genetik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
genetik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Genişleyen Genetik Aralık


İnsan ve şempanze evrimleşmemişlerdir. Her şeyin yaratıcısı olan Allah’ın yarattığı mükemmel varlıklardır...

Şempanze genomunun bütünsel analizi insanlarla daha büyük oranda genetik farklılık ortaya koydu

Genomu deşifre edilen canlılara şempanze de katıldı. Elde edilen veriler, uluslararası bir araştırma ekibince insandaki karşılıklarıyla karşılaştırıldı ve çalışmanın sonuçları Nature dergisinde açıklandı. (1) Araştırma ekibinin edindiği sonuçlara göre, insan ve şempanze birçok geni paylaşıyordu ama aynı zamanda benzerliklerin yanı sıra oldukça önemli farklılıklar da vardı. Öyle ki, bu ilk kapsamlı genetik karşılaştırma, daha önceden gerçekleştirilen ve kısmi genom analizine dayalı olan çalışmalarda elde edilen genetik farklılık oranını üçe katlamış durumdadır. Önceki çalışmalarda %98.5 civarında oranlar elde edilmişti, bu son çalışmada elde edilen oran ise %96’dır.

Şempanzeler; insan, fare ve sıçandan sonra genomları deşifre edilen dördüncü memeli olarak bilim adamlarının genomik hazinesini zenginleştirmişlerdir. Araştırma ekibi ABD, Almanya, İsrail, İtalya ve İspanya gibi ülkelerden 67 bilim adamı tarafından meydana getirildi. “İnsan Genomu Projesiyle atılan temeller üzerine inşa etmeye devam ediyoruz ve insan genomunu diğer organizmalardan genomlarla karşılaştırma yöntemiyle, kendi biyolojimizi anlamak açısından son derece etkili bir araç edinmiş durumdayız” diyor ABD’nin Ulusal İnsan Genomu Araştırma Enstitüsü yöneticisi Francis S. Collins. (2)

Genetik benzerlik rakamındaki düşüşte önemli bir sebep, bilim adamlarının farklı tipte genetik farklılıkları hesaba katması oldu. Önceki çalışmalarda bilim adamları varyasyon olarak sadece SNP’leri (single nucleotide polymorphism) seçiyor, bu şekilde %1.2 gibi farklılık oranları elde ediyorlardı. SNP’ler karşılıklı DNA dizilimlerinde tek bir birimde görülen farklılaşmayı ifade ediyor. Bilim adamları bu çalışmada SNP’lerin yanı sıra başka genetik farklılaşma tiplerini de değerlendirmeye kattılar. Bunlar arasında öne çıkan bir etmen, indeller (insertions and deletions- ekleme ve çıkarmaları) oldu. Indeller, insan ve şempanze dizilimleri karşılıklı eşleştirildiğinde bazı nükleotidlerin boşluklara denk geldiği birimleri ifade ediyor. Aşağıdaki şemada örneklendirilen indel sadece 3 birim uzunluğunda. Aslında indeller binlerce birim uzunluğunda olabiliyor.
%4 farklılık, 35 milyon SNP ile 5 milyon indel şeklinde bir dağılım ortaya koyuyor.










Propaganda rakamlarında zorunlu indirim

Indellerin hesaba katılmasıyla, önceki analizlerin ne denli yüzeysel ve yanıltıcı oldukları da anlaşıldı. Nature dergisinin haber servisince yayınlanan ve University of Washington School of Medicine’dan Evan Eichler’in yorumlarına da yer verilen bir yazıda bu konuda şu ifadelere yer verildi:

    “‘İnsan ve şempanze, önceden zannedilen yakın kuzenler değiller. DNA’mız üzerinde geçmişte yapılan yüzeysel karşılaştırmalar dizilimlerimizin %98.5 ila %99 aynı olduğunu gösteriyordu. Sayıca 35 milyon olan ve toplam genomun %1.2’sine denk gelen tek harf değişimleri tek başlarına ele alındıklarında bu çıkabiliyor. Ama başka farklılıklar da var’, diyor Eichler. Ayrı bir yazıda, duplike olmuş parçaların iki canlıya ait dizilimlerde farklı biçimlerde yayıldığını yazıyor. Bu bölgeler çeteleye %2.7’lik farklılık daha ilave ediyor. ‘Dolayısıyla, %1.2 oranı üzüntü verici bir şekilde hatalı’ diyor Eichler.” (3)

Bu oldukça çarpıcı bir itiraf çünkü evrimciler on yıllarca toplumu insanla şempanzenin %99 genetik benzerlik ortaya koyduğu propagandasıyla yanılttılar. Ama şimdi bunun yüzeysel ve yanlış bir yorum olduğu ortaya çıkmış durumda.

Genetik benzerlik, ortak soy kanıtı değildir

Gerçekte, genetik benzerlik her ne olursa olsun bu oran, insan ve şempanzenin ortak bir atadan evrimleştiği senaryosuna hiçbir katkıda bulunmamaktadır. Açık bir şekilde, genetik dizilimler arasında genetik benzerlik olması ortak soy için bir kanıt oluşturmaz. İnsan da şempanze de aynı atmosferi soluduğuna, benzer organ ve diyetlere sahip olduklarına göre kendilerini benzer biyokimyalarla donatan genetik dizilimlere sahip olmaları son derece doğaldır. İki benzer cihazın kullanım klavuzlarındaki talimatların birbirine benzer olmasının bu cihazların tesadüflerle ortaya çıktığını kanıtlamadığı gibi, organizmalar arasındaki genetik benzerlikler de onların ortak atadan tesadüfen evrimleştiklerini kanıtlamaz. Canlıların DNA’larındaki genetik bilginin kompleksliği akıllara durgunluk verecek derecededir. Bu kompleksliğin matematiksel analizi, tesadüfe dayalı materyalist/evrimci iddiaları çürütmektedir. Genetik bilginin varlığı ve organizmalar arasında benzerlikler ortaya koyması, canlıları Allah’ın yarattğı gerçeği için somut bir bilimsel kanıt oluşturmaktadır.

İstatistiklerin Ardında

Bilim adamları “insan ve şempanzenin genetik olarak %99.4 benzer olduğunu buldu” gibi başlıkları okuduğumuzda bunların objektif ve net hesaplamalar olduğunu zannederiz. Rakamların küsüratlarının dahi eklenmiş olması ve bunların “bilim adamlarınca” yapılan hesaplamalara dayanması göz önüne alındığında başka bir şekilde düşünmek çok güçtür. Ancak ne var ki, bu izlenim tamamen yanıltıcıdır ve evrimci bilim adamlarının evrimci ön yargılarını desteklemektedir.
Bu ön yargıları gözler önüne sermek için 20 DNA bazından meydana gelen aşağıdaki iki dizilimi ele alalım. (Bazlar, DNA merdiveni üzerindeki basamaklar gibi sıralanan moleklüllerdir.) Bu dizilimler DNA’nın aynı bölgesinin parçasıdırlar ve birincisi babun, ikincisi ise orangutandandır. (4) Eğer paralel sıralar halinde dizilecek olurlarsa gayet kolay görülebilen farklılıklar ortaya koyarlar. (italik formda yazılmış ve renklendirilmiş olan yerler, dizilimlerin farklı olduğu yerleri belirtmektedir. A, T, G ve C sırasıyla Adenanin, Timin, Guanin ve Sitozin bazlarının baş harfini temsil etmektedir.)









