türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Türkiye'nin Üniter Yapısı Asla Bölünemez. Biz Tek Bir Milletiz Birliğimiz, Beraberliğimiz Esastır


Türkiye Cumhuriyeti Devleti, üniter bir devlettir; yani kendi bünyesinde farklı kanunların geçerli olduğu farklı yönetim bölgeleri yoktur. “Federatif” yapılar yoktur. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yetkisi tüm Türkiye topraklarını kapsar ve her Türk vatandaşı bu topraklar üzerinde eşit muamele görür. Söz konusu üniter devlet yapısı, Türkiye’nin bölünmez bütünlüğünün ve iç huzurunun en büyük teminatıdır.


Vatanın bütünlüğü; devletin fiziki yapısını meydana getiren ulusun birliğini, bütünlüğünü ve bölünmezliğini ifade eder. Cumhuriyetimizin kurucusu Büyük Önder Atatürk’ün tanımladığı ve bu nedenle de “Atatürk milliyetçiliği” olarak anılan bu milliyetçilik anlayışının en önemli özelliği, kültür temeline dayanmasıdır. Etnik kökeni, dini, dili her ne olursa olsun, kendisini “Türk” olarak tanımlayan herkes Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşıdır. Türk kültürünü paylaşan, kendisini Türk Milleti’nin bir ferdi addeden herkes, kökeni ne olursa olsun, Türk’tür ve Türkiye vatandaşıdır.


Atatürk’ün temel düşüncesini hedef alan Türkiye Cumhuriyeti  hiçbir zaman vatanı milletten ayrı düşünmemiştir. Bu nedenle milletin üzerinde yaşadığı vatan, bir bütündür, kutsaldır. Atatürk vatanın bağımsızlığı ve bölünmezliği ilkesini, Amasya Genelgesi’nde “Ya istiklal ya ölüm”, Erzurum Kongresi’nde, “milli sınırlar içinde vatan bölünmez bir bütündür” şeklinde ifade etmiştir. Bu görüş Sivas Kongresi’nde de aynen kabul edilerek, Misak-ı Milli ile milletçe uygulanan bir politika halini almıştır. Misak-ı Milli ve Kuva-yi Milliye ruhu ile Atatürk’ün liderliğinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti, hem siyasi yapılanma hem de insan unsuru bakımından (üniter) devlet temel niteliğiyle oluşturulmuştur.


Türkiye’nin Etnik Yapısındaki Çeşitlilik Türkiye’nin Güzelliği ve Zenginliğidir. Etnik Çeşitlilik Asla Üniter Devlet Yapısının Bozulmasını Gerektirmez


Türkiye ve Türk Milleti, tarih boyunca hem bölgesel ve  evrensel tehditlere hem de iç ve dış düşmanların tehdidine maruz kalmış bir ülkedir. Uluslararası siyaset alanında sahip olduğu jeo-politik durumu ve üstlendiği önemli rol nedeniyle, şiddetli düşmanlıklara, zalim ve hain tertiplere, çeşitli saldırılara hedef olmuştur. Ama milletimiz saldırılara karşı koymayı daima başarmıştır. Bu tür tehditler günümüzde de devam etmekte, art niyetli kişiler vatanımızın bölünmez bütünlüğünü hedef alarak milli birlik ve beraberliği bozmayı hedeflemektedirler.
Günümüzde iç ve dış düşmanların Türkiye’yi zayıflatmak, milli birlik ve beraberliği bozmak amacıyla başvurdukları yöntem ülkemizin etnik yapısındaki çeşitliliği kullanmaktır. Çünkü bilindiği gibi Anadolu toprakları tarih boyunca pek çok milletin bir arada barış ve huzur içinde yaşadığı bir bölge olmuştur. Özellikle Osmanlı İmparatorluğu’nun bu konudaki hassasiyeti ve adaletli yönetim sistemi sayesinde pek çok farklı etnik grup barış içinde bu topraklarda yaşamış hatta aynı saflarda savaşmışlardır. Türkiye Cumhuriyeti, farklı etnik grupların birarada yaşadıkları Osmanlı İmparatorluğu’nun mirasçısı olarak kurulmuştur. Osmanlı’nın asli unsuru her zaman için Türkler olmuştur, hatta bu nedenle Avrupalılar “Osmanlı” demektense “Türk” demeyi tercih etmişlerdir. Ancak bu İmparatorluk içinde, Arap, Boşnak, Arnavut, Çerkez, Kürt, Rum, Ermeni, Yahudi gibi farklı etnik gruplar da yaşamıştır. İmparatorluğun son dönemlerinde önce gayri-müslim azınlıklar, sonra da Araplar Osmanlı’dan ayrılarak kendi yollarını çizmişlerdir. Türkiyemiz, Misak-ı Milli sınırları içinde kalan ve başta Türkler olmak üzere diğer bazı Müslüman etnik gruplardan oluşan bir ülke olarak kurulmuştur. Atatürk, yeni bölünme ve parçalanmalara imkan tanımamak için, bu topraklar üzerinde yaşayan herkesin Türk Milleti’nin bir parçası olduğunu, hiç kimsenin azınlık ya da “ikinci sınıf vatandaş” sayılamayacağını yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin temel ilkesi olarak ilan etmiştir.


