itiraf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
itiraf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Lewontin Richard'ın İtirafı

Harvard Üniversitesi'nden ünlü bir genetikçi ve evrimci olan Richard Lewontin, "önce materyalist, sonra bilim adamı" olduğunu şöyle itiraf etmektedir:

Bizim materyalizme bir inancımız var, 'a priori' (önceden kabul edilmiş, doğru varsayılmış) bir inanç bu. Bizi dünyaya materyalist bir açıklama getirmeye zorlayan şey, bilimin yöntemleri ve kuralları değil. Aksine, materyalizme olan a priori bağlılığımız nedeniyle, dünyaya materyalist bir açıklama getiren araştırma yöntemlerini ve kavramları kurguluyoruz. Materyalizm mutlak doğru olduğuna göre de, İlahi bir açıklamanın sahneye girmesine izin veremeyiz.(Richard Lewontin, The Demon-Haunted World, The New York Review of Books, January 9, 1997, s. 28)

Lewontin'in kullandığı "a priori" terimi oldukça önemlidir. Bu felsefi terim, hiçbir deneysel bilgiye dayanmayan bir ön varsayımı ifade eder. Bir düşüncenin doğruluğuna dair bir bilgi yok iken, onu doğru varsayar ve öyle kabul ederseniz, bu "a priori" bir düşüncedir. Evrimci Lewontin'in açık sözlülükle ifade ettiği gibi, materyalizm de evrimciler için "a priori" bir kabuldür ve bilimi bu kabule uydurmaya çalışmaktadırlar. Materyalizm bir Yaratıcı'nın varlığını kesin olarak reddetmeyi zorunlu kıldığı için de, ellerindeki tek alternatif olan evrim teorisine sarılmaktadırlar. Evrim bilimsel veriler tarafından ne kadar yalanlanırsa yalanlansın fark etmez; söz konusu bilim adamları onu bir kere "a priori doğru" olarak kabul etmişlerdir. Bu önyargılı tutum, evrimcileri "bilinçsiz maddenin kendi kendini düzenlediğine inanmak" gibi bilime ve akla aykırı bir inanışa götürür.

Darwin'le İlgili Amatörlük İtirafları


Darwin’in en büyük Galapagos zaferi olarak anılan ispinoz incelemeleriyse, aslında bir anlamda belki de en büyük başarısızlıklardan biriydi...

Bilim ve Teknik dergisinin Haziran 2005 sayısında, Sabancı Üniversitesi organizasyonu kapsamında bir konferans veren Harvard Üniversitesi genetikçisi ve Darwinist Andrew Berry’nin konuşma metni yayınlandı. Berry, "Kaplumbağa ve İspinoz: Charles Darwin Galapagos Adalarında" başlıklı yazısında genel olarak Charles Darwin’in Beagle gemisiyle seyehati ve Galapagos adalarına ziyaretini anlatıyor, Darwin’le ilgili bir yanlış anlamayı gidermeye çalışıyordu. Söz konusu yanlış anlama ispinoz gagalarıyla ilgili evrimci yorumun Darwin’e ait olduğu şeklindeki efsaneydi. Gerçekte Darwin, Türlerin Kökeni isimli kitabında ispinozlardan söz etmemişti ve bunlarla ilgili evrimci yorumlar ancak bir yüz yıl kadar sonra öğretmen David Lack’ten gelecekti.

Berry, Darwin’in gözlemlerini kayıtlandırma çalışmalarının da bilimsel olarak titiz sayılamayacağını belirtiyordu. Örneğin günümüzde adeta bir ikon haline gelmiş olan ispinoz gagasındaki farklılaşmalarla ilgili hiçbir açıklaması olmamıştı:

"Darwin’in en büyük Galapagos zaferi olarak anılan ispinoz incelemeleriyse, aslında bir anlamda belki de en büyük başarısızlıklardan biriydi. Örneklerinin hangi adalardan geldiğini etiketlemeyi ihmal etmenin yanı sıra, gagaların biçim ve yapılarındaki çeşitliliğin [sözde] evrimsel önemini tümüyle atlamış, dikkatini onun yerine renklerine odaklayarak ‘kuşlarla ilgili olarak anlaşılmaz bir karmaşanın hüküm sürdüğünü’ de itiraf etmişti..."

Darwin, adalardan eksik örnekler toplamış, bunları etiketlendirmemiş, eksiklerini kapamak için başkalarının yaptığı etiketlendirmeleri kullanmış ve ispinozlarla adalar hakkında yanılmıştı:

"Darwin her ne kadar yanlışlarını düzeltmeye çalıştıysa da, Galapagos ispinozlarıyla o zamana dek pek rayında gitmemiş olan ilişkisi, [Zooloji Derneği’nden kuşbilimci John] Gould’un ortaya çıkardıklarından sonra da pek yolunda gitmedi. Tıpkı bülbüller gibi ispinozların da adadan adaya farklılık gösterebileceklerini fark etmiş, ancak konuyu irdelemek için giriştiği çabalar, örneklerini, alındıkları adaya göre etiketlememiş olduğu için sonuçsuz kalmıştı. Neyse ki Beagle’da, Galapagoslarda örnek toplayan ve onları etiketlerken daha dikkatli davranan başkaları da vardı. Darwin de verilerindeki boşlukları, onların örneklerinden aldığı bilgiyle kapatmaya çalıştı... Başkalarının da verilerinden yararlanarak Darwin, aslında umduğu sonuca varmanın bir yolunu bulmayı başardı. Verdiği kararsa, farklı ispinozların, farklı adalardan geldikleri yolundaydı. Ama aslında durum hiç de böyle değil..."

Berry, Darwin’in bu yanlışlarının İngiliz Doğa Tarihi Müzesi’nde de karmaşaya yol açtığını şöyle belirtiyordu:

"Darwin’in, ispinozların adalar arasındaki dağılımıyla ilgili olarak ‘Beagle’ın Yolculuğu’ eserinde öne sürdüğü iddialar (ki, birçok adanın yalnızca dördünden örnek topladığı için, en iyi koşullarda bile bu iddialara kuşkuyla bakmak gerekir), ispinozların [sözde] evrimini anlama çabalarına nihai bir darbe oldu. İngiliz Doğa Tarihi Müzesi yetkilileri bu eserdeki bilgileri, sorumlulukları altındaki Galapagos ispinozlarını yeniden etiketlendirmede kullanarak, Darwin’in geriye dönük olarak yapmış olduğu yanlış tahminleri koleksiyonun örnekleri arasına bir güzel sarıp sarmalamış oldular."

Evrenin Bir Başlangıcı Olduğu İle İlgili İtiraflar


Evrenin, materyalistlerin iddia ettikleri gibi sabit ve durağan olmadığı, tam tersine sürekli bir hareket ve değişim içinde olduğu, genişlediği saptanmıştır...

Yirminci yüzyılın başlarına dek hakim olan görüş, evrenin sonsuz boyutlara sahip olduğu, sonsuzdan beri var olduğu ve sonsuza kadar da var olacağı şeklindeydi. "Statik Evren Modeli" (Sabit Durum Teorisi) adı verilen bu anlayışa göre, evren için herhangi bir başlangıç veya son söz konusu değildi.

Materyalist felsefenin de temelini oluşturan bu görüş, evreni sabit, durağan ve değişmez bir maddeler bütünü olarak kabul ederken bir Yaratıcının varlığını da reddediyordu.

21. yüzyılın eşiğinde olduğumuz şu dönemde, evrenin bir başlangıcı olduğu, yok iken bir anda büyük bir patlamayla (Big Bang) yaratıldığı modern fizik tarafından pek çok deney, gözlem ve hesapla ispatlanmış durumdadır.

Ayrıca, evrenin, materyalistlerin iddia ettikleri gibi sabit ve durağan olmadığı, tam tersine sürekli bir hareket ve değişim içinde olduğu, genişlediği saptanmıştır. Bugün bu gerçekler bilim dünyası tarafından kabul edilmektedir.

Hoimar Von Ditfurth:

Başka bir deyişle, bilim adamları bu konuda, evrenin bir başlangıcı olduğu düşüncesini akla getiren olgulara rastlamışlardır.