Eğer benzerlikleri vurgulama eğilimindeyseniz daha yakından bakarak dizilimlerin farklı oldukları halde birbirinin aynı olan parçaları içerdiklerini görebilirsiniz. Bunları birbirine daha benzer göstermek için dizilime ekleyebileceğiniz hayali bir boşluktan yardım alabilir, dizilimi şu şekilde düzenleyebilirsiniz:








Şimdi dizilimler birbirinin neredeyse tıpatıp aynısı oldu. C ve boşluğun karşılıklı bulundukları noktada ikinci dizilim bir nükleotid kaybetmiş (veya birinci dizilim bir nükleotid kazanmış) görünümü verecek şekilde düzenleme yaptınız. Eğer bu noktada bir hesaplama yapacak olursanız benzerlik oranının belirgin derecede artmış olduğunu göreceksiniz.
Ama burada ciddi bir problem var. Verilere subjektif bir yorum unsuru kattınız.

Ve bu kattığınız, farklı uzunluktaki dizilimlere katabileceğinizin yanında küçük sayılabilecek bir miktar. İki organizmadan alınan uzun dizilimleri birbirine paralel sıralarda, nükleotidlerin sürekliliği hiç kesintiye uğramayacak şekilde eşleştirmek neredeyse asla mümkün olmuyor. Bu da yorumcuya nükleotidleri görmek istediği gibi eşleştirmenin kapısını açıyor.
Bunu göstermek için insan DNA’sına ait 40 nükleotidle orangutan DNA’sından 54 nükleotidle isteğe bağlı şekilde nasıl eşleştirilebileceğinin iki farklı yorumunu verebiliriz. Aşağıdaki iki eşleştirmede birinci sıra insandan, ikinci sıra ise orangutandan dizilimleri göstermektedir (5) :









Dikkatli bakacak olursanız her iki eşleştirmede de nükleotidlerin sırasının tamamen aynı olduğunu görebilirsiniz. Ancak indellerin ve SNP’lerin sayısı iki yorum arasında belirgin şekilde değişiyor. Ve elbette, karşılaştırılacak olan DNA dizileri bu örnekteki gibi 40-50 nükleotidden değil de insan ve orangutanın tüm genom karşılaştırmalarındaki gibi milyarlarca nükleotidden meydana geldiğinde farklı yorumlanabilecek ihtimallerin sayısı da çok çok daha fazla oluyor.

Evrimcilerin bilmecesi

Karşılaştırmalı genom analizlerinin geliştirilmesi sürecinde evrimciler tekrar tekrar “bizi insan yapan nedir?” sorusuna genetik analizlerin nihai cevap vereceğini, bir diğer deyişle insanın tüm özelliklerinin DNA düzeyinde açıklanabileceğini öne sürdüler. İnsan ve şempanze genomlarının bütünsel ilk karşılaştırması artık ellerinde ama bırakın bir cevap vermeyi, bir ipucuna bile sahip olmaktan çok uzaklar. Bu durumu çalışmayı aktaran haber yazılarında izlemek mümkün. Konsorsiyumun bir üyesi ve aynı zamanda Washington Üniversitesi’nde genom bilimleri yöneticisi olan Robert Waterson şunları söylüyor:

    “[Genetik olarak] Çok farklı değiliz. Ancak bizim dil yeteneğimiz, otomobillerimiz, kahve makinelerimiz ve psikoterapimiz var. Bunların tümü nasıl olur da [genetik] plandaki az sayıdaki genetik değişiklikten kaynaklanabilir?” (6)

Gerçekten de öyle. Nasıl olur da az miktarda genetik farklılık bir yanda şempanzeleri ormana, diğer yanda bilim adamlarını şempanze genomu araştırma konsorsiyumlarına koyabilir? Akıl ve his sahibi bir canlı olan insanın genlere indirgenemez olduğu belirgin bir gerçektir. Bu durum evrimcileri cevapsız bırakmaktadır. Almanya’nın Leipzig kentinde bulunan Max Planck Evrimsel Antropoloji Enstitüsü’nden Svante Pääbo’dan şu sözler aktarılıyor:

    “Burada şempanzelerden fenotipik olarak neden bu denli farklı olduğumuzu göremiyoruz. Gizemin bir kısmı orada saklı ancak bunu henüz anlayabilmiş değiliz.” (7)

Ulusal İnsan Genomu Araştırma Enstitüsü yönetcisi Collins, “Bizi insan yapan nedir?” sorusuna sadece moleküler boyutta cevap aramanın yanlışlığına şu sözlerle dikkat çekiyor:
“İnsan olmayla ilgili gerçek soru biyolojik bir soru olmanın ötesinde bir soru. Bu aynı zamanda teolojik bir soru. DNA bize nasıl olup da doğruyu yanlıştan ayırabildiğimizi veya insan ruhunun ne olduğunu söyleyemez.” (8)

Şempanze Genomu Biliminden ne anlıyoruz?

İnsan ve şempanzenin genetiği hakkında kapsamlı bir anlayış için uzun yol katedilmesi gerekiyor. Bu son karşılaştırma çalışması bilim adamları için ancak ham veri sağlamış sayılabilir. California Üniversitesi, San Diego’dan Ajit Varki’nin çalışmayla ilgili yorumunda söylediği gibi:

    “Bir genom, elementlerin periyodik tablosu gibidir. Tek başına size şeylerin nasıl çalıştığı hakkında birşey söylemez- uzun bir yoldaki ilk adım gibidir.” (9)

Birincisi, genel bir prensip olarak, veriler kendileri adlarına konuşmuyorlar. Yorumlanıyorlar. Örneğin, bir mavi küp, mavi bir piramide mi yoksa daha büyük bir kırmızı kübe mi daha çok benzemektedir. Elbette, buna vereceğiniz cevap, tercih edeceğiniz kritere göre değişecektir; renk veya şekil. Bu çalışmayla ilgili akılda tutulması gereken nokta şu ki, genetik farklılıklar evrim propagandacılarının %99 oranıyla tasvir ettiğinden çok daha karmaşık. Başka tip genetik varyasyonlar değerlendirmeye katıldığı anda bu oran belirgin şekilde düşüyor. Ama yine de bu son yorum da evrimci ön yargılarla gölgelenmiş görünüyor. Önde gelen bir biyokimyager olan Dr. Fazale Rana %96 benzerliği dahi şu sözlerle reddediyor:

    “Burada gördüğümüz şey, bilimsel bir oyun... Araştırmacılar insan ve şempanze arasında daha çok benzerlik göstermek için sonuçları manipüle ediyorlar... Bilim adamları tüm genetik farklılık tiplerini hesaba katacak olsalar benzerlik oranı %96’dan %85’e düşecek.” (10)

İkincisi, bir kez daha görmekteyiz ki, bir yanda bilimsel bilgide kazanç yaşanırken, öteki yanda evrimciler kayıp yaşıyorlar. Körelmiş organ ve hurda DNA iddialarının sonu böyle olmuştu. Bu iddialar, “Bunların fonksiyonlarını bilmiyoruz, o halde fonksiyonları olmamalı” şeklinde bozuk bir mantığa dayalıydı. Ancak bu konularda bilimsel anlayış ilerledikçe evrimcilerin iddialarının cehalete dayalı büyük yanılgılar olduğu anlaşıldı. Şimdi, genetik benzerlik propagandası da aynı süreçten geçiyor. Bilim adamları genetik benzerlikle ilgili önceki yorumların yüzeysel, aceleci, sakar ve yanıltıcı bir yaklaşıma dayandığını görüyorlar.

Üçüncüsü, ve en önemlisi, 40 milyon farklılık, bazları harf olarak düşünecek olursak 10.000 sayfa metine denk gelir. (11) Bu miktarda genetik farklılığın doğanın şuursuz kuvvetleri ve tesadüflerin aracılığıyla biriktiğine inanmak, bir tıp ansiklopedisinin elektronik baskısında meydana gelecek on binlerce rastlantısal değişikliğin onu anlamsız bir harf yığınına çevirmek yerine ona yepyeni bilgiler ekleyerek bir fizik ansiklopedisine dönüştüreceğine inanmak gibidir.

