ilgili kısımlarına nasıl yansıtıldığına açıklama getirebilmektedirler ancak onları asıl şaşkınlık içinde bırakan bu elektrik sinyallerinin beyinde nasıl düzenlendiğidir.

Gerald L. Schroeder görme olayındaki mucizevi yönlerden birkaçını şu ifadelerle dile getirmektedir:

Biyolojik bilgi transferi süreci hayranlık verici bir hikayedir. Sadece bu olaylar zincirinin tek bir parçasını ele almak istersek, beyin gözdeki retinaya yansıtılan iki boyutlu görüntünün üç boyutlu bir dünyayı temsil ettiğini nereden bilir? Çünkü görüntü bir dizi elektriksel uyarıya dönüştürülür ve bunların her biri... voltaj farklarıdır... Bu aklı nereden almıştır? (Gerald L. Schroeder, The Hidden Face of God: How Science Reveals the Ultimate Truth, The Free Press, New York, 2001, s. 92) 

Schroeder’in de vurguladığı gibi, elektriksel uyarıların bilgiyi şifreli olarak taşıması, sonra bunların dışarıda var olan maddesel dünyadakinin aynısı olarak beynimizde yorumlanması, üstün bir aklın ürünüdür. Yazarın “Bu aklı nereden almıştır?” ifadesi ile dikkat çektiği aklın gerçek sahibi ise, kuşkusuz hepimizi yaratan, görmemiz için gözler veren Rabbimiz’dir.

- Beynin şakak lobu işitme duyusu ile ilgilidir:

Kulaklardan gelen sinyaller de yine çaprazlama bir sistemle beynin diğer tarafına geçerler. Sağdaki işitme bölgesi (sağ şakak lobunun bir kısmı), daha çok sol kulaktan gelen sesleri yorumlarken, soldaki işitme duyumu bölgesi de genelde sağ kulaktan gelen sesleri yorumlar. Eğer işitme duyusunda bu eş zamanlılık olmasaydı, sadece belirsiz yankılar duyulurdu.

Beynimiz sinyalleri deşifre etmek için analizler yaparken, biz bunun hiç farkına varmayız. Peki tüm bunları algılayan, bir et yığını olabilir mi? İşte bu soru ön yargısız bilim adamlarını da düşünmeye sevk etmektedir. Bunlardan biri olan Gerald L. Schroeder işitme algısı ile ilgili şunları sorgulamaktadır:

“Ve sırada zor sorunun zor kısmı var: Müzik sesi. Ses dalgaları, kulak zarına çarparak ... beyin korteksinde kimyasal olarak depolanmış biyoelektrik sinyallere dönüşür. Fakat sesi nasıl duyabiliyorum? Beyinde depolanmış bilgi de dahil olmak üzere buraya kadar olay tamamıyla biyokimyasaldır. Ne var ki ben biyokimyayı duymam. Sesi duyarım. Kafamın içinde bu ses nerede oluşuyor? Veya görüntü; ya da koku? Bilinç nerededir? Karbon, hidrojen, nitrojen, oksijen vb. gibi maddelerden hangisinin durağan atomları, kafamın içerisinde bir düşünce üretebilecek ya da bir şekil yaratabilecek kadar akıllı hale gelebilir ki? Bu saklı biyokimyasal bilgi kodlarının nasıl hatırlandığı ve bilinçte tekrar nasıl canlandırıldığı bir muamma olarak kalmaya devam etmektedir.” (Gerald L. Schroeder, Tanrının Saklı Yüzü, Gelenek Yayınları, çev: Ahmet Ergenç, İstanbul, 2003, s. 20.) 

Schroeder’in “bir muamma” tanımlaması yanlıştır. Elbette dış dünyayı algılayan bir et parçası olan beyin değil, Allah’ın insana vermiş olduğu “Ruh”tur. İnsan zihni biyokimyasal işlemlerin bir sonucu değil, Allah’ın insana vermiş olduğu bir nimettir.