Bu düşünce bilim adamlarından çoğuna öylesine devrimci, başka deyişle bilimsellikten uzak, birçok bilim adamının pek sevdiği bir deyişle tuhaf görünmüştür ki, bu eski mitosları ve dinlerdeki dünyanın sonu görüşlerini anımsatacak çarpıcı sonuçtan kaçınabilmek için ortaya bir sürü kuram ve görüş atılmıştır. Yer yer çok karmaşık bu kuramlara ve evren modellerine burada yer verecek değiliz. Çünkü başta değindiğimiz iki Amerikalı Penzias ve Wilson'un buluşlarının, bu soruya nihai bir yanıt getirmiş olduğunu düşünmekteyiz: Evrenin gerçekten de bir başlangıcı vardır. (Hoimar Von Ditfurth, Dinozorların Sessiz Gecesi 1, Alan Yayıncılık, Kasım 1996, İstanbul, Çev: Veysel Atayman, s.56)
Anthony Flew (Ünlü ateist felsefeci):

İtiraflarda bulunmanın insan ruhuna iyi geldiğini söylerler. Ben de bir itirafta bulunacağım: Big Bang modeli, bir ateist açısından oldukça sıkıntı vericidir. Çünkü bilim, dini kaynaklar tarafından savunulan bir iddiayı ispat etmiştir: Evrenin bir başlangıcı olduğu iddiasını. Sadece evrenin bir sonunun ve başlangıcının olmadığını kabul ettiğimiz sürece, evrenin şu anki varlığının mutlak bir açıklama olduğunu savunabiliriz. Ben hala bu açıklamaya inanıyorum, ama bunu Big Bang karşısında savunmanın pek kolay ve rahat bir durum olmadığını itiraf etmeliyim. (Henry Margenau, Roy Abraham Vargesse, Cosmos, Bios, Theos, La Salle II: Open Court Publishing, 1992, s.241)

Dennis Sciama (Fred Hoyle ile birlikte uzun yıllar sabit durum teorisini savunan bilim adamı):

Sabit durum teorisini savunanlarla onu test eden ve bence onu çürütmeyi uman gözlemciler arasında, bir dönem çok sert çekişme vardı. Bu dönem içinde ben de bir rol üstlenmiştim. Çünkü gerçekliğine inandığım için değil, gerçek olmasını istediğim için 'sabit durum' teorisini savunuyordum. Teorinin geçersizliğini savunan kanıtlar ortaya çıkmaya başladıkça Fred Hoyle bu kanıtları karşılamada lider rol üstlenmişti. Ben de yanında yer almış, bu düşmanca kanıtlara nasıl cevap verilebileceği konusunda fikir yürütüyordum. Ama kanıtlar biriktikçe artık oyunun bittiği ve sabit durum teorisinin bir kenara bırakılması gerçeği ortaya çıkıyordu. (Stephan Hawking, Evreni Kucaklayan Karınca, Alkım Kitapçılık ve Yayıncılık, 1993, s.62-63)

Stephen W. Hawking:

Neden evren zamanın bir ucunda, geçmiş diye adlandırdığımız bir ucunda yüksek bir düzen durumu içinde olmalıdır? Neden bütün zamanlar boyunca tamamen bir düzensizlik içinde değildir? Düzensizlik içinde olması çok daha mümkün görülebilir. Ve neden düzensizliğin arttığı zamanın yönü neden evrenin genişleme yönü ile aynıdır? Bir muhtemel görüş Yaratıcının evrenin genişleme evresi için başlangıcında yumuşak ve düzenli bir durum seçmiş olmasıdır. Neden böyle olduğunu anlamaya çalışmamalıyız veya nedenlerini sormamalıyız, çünkü evren Yaratıcının yaratması ile başlamıştır. Aslında evrenin bütün tarihinin Yaratıcı tarafından yaratıldığı söylenebilir. Görülmektedir ki, evren çok düzenli, belirlenmiş kanunlara göre gelişmektedir. (Stephen W. Hawking, "The Direction of Time", New Scientist, vol. 115, 9 Temmuz 1987, s.47)
Don Page:

Şu ana kadar bilinen hiçbir mekanizma evrenin tesadüfi bir olayla başlamasına ve şu anki yüksek düzeyine gelmesine izin vermez. (Don Page, "Inflation does not explain time assymetry", Nature, cilt 304 (3 Temmuz 1983), s.40)

Prof. Dr. Ali Demirsoy:

Ama bugün sonsuz zamanın ve sonsuz mekanın hala Allah'a ait olduğunu, evrenin sonlu ve zamanlı olduğunu, Bruno'ya ters de olsa artık biliyoruz. (Prof. Dr. Ali Demirsoy, Kalıtım ve Evrim, Meteksan Yayıncılık, Ankara, 1995, Yedinci Baskı, s.21)
Hoimar Von Ditfurth:

Bu noktadan önce ve onun başlangıcında neyin bulunduğunu bilmemiz olanaksız. Bu alan bilime kapalı. Niçin bir başlangıç olmuş olduğu sorusu da, yanıtı verilemez bir soru. Ayrıca bu başlangıç maddesinin ilk yapısının nereden kaynaklandığı, nasıl bir özellik gösterdiği, hidrojen dediğimiz bu ilk maddenin neyin ürünü olduğu türünden sorular da, bu sırlar alanının içinde kalmaktadır. (Hoimar Von Ditfurth, Dinozorların Sessiz Gecesi 3, Alan Yayıncılık, Kasım 1996, İstanbul, Çev: Veysel Atayman, s.7)

Leonard Huxley:

Yaratılış kavramı oldukça akla uygundur. Buna inanmakta hiçbir zorluk görmemekteyim. Daha önceki dönemde, bu evren var değildi ve bu görünümüne önceden var olan bir varlığın iradesi sonucunda ulaştı. (Leonard Huxley, Life and Letters of Thomas Henry Huxley, MacMillan, 1938, Vol.1 s.241)
Prof. Fred Hoyle:

Big Bang teorisi evrenin tek ve büyük bir patlama ile başladığını kabul eder. Ama bildiğimiz gibi patlamalar maddeyi dağıtır ve düzensizleştirirler. Oysa Big Bang çok gizemli bir biçimde bunun tam aksi bir etki meydana getirmiştir: Maddeyi birbiriyle birleşecek ve galaksileri oluşturacak hale getirmiştir. (Fred Hoyle, The Intelligent Universe, London, 1984, s. 184-185 )

Evrimciler İtiraf Ediyor: Sanat ve Estetik Duygusunu Evrimle Açıklayamayız


Hepimiz, müzik teorisini anlamasak veya müzik notalarını okuyamasak da, müzikteki duygu ve anlamı kavrayacak bir kapasiteyle doğuyoruz...

İnsan ruhuna özgü mucizevi bir özellik olan sanat ve estetik duygusu, yıllardır Darwinist bilim adamları tarafından göz ardı edilmeye çalışılan konuların başında gelmektedir. Bunun nedeni ise açıktır: Evrendeki olağanüstü düzenin ve canlılardaki kompleks sistemlerin sözde kör tesadüfler ve hayali mekanizmalar sonucunda meydana geldiğini iddia eden Darwinistler, ilk insan topluluklarından itibaren var olan sanat ve estetik bilincinin kaynağını açıklayamamaktadırlar.

Geçmişten günümüze kalan izler, insanların, tarihin her döneminde kültürleriyle ve sosyal yaşamlarıyla medeni bir hayat sürdüklerini göstermektedir. Arkeolojik kazılarda bulunan aletler, dikiş iğneleri, flüt kalıntıları, süs eşyaları, dekorasyon malzemeleri, geçmiş insanların kültürel olarak gelişmiş bir yaşam sürdüklerinin ve yeryüzünde yaşamış çeşitli insan topluluklarının sanata ilgi duyduğunun göstergelerindendir. Günümüze kadar ulaşan duvar resimlerinden geçmişte yaşamış insanların, neredeyse bugünkü sanatçılar kadar başarılı ürünler ortaya çıkardıkları anlaşılmaktadır. İnsanda var olan bu özelliği, evrim ile açıklamak mümkün değildir, çünkü insandan başka hiçbir canlıda estetik ve sanat yeteneği veya kaygısı bulunmaz. Bu özellik, insanla birlikte ve hiçbir evrimsel kökeni olmadan, kompleks yapısıyla beraber aniden ortaya çıkmıştır.

Evrimciler İnsandaki Sanat ve Estetik Duygusunu Neden Açıklayamıyor?