Evrim efsanesi

Ağaçlardan aşağı inen, yeni bir yaşam alanına uyum sağlayan ve kademeli olarak yeni biyolojik özellikler kazanıp harika bir insana dönüşen şempanze benzeri canlının hikayesi modern kültürün en büyük safsatasıdır. Burada son derece ilgi çekici olan nokta, genetik araştırmacılarının, kendi bilimsel akıllarının tesadüf ve amaçsız doğa olaylarının bir ürünü olduğu inancıyla bu efsanenin izlerini insan ve şempanze genomlarında aramaya çalışmalarıdır. Kendini kimyasal süreçlerin ürünü olarak açıklamaya çalışan bir zihinden gelen bu batıl inanca inanmak için hangi mantıklı sebep gösterilebilir?

Hiç, elbette.

Evrim teorisi, yaratılış gerçeğinin üzerini örtmek için tezgahlanmış bir aldatmacadır. İnsan ve şempanze evrimleşmemişlerdir. Her şeyin yaratıcısı olan Allah’ın yarattığı mükemmel varlıklardır.

1- The Chimpanzee Sequencing and Analysis Consortium 2005. "Initial sequence of the chimpanzee genome and comparison with the human genome," Nature 437:69-87.
2- New Genome Comparison Finds Chimps, Humans Very Similar at the DNA Level, NIH News, 31 August 2005, http://www.genome.gov/15515096
3- Michael Hopkin, “Chimpanzee joins the genome club”, news@nature.com, 31 August 2005, http://npg.nature.com/news/2005/050829/full/050829-9.html
4- Jonathan Marks, "What It Means to be 98% Chimpanzee", University of California Press, 2002, s. 25
5- Jonathan Marks, ibid s. 26
6- Tom Paulson, “Chimp, human DNA comparison finds vast similarities, key differences”, Seattle-Post Intelligencer, 1 September 2005, http://seattlepi.nwsource.com/local/238852_chimp01.html
7- Elizabeth Culotta, “Chimp Genome Catalogs Differences With Humans”, Science, Vol 309, Issue 5740, 1468-1469 , 2 September 2005
8- Karen Kaplan, “Man, Chimp Seperated by Dab of DNA”, The LA Times, 1 September 2005,
http://www.latimes.com/news/science/la-sci-chimp1sep01,1,6338683.story?coll=la-news-science
9- Elizabeth Culotta, ibid
10- Kathleen Campbell, “Leading Biochemist Says Chimp Genome Project is Seriously Flawed”, 2 September 2005, http://www.earnedmedia.org/cpr0902.htm
11- David A. DeWitt, Chimp genome sequence very different from man, 5 September 2005,
http://www.answersingenesis.org/docs2005/0905chimp.asp

Hücrenin İçinde Önemli Bir Detay : Genler


Çekirdekteki 46 kromozomun her biri, bir insan ile ilgili tüm bilgileri taşıyan genlere sahiptir...

İnsan hücresinin çekirdeğinde bulunan kromozomların her biri, o insan ile ilgili tüm bilgileri taşıyan genlere sahiptir. İnsan vücudunda bulunan bütün organlar, Allah'ın dilemesiyle, hücrelerde yer alan genlerin tarif ettiği bir plan çerçevesinde inşa edilirler. Gözle görülmeyen bu mucizeler, Allah'ın insan vücudunda yarattığı kusursuz detaylardan yalnızca bir tanesidir.

İnsan, kalbinin atışını kontrol edemez. Yemek yerken tükürük bezinin faaliyetlerinin denetimi kendi elinde değildir. Kendi kontrolüne bırakılsa, her saniye nefes alması gerektiğini sürekli olarak hatırlaması oldukça zordur. Bunun gibi sayısız vücut fonksiyonu onun hiçbir müdahalesi olmadan gerçekleşmektedir. Ancak kendi bedeninde kendi denetimi olmamasına karşın, sahip olduğu tüm sistemlerde kusursuz bir işleyiş vardır. (Yaratılış Mucizesi)

İnsanın kromozomlarının içinde kendisiyle ilgili her bilgi vardır. Çekirdekteki 46 kromozomun her biri, bir insan ile ilgili tüm bilgileri taşıyan genlere sahiptir. İnsan vücudunda bulunan bütün organlar, Allah'ın dilemesiyle hücrelerde yer alan genlerin tarif ettiği bir plan çerçevesinde inşa edilirler. Örneğin, vücutta deri 2.559, beyin 29.930, göz 1.794, tükürük bezi 186, kalp 6.216, göğüs 4.001, akciğer 11.581, karaciğer 2.309, bağırsak 3.838, iskelet kası 1.911 ve kan hücreleri 22.092 gen tarafından kontrol edilmektedir.

Gözle görülmeyen bir hücrenin içinde saklanan sayısız küçük parçanın, dev bir vücut sistemini kontrolü altında tutması büyük bir mucizedir. Bu sistemde hiçbir aksaklık ortaya çıkmaması, doğan her yeni insanda, aynı genlerin, aynı sistem ve organları kontrol etmesi, olağanüstü bir durumdur. (Allah Var)

Genler kuşkusuz akıl sahibi varlıklar değildir; kör ve şuursuz atomların bir araya gelmesiyle oluşurlar. Dolayısıyla buradaki üstün akıl ve kusursuz denetim onlara ait değildir. Hayranlık uyandırıcı birer yaratılış harikası olan genler, örneksiz olarak muhteşem alemler yaratan Allah'ın emrine uyarak hareket etmektedirler. Aslında bu, evrendeki küçük büyük her detayda kendisini açıkça gösteren bir gerçektir. Her şey, Allah'ın üstün yaratmasının bir tecellisidir. Genler, Allah dilediği için "her an" vücut sistemiyle ilgili "her şeyi" kontrol edebilirler. Bu üstün kontrol, tüm bu sistemin asıl sahibi Celil (azîm, mertebesi yüksek) olan Allah'a aittir.


Bilim Dünyası Evrime Darbe Vurmaya Devam Ediyor...


İdeolojik nedenlerden ötürü ayakta tutulmaya çalışılan evrim teori, 20. ve 21. yüzyılın ilerleyen teknolojik imkanlarıyla tamamen çökmüş durumdadır...

etmektedir. Ancak yıllardır ideolojik nedenlerden ötürü ayakta tutulmaya çalışılan bu teori, 20. ve 21. yüzyılın ilerleyen teknolojik imkanlarıyla tamamen çökmüş durumdadır. İşte bilim dünyasından evrim teorisini açmaza sürükleyen yeni gelişmeler...

Gen Mutasyonu, Gelişmeyen Akciğerler Ortaya Çıkarıyor 


Akciğerlerimizi oluşturan 300 milyondan fazla keseciğin çevresi sürfaktan isimli bir madde ile çevrilidir. Bu madde akciğer bezlerini sıralayıp, keseciklerin açılıp kapanmasına yardım ederek ciğerlerimizi çökmekten korumakta ve tüm hücrelere düzenli oksijen iletilmesini sağlamaktadır.

Yapılan araştırmalarda, vücudumuzda sürfaktan üretiminden sorumlu bir gen olduğu keşfedilmiştir. “Foxm1” isimli bu gen, yeni doğanlarda silindiğinde, akciğerlerin gelişmediği ve “SP-A” ile “SP-B” isimli iki kritik sürfaktan proteininin üretilemediği fark edilmiştir. (Scientists show gene mutation may cause immature lungs in newborns)

Sürfaktan proteinlerinin üretilememesi, doğar doğmaz anneleriyle olan göbek bağlarından solunum yapmayı bırakıp kendi başlarına solunum yapmaları gereken yeni doğanların, doğumdan çok kısa bir süre sonra “solunum yetmezliği” nedeniyle ölmesi anlamına gelmektedir.