Bazı Çevreler İç Huzursuzluk Çıkarmak İçin Suni Gündemler Oluşturmaktadırlar

Son yıllarda ülkemiz gündeminde etnik konuların hararetli bir şekilde tartışılmaya başlanması, Türk Milleti’nin tarihten gelen ırk, din ve dil ayrımına kesinlikle dayanmayan birlik ve beraberlik anlayışına zarar vermektedir. Zaten gündeme getirilen bu konu tamamen suni bir konudur. Çünkü Türkiye’de etnik bir sorun yoktur. Din, dil, ırk ayrımı tarihte olduğu gibi bugün de söz konusu değildir. Osmanlı İmparatorluğu’nda yüzyıllardır, Türkiye Cumhuriyeti’nde  ise 88 yıldır Kürdü, Lazı, Çerkezi, Musevisi, Arnavudu huzur içinde yaşamış ve yaşamaya devam etmektedir. Bu milletlerden olan insanların hiçbiri bir devlet kurma ya da ülkemizi bölme amacında olmamışlardır.
Atatürk’ün ünlü “Ne mutlu Türk’üm diyene” sözüyle özetlediği milliyetçilik tanımı, bu planları bozan son derece akılcı ve isabetli bir tanımdır. Türkiye’nin üniter devlet yapısı, işte bu milli temel üzerine kuruludur. Türkiye sınırları içinde, ana dili Türkçe olmayan, farklı bir etnik kökenden gelen gruplar bulunabilir, ancak bu vatandaşlarımız da Türk Milleti’nin birer parçasıdırlar. Türkiye’nin her yerinde ve herkes için geçerli olan kanunlar onlar için de geçerlidir. Türkiye’nin her yerinde ve herkes için geçerli olan temel hak ve özgürlüklere onlar da aynı şekilde sahiptir.


Türkiye’nin bölünmesi veya federatif devlet kurulması yönünde gafil açıklamalar yapan kişilere en güzel cevap, Türk Devletinin önderi Atatürk’ün birleştirici ve ırkçılıktan uzak olan şu ifadeleri olacaktır:
“... Bugünkü Türk Milleti siyasi ve içtimai camiası içinde kendilerine Kürtlük fikri, Çerkezlik fikri ve hatta Lazlık fikri veya Boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş vatandaş ve milletdaşlarımız vardır. Fakat mazinin istibdat (despot) devirleri mahsulü (ürünü) olan bu yanlış adlandırmalar, birkaç düşman aleti, gerici beyinsizden başka hiçbir millet ferdi üzerinde kederlenmekten başka bir tesir (etki) doğurmamıştır. Çünkü bu millet fertleri de, tüm Türk toplumu gibi aynı ortak geçmişe, tarihe, ahlaka, hukuka sahip bulunuyorlar.”

Hem Türkiye’nin Hem de Bölge İnsanlarının Huzur ve Mutluluğu Türkiye’nin Üniter Yapısının Korunması ile Mümkündür


Yakın geçmişte Türkiye’nin üniter yapısını değiştirmeyi ve federatif bir devlet modeli kurmayı önerenler olmuştur. Ancak federasyon kavramı Türkiye için hem son derece gereksiz hem de son derece tehlikeli bir kavramdır. Federasyon, birbirinden farklı milletlerin aynı devlet içinde yaşadığı durumlarda söz konusudur. Oysa Türkiye’de tek bir millet vardır. Eğer etnik köken bir ayrılık nedeni sayılır ve federasyona gerekçe olarak kabul edilirse, o zaman nerede biteceği belli olmayan bir bölünme süreci başlar. Bu sürecin büyük huzursuzluklar, göçler ve toplumsal gerilimlere sebep olacağı ise açıktır. Bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısına sahip çıkmak, bu topraklar üzerinde yaşayan herkesin menfaatinedir ve bu yüzden de milli bir görevdir. Üniter yapıyı hedef alan cereyanlar, bilerek ya da bilmeyerek, Türkiye’yi zayıflatmak isteyen dış güçlere hizmet etmiş olurlar.