Sanatsal faaliyet o kadar kompleks süreçlerin bir araya gelmesiyle ortaya çıkar ki bunu insanın "hayali evrimi"yle açıklamak mümkün değildir. 20. yüzyılın ünlü evrimci bilim adamlarından Stephen Jay Gould, müzik konusundaki gizemli ve evrim açısından açıklanamaz durumu şöyle vurgulamaktadır:

"... Müziğin ya da dinin, sosyal bir grubu bir araya getirdiğini kabul ediyorlar. İnsan psikolojisinin bu, müzikten hoşlanma sayesinde bir araya gelme yönü, en baştan başlayacak olursak neden müzik, din ve sanat var sorusu kadar, bulmacanın ötesinde bir durumdur. Eğer faydalı bir etkisi varsa bulmaca daha da zorlaşmış olur, neden var oldukları ve neden faydalı etkileri olduğu gibi. Bir seri armonik bağlantıdan oluşan gürültünün neden insanların dostlarıyla bir arada olmayı istemelerine yol açtığı, bir kişinin neden kendi zevki için bir plak takıp dinlediği gibi aynı gizemin bir parçasıdır. Armonik gürültülerin doğrudan fiziksel etkileri arasında grup içinde bir araya gelmek yoktur, bu yüzden böyle bir etkiyi, müziğin evrimine bir açıklama olarak sunamayız."(Stephen Jay Gould, The evolutionist, June 2, 1998)

Gould’un üzerinde durduğu müzik konusu evrimciler için başlı başına bir sorun teşkil etmektedir. Eğer müziğin bize maddi bir yararı yoksa, evrimcilere göre, doğal seleksiyonda neden o özellik başarılı olmuştur? Bilindiği gibi, evrim teorisi, yeryüzündeki tüm canlıların cansız atomlardan var olduklarını ve bazı hayali mekanizmalarla evrimleştiklerini öne sürer. Bu hayali mekanizmalardan biri olan doğal seleksiyon, şartlara ve ortama uyum sağlayabilen canlıların seçilerek hayatta kalması, bu nedenle bu uyuma neden olabilecek, sadece yarar sağlayabilecek özelliklerin seçilmesi temeline dayalıdır. Ancak müziğin hayatta kalmak, koşullara adapte olmak anlamında hiçbir maddi yararı bulunmamaktadır.

Tarihsel ve Evrensel Bir Dil: Müzik


Yapılan araştırmalarda, yaşamış bütün insan topluluklarının müzikle ilgilendiği ortaya çıkmıştır. Evrimcilerin büyük bir kısmı, müziğin, dil gibi içgüdüsel, sadece insana ait, evrimsel delilleri olmayan bir özellik olduğunu kabul etmişlerdir. Scientific American dergisinde yayınlanan bir makalede bu konuda şu yorumlar yapılmaktadır:

"Bizi bir anda neşelendirebilir, melodiyi ilk duyduğumuz anı hatırlatabilir veya bizi uyutan bir ninni olabilir. Müzik, insan türü üzerindeki gücü açısından eşsizdir. Belki de bu yüzden yeryüzündeki hiçbir insan kültürü onsuz yaşamadı... Bir an için Fransa ve Slovenya’da yakın zamanlarda yapılan keşifleri, Neanderthal kuzenlerimiz tarafından yapılmış, hayret verici derecede gelişmiş, tatlı nameli flütleri düşünün. Bu hayvan kemiklerinden oyulmuş enstrümanların bazıları neredeyse 53.000 yaşında..."(Exploring the Musical Brain, Scientific American, 22 ocak 2001)

Neanderthallerin yaşadıkları bölgelerde yapılan kazılarda bulunan müzik enstrümanları, sanatsal resimler veya mezarlar, şimdiye kadar evrimci bilim adamları tarafından sözde ilkel canlılarmış gibi öne sürülen eski insanların da günümüz insanlarından farksız olarak estetik, sanat, ahlak gibi kavramlara sahip olduklarını göstermektedir. Evrimle açıklanması imkansız olan bu durum, Discover adlı dergide yayınlanan bir makalede şu şekilde yorumlanır:

"Neden? Neden müzik dünyadaki bütün ülkelere ve bütün halklara yayılmıştır? Neden müzik orduları harekete geçirmek, ölüleri gömmek için kullanılmıştır? ... Elinde, olası bütün kültürlerde ve bütün tarihsel dönemlerde olan bir şey varsa, kendi kendine sormalısın: Neden? Eğer bu bir tesadüfse, neden bu tesadüf her yerde ortaya çıktı?... Müziğin kökü evrimde olmasa da onun etkili gücündeki, insan ruhunu iyileştiren ve canlandıran bir şeyler, onu diğer sanatlardan farklı bir yere koymaktadır... Ve işte Pinker bile, şunu kabul etmeye istekli gözüküyor: Sanırım müzik halen bir sırdır ve onu anladığımızı düşünerek kendimizi kandırmamalıyız. Bence o gerçekten de çözülmemiş, hakkında bilimsel açıdan doğru noktaya parmak basılmamış, gelişigüzel açıklamaları kabul etmemek için fazlaca nedenimiz olan, gerçek bir problemdir."(DISCOVER Vol. 22 No. 8 (August 2001), The Genetic Mystery of Music, Josie Glausiusz )

Bu makalede araştırmacıların söylediklerini şöyle özetlemek mümkündür:

"Müzik insan ruhuna has mucizevi bir olaydır. Bütün insan topluluklarında aniden ortaya çıkmıştır. Bu olguyu doğal seleksiyon hikayeleriyle çözmeye çalışan Darwin, başarısız olmuştur. Biz evrimciler olarak şu an bu olayı çözemiyoruz ve evrimsel olarak çözmemiz pek mümkün değildir. Bu yüzden gelişigüzel yapılan hayali açıklamaların hiçbir değeri yoktur."

Evrimciler Müzik ve Sanat Bilincinin Kaynağını Açıklayamaz


Müzik bilincinin nereden kaynaklandığı sorusu araştırmacıları düşündüren soruların başında gelir. Müziğin kaynağını ve bağlantılarını beynin içinde arayan evrimci biyologlar hiçbir sonuca ulaşamamıştır. Bu konunun önde gelen uzmanlarından olan Mark Tramo, araştırmalarını Science dergisindeki makalesinde şu şekilde açıklamaktadır:

"Hepimiz, müzik teorisini anlamasak veya müzik notalarını okuyamasak da, müzikteki duygu ve anlamı kavrayacak bir kapasiteyle doğuyoruz. İnsan beyni hiçbir bilinçli çaba göstermeden akustik enerjinin spektrum ve zaman unsurlarını müziğin temel algı unsurlarına dönüştürebilir: melodi, armoni ve ritim. Müzik dil gibi, iletişimin belirli sayıdaki sesi, sonsuz sayıda bir araya getiren kurallardan oluşmuş, akustik temelli bir formudur... Müzik yeteneğinin hayatta ne kadar erken ortaya çıktığının ispatlanabilmesi hayret vericidir. 4. aydan itibaren, bebekler, kulak tırmalayıcı müzik perdeleri yerine, ahenkli müzik perdelerini tercih etmektedirler... Beyinde bir müzik merkezi ya da sadece müzik idrakı sırasında çalışan belirlenmiş beyin yapıları da yoktur."(Mark Jude Tramo, science, Volume 291, Number 5501, Issue of 5 Jan 2001, pp. 54-56)

Sanat ve Estetik Duygusunun Kaynağı İnsan Ruhudur

Materyalistlerin ne kadar ararlarsa arasınlar bir türlü maddesel kaynak bulamadıkları sanat ve estetik gibi özelikler, insan ruhunun vasıflarıdır. Resim, müzik gibi sanatın her dalına duyulan ilginin yanı sıra, insan ruhu; Yüce Allah tarafından temizlik, düzen, uyum, ahenk, simetri gibi olgulardan da zevk alacak şekilde yaratılmıştır. Bunun tam tersi özellikler ise insan ruhunu olumsuz yönde etkiler. Çirkinlik, kirlilik, düzensizlik insan ruhunda rahatsızlıkların ortaya çıkmasına yol açar. İnsan ruhunun bu eşsiz özellikleri, onunla bir uyum içinde yaratılmış olan doğada ve evrende de karşılığını bulur.

Ruhun güzelliğe ve mükemmelliğe düşkün, ideal bir ortam için yaratılmış olan bu özel yapısı, insanın bütün canlılardan üstün bir seviyede olduğunu göstermektedir. Evrimcilerin bu eşsiz özellikler karşısında söyleyecekleri hiçbir şey yoktur. Sözü edilen yapılar, maddi boyutta açıklanamamaktadır. Bu yüzden, ruhun özelliklerini beyin fonksiyonlarına bağlamaya çalışan bütün çabalar başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Bu durum karşısında evrimciler, devam eden cılız çalışmaları teşvik etmek için sadece "ileride bir gün bu konuyu açıklayacağız" avuntusuna başvurmaktadırlar. Konuyu araştıran evrimci bilim adamı Christopher Tyler, Science dergisinde yayınlanan makalesinde bu sonuçsuz çabayı, evrimsel hayal ve beklenti çerçevesinde şöyle yorumlamaktadır:

"Sanatsal estetiğin sahip olduğu kompleks yapıyı beyinde bir yere bağlamak, beyin konusunda araştırma yapan bilim adamlarının nihai umudu olmalı..."(Christopher W. Tyler: Is Art Lawful?, science, Volume 285, Issue of 30 Jul 1999, pp. 673-674.)