Keşfedilen genin varlığı, Yaratılışı bir daha ispatlarken; faydalı bir mutasyon olamayacağını da tüm dünyaya bir kez daha göstermiştir.

Günümüzde canlılardaki mekanizmaları ve doğadaki teknolojiyi samimi bir gözle inceleyen birçok bilim adamı, Allah'ın sanatının, yaratışındaki üstünlüğün ve kusursuzluğun farkına vararak evrim teorisinin geçersizliğini kabul etmekte ve imana yönelmektedir.

Bitkilerdeki Büyüme Hormonu 

Bitkilerdeki büyüme hormonu, köklerin büyüme yönü, gövdenin büyümesi ve filizlerin çıkmasında oldukça önemlidir. Aynı zamanda, meyvelerin olgunlaşması, sarmaşıkların dolaşması gibi daha pek çok aşamada da büyüme hormonu aktif bir rol oynar.

Bitki hücrelerinin diplerinde, hücre zarının üzerinde PIN proteinleri denilen proteinler bulunur. Bu proteinler, büyüme hormonunun alt hücrelere akışını sağlar. Peki, bu proteinler neden başka bir yerde değil de, hücrenin diplerinde bulunmaktadır?

PIN proteinleri hücrenin protein fabrikalarında üretilirler ve hücre zarının her yerine taşınırlar. Sonuç olarak da, hücre zarının içinde kaybolurlar. Bu sürece “Endositoz” adı verilir. Keseciklere yakın yerlerde proteinler bağlantıyı koparır ve hücreye geri dönerler. Böylece, PIN proteinleri bir geri dönüşüm sürecine tabi tutulur ve hücre zarı tarafından tekrar yutulacakları yere yani hücrenin dibine nakledilirler.

Bu kompleks sistemi açıklamaya çalışan bilim adamları, bitki hücreleri yerçekiminde değişiklik hissettiğinde mekanizmanın hızlıca devreye girdiğini ve bu sayede de bitkiye yeni bir “alt kavramı” verdiğini keşfetmiştir.

İleri teknoloji laboratuvar ortamlarında yapılan deneyler sonucu, mutasyonla bu sistem herhangi bir değişikliğe uğratılmak istendiğinde ise; yaprakların çıkması gereken yerden köklerin çıktığı gözlemlenmiştir.

Evrimciler DNA üzerinde mutasyonlarla meydana gelen rastlantısal değişikliklerin canlıları evrimleştirdiğini öne sürerler. Ancak bu örnekte de görüldüğü gibi mutasyonlar her zaman zararlıdır. Mutasyon rastgele meydana geldiği için hemen her zaman canlıya zarar verir. Mantık gereği, mükemmel ve kompleks olan bir yapıya yapılacak herhangi bir bilinçsiz müdahale, o yapıyı daha ileri götürmez, aksine tahrip eder. Nitekim evrimcilerin iddialarının aksine hiçbir gözlemlenmiş "faydalı mutasyon" yoktur.

19. yüzyılın ilkel koşulları altında ortaya atılan evrim teorisinin, gelişen bilim ve teknolojinin bulgularıyla geçersizliği ispatlanmış, Darwin’in iddialarının hiçbir gerçekliği olmadığı görülmüştür. Evrim sürecinin mekanizmaları olarak öne sürülen doğal seleksiyon ve mutasyonların, Darwinistlerin ön gördüğü gibi bir etkisi olmadığı, yani yeni canlı türleri meydana getirmelerinin imkansız olduğu anlaşılmıştır.

Alg İle Bakteri Ortak Yaşıyor 

Dünyanın atmosferindeki karbon oranını dengeleyen alglerin, yaşamak için B12 vitaminine ihtiyacı vardır. Vücutlarında bu vitamini üretecek bir donanım bulunmadığı için, ihtiyaçlarını dışarıdan karşılamak zorundadırlar.

Alglerin üzerinde yaşayan bir çeşit bakteri, algler için B12 vitamini üretmektedir. Alglerin ihtiyacı olan yüksek miktarda B12 vitaminini ileri teknoloji laboratuvar ortamlarında bile karşılamak neredeyse imkânsızdır. Ancak bakteri, son derece kompleks kimya işlemleri gerçekleştirerek, adeta bir mikro laboratuvar gibi çalışır ve tam olarak alglerin ihtiyaç duyduğu miktarda B12 vitaminini üretebilir.

Bakterinin bu fedakâr davranışına karşılık alg, bakteriyi fotosentez yoluyla elde ettiği karbon ile besler ve yaşamasına yardımcı olur.

Bu iki takım arkadaşı arasındaki en ufak bir anlaşmazlık ya da uyumsuzluk, dünyadaki tüm karbon dengesinin bozulması ve canlılığın sona ermesi demektir. (The Secret Life Of Algae) Ancak böyle bir olay asla gerçekleşmez.

Şüphesiz alglerin ve bakterilerin bilimsel olarak açıklanamayan bu kusursuz uyumu ve fedakarlıkları, evrim teorisi için büyük bir açmazdır.

Genetik Açıdan İnsanlar Arasında Irk Ayrımı Yoktur


Irk, toplumda kültürel, politik ve ekonomik bir kavramdır, ancak biyolojik bir kavram değildir...

​Genetik Açıdan İnsanlar Arasında Irk Ayrımı Yoktur

Özellikle son 10 yıldır genetik biliminde elde edilen bulgular, biyolojik açıdan insanlar arasında ırksal farklılıklar olmadığını ortaya çıkardı. Bilim adamlarının birçoğu ise bu konuda hemfikirdiler. Örneğin Atlanta'da yapılan Bilimin İlerlemesi Kongresi'nde (Advancement of Science Convention) bilim adamları şöyle bir açıklamada bulundular:

Irk, tarihe geçmiş olaylarla şartlandırılmış algılarımızın ürünü olan sosyal bir kurgudur. Hiçbir biyolojik gerçekliği yoktur. (Robert Lee Hotz, "Race has no basis in biology, researchers say," Los Angeles Times, 20 Şubat 1997 )

Genetik araştırmalarda, ırklar arasındaki genetik farklılıkların çok küçük olduğu, genlere bakılarak ırkların ayırt edilemeyeceği ortaya çıktı. Konu hakkında araştırma yapan bilim adamları aynı grup içinde yer alan insanlar arasında dahi genetik olarak %0.2 fark olduğunu belirtmektedirler. Irksal farklılıkları belirleyen deri rengi, göz şekli gibi özellikler ise bu %0.2'nin sadece %6'sını oluşturmaktadır. Bu da genetik olarak ırklar arasında sadece %0.012 fark olduğu anlamına gelmektedir.  (Susan Chaves Cameron, Journal of Counseling and Development, 76:277-285, 1998)  Diğer bir deyişle ırksal farklılıklar kesinlikle önemsiz denecek kadar azdır.

New York Times gazetesinin 22 Ağustos 2000 tarihli sayısında Natalie Angier imzasıyla yayınlanan "Do Races Differ? Not Really, DNA Shows" (Irklar Farklı mı? DNA'nın Gösterdiğine Göre Pek Değil) başlıklı yazıda bu son bulgular şöyle özetlenmektedir:

Bilim adamları uzun yıllar boyunca, toplum tarafından kabul edilen ırksal kategorilerin genetik düzeye yansımadığından şüphe ettiler.

Ancak, araştırmacılar -insan vücudunun- neredeyse her hücresinin kalbinde saklanan ve genetik materyalin tamamlayıcısı olan insan genomunu daha yakından inceledikçe, insanları "ırk" yoluyla birbirinden ayırt etmek için kullanılan standart etiketlerin çok az veya hiçbir biyolojik anlam ifade etmediğine daha fazla ikna oldular.

