adamlık dini etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
adamlık dini etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Ateşe Çağıran Bir Gelenek: Ataların Dinine Bağlılık

Bazı insanların din ahlakını benimsemelerini engelleyen, hayatları boyu içinde bulundukları ortamdan, aile yapısından, arkadaşlıklardan etkilenerek geliştirdikleri ve atalarının dinini temel alan düşünce yapılarıdır. Bu düşünce yapıları, tamamen materyalist bir temele dayanabileceği gibi, din adına ortaya çıkan ancak hak din ahlakıyla ilgisi olmayan fikirlerden de oluşabilmektedir. Nitekim Kuran'da din ahlakını tebliğ eden resullere ve müminlere, atalarının dinine bağlı olan kişiler tarafından verilen cevaplar bildirilmiş ve bu kişilerin genel özellikleri haber verilmiştir. Bilimden eğitime, ekonomik düzenden adalet sistemine kadar her konuda, geçmişte uygulanan kuralların devamından yana olan bu kişiler, din ahlakının getirdiği akılcı ve adaletli düzene karşı çıkmışlardır. Ancak karşı çıkarken savundukları fikirler genellikle akla ve vicdana dayanan fikirler olmamış, ölçü olarak çıkarlar, alışkanlıklar, gelenek ve görenekler alınmıştır. Bu tutucu ve karanlık zihniyetle, Allah'ın vahyini insanlara bildirmekle görevlendirilen elçiler de karşılaşmışlardır. Hz. Muhammed (sav)'in, Hz. İsa'nın, Hz. Şuayb'ın, Hz. Musa'nın, Hz. İbrahim'in, Hz. Nuh'un, Hz. Hud'un ve daha pek çok elçinin tebliğinden yüz çeviren bu çevreler, Kuran'da bildirildiğine göre batıl dinlerinden ve batıl inanışlarından vazgeçmeyeceklerini söylemişlerdir.

Rabbimiz'in "ataların dinine bağlılık" olarak bildirdiği bu çarpık zihniyet, günümüzde de devam etmektedir. Bazı kişiler, halen atalarından kalan hayat görüşünü, yanlış ahlak anlayışlarını sorgulamadan kabul ederek yüzyıllardır süregelen bu yanılgıyı devam ettirmektedirler.

Ataların Dinine Bağlı Kalmak Erdem Değil Kayıptır

Kuran'da elçilerin tebliğleri ve kavimlerinin onlara verdikleri cevaplarla ilgili çok detaylı bilgiler verilmektedir. Elçilerin Allah'a iman etmek için yaptıkları davete bu kişiler, Kuran'da bildirildiğine göre "... Gerçekten Biz, atalarımızı bir ümmet (din) üzerinde bulduk ve doğrusu Biz, onların izlerine (eserlerine) uymuş kimseleriz." (Zuhruf Suresi, 23) şeklinde karşılık vermişlerdir.

Gerçekten de iman etmeyen kişilerin takip ettikleri yol atalarının yolu, okudukları ise atalarının eserleridir. O yolun dışında bir yol izlemezler ve atalarının en doğru yolda olduklarına inanırlar. Onların hayat şekillerini kendilerine örnek alır, söyledikleri her sözün kendilerine hayat verdiğini düşünürler. Bu bağlılık o kadar güçlüdür ki, bu yolun yanlış olduğunu ve atalarının pek çok hata ve eksiklikleri olduğunu onlara göstermeye çalışan kişileri de kendilerine düşman kabul ederler. Allah Kuran'da bu durumu şu ayetle bildirmiştir:

"...Siz ikiniz, bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol)dan çevirmek ve yeryüzünde büyüklük sizin olsun diye mi bize geldiniz? Biz, sizin ikinize inanacak değiliz..." (Yunus Suresi, 78)

Ataların Dinine Bağlılık Şuuru Kapatır

Atalarının dinine tabi olan insanlar doğruluğunu araştırmadan, vicdanlarıyla değerlendirmeden, sadece yıllardan beri o şekilde gördükleri için atalarının dinini izlemekte, gerçeklere karşı var güçleriyle direnmektedirler.