Büyük Önderimizin bize öğrettiği ve bıraktığı vasiyet  milli ve manevi değerlere bağlı, vatanını, bayrağını, milletini seven, milli ahlak inancına sahip olan, mukaddesatını korumak için her türlü fedakarlığı yapabilecek insanlar olmaktır.

Biz ve bizden sonra gelecek nesiller, dindar, milliyetçi duygular taşıyan, vatanı ve bayrağı uğruna hayatını ortaya koyan, yaşamı boyunca milletinin mutluluğu için çalışan, aile kurumunun kutsiyetini savunan insanlar olacaktır. Dolayısıyla milliyetçi ve vatansever halkımızın, Türkiye’nin üniter devlet yapısını bozmaya çalışan kişi, sistem ve ideolojilere karşı fikri mücadele içinde olmaları, sinsi odakların kirli oyunlarına gelmemek için dikkat göstermeleri şarttır.



Türkiye’nin Üniter Yapısını Bozmak İsteyenler Temeli Komünizm ve Darwinizme Dayanan Terör Örgütünün Destekçileridir

Terör örgütü PKK’nın bazı Kürt vatandaşlarımızı da aldatıp arkasına alarak Güneydoğu’da çeşitli habis faaliyetlerde bulunmasının sebebi gerçekte etnik temele dayanmamaktadır. Çünkü sorun etnik değil, ideolojiktir. Güneydoğu’da yaşanan bölünmenin tek bir nedeni vardır, o da komünizmdir. PKK’nın ideolojisi komünizm ve sosyalizm üzerine kurulmuştur. PKK’nın ayrı bir toprak parçası talep edip bu yönde faaliyetlerde bulunmasının da temelinde komünizmi yaşatma isteği bulunmaktadır. Çünkü bu ideoloji demokrasinin yaşandığı bir ülkede hayata geçirilemez. Komünizm, zor ve baskıya dayalı rejimini uygulamak için bağımsız ve izole bir toprak parçası üzerinde, tamamen kendi hâkimiyetini kurmaya ihtiyaç duyar.

Nitekim komünizmin girdiği ve bir rejim olarak uygulandığı tüm ülkelerde bölünme kaçınılmaz olmuştur. Tarih bunun örnekleriyle doludur. Bu bölünmede hiçbir zaman etnik unsurlar rol oynamamış, sadece komünist ideoloji ön plana çıkmıştır. Bilindiği gibi Kore, Almanya ve Çin de komünist ideolojinin bir sonucu olarak bölünmüşlerdir. Bu ülkelerde farklı etnik kökenlerin varlığı gibi bir durum söz konusu değildir. Ancak Kore, Güney ve Kuzey Kore, Almanya, Doğu ve Batı Almanya ve Çin de Milliyetçi ve Komünist Çin olarak gerek toplumsal anlamda gerekse de toprak olarak bölünmüşlerdir. Komünistler her devirde kendi ideolojilerini yaşatabilmek için bölücülük yaparak karışıklık çıkarmaktan geri kalmamış, ayrı bir toprak, ayrı bir ülke elde etmek amacıyla silahlı mücadeleye girmişlerdir.

Türkiye’nin üniter yapısının bozulmasını önlemek için yapılacak tek şey komünizmin temeli olan Darwinizmin fikri olarak çürütülmesidir. Güneydoğu bölgesinde yapılan Darwinist propagandalar, hastalıklı bünyeye yeni kanserli hücrelerin katılması gibi, yeni militanlar ve destekçiler kazandırmaktadır. Bu propagandada, insanın hayvandan türemiş bir canlı olduğu yalanı anlatılır. Böyle bir aldatmacayla eğitilen bir kimse ise, insanları aynı doğadaki canlılar gibi sorumsuz ve başıboş görür. Bu yanlış bakış açısıyla hayatın kökenini değerlendiren biri kendisini; tesadüfen dünyaya gelmiş ve yaşaması için savaşması gereken biri olarak görür. İnsanlar arasında tıpkı hayvanlarda olduğu gibi amansız bir yaşam mücadelesi olması gerektiği safsatası ile hareket edildiğinde ise çatışma ve masum insanları öldürmek son derece doğal karşılanır.