İlk bakışta bir kişinin Kafkasyalı, Afrikalı ya da Asyalı olup olmadığını söylemenin kolay olduğunu ancak, görünenin altındaki özelliklere inildiğinde ve genom, 'ırkın' DNA özellikleri için tarandığında bu kolaylığın ortadan kalktığını söylüyorlar. (Natalie Angier, "Do Races Differ? Not Really, DNA Shows", New York Times, 22 Ağustos 2000 )
İnsan Genomu Projesi'ni yürüten Celera Genomics Şirketi'nin başkanı J. Craig Venter da ırkın bilimsel değil sosyal bir kavram olduğunu söylemektedir.  (Natalie Angier, "Do Races Differ? Not Really, DNA Shows", New York Times, 22 Ağustos 2000 )  Dr. Venter ve National Institutes of Health'de çalışan bilim adamları, insan genomunun tüm dizisinin (sekansının) taslağını biraraya getirdiklerini ve sadece tek bir insan ırkı olduğu sonucuna vardıklarını belirtmektedirler.

Manhattan North General Hospital'ın başkanı Dr. Harold P. Freeman ise, biyoloji ve ırk konusundaki çalışmalarının sonucunu şöyle özetlemektedir:

Irk açısından konuştuğumuzda, genlerinizin yüzde kaçının dış görünümünüze yansıdığını sorarsanız, buna verilecek cevap %0.01 civarında olacaktır. Bu genetik yapınızın çok çok düşük düzeydeki bir yansımasıdır. (Natalie Angier, "Do Races Differ? Not Really, DNA Shows", New York Times, 22 Ağustos 2000 )
Aynı sonuca varan bilim adamlarından bir diğeri ise Washington Üniversitesi'nden biyoloji profesörü Alan R. Templeton'dır. Templeton farklı halklardan insanların DNA'larını analiz etmiştir. Analizler sonucunda, insan türünde çok fazla genetik varyasyon varken, bu varyasyonların çoğunun bireysel olduğunu gözlemlemiştir. Her ne kadar halklar arasında bazı varyasyonlar varsa da, bu varyasyonların çok küçük olduklarını belirlemiştir. Templeton vardığı sonuçları -evrime olan önyargılı inancını korumakla birlikte- şöyle özetlemektedir:

Irk, toplumda kültürel, politik ve ekonomik bir kavramdır, ancak biyolojik bir kavram değildir. Ne yazık ki birçok insan -genetik farklılıkların- insan ırkının özü olduğu gibi yanlış bir kanıya sahiptir... Ben konuya biraz objektiflik katmak istedim. Bu oldukça tarafsız analiz sonucuna göre, insanlığın birbirinden gerçekten farklı alt gruplara bölünmesi gibi birşey söz konusu değildir. (Genetically Speaking, Race Doesn't Exist In Humans http://www.eurekalert.org/pub_releases/1998-10/WUiS-GSRD-071098.php)

Templeton'ın elde ettiği sonuçlara göre, Avrupalılarla Aşağı Saharalı Afrikalılar arasında ve Avrupalılarla Melanezyalılar (Kuzey Doğu Avustralya adalarının sakinleri) arasındaki genetik benzerlik, Afrikalılarla Melanezyalılar arasında olduğundan daha fazladır. Oysa Aşağı Saharalı Afrikalılarla Melanezyalılar siyah derili olmaları, saçlarının cinsi, kafatası ve yüz şekilleri ile birbirlerine daha çok benzemektedirler. Bunlar bir ırkı tanımlarken kullanılan özelliklerdir, ancak genetik olarak bu insanlar birbirlerine daha az benzerler. Templeton bu bulgunun gösterdiği gibi, "ırksal özelliklerin" genlerde görülmediğini belirtmektedir. (Genetically Speaking, Race Doesn't Exist In Humans http://www.eurekalert.org/pub_releases/1998-10/WUiS-GSRD-071098.php)

Popülasyon genetikçileri Luca Cavalli-Sforza, Paolo Menozzi ve Alberto Piazza tarafından yazılan İnsan Genlerinin Tarihi ve Coğrafyası adlı kitapta da şu sonuca varılmaktadır:

Boy ya da deri rengi gibi dış özelliklerden sorumlu olan genler dışta tutulursa, insan "ırkları" derilerinin altında olağanüstü benzerdirler. Bireyler arasındaki çeşitlenmeler, gruplar arasındaki çeşitlenmelerden çok daha büyüktür. (Time, 16 Ocak 1995)
Kitap hakkında bir değerlendirmenin yer aldığı Time dergisinde ise konuyla ilgili olarak şunlar söylenmektedir:

Aslında bireyler arasındaki farklılık o denli büyüktür ki, ırk kavramının tümü genetik düzeyde anlamsız hale gelmektedir. Otoriteler, herhangi bir popülasyonun bir başkası karşısında genetik üstünlüğünün çığırtkanlığını yapan teorilerin "hiçbir bilimsel temeli" olmadığını söylüyorlar. Zorluklara rağmen bilimciler, efsane yıkıcı birtakım keşiflerde bulundular. Bunlardan biri daha kitabın kapağında yer alıyor: Dünyanın genetik çeşitliliğinin renkli haritasında, yelpazenin bir ucunda Afrika vardır, diğer ucunda da Avustralya. Avustralyalı Aborijinler ve Orta-Sahralı Afrikalılar deri rengi ve vücut biçimi gibi dış özellikleri paylaştıkları için, onların çok yakından ilintili oldukları geniş ölçüde kabul gördü. Ama genleri, farklı bir öykü anlatıyor. Avustralyalılar tüm insanlar içinde Afrikalılardan en uzak olanlardır ve komşuları olan Güneydoğu Asyalıları çok andırırlar. (Time, 16 Ocak 1995)

Sözde Genlerin Evrim Teorisine Delil Oluşturdukları Yanılgısı


Evrimcilerin, sözde genleri ortak bir atadan türeyişin delili olarak görmelerinin nedeni, onları DNA'da mutasyonlar tarafından oluşturulan hatalar olarak düşünmeleridir...


UBA'nın evrim teorisine moleküler biyolojiden delil olarak gösterdiği konulardan bir diğeri ise işlevsel olmadıkları iddia edilen ve "sözde genler" (pseudogenes) olarak adlandırılan DNA dizileridir. (Bilim ve Yaratılışçılık, s. 19)

Bilindiği gibi bir canlının vücudundaki proteinler, genlerde kodlu olan bilgi kullanılarak üretilir. Sözde genler ise, protein üretiminde veya bir başka fonksiyonda rol oynamadıkları varsayılan, dolayısıyla "işlevsiz" olarak kabul edilen DNA dizileridir. 

Sözde genler kavramı, aslında DNA'da işlevsiz kısımlar bulunduğunu iddia eden "Junk DNA" (Hurda DNA) tezinin bir parçasıdır. Ancak bu tezin tümüyle çürük olduğu, 1990'ların ikinci yarısından itibaren elde edilen bir dizi bulgu ile ortaya çıkmıştır. Çünkü işlevsiz ("junk") olduğu iddia edilen DNA dizilerinin hücre ve vücut için son derece önemli işlevler üstlendikleri bir bir ortaya çıkmıştır. En son olarak 1992 yılı sonunda elde edilen bulgular, "Junk DNA olarak tanımlanan genlerin, aslında vücudun genel yapısı ve diğer genlerin ne zaman aktif veya pasif hale getirileceğinin bilgisi gibi son derece hayati kodlar içerdiklerini ortaya koymuştur. Washington Post gazetesinin yazdığına göre, "bilim adamları, yeni keşiflerin Junk DNA kavramının tamamen terk edilmesine yol açmaya aday olduğunu" söylemektedirler. (Justin Gillis, "Junk DNA' Contains Essential Information", Washington Post, Çarşamba, 4 Aralık 2002)

Öte yandan eğer gerçekten hücre içinde "sözde genler" (pseudogenes) var olsa bile, bunların evrim teorisine kazandırdığı herhangi bir şey yoktur. 