Allah inkar edenlerin bu tavrını "... (Peki) Ya atalarının aklı bir şeye ermez ve doğru yolu da bulamamış idiyseler?" (Bakara Suresi, 170) ayetiyle bizlere bildirmektedir. Ancak onlar dinlerine olan bağlılıkları nedeniyle atalarının büyük bir yanılgıda olabileceğine ihtimal vermez, hiçbir doğruyu işitmek istemez, elçinin çağrılarından yüz çevirirler. Ancak bu tavırlarına karşılık öne sürebilecekleri, geçerli hiçbir açıklamaları yoktur. Çünkü elçinin onları davet ettiği, Allah'ın sözü olan Kuran'dır. Rabbimiz bu gerçeği, Kuran'da şu şekilde bildirir:

"(O peygamberlerden her biri de şöyle) demiştir: "Ben size atalarınızı üstünde bulduğunuz şeyden daha doğru olanını getirmiş olsam da mı?" Onlar da demişlerdi ki: "Doğrusu biz, kendisiyle gönderildiğiniz şeye kafir olanlarız." (Zuhruf Suresi, 24)

İşte insanlar atalarının dinine olan bu körü körüne bağlılıkları nedeniyle Kuran ayetlerindeki hükümleri görmezden gelir ve Allah'ın vahyini göz ardı ederler. Dünya hayatının ne kadar kısa olduğunu, birkaç on yıl sonra ölüp kefene sarılarak toprağın altına gömüleceklerini ve Allah Katında tüm yapıp ettikleriyle hesaba çekileceklerini akıllarına dahi getirmezler.

Allah Kuran'da, "Evet, Biz onları ve atalarını yararlandırdık; öyle ki, ömür onlara (hiç bitmeyecekmiş gibi) uzun geldi..." (Enbiya Suresi, 44) ayetiyle iman etmeyenlerin bu büyük yanılgılarını bildirmektedir. Ölümden kaçan bu insanlar, Allah'ın elçilerine uymadıkları için çok büyük bir yıkıma uğrayacaklarını düşünmeyerek büyük bir gaflet içinde yaşamaktadırlar.

Ataların Dini ile Mücadeleye Kuran’dan Örnek…

Kuran'da din ahlakından yüz çevirerek atalarının dinine uyanlara verilen örneklerden biri Hz. İbrahim'in kavmidir. Bu inkarcı topluluk, atalarının yolunu izleyip putlara tapıyorlardı. Bu batıl dine olan bağlılıkları nedeniyle de, Hz. İbrahim'in hak din ahlakına davetini reddediyorlardı. Allah Kuran'da, Hz İbrahim'in inkar edenlerle birlik olan babasına ve kavmine "... Sizin, karşılarında bel büküp eğilmekte olduğunuz bu temsili heykeller nedir?" (Enbiya Suresi, 52) diye seslendiğini bildirir. Bundan sonra aralarında geçen konuşmalar, Kuran'da şu şekilde bildirilir:

"Biz atalarımızı bunlara tapıyor bulduk" dediler.
Dedi ki: "Andolsun, siz ve atalarınız apaçık bir sapıklık içindesiniz." "Sen bize gerçeği mi getirdin, yoksa (bizimle) oyun oynayanlardan mısın?" "Hayır" dedi. "Sizin Rabbiniz göklerin ve yerin Rabbidir, onları Kendisi yaratmıştır ve ben de buna şehadet edenlerdenim."
 (Enbiya Suresi, 53-56)

Ayetlerin devamında söz konusu kavmin, Hz. İbrahim'in Allah'a iman etmeleri için yaptığı her davete inkar ile karşılık verdikleri bildirilmektedir. Aralarında geçen bu konuşmadan sonra Hz. İbrahim putlarına bir tuzak kuracağını söylemiş, onlar gittikten sonra da önünde eğildikleri tüm putlarını -büyük olan hariç- kırmıştır. Daha sonra inkar eden kavmi ile Hz. İbrahim arasında geçen konuşmalar, Kuran'da şu şekilde bildirilir:

"Bizim ilahlarımıza bunu kim yaptı? Şüphesiz o, zalimlerden biridir" dediler. "Kendisine İbrahim denilen bir gencin bunları diline doladığını işittik" dediler. Dediler ki: "Öyleyse, onu insanların gözü önüne getirin ki, ona (nasıl bir ceza vereceğimize) şahid olsunlar. "Dediler ki: "Ey İbrahim, bunu ilahlarımıza sen mi yaptın?" "Hayır" dedi. "Bu yapmıştır, bu onların büyükleridir; eğer konuşabiliyorsa, siz onlara soruverin."(Enbiya Suresi, 59-63)

Hz. İbrahim'in bu daveti ve akılcı yöntemi karşısında kavmi ilk önce tereddüt etmiş ve "vicdanlarına başvurup" zalimlik yaptıklarını bir an için kabul etmişlerdir. (Enbiya Suresi, 64) Ancak daha sonra hemen bu gerçekten geri dönüp, yeniden yüz çevirmişlerdir. Allah onların bu inkarını ayetlerde şu şekilde bildirmektedir:

"… Andolsun, bunların konuşamayacaklarını sen de bilmektesin." Dedi ki: "O halde, Allah'ı bırakıp da sizlere yararı olmayan ve zararı dokunmayan şeylere mi tapıyorsunuz? Yuh size ve Allah'tan başka taptıklarınıza. Siz yine de akıllanmayacak mısınız?" (Enbiya Suresi, 65-67)

Bu konuşmaların ardından imandan yüz çeviren kavim Hz. İbrahim'i öldürmeye, ateşe atmaya çalışmış, ancak Rabbimiz onların bu tuzaklarını geçersiz kılmıştır. (Enbiya Suresi, 68-70)

Ataların Dini Vicdanı Köreltir

Hz. İbrahim kıssasında da görüldüğü gibi iman etmeyen bir topluluk için atalarının doğru yolda olması, yaptıkları şeyin akılcı ve mantıklı olması önemli değildir. Çünkü onlar doğrunun peşinde de değildirler. Genel olarak tek yaptıkları, doğru veya yanlış da olsa atalarının yolunu izlemektir. Bu zihniyet ise, vicdanın körelmesi ve iradesizliğin bir sonucudur. Söz konusu kişiler vicdanlarına başvurup doğru olanı görebilecekleri ve irade göstererek doğruları uygulayabilecekleri halde, bundan kaçınıp, çoğunluğu taklit etmekle yetinirler.

Ancak bu kadar değer verip, herşeyin üzerinde tuttukları atalarını kıyamet gününde yanlarında göremeyeceklerdir. Dünyada kendilerini Allah'ın yolundan uzaklaştıran, şeytanın yoluna çağıran insanların tümü hesap günü onları yapayalnız bırakacaktır. Kuran'da bazı insanların o gün duyacakları pişmanlık, şu şekilde bildirilir:

"Yüzlerinin ateşte evrilip çevrileceği gün, derler ki: "Eyvahlar bize, keşke Allah'a itaat etseydik ve Resûl'e itaat etseydik." Ve dediler ki: "Rabbimiz, gerçekten biz, efendilerimize ve büyüklerimize itaat ettik, böylece onlar bizi yoldan saptırmış oldular." "Rabbimiz, onlara azabtan iki katını ver ve büyük bir lanet ile lanet et." (Ahzab Suresi, 66-68)

Atalarının Dinine Uyanlar Kavrama Yeteneklerini Yitirmişlerdir

Ataların dinine uyan insanların çoğuna saplandıkları fikirlerin yanlışlığı sözlü ve yazılı, türlü şekillerde anlatılsa da bu inançlarından vazgeçmezler. Çünkü onlar atalarının dinine körü körüne bağlanmış, bu nedenle de akıl, kavrama ve muhakeme yeteneklerini yitirmişlerdir. Böylece çok küçük bir çocuğun bile kolaylıkla görebildiği gerçekleri göremez hale gelmişlerdir. Allah inkarcıların görme ve kavrama yeteneklerini kaybettiklerini Kuran'da şöyle haber vermiştir:

"Andolsun, cehennem için cinlerden ve insanlardan çok sayıda kişi yarattık (hazırladık). Kalbleri vardır bununla kavrayıp-anlamazlar, gözleri vardır bununla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler. Bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar gafil olanlardır." (Araf Suresi, 179)