Evrimcilerin iddiaları içi boş hayallerin ötesine gidememektedir. Tek mutlak gerçek şudur ki; gökleri, yeri ve bu ikisi arasındaki her şeyi Allah yaratmıştır. İnsanı en güzel surette yaratan ve ona ruh üfleyen; ruhunu sanat ve estetikten, güzellikten zevk alacak şekilde yaratan alemlerin Rabbi olan Allah’tır.

Geçmişin Sanatsal İzleri Evrimi Yalanlıyor
Geçmiş medeniyetlere dair buluntular, evrim teorisinin "ilkelden medeniyete doğru ilerleme" iddialarını geçersiz kılmaktadır. Tarihin akışını incelediğimizde karşımıza çıkan gerçek, insanın her zaman günümüz insanıyla aynı zeka seviyesine ve sanat ve estetik duygusuna sahip olduğudur. Yüz binlerce yıl önce yaşamış insanların ürettikleri eserler ve geride bıraktıkları izler, evrimci iddialardan bambaşka manalar taşır. Bu izleri incelediğimizde görürüz ki, geçmişte yaşamış insanlar da, zekalarıyla, yetenekleriyle yaşadıkları her çağda yeni keşifler yapmışlar, ihtiyaçlarını karşılamış ve kendi uygarlıklarını inşa etmişlerdir.

Darwinizm = Ateizm Gerçeğini Ender Helvacıoğlu İtiraf Ediyor


Darwinizm’in amacı, tesadüfleri ilah edinerek, Yaratılış fikrini ortadan kaldırmaktır...


14 Ağustos 2009 tarihinde Habertürk kanalında yayınlanan Sansürsüz programına katılan Darwinistler, Yaratılış savunucularının Darwinistleri “dinsiz” gibi göstermeye çalıştıklarını iddia etmişlerdir. Oysa bu, Yaratılışçıların bir iddiası değil, doğrudan Darwinizm’in ve Darwinistlerin iddiasıdır.

Darwin'in akıl ve bilim dışı görüşü, dünya üzerindeki yaşamın tüm varlığının ve çeşitliliğinin, (Allah’ı tenzih ederiz) Allah'ın yaratmasıyla değil, rastgele ve gelişigüzel süreçlerin sonucunda meydana geldiğini ileri sürer. Buna göre DARWİNİZM’DE BİR AMAÇ, AKIL, HEDEF BULUNMAMAKTADIR. Darwinizm’in amacı, tesadüfleri ilah edinerek, Yaratılış fikrini ortadan kaldırmaktır. Maddenin mutlak varlığını savunan materyalist inancı temel alan Darwinizm; canlı varlıkların yoktan yaratıldıklarına, insanı insan yapan ruhun metafizik varlığına ve varlıkların Yüce Allah’ın İradesi ve Kontrolü altında olduğu gerçeğine karşı mücadele amacıyla ortaya çıkmış sapkın bir dindir.

Bir kısım evrimciler bu gerçeği örtbas etme çabasındadırlar. Bunun amacı şudur: Onlar, içinde bulunduğumuz yüzyılda Darwinizm’in dünya üzerinde mutlak çöküşe doğru gittiğinin farkındadırlar. Bu nedenle, Darwinizm’in tekrar dünya çapında etkin olabilmesi için farklı çevreleri kendilerine çekme ve sapkın Darwinizm ideolojisini ılımlı gösterme peşindedirler. Öyle ki, bunu yaparken “din ve evrim çelişmez” mantığını dahi ortaya atabilmiş ve insanlara, evrime inanmanın Allah’ın varlığını reddetmek anlamına gelmeyeceği telkinini vermişlerdir. Oysa kendileri, büyük ölçüde ateisttirler. Mine Kırıkkanat’ın da sürekli destekçi çıktığı ve kendince güçlü zannettiği kesim, işte bu yanılgının içine düşmüş olan, Dawkins’in deyimiyle Darwinist lobi tarafından kullanılan ve evrimle Allah inancının gerçekten bağdaşabileceğini zanneden bilgisiz ve zavallı kesimdir.

Darwinizm = ateizm gerçeğini söyleyenler, bunu açıkça itiraf edenler, Yaratılışçılardan ziyade, Darwinistlerin kendisidir. Hatta söz konusu programa konuk olan Darwinist Ender Helvacıoğlu’nun ta kendisidir:

Ender helvacıoğlu (bilim ve gelecek dergisi, haziran 2009)

Din ile yaratılış ile evrim çelişmez diyen bilimci, kendisini bir teknisyen konumuna indirgemiş demektir. Bütün bunları söyleyip hala bilimci olduğunu iddia ediyorsa da sadece ve sadece felsefi ve toplumsal bakış açısından nasibini alamamış bir zavallı entelektüeldir.

Konuyla ilgili dünyaca tanınmış Darwinistlerin itirafları:

Richard Dawkins (Oxford Üniversitesi):

"Darwin, entellektüel anlamda tatmin olmuş bir ateist olmayı mümkün kılmıştır." (The Blind Watchmaker s. 6)
“Beni bunun şahidi, bu konunun avukatı gibi görüyorlar. Ve bana soruyorlar ‘Dr. Dawkins, evrime olan inancınız, evrim üzerine çalışmalarınız sizi ateizme mi döndürdü?’ diye. Buna ‘evet’ demek zorundayım. ...Benim gibi insanlar evrim lobisi için kötü haber gibidirler. Oysa ben bu konuda, bu alanda konuşan kişilerin hepsinden çok daha açık sözlü ve dürüstüm.”  (Expelled “No Intelligence Allowed” Movie, Ben Stein, 2008)
“Özellikle oluşturulmuş bir çeşit evrimi koruma lobisi var. Bunların büyük bir çoğunluğunu ateistler oluşturuyor. Ama bu kişiler, gözü dönmüş şekilde, dindar insanlarla dost olmak istiyorlar. Ve bunu yapabilmenin tek yolu, evrim ile din arasında hiçbir uyuşmazlık olmadığını söylemektir.”  (Expelled “No Intelligence Allowed” Movie, Ben Stein, 2008)
"Türlerin Kökeni kitabından önce ateist olmak oldukça zordu."

Stalin:

"Genç nesillerin zihnini yaratılış düşüncesinden arındırmak için onlara tek bir şeyi öğretmeliyiz: Darwin'in öğretilerini"

Rennan Pekünlü (bilim ve gelecek dergisi, haziran 2009)

Bu bilgiler bize kutsal kitaplardan veya peygamberlere vahiy yoluyla gelen kelamlardan gelmedi. Bilim, bilmek konusundaki tek yoldur, gerisi batıl! (Allah’ı tenzih ederiz)

American Association for the Advancement of Atheism (Amerikan Ateizmi Geliştirme Birliği) başkanı Charles Smith:

"EVRİM, ATEİZMDİR."


Evrimcilerin Ara-Geçiş Formlarına Ait Fosillerin Bulunmaması İle İlgili İtirafları


Evrim teorisine göre bütün canlılar birbirlerinden türemişlerdir. Önceden var olan bir canlı türü, zamanla bir diğerine dönüşmüştür...

Evrim teorisine göre bütün canlılar birbirlerinden türemişlerdir. Önceden var olan bir canlı türü, zamanla bir diğerine dönüşmüş ve bütün türler bu şekilde ortaya çıkmışlardır. Teoriye göre bu dönüşüm yüz milyonlarca senelik uzun bir zaman dilimini kapsamış ve kademe kademe ilerlemiştir. Bu durumda iddia edilen uzun dönüşüm süreci içinde sayısız ara türlerin oluşmuş ve yaşamış olmaları gerekir. 

Örneğin geçmişte balık özelliklerini hala taşımasına rağmen, bir yandan da bazı sürüngen özellikleri kazanmış olan yarı balık-yarı sürüngenler yaşamış olmalıdır. Bunlar, bir geçiş sürecinde oldukları için de sakat, eksik, kusurlu canlılar olmalıdır. Evrimciler geçmişte yaşamış olduklarına inandıkları bu hayali yaratıklara "ara-geçiş formu" adını verirler. Eğer gerçekten geçmişte bu tür canlılar yaşamış olsaydı bunların sayısının milyarlarca olması gerekirdi ve bu ucube canlılara fosil kayıtlarında mutlaka rastlanması gerekirdi. Ancak bugün elimizde bir tane dahi ara-geçiş canlısına ait bir fosil bulunmamaktadır. 