Evrimcilerin, sözde genleri ortak bir atadan türeyişin delili olarak görmelerinin nedeni, onları DNA'da mutasyonlar tarafından oluşturulan hatalar olarak düşünmeleridir. Farklı canlı türlerinde benzer hataların meydana gelmesinin ise imkansız olduğunu, dolayısıyla bu hataların evrim süreci boyunca yeni türlere aktarıldığını öne sürmektedirler. Oysa bu iddiayı çürüten birçok delil bulunmaktadır. Bunlardan bazıları şöyledir:

1. Bazı gen bölgeleri mutasyona daha elverişlidir. Dolayısıyla farklı canlı türlerinde aynı gen bölgelerinin mutasyona uğramış olması şaşırtıcı değildir ve ortak bir atadan türemeyi gerektirmez. 

2. Fonksiyonsuz olduğu iddia edilen sözde genlerin fonksiyonları olduğuna dair deliller, başta belirttiğimiz gibi, giderek artmaktadır.

3. Sözde genlere bağlı olarak kurulan filogenetik ağaçlar hem kendi içlerinde hem de diğer filogenetik ağaçlarla çelişkilidir.

1. Mutasyona daha elverişli olan gen bölgeleri, evrimcilerin sözde genler hakkındaki iddialarını geçersiz kılmaktadır

Birçok gende ve sözde gende "popüler mutasyonel noktalar" bulunduğu tespit edilmiştir. (Usdin, K. and Furano, A.V., "Insertion of L1 elements into sites that can form non-B DNA", J. Biological Chemistry 264:20742, 1989. Q. Feng, . et al., Human L1 retrotransposon encodes a conserved endonuclease required for retrotransposition, Cell 87:907-913, 1996.) Bunun anlamı şudur: DNA dizilerinin bazı bölgeleri, mutasyona uğramaya diğerlerine göre daha elverişlidir ve bunlar organizma üzerinde etkisi olmayan mutasyonlardır. Dolayısıyla, farklı canlıların DNA'sında bu bölgelerin mutasyona uğramış olması ve aynı nükleotidlerin değişmesi olası bir durumdur. Sırf bu benzer mutasyonlar dolayısıyla bu canlıların ortak bir atadan türediklerini iddia etmenin bir mantığı yoktur. (R. M. Menotti, W. T. Starmer, D. T. Sullivan, Characterization of the structure and evolution of the Adh region of Drosophila hydei, Genetics 127:355-366. 1991.) 

2. Fonksiyonsuz olduğu iddia edilen sözde genlerin fonksiyonları olduğuna dair deliller giderek artmaktadır

Evrimcilerin, sözde genleri evrim teorisine delil olarak göstermelerinin nedeni, bu genlerin işlevsiz olduklarını varsaymalarıdır. Ancak, başta da belirttiğimiz gibi işlevsiz oldukları sanılan birçok sözde genin gerçekte işlevsel olduğu anlaşılmıştır. Bu yöndeki deliller ise giderek artmaktadır. Ayrıca, bazı bilim adamlarının da belirttiği gibi, herhangi bir deney ortamında bu DNA dizilerini protein kodlarken gözlemlememiş olmak, onların böyle bir yetenekleri olmadığını göstermemektedir. Nitekim, Leeds Üniversitesi Moleküler Tıp Bölümünden A. J. Mighell bu konuda şöyle der:

Bu ve diğer örneklerde bir genin kesin olarak sözde gen veya gen olup olmadığını söylemek mümkün değildir. Böyle bir tespit için analizin uygun zaman ve yerde ve uygun koşullarda yapılmamış olması mümkündür. (A.J. Mighell., Vertebrate pseudogenes, FEBS Letters 468:113, 2000.)

Zuckerkandl, Latter ve Jurka ise, sözde genlerin işlevsiz oldukları iddiasının somut bir gerçek gibi kabul edilmesini şöyle eleştirir:

Bazı yayınlarda, protein ya da işlevsel RNA kopyaladıkları bilinmeyen DNA'dan, özellikle sözde genlerden, sanki işlevsizlikleri ispatlanmış bir gerçekmiş gibi, işlevsiz DNA olarak bahsedilmektedir. (E. Zuckerkandl, et al., "Maintenance of function without selection", J. Molecular Evolution 29:504, 1989.)

Nitekim daha önceleri işlevsiz olarak kabul edilen ve en bilinen sözde gen gruplarından biri olan Alu'nun gerçekte işlevsel olduğu yakın bir zaman önce delillendirilmiştir. (L.K. Walkup, " Junk DNA", CEN Tech. J. 14(2):18-30, 2000.; K.H. Hamdi, et al., Alu-mediated phylogenetic novelties in gene regulation and development, J. Molecular Biology 299(4):931-939, 2000.) Ayrıca bazı sözde genlerin DNA'yı tersine kopyalayan RNA ile birbirlerini etkiledikleri düşünülmektedir. (J.R. McCarrey veA.D. Riggs, Determinator-inhibitor pairs as a mechanism for threshold setting in development: a possible function for pseudogenes, Proc. Nat. Acad. Sci. USA 83:679-683, 1986.) Bazı sözde genlerin ise, genetik çeşitlilik oluşturmak için bilgi kaynağı olarak fonksiyon gösterdiklerine inanılmaktadır. (M. E. Fotaki ve K. Iatrou, 1993, Silk moth chorion pseudogenes: hallmarks of genomic evolution by sequence duplication and gene conversion. Journal of Molecular Evolution 37:211-220 ; A. Wedell ve H. Luthman. 1993. Steroid 21-hydroxylase (P450c21): a new allele and spread of mutations through the pseudogene. Human Genetics 91:236-240) 

Sözde gen dizilerinin bazı kısımlarının fonksiyonel genlere kopyalandıkları ve fonksiyonel dizinin değişik biçimlerini ürettikleri düşünülmektedir. Bu olgu birçok kereler rapor edilmiştir. Bazı örnekler arasında fındık faresi (E. Selsing, J. Miller, R. Wilson ve U. Storb. 1982. Evolution of mouse immunoglobulin lambda genes. Proceedings, National Academy of Sciences 79:4681-4685) ve kuş(Reynaud, C-A., A. Dahan, V. Anquez and J-C. Weill. 1989. Somatic hyperconversion diversifies the single VH gene of the chicken with a high incidence in the D region. Cell 59:171-183. ) immunoglobulinleri, fare histon genleri  (T. J Liu, L. Liu, ve W. F. Marzluff. 1987. Mouse histone H2A and H2B genes: four functional genes and a pseudogene undergoing gene conversion with a closely linked functional gene. Nucleic Acids Research 15:3023-3039.) , ve atların globin genleri  (J. Flint, A. M. Taylor ve J. B. Clegg. 1988. Structure and evolution of the horse zeta globin locus. Journal of Molecular Biology 199:427-437.), ve insanın beta globin genleri (S. M. Fullerton, R. M. Harding, A. J. Boyce ve J. B. Clegg. 1994. Molecular and population genetic analysis of allelic sequence diversity at the human beta-globin locus. Proceedings of National Academy of Sciences 91:1805-1809.) bulunmaktadır. 