- Dokunma duyusu, başın yan lobunda beden duyumu bölgesi (Somatonsensory cortex) adı verilen bölgede algılanır ve yorumlanır:

Bu bölge, tam alın ve başın yanlarındaki loblar arasındaki ayrımda yer alır. Bedenin yüzeyinin çesitli kısımlarıyla, beden duyumu bölgesinin kısımları arasında çok özgün bir iletişim vardır. Sağdaki beden duyumu bölgesi, bedenin sol tarafından gelen duyumlarla, soldaki beden duyumu bölgesi ise bedenin sağ tarafından gelen duyumlarla ilgilidir. Alın ve başın yanlarındaki loblar arasındaki yarığın tam önünde yer alan bir alın lobu bölgesi (hareket bölgesi), bedenin çesitli organlarını harekete geçirmekle yükümlüdür. Bedenin kasları ile beyin hareket bölgesinin çeşitli alanları arasında çok düzgün bir iletişim vardır. Sağdaki hareket duyumu bölgesi, bedenin sol tarafına kumanda ederken, soldaki hareket duyum bölgesi, bedenin sağ tarafına kumanda eder.

Beyin Benzer Sinyalleri Birbirinden Çok Farklı Mesajlar Olarak Algılar 

Tüm duyu organlarımızdaki ortak yön, dışarıdan aldıkları uyarıcıları elektrik sinyallerine dönüştürerek beyindeki ilgili duyu merkezilerine aktarmaktır. İşte bu noktada çok şaşırtıcı bir gerçek karşımıza çıkar: Beynin duyu organlarından aldığı mesajların tümü aynı tür uyarılardan meydana gelmektedir. Beynin çeşitli merkezlerine ulaştırılan bu uyarıların hepsi elektrik akımları şeklindedir. Birbirinin aynı olan elektriksel akımların, birbirinden çok farklı bilgiler içermesi ve beynin farklı merkezlerinde farklı etkilere sebep olması son derece hayret verici bir durumdur. Susan Greenfield İnsan Beyni adlı kitabında bu olağanüstü duruma şöyle dikkat çekmiştir:

“Görsel kortekse gelen elektrik sinyalleri görme olarak algılanırken, beynin somatik-duyusal korteks ya da işitme korteksi gibi farklı bir bölümüne gelen tamamen aynı türden elektrik sinyallerinin neden dokunma ve duyma olarak algılandığı, beynin bir diğer şaşırtıcı ve gizemli yönüdür.” (Susan Greenfield, İnsan Beyni, Varlık Bilim, 2000, s. 61) 
Greenfield’in “gizemli” olarak ifade ettiği gerçek, aslında son derece açıktır: Duyu organlarımızın işleyişi, bedenimizin tüm diğer fonksiyonları gibi kusursuz bir yaratılışla var edilmiştir. Yüce Rabbimiz aynı kara topraktan birbirinden çok farklı renklerde, tatlarda, kokularda bitkiler, meyveler çıkardığı gibi, birbiriyle aynı elektrik sinyallerinin beynimizde birbirinden tamamen farklı şekillerde algılanmasını sağlamaktadır. Bu sayede dış dünyadaki renkleri, kokuları, tatları kusursuz şekilde hissedebilmekteyiz. Bir et parçası olan beynin, milyonlarca faaliyeti aynı anda, kusursuz bir koordinasyon içerisinde gerçekleştirebilmesi elbette kendi yeteneği olamaz. Bu Yüce Allah’ın kusursuz yaratışı ile mümkün olmaktadır.

Beyindeki Koordinasyonun Tek Sahibi Yüce Allah’tır 

Gören, işiten, koku alan, sıcak, soğuk, kıvam, biçim, derinlik, uzaklık gibi dokunma duyularını hisseden, görüntüleri, bir televizyon ekranından izler gibi izleyen, izledikleri ile sevinen, üzülen, heyecanlanan, hoşnutluk duyan, telaşlanan, merak eden kısacası tüm duyularımızı kontrol eden şuursuz atomların oluşturduğu, su, yağ protein gibi maddelerden meydana gelen beyin değildir. Beynin tüm bu algıların sahibi olmayacağı açıktır. Akıl ve vicdan sahibi her insan, hayatı boyunca yaşadığı olayları beyninin içindeki ekranda izleyen varlığın, “ruhu” olduğunu bilir. Her insan göze ihtiyaç duymadan görebilen, kulağa ihtiyaç duymadan duyabilen, beyne ihtiyaç duymadan düşünebilen bir ruha sahiptir. Ruhun muhatap olduğu algıları, evreni yaratan ve her an yaratmaya devam eden Yüce Allah’tır.