Yani yeryüzü tabakalarında ne yarı balık-yarı sürüngen, ne yarı sürüngen-yarı kuş, ne de yarı maymun-yarı insan hiçbir fosil kalıntısına rastlanılmamıştır. Bulunan fosiller bugünkü türleriyle tıpatıp aynıdır ya da geçmişte yaşamış, ama bugün soyu tükenmiş bazı canlılara aittir. 

Aşağıda evrimcilerin, evrim teorisinin bu en önemli çıkmazlarından biriyle ilgili olan itiraflarından bazılarına yer verilmektedir.

Charles Darwin: 

Ama bu teoriye göre sayısız geçişsel biçimler olması gerektiğine göre, onlara yer kabuğuna gömülmüş olarak neden çok sayıda rastlamıyoruz? (Charles Darwin, Türlerin Kökeni, Onur Yayınları, Beşinci Baskı, Ankara 1996, s. 186  )
Peki ama geçit bölgelerde, yaşam koşullarının geçiştiği yerlerde, neden birbirine yakın geçişsel çeşitlere rastlamıyoruz? Bu güçlük, uzun süre kafamı karmakarışık etti. (Charles Darwin, Türlerin Kökeni, s. 187)
Türler başka türlerden belli belirsiz aşamalardan geçerek türediyse, neden her yerde sayısız geçişsel biçimlere (ara-geçiş formları) rastlamıyoruz? Bugün gördüğümüz türler yerine doğada neden biçimlerin karmakarışıklığı ile karşılaşmıyoruz? (Charles Darwin, Türlerin Kökeni, s. 185)
Eskiden var olmuş ara çeşitlerin sayısının da gerçekten pek büyük olması gerekir. Öyleyse bütün yerbilimsel oluşumlar ve bütün tabakalar geçişsel biçimlerle (ara formlar) neden tıka basa dolu değildir? Yerbilim (jeoloji), organik yaratıkların böylesine kopuksuz bir zincirini asla gün ışığına çıkarmamıştır. Bu belki de doğal seleksiyon teorisine karşı çıkarılabilecek en açık ve en zorlu aykırılıktır. (Charles Darwin, Türlerin Kökeni, s. 349)
Bütün bunlardan ötürü, jeolojik bulguların genellikle pek eksik olduğundan kuşkulanılamaz; ama... akraba türler arasında aşamalı ara-geçiş formlarının neden bulunmadığını anlamak daha da güçleşir.(Charles Darwin, Türlerin Kökeni, s. 363)
Ama açıkça söyleyeyim ki, bir oluşumun meydana gelmesinin başlangıcından bitimine dek yaşamış türler arasındaki sayısız geçişsel biçimlerin yokluğu teorimi gerçekten sarsmasaydı, en iyi saklanmış yerbilimsel oluşumlarda bile belgelerin böylesine eksik olduğundan asla kuşkulanmayacaktım. (Charles Darwin, Türlerin Kökeni, s. 371)
Dünyanın yaşayan ve tükenmiş canlıları arasında, ardışık her dönemde tükenmiş ve hala yaşayan türler arasında sonsuz sayıda geçişsel biçimin tükenmesini öngören bu öğretiye göre, her yerbilimsel oluşumun böyle ara biçimlerle dolu olmaması neden ileri gelmektedir? Her taşıl kalıntı dermesi (collection) neden canlı biçimlerin aşamalı değiştiğini gösteren açık bir kanıt sağlamamaktadır?(Charles Darwin, Türlerin Kökeni, s. 525  )
Derek W. Ager (Ünlü İngiliz paleontolog): 

Sorunumuz şudur: Fosil kayıtlarını detaylı olarak incelediğimizde, türler ya da sınıflar seviyesinde olsun, sürekli olarak aynı gerçekle karşılarız; kademeli evrimle gelişen değil, aniden yeryüzünde oluşan gruplar görürüz. (Derek A. Ager, "The Nature of the Fossil Record", Proceedings of the British Geological Association, cilt 87, 1976, s. 133 )

Fosil kayıtlarında, teorinin gerektirdiği ara formlar ciddi şekilde eksiktir... Modern Darwinist paleontologlar tıpkı Darwin ve ondan öncekiler gibi bu gerçeği hasır altı etmeye mecbur kalmışlardır.(Charles Darwin, Origin Of The Species (Türlerin Kökeni) kitabının "Everyman's Library" baskısının Önsöz'ü, 1965  )
Mark Czarnecki (Evrimci paleontolog): 

Teoriyi (evrimi) ispatlamanın önündeki büyük bir engel, her zaman için fosil kayıtları olmuştur... Bu kayıtlar hiçbir zaman için Darwin'in varsaydığı ara formların izlerini ortaya koymamıştır. Türler aniden oluşurlar ve yine aniden yok olurlar. Ve bu beklenmedik durum, türlerin Tanrı tarafından yaratıldığını savunan yaratılışçı argümana destek sağlamıştır. (Mark Czarnecki, "The Revival of the Creationist Crusade", MacLean's, 19 Ocak 1981, s. 56  )
Carlton E. Brett: 

Yeryüzünde hayat zaman içinde, yavaş yavaş ve kademe kademe mi gelişti? Fosil kayıtlarının bu soruya cevabı; "Hayır"dır. (Carlton E. Brett, "Statis: Life in the Balance", Geotimes, vol. 40 (Mart 1995), s.18  )
Dr. David Raup (Chicago Doğa Tarihi Müzesi, Jeoloji Bölümü Başkanı): 

Çoğu insan fosillerin, Darwin'in hayatın tarihi hakkındaki görüşlerine kanıt olduğunu zanneder. Oysaki bu kesinlikle yanlış bir düşüncedir. (SBS Vital Topics, David B. Loughran, Nisan 1996, Stewarton Bible School, Stewarton, Scotland, URL:http://www.rmplc.co.uk/eduweb/ sites/sbs777/vital/evolutio.html  )
Edmund Ambrose: 

Şunu kabul etmeliyiz ki, fosil kayıtlarında yaratılışçıların görüşlerine ters düşecek hiçbir şey yok. (SBS Vital Topics, David B. Loughran, Nisan 1996  )
Gareth Nelson (Amerikan Doğa Tarihi Müzesi): 

Bir fosil türünün veya fosil grubunun bile, diğerine ata olmuş olduğunun gösterilebileceğine inanmak hatadır. Ata-torun ilişkisinin var olduğu, ancak aksini belirten kanıtların yok olduğu varsayılabilir. Karşılaştırmalı biyolojinin tarihi, ataları araştırmanın bizi büyük hatalara mahkum ettiğini, bu sebeple asıl hedefine dayanarak bu araştırmanın boş bir çalışma olduğunu öğretti. İleri sürülen "ata"lar hakkında artan bilgi, onlara genellikle herhangi bir şeyin direkt atası olmak için çok uzmanlaşmış olduklarını gösterir. ( Nelson Gareth V., "Origin and Diversification of Teleostean Fishes", Annals of the New York Academy of Sciences, 1971, s. 22-23  )
Dr. Colin Patterson (Paleontolog): 

Evolution isimli kitabında ara-geçiş formlarından niçin söz etmediğini soran Luther D. Sunderland'a yazdığı mektubunda şöyle diyor: 

Kitabımda evrimsel geçiş formları ile ilgili illüstrasyonların eksik olduğu görüşünüze tamamıyla katılıyorum. Eğer herhangi bir canlı veya fosil bilseydim, tabii ki bunu kitabıma ilave ederdim. Siz ara-geçiş formlarını görselleştirmem için bana bir ressam (sanatçı) öneriyorsunuz, ama bu bilgileri nereden bulsun? Dürüst olmak gerekirse ben bu bilgileri sağlayamam ve eğer artistik birtakım çizimler yapsam, o zaman okuyucuları yanıltmış olmaz mıyım? Gould (Stephen Jay) ve American Museum elemanları hiçbir ara-geçiş formunun bulunmadığını söyledikleri zaman onlara karşı koyan kimse olmadı. Ben bir paleontolog olarak, fosil kayıtlarının atalarını tanımlama ile ilgili felsefi problemlerle sarılmış durumdayım. Hangi bir türün başka hangi tür canlıdan geldiğini gösteren bir fosil fotoğrafı göstermemi istemişsiniz - böyle bir fosil kaydı mevcut değil. (L.D.Sunderland, Darwin's Enigma: Fossils and Other Problems, 4. Baskı, Master Books, 1988, 10 Nisan 1979 tarihli mektuptan  )
David B. Kitts (Oklahoma Üniversitesi, Bilim Tarihi Profesörü): 