"Onlara; "Allah’ın indirdiklerine uyun" denildiğinde, derler ki; "Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız." Şayet şeytan, onları çılgınca yanan ateşin azabına çağırmışsa da mı (buna uyacaklar)?"(Lokman Suresi, 21)

"Onlara; "Allah’ın indirdiğine ve elçiye gelin" denildiğinde, "Atalarımızı üzerinde bulduğumuz şey bize yeter" derler. (Peki,) Ya ataları bir şey blimiyor ve hidayete ermiyor idilerse?" (Maide Suresi, 104)

Sonuç

Bir insan hayatı boyunca "atalarının dinine" göre yaşamış, hatta din ahlakına her zaman karşı olmuş olabilir. Ancak eğer bu insan, samimi olarak düşünür ve vicdanının sesini dinlerse, Kuran'ın hükümlerinin ne kadar doğru, açık ve kolay olduğunu görecektir. En önemlisi de tevbe ettiği takdirde Allah'ın tüm geçmiş günahlarını bağışlamasını umabilecektir. Unutmamak gerekir ki, insanın hiçbir atası kendisine şefaat edemez; hiç kimse Allah'ın huzurunda bir başkasına fayda sağlayamaz. İnsanların tek velisi, tek dostu ve koruyucusu alemlerin Rabbi olan Allah'tır. Yüce Allah ayetlerde bu açık gerçeği kavramış kişilerle ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:

"Siz beni Allah'a (karşı) inkar etmeye ve hakkında bilgim olmayan şeyleri O'na şirk koşmaya çağırıyorsunuz. Ben ise sizi, üstün ve güçlü olan, bağışlayan (Allah')a çağırıyorum. "İmkanı yok; gerçekten sizin beni kendisine çağırmakta olduğunuz şeyin, dünyada da, ahirette de çağrıda bulunma (yetkisi, gücü, değeri ve bağışlama)sı yoktur. Şüphesiz, bizim dönüşümüz Allah'adır. Ölçüyü taşıranlar, onlar ateşin halkıdırlar." (Mümin Suresi, 42-43)

Tarih boyunca yapılan tebliğlerde tüm elçilerin karşılaştıkları en büyük engellerden biri, insanların Allah rızasına ve korkusuna dayalı din ahlakını yaşamak yerine din ahlakıyla uyuşmayan fikirlere ve alışkanlıklara körü körüne bir bağlılık duymaları olmuştur. Kuran'da iman etmeyenlerin şiddetle savundukları, kendilerine anlatılan din ahlakını hiçbir şekilde kabul etmemelerine neden olan bu geleneksel din, “ataların dini” olarak nitelendirilmektedir.

Şeytanın oyunu sonucu, hak din ahlakına değil atalarının dinine bağlanan bu kişilerin en büyük yanılgıları ise, atalarından kalan bu mirasa sıkı sıkıya bağlı kalmanınbüyük bir erdem olduğunu zannetmeleridir.

Bu makale, İlmi Araştırma Dergisi 47. issue (May 2008) 48. sayfada yayınlanmıştır.

Son Sözü Söyleme Hastalığı



Çevrenizdeki insanları birkaç saat bile olsa kısaca bir gözlemleyecek olursanız, insanların büyük çoğunluğuna hakim olan önemli bir özelliği fark edersiniz: 

‘Son sözü söyleme hastalığı’ 



‘ Son sözü söyleme hastalığı neden büyük bir tehlikedir?

‘ Son sözü söyleme mantığına sahip bir kişi hangi özellikleriyle teşhis edilebilir?

‘ Müminler Allah’ın izniyle hangi güzel ahlak özelliklerini geliştirerek bu hastalıktan kurtulurlar?


İnsanlardaki son sözü söyleme hastalığını görebilmek için, mutlaka çok önemli konulardan konuşuluyor olması gerekmez; bu kimi zaman dile getirilen bir hatıra, kimi zaman bir yemek tarifi, kimi zaman seyredilen bir televizyon programı, kimi zaman yaşanan günlük bir olay kimi zaman da okunan bir gazete haberi dahi, insanlardaki bu hastalığı ortaya çıkarabilir.