Çeşitli İşlemler Arasındaki Koordinasyonu Mümkün Kılan Rabbimiz’in İlmidir 


Beynin faaliyetleri elektrik akımları, kimyasallar ve titreşimler tarafından kontrol edilir. Bu sistemde milyonlarca farklı işlem birbirine paralel olarak sürer gider. Aynı anda ayak ve el parmaklarınızı oynatın, kollarınızı öne doğru uzatıp, her biriyle farklı daireler çizin ve bütün bunları yaparken de başınızı önce sağdan sola, sonra da soldan sağa doğru sallayın ve bir yandan da bir melodi mırıldanın. Siz bunları rahatça yaparken, kaslarınızın her birinde gerçekleşen işlemlerin kompleksliği ciltlerce kitabı kapsayacak nitelikte olur. Örneğin sizin bu sayfada yazılı olan kelimeleri görmeniz ve okumanız, optik sinirlerinizden gelen sinyallerin merkezi sinir sisteminde eş zamanlı olarak işlenmesi ile mümkün olmuştur. Her bir hareket ve düşünce için sinyaller beyinden kaslara uzanan sinir aksonları boyunca yol alır. Akson zarlarındaki sodyum kanalları açılır ve kapanır; sodyum ve potasyum pompaları her bir hücre zarındaki elektriksel dengeyi düzenler; nörotransmitterler akson uçlarındaki sinapslara bırakılır ve bu nörotransmitterler nöronlar arasındaki iletişimi sağlar. Kas lifleri ise her biri saniyede beş devir yapan bir milyon bağlantının ortaklaşa hareketini gerçekleştirir. Böylece siz kollarınızı gererken, başınızı sağa sola oynatırken, bir melodi mırıldanırken, ayak ve el parmaklarınızı oynatırken gerekli olan gücün üretilmesi ve ilgili kasların -ne eksik, ne fazla- kasılması sağlanır. Bütün bunların olağanüstü bir uyumla aynı anda gerçekleştirilmesi birçok insan farkında olmasa da bizim için hayati önem taşır.


* Beyindeki algı merkezleri nasıl oluşur?

* Beyin algı kaybını nasıl telafi eder ve bu kaybı telafi edecek bağlantıları nasıl kurar?

Dış beyin kısmını teşkil eden korteks; görme, duyma ve diğer algılama merkezleriyle insanın sürekli olarak dış dünyayla iletişim halinde bulunmasını sağlayan kısımdır. Yüce Allah’ın dilemesiyle beynin bu kısmında bazı algılar doğuştan oluşmazlar ve bu kişiler kör ya da sağır olarak yaşamlarını sürdürürler. Ancak Yüce Allah’ın dünya hayatının bir imtihanı olarak yarattığı bu durum karşısında insan büsbütün çaresiz kalmaz. Çünkü beyin, kullanılmayan bölgeleri farklı şekillerde değerlendirir. Kayıp duyu yerine, faydalı olabilecek takviyelerle, duyu kaybını telafi eder. Örneğin bir kişi eğer sağırsa, arabanın yandan yaklaştığını duyamaz, fakat çevre görüşü artar ve çok uzaktan bir arabanın geldiğini görebilir. Aynı durum bir şeyin ne kadar hızlı hareket ettiğini doğru olarak tespit edebilme yeteneği için de geçerlidir.

Beyindeki Algı Merkezlerinin Oluşumu Büyük Bir Mucizedir 
Anne karnında bebeğin ilk hücresi meydana geldikten sonra, bu mucivezi gelişimin ilk aşamasında hücreler bölünmeye başlar ve zamanla gelişir. Anne karnında başlangıçta bir et parçası görünümünde olan hücreler bölünmeye devam ederek ve gruplanarak, ışığa karşı hassas göz hücrelerini, acıyı, tatlıyı, ağrıyı, sıcağı, soğuğu algılayacak sinir hücrelerini, ses titreşimlerini hissedecek kulak hücrelerini ve gıdaları sindirecek sindirim sistemi hücrelerini ve daha birçoklarını oluşturmaya devam ederler.

Embriyonun anne karnındaki gelişiminde 5. haftadan itibaren oluşan omurilikte çok süratli bir üretimle saniyede 5000 tane nöron adlı özel sinir hücresi üretilmeye başlanacaktır. Bu bölgede daha sonra beyin oluşacaktır. (Science Vie, Mart 1995, sayı: 190, s. 88)

Beyin hücrelerinin büyük kısmı embriyonun ilk beş ayında oluşur ve hepsi doğumdan önce beyindeki gereken konumlarını almış olurlar. Büyük bir hızla oluşan hücreler bir süre sonra merkezi sinir sisteminin kollarını oluşturmak üzere, daha uzaklara göç etmeye başlarlar.