Paleontoloji, evrimi gösterecek delilleri sunacağına dair vaadlerine rağmen evrimcilere hiç de hoş olmayan zorluklar çıkardı. Bunlardan en çok dile düşeni fosil kayıtlarındaki boşluklardır. Evrim, türler arası geçiş formalarını gerektirir, ama paleontoloji bunu evrimcilere sunamadı. ("Paleontology and Evolution Theory", Evolution, Vol. 28 (Eylül 1974) s.467 )
John Adler ve John Carey: 

Türler arası formları ne kadar fazla sayıda bilim adamı ararsa, o kadar fazla hayal kırıklığına uğruyor.("Is Man a Subtle Accident", Newsweek, Vol.96, No:18, 3 Kasım 1980, s.95  )
Mark Ridley (Zoolog, Oxford Üniversitesi): 

Gerçek bir evrimci hiçbir zaman, yaratılışa karşı evrim teorisine dayanak olarak fosil kayıtlarını kullanmamaktadır. ("Who Doubts Evolution?", New Scientist, sayı 90, 25/06/1981, s. 831  )
Steven M. Stanley: 

Bilinen fosil kayıtları, evrimin büyük bir morfolojik ara geçişi başaran tek bir örneğini dahi belgeleyemedi. Bundan dolayı fosil kayıtları kademeli evrimin geçerli olabileceğine dair hiçbir kanıt öne süremez. (Stanley, Steven M., Macroevolution: Pattern and Process, San Francisco: W. H. Freeman and Co., 1979, s. 39  )
Hoimar Von Ditfurth :

Geri dönüp baktığımızda, neredeyse ıstırapla aranan o geçiş biçimlerini bir türlü bulamamış olmamıza şaşırmamamız gerektiğini anlıyoruz. Çünkü büyük olasılıkla böyle bir ara aşama hiç var olmadı. (Hoimar Von Ditfurth, Dinozorların Sessiz Gecesi 2, Alan Yayıncılık, Kasım 1996, İstanbul, Çev: Veysel Atayman, s.22 )
Bugüne kadar bulunabilmiş en eski fosiller, çekirdeksiz algler türünden mineraller içindeki fosilleşmiş cisimlerdir ve bunların üç milyar yıldan daha uzun bir geçmişleri vardır. Ne kadar ilkel olurlarsa olsunlar, bunlar bile oldukça karmaşık ve ustaca organize edilmiş yaşam biçimlerini temsil etmektedirler. Bu ilk fosil organizmalar ile kimyasal bileşme yoluyla meydana gelmiş moleküller, yani biyopolimerler arasında gelişme tarihi bakımından henüz bilgilerimizle dolduramadığımız bir boşluk bulunmaktadır. Öte yandan geçmişteki bu "şimdilik" doldurulamayan boşluk, kimi insanlara anlaşılır nedenlerle çok çekici gelmektedir. Doğaüstü herhangi bir dış etki olmaksızın hayatın başlamasını olanaksız gören birçok kimse, böyle bir boşlukta bir mucizenin belirtilerini, doğaüstü bir gücün mücadelesini görmektedir. (Hoimar Von Ditfurth, Dinozorların Sessiz Gecesi 1, s.199  )
Richard Leakey - Roger Lewin: 

Ancak, çeşitli sebeplerden dolayı sekiz ile dört milyon yıl öncesi arasındaki döneme ilişkin neredeyse tam bir fosil boşluğu olduğundan, atalarımızın o zaman nasıl olduğunu sadece tahmin edebiliriz.(Richard Leakey - Roger Lewin, Göl İnsanları, TÜBİTAK, 2. Basım, Ankara, s.31  )
Bizi aydınlatabilecek bir tane bile tam iskelet olmadığı gibi, atamızın yüzde yüz benzerini kurgulamaya yetecek kadar fosil parçası bile yok elimizde. (Richard Leakey - Roger Lewin, Göl İnsanları, TÜBİTAK, 2. Basım, Ankara, s.35  )
George Gaylord Simpson: 

Evrim tarihinin büyük bölümünü temsil eden ara-geçiş formları nerededir? Henüz hiçbir yerde bulunamadılar. Bu nokta evrimciler için fosil kayıtlarındaki şaşırtıcı boşluklar açısından çok önemlidir.(G.G. Simpson, The Meaning of Evolution, Bentam Books, Inc. New York, 1971, s. 16-19  )
Ara geçiş formları kayıptır, dalların yapraklarıyla bağlantısı yoktur ve gövdelerin de kökleriyle. (G.G. Simpson, Tempo and Mode in Evolution, Columbia Univ. Press, New York, 1944, s. 16-19  )
Tom Kemp (Oxford Üniversitesi): 

Çok iyi bilindiği gibi, pek çok tür fosil kayıtlarında aniden belirir, hiç değişime uğramadan birkaç milyon yıl kalır ve aniden kaybolurlar. (Tom S. Kemp, "A Fresh Look At The Fossil Record," New Scientist, vol. 108 (5 Aralık 1985), s.66  )
Bir nesilden diğerine türlerin birbirine geçişinin mümkün olduğunu gösterecek tek bir kayıt örneği yoktur. (Tom S. Kemp, Mammal-like Reptiles and the Origin of Mammals, New York American Press, 1982, s.363 )
Prof. Fred Hoyle : 

On bin böcek ve otuz binin üzerinde örümcek türünün ve bir o kadar da deniz canlısının fosilleri incelendi. Ancak bugüne kadar küçük değişikliklerin yol açtığı önemli evrimsel ara geçiş vakalarına rastlanmadı. (Fred Hoyle, "The Intelligent Universe: A New View of Creation and Evolution, s. 43  )
Stephen Jay Gould ve Niles Eldredge: 

Fosillere dayanarak herhangi bir soy ağacı tanımlamak imkansızdır. (Stephen Jay Gould ve Niles Eldredge, "Punctuated Equilibria: The Tempo and Mode of Evolution Reconsidered", Paleobiology, vol.3 (Spring 1977), s. 125 )
Stephen Jay Gould (Harvard Üniversitesi): 

Kitaplarımızda yer alan soy ağaçları çıkarıma dayalıdır, fosillerin kanıtlarına değil. (Stephen Jay Gould, "Evrimin Düzensiz Adımları", Natural History, Mayıs 1977, s. 13  )
Fosil kayıtları arasında canlılık tarihiyle ilgili açık ve kesin bir "ilerleme vektörü"nün bulunamamasını, bu konuyla ilgili en şaşırtıcı gerçek olarak değerlendiriyorum. (Stephen Jay Gould, "Ediacaran Deneyi", Natural History, sayı 93, (Şubat 1984), s.23  )
Omurgasız deniz canlıları arasında zaman içinde belirgin bir sıra ve gelişim mevcut değildir. Bazı grupların gelişmeleri üzerine birtakım masallar anlatabiliyoruz. Ama en azından dürüstlüğü yakaladığımız zamanlarda karmaşık yaşam tarihinin dizaynın çeşitlenmesinden oluştuğunu itiraf etmeliyiz. Örneğin ilk trilobitlerin gözlerinin ya da daha sonra ortaya çıkmış olan artropodların kompleksliklerinin üzerine hiçbir zaman çıkılmamış. Neden beklenen sırayı bulmayı bir türlü başaramıyoruz? (Stephen Jay Gould, "Ediacaran Deneyi", Natural History, s.22  )
Fosil kayıtlarında ara-geçiş formlarına neredeyse yok denecek kadar az rastlanması, paleontolojinin en önemli sırlarındandır. Bizler kendimizi canlılık tarihinin tek gerçek öğrencileri olarak nitelendiriyoruz. Ancak favori tezimiz olan "evrimin doğal seleksiyon yoluyla gerçekleştiği" iddiasını koruyabilmek için verilerimiz o kadar kötü ki, ortada çalışılabilecek bir süreç kalmıyor. (Stephen Jay Gould, Natural History, Vol. 86 (5), Mayıs 1977, s.14  )
Çoğu fosil türünün tarihi, kademe kademe gelişim (gradualism) ile çelişen iki özellik içermektedir: 

1. Durağanlık: Çoğu tür, yeryüzünde bulundukları süre içinde hiçbir değişiklik sergilememektedir, yok olduklarında nasılsalar, fosil kayıtlarında da aynı şekilde görünüyorlar. 