Elbette ki bu kadar sıradan günlük konuşmalarda bile bu tavrı gösteren bir kimse, çok daha önemli ve hayati konular söz konusu olduğunda da, son sözü kendisinden başka hiç kimseye bırakmaz.

Çoğu insan kendindeki bu alışkanlığı, ‘kişilikli olmak’, ‘katılımcı olmak’, ‘akıl kullanmak’ ya da ‘şahsiyetini ortaya koymak’ gibi düşüncelerle tanımlıyor olabilir. Ama nasıl adlandırılırsa adlandırılsın, son sözü söyleme alışkanlığı, çok önemli bir eksikliktir. Ayrıca bir insan gerçekten çok akıllı olabilir. Herkesten daha tecrübeli, daha ileri görüşlü, daha detaylı düşünebilen bir kimse olabilir. Ancak tüm bu şartlar biraraya geldiğinde bile, insanın yalnızca kendi aklına güvenmesi, kendi dediğinde ısrarcı olması ve kimsenin düşüncesine itibar etmemesi pek çok açıdan hatalıdır.

Son Sözü Söyleme Hastalığının Temeli Enaniyete Dayanır

Bir insanın her ne olursa olsun son sözü söylemeden rahat edememesinin altında yatan duygu, ‘enaniyet’ yani ‘büyüklük hissi’dir.

Nefislerindeki, ‘herkesten daha büyük olma isteği’, bu kimselerin, çevrelerindeki insanlar üzerinde yalnızca kendilerinin söz sahibi olmaya çalışmalarına neden olur. Yalnızca kendi dedikleri yapılsın, her olay kendi yöntemlerine göre halledilsin, herkes bu kişinin doğru ve yanlışlarına tabi olsun, herkesin en saygı duyduğu, en çok itibar ettiği kişi kendileri olsun isterler. Aksini yapan biri olduğunda ise, enaniyet hissine kapılan kimseler, bu kişinin tavırlarından son derece rahatsız olurlar. Kendileri gibi, yine son sözü söyleme hastalığına tutulmuş bir başka kişiyle karşılaştıklarında ise, bu kimseyle ciddi bir çatışma ve üstün gelme yarışı içerisine girerler.

Bir konuda üstünlük sağlayabilmek, haklı çıkabilmek, kendi fikirlerini kabul ettirebilmek ve son sözü söyleyen kişi olabilmek için, güzel ahlaka uygun olmayan pek çok tavrı uygulamayı da göze alırlar. Kimi zaman ters tavırlar göstererek, sert üsluplar kullanarak, söz keserek, başkalarının sözünün üstüne konuşarak, kırıcı ve iğneleyici sözler söyleyerek, güzel bir sohbeti tartışma ortamına dönüştürerek, her ne olursa olsun bu kötü alışkanlıklarını sürdürürler.

Son Sözü Söyleme Hastalığı Kişiye Çeşitli Zararlar Verir

Konuşma yeteneği, Allah’ın insanlara verdiği çok büyük bir nimettir. İnsan her nimet gibi bu nimeti de Allah’ın rızasına uygun olarak kullanmakla sorumludur. Herkesin yaptıklarının karşılığını eksiksiz olarak göreceği ahiret gününde, her insan davranışlarının yanı sıra yaptığı konuşmalardan da hesaba çekilecektir. Bu gerçeğin farkında olan müminler, tüm yaşamları boyunca konuşmalarının Allah’ın rızasına uygun olmasına dikkat ederler. Ancak Kuran ahlakından uzak yaşayan kişiler, müminlerin gösterdikleri titizlikten yoksundurlar. Çoğu zaman boş ve amaçsız konuşmalara dalan bu kişiler, konuşmayı genellikle kendi kibirlerini tatmin aracı olarak görürler. Bunun en belirgin göstergelerinden biri de son sözü söyleme hastalığıdır. Bu gibi insanlar:

• Tartışmacı ve sinirli tavırları ile kendilerine ve çevrelerine zarar verirler

Kendini tüm insanlardan üstün gören, her konuyu en iyi kendisinin bildiğini iddia eden ve bu nedenle daima son sözü söyleyenin kendisi olmasını isteyen insanların en belirgin özellikleri fikirlerini karşı tarafa kabul ettirmek için tartışmaya girmeleridir. Buna en belirgin örnek televizyonlarda düzenlenen bazı haber programlarıdır. Yüksek sesle yapılan tartışmalar nedeniyle, kimsenin ne dediğinin net olarak anlaşılmadığı saatlerce süren bu programlar, ya katılımcılardan birinin öfkelenerek programı terk etmesi ya da izleyenlerin hiçbir fikir elde edememesi ile sonuçlanır. Haber programlarında olduğu gibi günlük hayatta da bazı insanlar karşısındakine kendi fikrini kabul ettirmek ve son sözü söyleyebilmek için tartışır, karşı taraf kabul etmezse öfkelenir. Oysa tartışmacı üslup ve sinirli tavır en başta kişinin kendisine zarar verir. Bu tür kişilerin sinirli tavırlarının oluşturduğu gerginlik bedenlerine yansır. Sinirli kişilerin kalp hastalıkları, nörolojik bozukluk ve hafıza kaybı riskinin daha büyük olduğu tıbben kanıtlanmıştır. Bu kişilerin yüzleri gerginlikten dolayı hiçbir mimik içermeyecek derecede katıdır. Ten renkleri solgun, beyaz veya sarımtıraktır. Sürekli olarak baş ağrısı, bel ağrısı gibi rahatsızlıklarla uğraşırlar. Çünkü öfkeleri bedenlerini kasmakta, bu kasılma ise sinirlerini etkilemektedir. Bu kişiler bazen kendi düşüncelerini kabul ettirmek adına kaba kuvvete de başvurabilir, karşılarındaki kişiyi yaralayabilir, hatta öldürebilirler. Bu biçimde hem kendilerine hem de karşılarındakine büyük zarar vermiş olurlar.

Oysa Kuran’da, “öfkelerini yenenler ve insanlar(daki hakların)dan bağışlama ile (vaz)geçenlerdir” (Al-i İmran Suresi, 134) ayetiyle bildirildiği gibi, öfke Yüce Allah’ın beğenmediği ve terk edilmesini istediği kötü bir davranıştır.

• Büyüklük taslayıp böbürlenerek şirk koşarlar

Son sözü söyleme hastalığına tutulmuş olan kişilerin en belirgin özelliklerinden biri de, inkara çok yatkın olmalarıdır. Çünkü bu insanlar kendi doğrularını ve prensiplerini öylesine benimsemiş ve sahiplenmişlerdir ki Allah’ın yoluna davet edilmek, iman edenlerin yolunu izlemek onlara ağır gelir. Bu kişilerin durumunu Yüce Allah “Vicdanları kabul ettiği halde, zulüm ve büyüklenme dolayısıyla bunları inkar ettiler…” (Neml Suresi, 14) ayetiyle bildirir. Rabbimiz’in Kuran’da emrettiği dosdoğru yol yerine kendi düşüncelerini ilahlaştıran bu kişiler, Yüce Allah’a şirk koştuklarını ve bu fikirleri ile kendilerini cehenneme sürüklediklerini bile fark etmezler. Yüce Allah bu kişilerin durumunu şöyle haber verir:

“Ona: “Allah’tan kork” denildiğinde, büyüklük gururu onu günaha sürükler, kuşatır. Böylesine cehennem yeter; ne kötü bir yataktır o.” (Bakara Suresi, 206)

• Yanlış kararlar alarak işleri karmaşık hale getirirler

Bu kişilerin bir başka yönü ise karşı tarafın kendisinden daha akıllı olabileceğini, daha isabetli kararlar alabileceğini kabul etmemeleri ve bu yüzden kolayca çözülebilecek işlerin daha karmaşık hale gelmesine sebep olmalarıdır. Çünkü bu kişiler iyi ve güzel de olsa başka fikirlere kapalıdırlar. En ufak bir tavsiyeye, öğüde bile tahammülleri yoktur. Kendi akıllarını beğendikleri için hak olan her türlü çağrıya kulakları tıkalı ve gözleri kapalıdır. Oysa insan her zaman en doğruyu bilemez. Üstelik imani derinliğe sahip değilse, aldığı kararlar ve düşünceler muhakkak hikmetsiz ve karmaşık olur. Daha kısa sürede ve pratik olarak yapılacak bir iş, bu tutumları nedeniyle uzar, karmaşık ve içinden çıkılmaz bir hal alır. Bu ise hem kişinin kendisine hem de çevresindeki insanlara büyük sıkıntı verir.