Bu nedenlerden ötürü Güneydoğu’daki olayları etnik açıdan değerlendirmek doğru değildir. Ortada bir sorun vardır; bu, komünist ideolojiye dayalı bir sistem kurmak için Türkiye’den, gerek silahlı mücadele ile gerekse de politik yollar aracılığıyla toprak kazanabilme hayalidir. Ancak bu şeytani plan, Mehdiyetin Türkiye’de doğup dünyayı kaplayacak manevi aydınlığı vesilesiyle asla gerçekleşmeyecektir. Hz Mehdi (a.s.)’ın zuhur edeceği yer olan Türkiye  Yüce Allah’ın hıfz-ı emanındadır inşaAllah.

Türkiye' deki Bereket Mehdiyet' in Etkisiyledir (English Subtitles)



The abundance in Turkey is with the effect of system of the Mahdi

Excerpt from Mr. Adnan Oktar's Live Interview on A9 TV and Kackar TV dated July 1st, 2011

Hz. Mehdi (a.s.) İstanbul'dan Çıkacaktır


Peygamberimiz (sav)'in hadislerinde Hz. Mehdi (a.s.)'nin İstanbul’dan çıkacağını gösteren pek çok bilgi verilmiştir. Bir hadiste Hz. Mehdi (a.s.)'nin Türkiye’den çıkacağı ve mücadelesinin sonuna kadar da buradan ayrılmayacağı şöyle bildirilmiştir: 

MEHDÎ RUM'DAN, TÜRKLERDEN (çünkü, eskiden Türkiye'ye diyar-ı Rum deniliyordu.) AYRILMAYACAKTIR. (İş'afü'r-Rağıbîn'den naklen Tılsımlar Mecmuası, Bediüzzaman Said Nursi, s. 212) 

Hz. Mehdi (a.s.) Hilafet Merkezinin Eskiden Bulunduğu Yerden Çıkacaktır 

Ahir zamanda gerçekleşeceği haber verilen hadislerin merkez noktasını Hz. Mehdi (a.s.) ve Mehdiyet oluşturmaktadır. Ahir zamandaki önemli olayların çoğu Mehdiyet etrafında gelişir. Bu olayların yerleri hakkında farklı farklı rivayetler mevcuttur ancak Bediüzzaman Said Nursi, bu konuya şu şekilde açıklık getirmiştir: 

Şimdi, Hz. Mehdi gibi eşhasın (şahıslar) hakkındaki rivayetin ihtilafatı ve sırrı (Hz. Mehdi (a.s.) gibi zatlar hakkında farklı haberler olmasının sebebi)şudur ki: Ehadisi tefsir edenler (hadisleri açıklayanlar), metn-i ehadisi tefsirlerine ve istinbatlarına tatbik etmişler (hadis metinlerini kendi anlayışlarına ve ufuklarının genişliğine bağlı olarak yorumlamışlardır). Mesela: Merkez-i saltanat o vakit Şam'da veya Medine'de olduğundan (yönetim merkezi o zaman Şam kentinde veya Medine kentinde olduğundan), vukuat-ı Hz. Mehdi'ye veya Süfyaniyye'yi merkez-i saltanat civarında olan Basra, Kufe, Şam gibi yerlerde tasavvur ederek öyle tefsir etmişler. (Hz. Mehdi (a.s.) veya Süfyan’la ilgili olayların yönetim merkezi (veya başşehir) civarında olan Basra, Kufe, Şam gibi yerlerde zannederek öyle yorumlamışlar)." (Sözler, s. 359) 

Bir başka sözünde ise Bediüzzaman Said Nursi konuyu şöyle açıklamıştır: 

"Merkez-i Hilafet eski zamanda Irak'da, Şam'da ve Medine'de bulunduğundan raviler kendi içtihatlarıyla daimi öyle kalacak gibi mana verip, (Hilafetin merkezi (yönetim veya idari merkez) eskiden Irakta, Şam’da ve Medine’de bulunduğundan, hadislerle ilgili haberleri aktaranlar kendi yorumlamalarıyla sanki hep öyle kalacakmış gibi anlamlandırıp) "Merkez-i Hilafet-i İslamiye" yakınlarında tasvir etmişler, Halep ve Şam demişler(yönetim merkezi yakınlarında olarak kurgulamışlar, Halep ve Şam demişler).Hadisin mücmel haberlerini kendi içtihatlarıyla tavsil etmişler." Hadisteki kısaltılmış öz anlatımı bu şekilde kendi anlayışlarına göre açıklayıp yorumlamışlar.) (Şualar, s. 492) 