2. Ani meydana çıkış: Herhangi bir bölgede, bir tür, atalarının istikrarlı değişimleri ile aşama aşama meydana çıkmaz; tek bir seferde ve "tamamen oluşmuş" şekilde meydana çıkar. (Stephen Jay Gould, "Evolution's Eratic Pace", Natural History, vol. 86(5), Mayıs 1977, s.14 )
Dr. Colin Patterson: 

Gould ve Amerikan Müzesi uzmanları ara fosillerin bulunmadığını söylerken bir çelişki sergilememektedirler. Tek bir ara fosil bile yoktur. (L.D.Sunderland, Darwin's Enigma: Fossils and Other Problems, 4. Baskı, Master Books, 1988, s. 89  )
Niles Eldredge ve Ian Tattersall (Amerikan Doğa Tarihi Müzesi'nden paleontologlar):

Ayrı türlere ait fosillerin, fosil kayıtlarında bulundukları süre boyunca değişim göstermedikleri, Darwin'in Türlerin Kökeni'ni yayınlamasından önce bile paleontologlar tarafından bilinen bir gerçektir. Darwin ise gelecek nesillerin bu boşlukları dolduracak yeni fosil bulguları elde edecekleri kehanetinde bulunmuştur... Aradan geçen 120 yılı aşkın süre boyunca yürütülen tüm paleontolojik araştırmalar sonucunda, fosil kayıtlarının Darwin'in bu kehanetini doğrulamayacağı açıkça görülür hale gelmiştir. Bu, fosil kayıtlarının yetersizliğinden kaynaklanan bir sorun değildir. Fosil kayıtları açıkça söz konusu kehanetin yanlış olduğunu göstermektedir.

Türlerin şaşırtıcı bir biçimde sabit oldukları ve uzun zaman dilimleri boyunca hep statik kaldıkları yönündeki gözlem, "kral çıplak" hikayesindeki tüm özellikleri barındırmaktadır: Herkes bunu görmüş, ama görmezlikten gelmeyi tercih etmiştir. Darwin'in öngördüğü tabloyu ısrarla reddeden hırçın bir fosil kaydı ile karşı karşıya kalan paleontologlar, bu gerçeğe açıkça yüz çevirmişlerdir. (N. Eldredge, and I. Tattersall, The Myths of Human Evolution, Columbia University Press, 1982, s. 45-46 )
Lewis L. Carroll (evrimci paleontolog):

Ne yazık ki sürüngenlerin ortaya çıkışı öncesinde var olan tek bir sürüngen atası örneği yoktur. Bu ara formların olmayışı, amfibiyen-sürüngen geçişi hakkındaki çoğu problemi çözümsüz bırakmaktadır.(Lewis L. Carroll, "Problems of the Origin of Reptiles" Biological Reviews of the Cambridge Philosophical Society, vol 44. s. 393 )
E. H. Colbert ve M. Morales :

Deniz memelilerinin pek çok yönden en özelleşmiş türü olan Ichthyosaur, erken Triasik devrinde ortaya çıkmıştır. Sürüngenlerin jeoloji tarihine girişleri son derece ani ve dramatik bir şekilde olmuştur; Triasik öncesi devirlere ait fosil yataklarında, Ichthyosaurların muhtemel atalarına ait hiçbir iz yoktur... Ichthyosaur ilişkileri hakkındaki en temel sorun, bu sürüngenleri bilinen başka herhangi bir sürüngen takımına bağlayabilecek hiçbir sonuca götürücü delilin bulunamayışıdır. (E. H. Colbert, M. Morales, Evolution of the Vertebrates, New York, John Wiley and Sons, 1991, s. 193 )

Darwinizm'in Ahlak Üzerindeki Olumsuz Etkileri İle İlgili İtiraflar


Sınıf çatışmaları, güçlülerin zayıfları ezdiği bir toplum düzeni, sömürgecilik, ayrımcılık, zulüm ve daha pek çok insanlık dışı muamele meşruiyet kazanmış oluyordu...


Evrim teorisi, 19. yüzyılda biyoloji ve paleontoloji gibi bilim dallarının dışında, insan ilişkilerinden tarihin yorumlanmasına, politikadan toplum hayatına kadar birçok alanda etkili olmaya başladı. Darwinizm'in özellikle doğada canlılar arasında bir "yaşam mücadelesi" olduğu ve bu mücadelenin sonucunda "güçlü olanların yaşadıkları, diğerlerinin ise ezilerek yok edildikleri" fikri, insan davranışlarına ve düşüncesine de uygulanmaya çalışıldı. Darwinizm'in "doğanın bir mücadele ve çatışma yeri olduğu" iddiası toplumlara ve insanlara uygulandığında ırkçılık saplantıları, sınıf çatışmaları, güçlülerin zayıfları ezdiği bir toplum düzeni, sömürgecilik, ayrımcılık, zulüm ve daha pek çok insanlık dışı muamele meşruiyet kazanmış oluyordu.

Nitekim evrimciler de kimi zaman satır aralarında Darwinist fikirlerin toplumlara ne denli insanlık dışı özellikler aşıladığını kabul etmektedirler:
Theodious Dobzhansky:

Doğal seleksiyon egoizmi, zevk düşkünlüğünü, cesaret yerine korkaklığı, sahtekarlığı ve istismarı tercih eder. Toplum etiği ise "doğal" tavırları yasaklar ve bunların aksi olan nezaket, cömertlik ve hatta diğerlerinin, toplumun, milletin ve nihayet tüm insanlığın iyiliği için kendini feda etmek gibi özellikleri yüceltir.  (Theodosius Dobzhansky, Ethics and Values in Biogical and CulturalEvolution, Zygon, the Journal of Religion and Science, Los AngelesTimes'da yayınlandığı şekliyle alınmıştır, bölüm 4 (Haziran 16, 1974),s. 6; (That Their words, s.413)

P. J. Darlington (Evolution For Naturalists isimli kitabından):

Birinci nokta bencillik ve vahşet içimizdeki doğal bir şeydir, en uzak atamızdan bize miras kalmıştır. O zaman vahşilik insanlar için normaldir; evrimin bir ürünüdür. (P.J. Darlington, Evolution for Naturalists, 1980, s. 243-24 )

Robert Wright (The Moral Animal isimli kitabın yazarı):

Evrim teorisi, insan ilişkilerine karşı uzun ve oldukça kirli bir tarihe sahiptir. Yüzyılın sonlarına doğru politik felsefeye de karıştırılan teori, "Sosyal Darwinizm" adlı bir ideolojiye dönüştürülmüş ve ırkçıların, faşistlerin ve en acımasız kapitalistlerin elinde koz olmuştur. (Robert Wright, The Moral Animal, Vintage Books, New York, 1994, s. 7 )

Kenneth Hsu:

Bireyler, sınıflar, milletler ya da ırklar arasındaki rekabetin doğal seleksiyonun doğal kanunları ve üstün olanın aşağı olanı yok etmesinin de doğal olduğunu varsayan hain sosyal ideolojinin ezdiği insanlarız. Doğal seleksiyon kanunu, sizi temin ederim, bilim değildir. Bu bir ideoloji, hem de kötü bir ideolojidir. (Earth Watch, Mart 1989, s. 17; Henry Morris, The Long War against God, s. 57 )

425. Theodosius Dobzhansky, Ethics and Values in Biogical and Cultural Evolution, Zygon, the Journal of Religion and Science, Los Angeles Times'da yayınlandığı şekliyle alınmıştır, bölüm 4 (Haziran 16, 1974), s. 6; (That Their words, s.413)
426. P.J. Darlington, Evolution for Naturalists, 1980, s. 243-24
427. Robert Wright, The Moral Animal, Vintage Books, New York, 1994, s. 7
428. Earth Watch, Mart 1989, s. 17; Henry Morris, The Long War against God, s. 57 


Darwinistlerin Ida Aldatmacası İle İlgili İtirafları


Darwinius mükemmel bir fosil, ama HİÇBİR ŞEKİLDE KAYIP HALKA DEĞİL. EVRİM İÇİN BİR AÇMAZ TEŞKİL EDİYOR...