Ancak bu aşamada her bir nöronun, sinir sistemi içinde kendisi için ayrılmış olan hedef yeri tam olarak bulması şarttır. Bu yüzden genç nöronların yollarını bulabilmeleri için mutlaka bir rehbere ihtiyaçları vardır. Bu rehberler, omuriliğin ve beynin gelişme alanı arasında bir tür kablo şeklinde uzanan özel hücrelerdir. Nöronlar üretildikleri yerden çıkıp bu rehberlere tutunarak göç ederler.

Ve kendileri için ayrılmış olan yerleri adeta anlar, oraya yerleşirler ve hemen ardından uzantılar meydana getirerek diğer nöronlarla bağlantı kurarlar.

Nöronların oluşur oluşmaz böyle bir yolculuğa çıkacaklarını bilmeleri, bu yolculuk sırasında hedeflerini bulmak için bir rehber kullanmaları gerektiğine ve birbirleriyle ne gibi işbirliği yapacaklarına karar vermeleri elbette imkansızdır. Çünkü nöron dediğimiz varlıklar gözle görülemeyecek küçüklükte, atomlardan ve moleküllerden oluşan hücrelerdir. Onların böylesine şuurlu bir şekilde yerleşmeleri kendi karar ve iradeleriyle gerçekleşecek bir olay değildir. Bu işlemi yöneten merkez beyin de değildir. Çünkü henüz anne karnındaki embriyonun beyni oluşmamıştır. Bu nedenle nöronların doğru bağlantıları kurmak üzere harekete geçmeleri ve doğan çocukların hemen hemen tamamına yakın kısmının işiten, gören, algılayan birer insan haline gelmeleri büyük bir mucizedir. Yüce Rabbimiz bu mucizenin harikalığını göstermek için bazen doğuştan kör ve sağır insanlar yaratır. Yüce Allah’ın bazı insanları bu şekilde yaratmasındaki bir hikmet de, insanların gözlerindeki ülfet perdesini kaldırmak ve yaratılışın mucizeviliğini bir kez daha hatırlatmak olabilir. (Doğrusunu Allah bilir)

Bu nedenle her insan kendisinin de çok mucizevi aşamalardan geçirildiğini bilmeli ve Rabbimiz’in kendisini bir insan olarak yaratmasındaki ihtişamı görerek şükretmelidir. Allah’ın herşeyin Yaratıcısı olduğunu, göklerde ve yerde O’ndan başka bir güç sahibi olmadığını aklından bir an bile çıkarmamalıdır.

Beynin Korteks Tabakasının Eksik Algıyı Telafi Etme Özelliği Bilimsel Olarak İspatlanmıştır 

İnsanların kör veya sağır olması yukarıda kısaca açıklanan beynin oluşum aşamasında ortaya çıkan bazı gelişim bozukluklarından kaynaklanır. Göz dokularının oluşmaması, eksik olması, görme sinirinin ya da retina adını verdiğimiz görme tabakasının gelişme bozuklukları doğuştan körlüğe neden olurken, işitme duyusu sinirlerinin anormal veya eksik gelişmiş olması da doğuştan sağırlığa neden olur. Bu noktada beynin korteks tabakası duyu organlarındaki bu eksiği kapatmak için faaliyete geçer.

Nature Neuroscience’da yayınlanan araştırmayı yürüten bilim adamı Dr. Stephen Lomber’in yaptığı kapsamlı araştırma, bu gerçeği bilimsel olarak ispatlamıştır. Dr. Lomber’in çalışma ekibi doğuştan sağır kedilerin yan görüşünü incelemiş ve beynin kullanılmayan kapasitenin adeta israf olmasını istemediğini saptamıştır. Sağır ve kör insanların genelde diğer duyularının daha keskin olduğunu söylemelerinin nedeni budur. Kraliyet İşitme Engelliler Ulusal Kurumu araştırmacısı Dr. Joanna Robinson da bulguları değerlendirerek doğuştan sağır olan insanların işiten insanlardan daha geniş bir görsel alanı olduğunu doğrulamıştır. Araştır-mada dikkat çeken bir bulgu da sağır insanların yan görüntülerindeki nesnelere, işiten insanlardan daha hızlı tepki verdikleri, sağır çocukların ise işiten yaşıtlarından daha yavaş tepki verdikleridir. Bu ise beynin işitsel kısmının, görsel bilgiyi işleyecek şekilde geçiş yapmasının biraz zaman aldığını gösterir. Diğer bir ifadeyle beynin, kayıp algıyı bir diğer algıyı kuvvetlendirerek telafi etmesi için zamana ihtiyacı vardır. Araştırmalar beynin telafi etme işlemini nasıl başardığını ise bulamamıştır. Elbette, yaklaşık 1,5 kg’lık bir ağırlığa sahip jöle kıvamında bir et parçasının bütün bu hassas dengeleri kusursuz bir düzen içinde düşünmesi ve telafi etmesi imkansızdır. Beyne bu telafi etme işlemini emreden Yüce Allah’tır