Rivayetlerde farklı şehirler geçse de, ahir zaman olaylarının gerçekleştiği yerle ilgili rivayetlerin ortak noktası, bu olayların Peygamberimiz (sav)in iki sancağı, kılıcı ve gömleği ile diğer mukaddes emanetlerinin de bulunduğu Hilafet Merkezi'nde gerçekleştiğidir. Bediüzzaman'ın ifadelerinden de anlaşıldığı gibi, ahir zaman hadislerini aktaran alimler, ahir zaman olaylarını kendi dönemlerindeki hilafet merkezlerini esas alarak aktarmışlardır. Aynı zamanda Hz. Mehdi (a.s.)’nin çıkacağı yer hakkında, her alim kendi zamanının Hilafet Merkezi olan Irak, Şam, Kufe, Medine gibi şehirleri belirtmiştir. Hz. Mehdi (a.s.)'nin çıkış yeri hakkında rivayetlerin farklı olmasının sebebi de budur. Çünkü hadis aktaran bu ravilerin içtihatları, bilgileri ve görüşleri zamanla çeşitli rivayetlere katılarak (aktarıcılarınınkiyle karışarak) günümüze dek ulaşmıştır. Nitekim Peygamber Efendimiz (sav)’den günümüze kadar Halifelik Merkezinin bulunduğu yer, Şam, Halep, Küfe, Mekke ve en son İstanbul olmak üzere pek çok kez değişmiştir. 

Bediüzzaman da bu sonuca varmıştır. Bilindiği gibi, son hilafet merkezi "İstanbul"dur. Halifelik bu yüzyılın başlarında resmi olarak kaldırılmıştır ve o günden bu yana dünya üzerinde başka hiçbir yere de taşınmamıştır. Peygamberimizin iki sancağı, kılıcı ve gömleği ile diğer mukaddes emanetler İstanbul'dadır. Sonuç olarak, halen bu manevi ünvanı koruyan tek şehir İstanbul'dur. Dolayısıyla Hz. Mehdi (a.s.)'nin de buradan çıkması beklenmektedir (doğrusunu Allah bilir). 

Hz. Mehdi (a.s.) Beraberinde, İstanbul’da Saklanan Kutsal Emanetlerle Çıkacaktır 
Abdullah b. Surefeden rivayet edildi ki:
Hz. Mehdi (a.s.)'nin beraberinde, süslenmiş bir halde Peygamberimiz (sav)’in bayrağı olacaktır.
 (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 65) 
  
Peygamber (sav)’in softan bayrağı ile çıkacaktır. O bayrak dört köşeli olup dikişsizdir ve rengi de siyahtır. Onda bir hicr (hale) bulunur. O, Resulullah (sav)’ın vefatından beri açılmamış olup Hz. Mehdi (a.s.) çıkınca açılacaktır. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 23) 




Hz. Mehdi (a.s.) İstanbul’u Manen Fethedecektir 

Hz. İbni Amrdan (r.a.) rivayet edilmiştir: Peygamberimiz (sav) buyurdu ki: Ey Ümmet! Altı şey vardır ki; onlar olmadan kıyamet kopmaz (altıncısı) medinenin (şehrin)fethi.
-Denildi ki : Hangi medine? (Hangi şehir?)
-Buyurdu ki: Konstantiniyye.
(*) Bu Konstantiniyyenin Hz. Mehdi (a.s.) tarafından yapılacak fethidir.
(Muhammed B. Resul El Hüseyin El Berzenci,Kıyamet Alametleri, s. 204 - Ramuz-el Ehadis, s. 296) 

Doğruyu, yanlışı ayırt eden, aldatmayan, çalmayan ve dinine bağlı emiriniz (Hz. Mehdi (a.s.)) Konstantiniyye'yi (İstanbul’u) fethedecektir.(Mehdilik ve İmamiye, s. 196) 

Dünyada hiçbir zaman kalmayıp ancak tek bir gün kalsa bile o günde benim ailemden bir zatın (Hz. Mehdi (a.s.)'nin ) Deylem dağına (yahut eyaletine) ve Konstantiniyye şehrine (İstanbul’a) sahip olması için Allah (c.c.) muhakkak o günü uzatacaktır. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 74 / Ölüm-Kıyamet-Ahiret ve Ahirzaman Alametleri, s. 440) 

Hz. Mehdi (a.s.) Konstantiniyye ve Deylem dağını fethedecektir. (El-Kavlu'l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 27) 

Ancak, ahir zaman olaylarının vuku bulduğu yerle ilgili rivayetlerin ortak noktası, bu olayların Hilafet Merkezi'nde gerçekleştiğidir.