Tevazulu Olmak İnsanı Son Sözü Söyleme Hastalığından Korur

Güzel ahlakın gereği, insanın haklı çıkmasındansa, öncelikle beraberindeki Müslüman kardeşlerine sevgiyle, saygıyla, tevazuyla, hoşgörüyle yaklaşması; en doğrusunu kendisi bilse dahi, bir konuyu mutlaka onların gönüllerini alarak, sevecenlikle, onları onore ederek halletmesidir. İnsanın doğru olan bir şeyi uygulamasının pek çok güzel yolu vardır. İnsanın, tüm bu güzel ahlak özelliklerine önem vermeden, sadece doğru bildiğini söyleyip geçmesi ise, Kuran ahlakına uygun değildir.

Dahası, bir insanın her zaman, her konuda, mutlak olarak en doğru olanı bilen olması çok zordur. Her insanın çevresindeki insanlardan öğreneceği, istifade edeceği, fikir danışacağı, örnek alacağı pek çok konu vardır. Bazen bir kişinin hiç düşünemediği bir detay, hiç beklenmeyen bir kimsenin aklına gelebilir. Allah, herkese bir konunun farklı yönlerini gösterip her birine farklı yöntemlerle düşünmelerini ilham edebilir.

Dolayısıyla, insanın kendinden başka söz sahibi kabul etmemesi, kendinden başkasının sözünü dinlememesi ve her zaman konuları sonuçlandıranın yalnızca kendisinin olmasını istemesi, hiçbir açıdan makul karşılanabilir bir ahlak değildir.

Allah Kuran’da, ‘ilmini dilediği kimseye verebileceğini’ ve ‘her bilenden daha iyi bir bilen olduğunu’ bildirmiştir:

“... Biz dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Ve her bilgi sahibinin üstünde daha iyi bir bilen vardır.” (Yusuf Suresi, 76)

Kuran ahlakının gereği, bir Müslü-manın, dünyanın en akıllı insanı bile olsa, yine de mümin kardeşlerine karşı tevazu sahibi olmasıdır. Mümin, en iyi bildiği bir konuda bile, bu ahlakın bir gereği olarak son sözü başkalarına bırakmalı, herkesin fikirlerine saygı duymalı, nezaketle ve gönül alarak hareket etmelidir.

Herşey Yüce Allah’ın İlhamı ile Gerçekleşir

“Ey iman edenler, Allah’a itaat edin, elçiye itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de. Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, artık onu Allah’a ve elçisine döndürün. Şayet Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsanız. Bu, hayırlı ve sonuç bakımından daha güzeldir.”
 (Nisa Suresi, 59)

Yukarıdaki ayette bildirildiği gibi Yüce Allah, müminlere kendi akıllarına güvenerek hareket etmemelerini ve son sözü kendilerinin söylememelerini tam aksine elçinin ve kendilerinden olan emir sahiplerinin düşünceleri doğrultusunda hareket etmelerini, anlaşmazlığa düştükleri konularda ise sonucun en hayırlı biçimde çözülmesi için sorunu elçiye götürmelerini emretmektedir. Aslında bu ayette Rabbimiz Allah çok açık bir gerçeğe dikkat çekmektedir. Bu, her şeyin Rabbimiz’in kontrolü altında olduğu gerçeğidir. Çünkü anlaşmazlığa düşülen konu da, ortaya çıkan fikir de, emir de, hepsi Yüce Allah’ın ilhamı ile gerçekleştiğinden asıl olarak tümü Yüce Allah’a aittir. Yani konunun ehline uymak da aslen Allah’ın emrine uymaktır.

Bu makale, İlmi Araştırma Dergisi 82. sayı (Nisan 2011) 34. sayfada yayınlanmıştır.