Allah Merhamet Edenlerin En Merhametlisidir 

Vücudumuz yaratılmış en mükemmel sistemlerden biridir ve mükemmelliği ayrıntılarında gizlidir. Beynin yapısı derinlemesine incelendiğinde, bizim kavrayabilme sınırlarımızı zorlayan detaylara sahip olduğu anlaşılır. Beynin içinde, Yüce Allah’ın bizim için yarattığı ve tamamını kavramaya muktedir olamadığımız bambaşka bir dünya vardır. Bu dünya keşfedilmeye başlandığında ise, yaratılışımızdaki mucize ile bir kere daha karşılaşırız. Beyindeki her kıvrım bir amaç üzerine yaratılmıştır.

Hissetmek, hareket etmek, işitme, görme, tat ve koku alma, kalbin çalışması, nefes alma gibi hayati işlevlerin tümü bu mucizevi organ tarafından gerçekleştirir. Beyin hormonlar üreterek vücudun ihtiyaçlarına göre düzenlemeler de yapar. Çok hassas bir sisteme sahip olan bu organımız elektrik sinyalleri ile çalışan sinir hücreleri, bunları barındıran ve beslenmelerine yardımcı olan destek hücreleri ve kan damarlarından oluşur. Beynimizin sahip olduğu bu mükemmel yapı ve çalışma sistemi hiçbir aksaklık olmadan görevini eksiksiz olarak yerine getirir. Dünya hayatının bir imtihanı olarak Yüce Allah’ın dilemesiyle ortaya çıkan sağırlık, körlük gibi eksiklikler ise Rabbimiz’in dilemesiyle telafi edilir.

HER İNSAN, TÜM HAYATINI BEYNİNDEKİ KÜÇÜK MEKANDA YAŞAR 

Herkesin bildiği bir gerçek vardır: Görüntü, ses, koku, tat, dokunma duyusu beyinde hissedilen duyulardır. Yani dış dünyamızı aslında iç dünyamızda yaşarız. Bütün hayatımız, beynimizin içindeki küçük bir mekanda geçer. Dışarıda var olan maddeyi, beynimizdeki televizyondan seyrederiz. Dışarıdan gelen elektrik sinyallerini beynimizdeki algı merkezinde koklarız. Dışarıdan gelen elektrik sinyallerini yine beynimizde sertlik olarak algılarız. Dışarıdan gelen elektrik sinyalleri beynimizdeki hoparlörde sese dönüşür.

Tüm bunları beynimizin içindeki birkaç santimetreküplük odamızda yaşarız ve hayatımız boyunca o odanın dışına asla çıkamayız. Her insan; kıtalar arası yolculuk yapan bir gezgin, ilk olarak Ay’a ayak basan bir astronot, hayatı boyunca köyünden ayrılmamış bir çiftçi de olsa, beynindeki küçük odasının dışında bir yere kıpırdayamaz. Dışarıda var olan okyanusları, ormanları, gökyüzünü, Ay’ı, Güneş’i, çiçekleri, meyvaları bu beynimizdeki küçücük odada görür, orada koklar ve seslerini orada dinleriz. Dışarıdaki asıllarına hiçbir zaman ulaşamadan beynin içinde tüm bu hisleri algılayan bir şuur vardır. Ancak elbette bu şuur beyni oluşturan sinirler, yağ tabakası, sinir hücrelerine ait değildir. Bu şuur, Allah’ın yarattığı ruhtur.

Bu açık ve ilmi gerçeği okuyan her insanın, beynin içindeki birkaç santimetreküplük, kapkaranlık mekana tüm kainatı üç boyutlu, renkli, gölgeli ve ışıklı olarak sığdıran Yüce Allah’ı düşünüp, O’ndan korkup, yalnızca O’na sığınması gerekir. (http://www.maddeninardindakisir.com)