Johns Hopkins Üniversitesi Carnegie Doğa Tarihi Müzesi paleontologlarından Chris Beard: "Bu fosilin, BİZE İNANDIRMAK İSTEDİKLERİNİN AKSİNE, ne maymunlarla, ne de insan ile bir bağlantısı yoktur."1

Duke Üniversitesi'nden paleontolog Richard Kay, "Ida'nın kayıp halka olduğuna dair iddiaları destekleyecek elde hiçbir bilimsel analiz olmadığını", YANİ HİÇBİR DELİL OLMADIĞINI açıkça itiraf etmektedir.2

Timesonline'da ise bu konuda şu itiraf yer almaktadır: "Attenborough, Ida'yı, insanın geçmişi ile en yeni ve en mükemmel bağlantı haline getiren MEDYA SİRKİNİN bir elemanı haline geldi." "Böyle bulgular, genellikle akademik dergilerin ciddi sayfalarında gün ışığına çıkarılır. Ama Ida ile ilgili olarak, Amerikan Doğa Tarihi Müzesindeki şatafatlı basın toplantısı dışında böyle bir şey söz konusu olmadı. Sonrasında fosili inceleyen kişiler araştırmaları hakkında detaylar verdiler. Ancak yapılan açıklama son derece saçmaydı."3

Cambridge Üniversitesi'nden insanın evrimi profesörü Robert Foley ise, "bu canlıya kayıp halka denmesinin "anlamsız" olduğunu" ifade ediyordu.4

"Dr. Simons 10 yıl sonra beni ilk defa olarak bu SAÇMALIK hakkındaki öfkesini paylaşmak için aradı ve on yıl sonra ilk defa olarak onunla aynı fikirde idim. Sunulan ürün öylesine olağanüstüydü ki, şimdi bu şovun süresini tamamlamak için bilim adamlarının baskı altında oldukları anlaşılmış oluyordu."

Simons ise şunları söylüyordu: "Bu saçma ve çok tehlikeli. Bu tamamen kötü bilim yapmaktır... Darwinius mükemmel bir fosil, ama HİÇBİR ŞEKİLDE KAYIP HALKA DEĞİL. EVRİM İÇİN BİR AÇMAZ TEŞKİL EDİYOR."

1 The Missing Link? Nightline, ABC News television, May 20, 2009. The Missing Link? Nightline, ABC News television, May 20, 2009
2 Gibbons, A. "Revolutionary" Fossil Fails to Dazzle Paleontologists. ScienceNOW Daily News. Posted on sciencenow.sciencemag.org May 19, 2009, accessed May 20, 2009
3 http://www.timesonline.co.uk/tol/news/uk/science/article6350095.ece
4 http://www.timesonline.co.uk/tol/news/uk/science/article6350095.ece



Ida sahtekarlığı büyük bir yaygarayla basında yer aldı ve Darwinist propaganda için Ida yoğun olarak kullanıldı. Sahtekarlık ortaya çıkana kadar, kayıp halka aldatmacası pervasızca devam ettirildi.
1- NTV Bilim, 06. 2009
2- Akşam, 20. 05. 2009
3- Atlas, 07. 2009 


Evrimin "hayali kayıp halkası"nın bulunduğuna dair basında çıkan bu tip haberler, genelikle Darwinistlerin propagandayı yaymak için kullandıkları başlıca yöntemlerindendir. Darwinistler, ellerinde evrimi destekleyen bilimsel bir delil olmadığından, aynı sahtekarca başlığı atarak büyüyü devam ettirmek isterler. Özellikle ciddi şekilde yenilgiye uğradıkları dönemlerde, "kayıp halka bulundu" başlığını Darwinist yayınların manşetlerinden insanlara sunar ve bu yalan haberi evrimi çağrıştıran resimlerle desteklerler. Bu hipnoz yöntemi 150 yıldır kullanılmaktadır. Bu haberleri okuyan milyonlarca insan, yıllarca, evrimin ve kayıp halkanın gerçekten var olduğunu zannetmiştir. Ta ki, evrim sahtekarlığı kendilerine Harun Yahya eserleri vesilesiyle bütün yönleriyle açıklanıncaya kadar...
1- Birgün, 12. 06. 2006 2- Evrensel, 07. 04. 2006 3- Hürriyet, 23. 04. 2006 4- Hürriyet, 20. 10. 2006
5- Hürriyet, 07. 04. 2006 6- Evrensel, 13. 04. 2006 7- Birgün, 13. 04. 2006 8- Radikal, 11. 05. 2009
9- Radikal, 07. 04. 2006 10- Radikal, 18. 02. 2009 



Evrimin bir sahtekarlık olduğunu bilmeyen bir insan için, tanınmış bir gazetenin manşetinden, fosil resimleriyle, bilimsel terim ve formüllerle verilen bu haberler oldukça göz boyayıcı olarak görülebilir. Oysa söz konusu "kayıp halka" haberlerinin tümü uydurmadır. Evrimi destekleyen TEK BİR TANE BİLE ARA FOSİL YOKTUR. Böyle bir kayıp halka asla bulunmamıştır ve bulunması imkansızdır. Çünkü canlılar EVRİM GEÇİRMEMİŞ, TÜMÜNÜ ALLAH YARATMIŞTIR.
1- Hürriyet, 21. 06. 1998 2- Hürriyet, 20. 11. 2004 3- Taraf, 21. 05. 2009 4- Sabah, 28. 08. 1999
5- Bugün, 06. 11. 2006 6- Vatan, 21. 09. 2006 7- Birgün, 24. 01. 2008 8- Akşam, 23. 01.2009
9- Akşam, 19. 07. 2002 10- Birgün, 02. 02. 2008 11- Hürriyet, 26. 06. 2008 12- Vatan, 08. 04. 2001
13- Radikal, 24. 04. 2009 




UBA'nin İtirafları



Fransa Ulusal Bilimsel Araştırmalar Merkezinden bilim adamlarının hazırladıkları makalede, evrimsel soy ağaçlarının ne kadar güvenilmez ve birbirleriyle çelişkili olduğu belirtilmektedir...

UBA her ne kadar, Bilim ve Yaratılışçılık adlı kitapçıkta, evrim teorisini gözü kapalı savunmuş ve evrim teorisinin bilimin ilgili tüm alanlarında kesin delillere sahip olduğunu öne sürmüşse de, PNAS (Proceedings of the National Academy of Sciences) isimli yayınında evrim teorisi ile ilgili bazı çelişkileri itiraf etmiştir. PNAS'ta 25 Nisan 2000 tarihinde yayınlanan "The New Animal Phylogeny: Reliability and Implications" (Yeni Hayvan Sınıflaması: Güvenilirliği ve Anlamları) bu itiraf dolu makalelerden biridir.

Fransa Ulusal Bilimsel Araştırmalar Merkezinden bilim adamlarının hazırladıkları makalede, evrimsel soy ağaçlarının ne kadar güvenilmez ve birbirleriyle çelişkili olduğu belirtilmekte ve yeni teoriler üretilmesi gerektiği belirtilmektedir. Söz konusu makalede yer alan bazı ifadeler şöyledir:

DNA dizilerinin analizleri, evrimsel soy ağaçların yeniden yorumlanmalarını gerektirmektedir. Bir zamanlar, Metazoan (çok hücreli hayvanlar) soy ağacının tabanında yer alan ve birbirini takip eden komplekslik derecelerini temsil ettiği düşünülen sınıflar şu anda soy ağacında çok daha yüksek yerlere doğru yer değiştirmektedirler. Bu gelişme hiçbir evrimsel "ara form" bırakmamakta ve bizi simetrik kompleksiliğin başlangıcını tekrar düşünmeye zorlamaktadır.

Hepsinden kötüsü, genellikle üzerinde yeterli kritik değerlendirme yapılmayan birbiri ile çelişkili birçok ağaç ortaya çıkıp duruyor.

Atasal bağlantıların birbirinden böyle aniden ayrılışı, evrim sürecinde çok sık meydana gelmiş görünüyor. Bu olay, büyük miktarlardaki dizi verilerine rağmen ayrılma sıralarını yeniden yapılandırmayı zorlaştırmaktadır.

Yeni moleküler tabanlı sınıflandırmanın birçok önemli sonucu bulunmaktadır. Bunların arasında en önemlisi, süngerler, deniz anaları, deniz tarakları ile simetriklerin son ortak atası olan Urbilateria arasındaki "ara" sınıfların ortadan kaybolmasıdır.

Sonuç olarak, Urbilateria'ya giden kökte büyük bir boşluğa sahibiz. Eski evrimsel mantıkta yaygın olan, mevcut "ilkel" dalların anatomisine dayalı olarak, birbirini takip eden artan komplekslik derecelerini içeren bir senaryo ile coelomate (karın boşluklu canlıların genel ismi) atanın morfolojisini yeniden inşa etmek hususunda umudumuzu yitirmiş bulunuyoruz. (Proceedings of National Academy of Sciences, 25 Nisan 2000, cilt 97, no:9, s. 4453-4456, The New Animal Phylogeny: Reliability and Implications))