Bazı sözde genlerin ise gen tanzimi ile ilişkili olduğu gözlemlenmiştir. (M. Singh, ve G. G. Brown. 1991. Suppression of cytoplasmic male sterility by nuclear genes alters expression of a novel mitochondrial gene region. Plant Cell 3:1349-1362.; Assinder, S. J., P. De Marco, D. J. Osborne, C. L. Poh, L. E. Shaw, M. K. Winson and P. A. Williams. 1993. A comparison of the multiple alleles of xylS carried by TOL plasmids pWW53 and pDK1 and its implications for their evolutionary relationship. Journal of General Microbiology 139(3):557-568.; Koonin, E. V., P. Bork and C. Sander. 1994. A novel RNA-binding motif in omnipotent suppressors of translation termination, ribosomal proteins and a ribosome modification enzyme? Nucleic Acids Research 22:2166-2167.) Bu tür bir rol, düzenleyici protein için rekabet, sinyal RNA moleküllerinin ve diğer mekanizmaların üretimini içerebilir. (Örneğin Bkz.T. Enver, et al. 1991. Autonomous and competitive mechanisms of human hemoglobin switching. s. 3-15 in (Stamatoyannopoulos and Nienhuis, eds.) The regulation of hemoglobin switching. Proceedings of the seventh conference on hemoglobin switching, held in Airlie, Virginia, September 8-11, 1990. Johns Hopkins Press. Baltimore and London.)

Tüm bu örnekler, canlılarda "sözde genler" bulunduğu iddiasını çürütmek için yeterlidir. Sözde genler konusunda, birçok delil birikmeye başlamıştır ve bu, sözde genlerin yararsız oldukları iddiasının güvenilir olmadığını göstermektedir. 

Bilindiği gibi, evrimciler 19. yüzyılda yüzlerce maddeden oluşan körelmiş organlar listesi çıkarmışlar, insan vücudunda evrim süreci içinde işlevini yitirmiş appendiks (apandisit), kuyruk sokumu gibi körelmiş organlar olduğunu iddia etmişlerdi. Oysa, 20. yüzyılda gelişen bilim ve teknolojik imkanlar sayesinde bu liste giderek küçülmüş, işlevsiz olduğu sanılan organların yaşam için oldukça önemli özelliklere sahip oldukları anlaşılmıştı. Görünen o ki, aynı süreç sözde genler için yaşanmaktadır ve evrimcilerin umut bağladıkları sözde delillerden biri daha yok olmaktadır. 

3. Sözde genlere bağlı olarak kurulan filogenetik ağaçlar hem kendi içlerinde hem de diğer filogenetik ağaçlarla çelişkilidir

Öte yandan evrimcilerin sözde genler üzerine kurdukları evrim ağaçları da, hem kendi içlerinde hem de diğer evrim ağaçları ile oldukça çelişkilidir. Örneğin, Ulusal Bilimler Akademisi'nin kendi yayını olan PNAS'ta yayınlanan, M. Collard ve Bernard Wood'un, "How Reliable are Human Phylogenetic Hypotheses?" (İnsan Filogenetik Hipotezleri Ne Kadar Güvenilirdir?) başlıklı makalelerinde belirttikleri gibi sözde genler üzerine kurulan evrim ağacına göre, insanlar tarih sahnesine şempanze ve gorillerden önce çıkmışlardır. Oysa evrimcilerin kendi iddialarına göre, şempanze ve goril insanlardan önce evrimleşmişlerdir. (M. Collard ve B. Wood, "How reliable are human phylogenetic hypotheses?", Proc. Nat. Acad. Sci. USA 97:5003-5006, 2000.)

Elbette ki bu tür tutarsızlıklar sadece insan-şempanze ve goril üçlüsü arasında yapılan kıyaslamalara özgü değildir. Örneğin beta globin molekülü ile ilgili veriler, morfolojik verilerle karşılaştırılarak genel bir primat filogenisi (evrim ağacı) inşa edilmek istenmiştir. Ancak iki verinin birbiriyle çelişkili olduğu görülmüştür. (V. Barriel, "Pan paniscus and hominoid phylogeny", Folia Primatologica 68:50-56, 1997.)Bir başka çalışmada, Alu dizileri, cadı makileri (cüce bir maymun türü) "hominid"lerin (ve insanın) kardeş grubu olarak çıkarmıştır. (E. Zietkiewicz, et al., "Phylogenetic affinities of tarsier in the context of primate Alu repeats", Molecular Phylogenetics and Evolution, 11(1):77, 1999.) Ancak bu sonuç, cadı makiyi primat filogenisinde başka yerlere yerleştiren verilerle çelişmektedir. Benzer sözde genlerin birbirine evrimsel açıdan uzak olarak kabul edilen filumlarda bulunması da evrimcilerin açıklayamadıkları bir durumdur. (K. Ohshima, et al., "Several short interspersed repetitive elements (SINEs) in distant species may have originated from a common ancestral retrovirus", Proc. Nat. Acad. Sci. USA 90:6260-6264, 1993.)) Bunun yeni bir örneği, oldukça şaşırtıcı bir buluş olan SINE dizileridir. Bu sözde gen dizileri, alabalık türleri (M. Hamada, A newly isolated family of short interspersed repetitive elements (SINEs) in Coregonid fishes, Genetics 146:363-364, 1995.), kemirgenler ve mürekkep balığı (K. Ohshima, et al., Several short interspersed repetitive elements (SINEs) in distant species may have originated from a common ancestral retrovirus, Proc. Nat. Acad. Sci. USA 90:6260-6264, 1993.)  gibi birbirlerinden evrimsel açıdan oldukça uzak canlılar arasında dahi paylaşılmaktadır.

Diğer moleküller üzerinde yapılan filogenetik ağaçlarda görülen çelişkiler, sözde genler kullanılarak inşa edilen evrimsel ağaçlarda da görülmektedir. Tüm bu veriler, sözde genlerin ortak bir atadan türeyişin delilleri olmadığının görülmesi açısından yeterlidir. (B. Farlow, "Stuff or nonsense?", New Scientist, 166(2232):38-41, 2000.)

Genetik Mühendisliği Hakkındaki Evrimci Yanılgılar


Genetik mühendisliği ve biyoteknoloji alanında yapılan deneylerde, genetik çeşitlenmelerin tür değişikliğine yol açmasının imkansız olduğu görülmüştür...

Genetik mühendisliği, bir canlıdan alınan genleri izole etme, bu genleri yönlendirme ve başka bir canlıya aktarma çalışmalarının yapıldığı alandır. Bilim adamları bu sayede endüstriyel atıkları sindiren bakteriler üretebilmekte, canlıları klonlayabilmekte, hastalıklara ve böceklere karşı dirençli bitkiler geliştirebilmektedir. Ancak ne bu biyoteknolojik çalışmalar ne de onların dayandığı genetik araştırmalar, evrim teorisini desteklemez. Bu konudaki belli başlı yanılgıları şöyle sıralayabiliriz:

1) Biyoteknolojik çalışmalar, canlıların bilinçsiz, tesadüfi süreçler sonucu değil, bilinçli olarak yaratıldıklarının bir kanıtıdır:

Söz konusu genetik çalışmaların hepsinde, genler üzerinde çok büyük bir dikkat ve özenle çalışılmakta, yani "bilinçli müdahale" yapılmaktadır. Bilim adamları, genleri belli bir amaç doğrultusunda yönlendiren, "bilinçli bir düzenleyici" konumundadır. Bu insanlar, hücrenin işleyişi hakkında yıllarca eğitim alarak bilgi sahibi olmuşlardır. Çalışmalarının tüm aşamalarını özenle gerçekleştirmekte, kontrollü müdahalelerde bulunmaktadırlar. Dahası bu tür çalışmalar, gelişmiş laboratuvarlar, teknolojik aletler kullanılarak, tamamen özel olarak "düzenlenmiş" ortamlarda yürütülmektedir. Nitekim biyoloji profesörü William D. Stansfield, kendisi bir evrimci olmasına karşın, bu gibi çalışmaların evrim kanıtı olamayacağını -laboratuvarda hücre sentezleme çalışmalarından verdiği örnekle- şöyle kabul etmiştir:

Yaratılışı savunanlar, bilimin basit kimyasallardan gerçekten canlı meydana getirebileceği günü iple çekmişlerdir. İddia etmektedirler ve bunda haklıdırlar ki, böyle insan yapımı bir yaşam-formu üretilebilse bile bu, doğal yaşam formlarının benzer kimyasal evrimsel süreçlerle geliştiğini kanıtlayamayacaktır. (William D. Stansfield, The Science of Evolution, Macmillan, New York, 1983, 8. baskı, ss. 10-11. )

2) Genetik çeşitlenme evrim teorisine bir destek sağlamaz:

Evrimci yayınlarda iddia edildiği gibi, genetik çeşitlenme ile sonuçlanan deneyler de, evrim teorisinin bir delili değildir. Çünkü evrim teorisi, doğada canlıları daha kompleks hale getiren mekanizmalar bulunduğunu ve bu yolla bir canlı türünün bir başka canlı türüne dönüştüğünü iddia eder. Oysa, genetik mühendisliği ve biyoteknoloji alanında yapılan deneylerde, genetik çeşitlenmelerin tür değişikliğine yol açmasının imkansız olduğu görülmüştür. Ancak bir kısım evrimciler bu gerçeği görmezden gelmekte ve bazı kelime oyunları ile evrim teorisinin laboratuvarda ispatlandığı gibi gerçek dışı iddialar öne sürmektedirler.

3) Gen mühendisliği ile geliştirilen organizmalar evrim teorisinin delili değildir:

Diğer bir yanılgı ise, organizmaların genetik mühendislik yoluyla geliştirilebilir olmasının, evrim teorisini doğruladığı iddiasıdır. Günümüzde biyoteknoloji ve genetik mühendisliği alanında, özellikle ilaç veya insülin gibi proteinlerin üretiminde veya bazı enzimlerin reaksiyon hızlarını değiştirme gibi konularda kullanılan yöntemler, evrimciler tarafından evrim teorisinin bir delili gibi gösterilmektedir. Oysa bu çalışmaların evrim teorisi lehinde bir delil olması mümkün değildir.

Genetik mühendisliği çalışmaları, "Rekombinant DNA" teknolojisinin gelişimi ile yürür. "Rekombinant" kelimesi ile, önceden ortamda var olan yapıların (burada genlerin) yeniden birleştirilmesi kastedilmektedir. Bu durumda, evrimcilerin öncelikle, genetik mühendisliğinin hammaddesi olan genlerin kökenini açıklayabilmeleri gerekmektedir. (Bkz. Bölüm: DNA Mucizesi Evrim Teorisini Nasıl Geçersiz Kılıyor?) DNA'nın kökeni konusunda tam bir çıkmazda olan evrimciler, genetik mühendisliğinde kullanılan ve Darwinist yönlendirmelerle hazırlanan çalışmalardan ümitlenmişlerdir. Oysa ki evrim teorisi, canlı türlerinin sadece tesadüfi mekanizmalar ile oluştuğunu temel alan bir görüştür. Dolayısıyla evrimcilerin genetik mühendislik ile ilgili propagandası en baştan çürüktür. Çünkü evrimciler, genetik mühendislikle ilgili iddialarında büyük bir çelişki ortaya koymaktadırlar.

Genlerin farklı organizmalar arasında aktarılabilir olması ya da aynı ortamdaki genlerin yeniden birleştirilmesi, evrimsel bir sürecin varlığına delil gösterilmeye çalışılmaktadır. Gerçekte ise bu çalışmaların malzemesi olan genler, -önceki bölümlerde açıkladığımız gibi- son derece kompleks yapılarıyla böyle tesadüfi bir sürecin yaşanmadığının, en kuvvetli kanıtlarından biridir.

4) Genler, canlıların ortak ataya değil, ortak kökene sahip olduklarının göstergesidir:

Evrimcilerin bu alandaki çalışmalarla ilgili propagandalarındaki yanılgılardan bir diğeri, organizmalar arasında aktarılabilir olan ortak genlerin, canlıların ortak bir atadan türediği iddiasını kanıtladığı yanılgısıdır. Darwinist laboratuvar araştırmacıları, canlılar arasında genleri nasıl aktarabildiklerini açıkladıktan sonra, "bunu yapabiliyoruz, çünkü kullandığımız canlılar ortak bir atadan evrimleşmişlerdir" şeklinde iddialarda bulunmaktadırlar. Böylece kendi varsayımları doğrultusunda yaptıkları yorumu, bir kanıt gibi anlatarak, konu hakkında yüzeysel bilgi sahibi olan kimseleri yanıltmaktadırlar. Gerçekte ise ortak köken, ortak ata varsayımına ispat oluşturmamaktadır. Aynı şekilde, genlerin farklı organizmalar arasında aktarılabilir olması da, biyolojik yapıların tesadüflerle ve amaçsız doğa olaylarıyla evrimleştiğini kanıtlamamaktadır. Farklı organizmalar arasındaki ortak genler, objektif olarak ancak "ortak köken" göstergesi olarak kabul edilebilir. Ortak köken yorumu da, açıkça yaratılış gerçeğini destekler.

5) Genetik mühendisliği, ateizm propogandasına hiçbir destek sağlamaz:

Gen mühendisliği ile ilgili yorumlarda rastlanan bir diğer yanlış ise, gen mühendisliğinin "yaratma" olduğu yanılgısıdır. Allah'ın varlığını inkar eden materyalistler, genetik mühendisliği çalışmalarını ateizm propagandasında kullanmakta ve yapılan çalışmaları "yaratma" olarak yorumlamaktadırlar. (Allah'ı tenzih ederiz.)

Burada ateistlerin kavramamakta ısrar ettiği şey, "yaratmanın" "yoktan var etme" anlamına geldiğidir. Yaratmak, yalnızca Allah'a mahsustur. Gen mühendisliği çalışmalarında bilim adamları, Allah'ın yaratmış olduğu genler üzerinde değişiklikler yapmakta veya bunları Allah'ın yarattığı canlılar arasında aktarmaktadırlar. Bu çalışmalarda canlıları geliştirmek için kullanılan genetik bilgi, canlılar aleminde zaten mevcut olan bilgiden kullanılmaktadır.

Örneğin bilim adamları, deniz anasının genini bir zebra balığının DNA'sına yerleştirerek, bu balığın ışık saçmasını ya da keçinin DNA'sına örümcek geni yerleştirerek, keçi sütünde örümcek ipliği üretilmesini sağlayabilmektedirler. Ancak ortaya çıkan canlılar görünürde, yeni birtakım özelliklere sahip olsalar da, burada kesinlikle yeni genetik bilgi var olmamış, sadece zaten mevcut bulunan bilgi, canlılar arasında ortam değiştirmiştir.

Eğer bilim adamları gelecekte bir gün, bir canlıyı köklü bir şekilde yeniden yapılandırmayı başarsalar dahi, bu durum değişmeyecektir. Moleküler biyolog Michael Denton, bu gerçeği şöyle ifade eder:

Gelecekte eğer gen mühendisleri canlı sistemleri, proteinden bütün organizmaya kadar, köklü bir şekilde yeniden yapılandırmayı başarabilirse, bu sadece, temel alt-sistemlerin çoğunda, neredeyse kesinlikle programlanmış, eş zamanlı değişimler gerektirecek olan, bilinçli olarak yönlendirilmiş değişimler yoluyla olacaktır. (Michael Denton, Nature's Destiny, Free Press, 1998, s. 321. )

Sonuç olarak evrimcilerin genetik mühendisliğiyle ilgili propagandası geçersizdir. Tam aksine, bu alandaki çalışmalar, ortaya koydukları planlanmış kontrollü ortamlar ve amaçlı değişimlerle, canlıların kusursuz bir düzenle yaratıldıkları gerçeğini gözler önüne sermektedir.